Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
SOSYAL DENGE -1/Devlet yapısının tarihi seyri

928 Okunma
ASPxHyperLink

GİRİŞ
Süleyman Akdemir

GİRİŞ

 

I - ANAYASA BİLİMİ - ANAYASA HUKUKU

 

Sosyologlar tarafından kullanılan toplumsal sözleşme kavramı, hukuk terminolojisinde yasaları ve özellikle de anayasayı karşılamaktadır. Toplumsal sözleşme denildiğinde, daha çok toplum düzeninin teorik temelleri anlaşılırken, anayasa denildiğinde hukuk düzeni akla gelmektedir. Bir başka deyişle, biriyle toplumu meydana getiren unsurların teorik temelleri anlaşılırken, diğeriyle devletin organlarının düzenlenişi, organlar arasındaki ilişkiler, kişi hak ve hürriyetleri ile yürürlükteki hukuk kuralları kastedilmektedir. Siyaset bilimcileri arasında, birinci yaklaşıma "anayasa bilimi" diğerine ise "anayasa hukuku" adı verilmektedir. (1)Böylece sosyoloji ile hukuk arasında bir köprü kurulmakta, sosyologların toplum alanındaki görüşleri pratik değer kazanarak toplumsal yaşamı en fazla etkileyen anayasa alanına girmektedir. Bu gelişmeye bağlı olarak, "anayasa bilimi" anayasayı doğuran düşünceleri ve etkenleri ortaya koyarken, "anayasa hukuku" yapılmış ve yürürlükte olan anayasanın nasıl yorumlanacağını ve uygulanacağını incelemektedir.

Bu kitap bir "anayasa bilimi" çalışmasıdır. Bizi, bu alanda çalışmaya iten nedenler şöyle özetlenebilir:

Ülkemizde ortalama on yılda bir yapılan ihtilal veya darbelerden sonra ya yeni bir anayasa hazırlanmakta, ya da mevcut anayasalar büyük ölçüde değiştirilmektedir. Bu yapılırken, siyasî buhranın kaynağının anayasa olduğu öne sürülerek, fatura eski anayasaya çıkarılmakta ve hazırlanan yeni metne kurtarıcı gözüyle bakılmaktadır. Ancak anayasanın kabulünden hemen sonra, yapılan düzenlemenin yanlışlığı ve yetersizliği tartışmaları başlamakladır. Kanımızca, bu tartışmaların en önemli nedeni, yapılan anayasaların, toplumun değişik kesimlerinin üzerinde ittifak ettikleri konsensüs- oydaşma metni olmamasıdır. Böyle olunca kitleler tarafından benimsenmediğinden rejimleşme şansını elde edememektedir. (2) Bir anayasa günümüzün ve geleceğin en güzel metni de olsa, eğer o toplumu oluşturan sosyal kurumları şartları ile belirlemiyor, toplumda yaşayan insanlar tarafından anlaşılarak benimsenmiyor, sahip çıkılmıyorsa, sadece yazılıp yürürlüğe konulmakla toplumsal dengeyi sağlayamayacaktır. Toplumsal hayatta yasalar ve özellikle anayasalar arasındaki bu eksiklik ve kopukluk, ülkemizde anayasa tartışmalarının canlı tutulmasına ve yeni anayasa hazırlıklarının gündeme getirilmesine neden olmaktadır. Sorun, ihtilâl ve darbeleri teşvik edecek boyutlarda önemli olmasına rağmen, bu alanda "anayasa bilimi" çalışmalarının yeterli olduğu söylenemez. Bilim adamları anayasanın yapılması ve hazırlanması konusunda sorunu çözecek yöntemleri açık bir şekilde ortaya koymadıkları sürece, darbeler sonunda parmak hesabıyla anayasa yapılmaya ve bu anayasalar da tartışılmaya devam edecektir.

 

II- ANAYASANIN KAPSAMI

 

Bir toplumsal sözleşmeyi - anayasayı belirleyen ve ona etki eden faktörler vardır. İnsanlık tarihindeki gelişmeler, yakın tarih, bulunulan çağın belirleyici özellikleri, insan hakları, yurttaş hakları, içinde yaşanılan toplumun özellikleri, kültürel ve doğal çevresi, olması gereken ve gelecek ile ilgili var sayımlar, karşılaştırmalı kuram ve hukuk sistemleri, ideolojiler, içinde yaşanılan çağ ve uygarlık, bu çağ ve uygarlığın geçmişten devraldığı etkiler, şu anda bulunduğu nokta ve gidişi bunlar arasında sayılabilir (3). Genelde anayasa denilince, yakın tarih ve anayasa ile sınırlı karşılaştırmalı hukuk esas alınır ve diğer faktörler üzerinde yeterince durulmaz. Anayasalar yakın tarihin etkilerini taşımaları nedeniyle birer tepki niteliği taşırlar; tepki ise karşı tepkiyi doğurur ve kısır bir döngü içine girilir.

Bir anayasa metni içinde kural olarak: 1- Devlet organlarının kuruluş ve işleyişini gösteren bir örgütlenme bölümü; 2- devlet işlevleri ve bunların dağılışını gösteren bir işlevler bölümü, 3-temel haklar ve ödevler bölümü; 4- başlangıç bölümü; ve 5- özel nitelikte (başkente, bayrağa, millî marşa, devlet diline, devlet armasına ilişkin) kurallar yer alır. Bunlardan ilk üçü, uzun ya da kısa biçimde, bütün anayasalarda vardır. Ama diğer ikisi için aynı şey söylenemez (4). Kanımızca bu içerikte kişi de ayrıca yer almalıdır. Gerçi kişinin temel hak ve hürriyetler içinde yer aldığı ileri sürülebilir, ancak, kişi ile kişinin fiilleri farklı şeylerdir. Mevcut anayasalar toplumu sadece devlet kabul eden anlayışlarla hazırlanmakta, toplumu veya devleti oluşturan unsurlardan biri olarak kişiyi tanımlamamakta ve yeterince ortaya koymamaktadır. Hatta temel hak ve hürriyetler dahi devletin bir ihsanı, bağışı ve lütfu olarak kabul edilerek, kişinin varlığından bile söz edilmemektedir. Bunun iki nedeni vardır: Birincisi, anayasaların tek metin içinde yazılışının çok yeni olması ve kişinin genelde medenî kanunlarda anayasalardan önce düzenlenmiş bulunmasıdır, ikincisi ise, kişi aleyhine ve devlet lehine olan totaliter anlayışlardır. Bu anlayışlara göre kişiler, toplum hayatında devlet için vardırlar ve genelde otoriteye boyun eğmek durumundadırlar.

Toplumsal sözleşmede yer alması gereken başka konular da olabilir. Bunlar şartlar gereği ortaya çıkabilir. Örneğin bir içki yasağı ve uyuşturucu kullanımı yasağı anayasada yer alabilir. Almıştır da (5). Ancak bu konudaki düzenleme doğru olmakla beraber, çözümün sadece siyaset veya hukukî müeyyidelerle bulunabileceğini sanmak yeterli değildir ve yanıltıcıdır. Aksi sonuç doğurabilir ve giderek yaygınlaşmasına neden olabilir. Olmuştur da. Bu tür mücadeleler dinî ve ahlâkî kurumların yöntem ve değerlendirmesine bırakılması halinde daha çok etkili olabilir. Çünkü dinler, insanlara sevgi ve inançla yaklaşır. Bu tür sorunların tedavisi ancak ruhi tedavi ile sağlanabilir. Günümüzde dışlanmış, bir dinden dolayı bu tür sorunların müeyyideler yolu ile çözüleceği sanılmakta, tersine içki tüketimi ve uyuşturucu kullanımı sürekli artmaktadır. Bunun sonucunda insanların bunlardan dolayı hastalanmaları bir tarafa, milyonlarca suçlu da üretilmiş olmaktadır.

Görülüyor ki, anayasa biliminin olaya bakış açısı ve olayı değerlendirişi sadece bir metin hazırlamaktan ibaret değildir. Anayasa sorununun önce bilim adamlarınca bu çerçevede ortaya konulması, bu tartışmalarda ortaya çıkan görüşlerin yeterince yayılması, bunun sonucunda çıkan ortak noktaların halka sunulması ve tüm kademelerde kabul edildikten sonra anayasa metninin oluşturulması gerekir. Yoksa birkaç yabancı anayasaya dayanan karşılaştırma ile sadece yakın tarihin olaylarına karşı tepki niteliği taşıyan düzenlemeler, yapısal yetersizlik ve karşı tepkiyi doğuracağı için, toplumsal sorunlar ve krizler aşılamaz ve darbeler önlenemez.

 

III- İDEOLOJİ - SOSYAL BİLİM İLİŞKİSİ

 

Bu kitap öncelikle ideolojik bir yaklaşım değildir, ancak bu durum onun her türlü ideolojik etkiden arındırılmış olduğu anlamına gelmez.

" Toplumların bilimsel çözümlemesi henüz fazla gelişmiş değildir. Pozitif bilimlere kıyasla sosyal bilimler geri kalmış bir durumdadır. Bunun anlamı, nesnel çözümlere, kesin gözlemlere ve gerçekten bilimsel nitelikteki açıklamalara erişebildiğimiz alanın, olguların ancak "sağduyu", kişisel, öznel ve kesin olmayan izlenimlerle bilindiği alana kıyasla çok daha güçsüz olmasıdır. Dolayısıyla, bilimsel araştırmanın gelişebilmesi için elzem olan var sayım, model ve kuramları kurmak son derece güçtür. Bu var sayım, model ve kuramların büyük kısmı, ister istemez, kanıtlanmamış ve kesin olmayan öğelere dayanmaktadır. Pozitif bilimlerde de rastlanılan benzer türden var sayım, model ve kuramlara göre burada sayıları çok daha fazladır."

"Öyle ise bilimsel var sayım, model ve kuramları ideolojiden ayırmak zordur. Burada ideolojiden anlaşılan, belli bir toplumu korumak, değiştirmek ya da  yıkmak üzere girişilen bir eyleme mesnet teşkileden açıklama sistemidir. Liberalizm, marksizim, bütün büyük siyasal ve toplumsal doktrinler birer ideolojidir, ideoloji ve bilimsel kuram her ikisi de toplumu açıklayan birer sistem ve toplumun işleyişini anlamaya yardım eden birer düşünce ürünü oldukları için birbirine benzerler, iki noktada birbirinden ayrılırlar: ilkin bilimsel kuram, bir değer yargısı içermez. Oysa ideolojide bir değer sistemi vardır, ikinci olarak bilimsel kuram her şeyden önce bilimin daha önceden gözlemlendiği ve kanıtladığı olgulara dayanır. Oysa ideoloji ilke olarak bu olguları içermekle birlikte bunları aşar ve çoğunlukla öznel birtakım izlenimlere, yüzeysel gözlemlere ve kısmî yorumlara dayanır."

" Toplum bilimlerinin az gelişmişliği, çok sayıda kesin ve kanıtlanmış gözlemle çalışmaya olanak vermediğinden ve kuram kurmak için çok sayıda izlenim, sezgi ve sağduyu verisine başvurmak zorunlu olduğundan, kavramlar ve kuramlar ister istemez bir ideoloji niteliğine bürünür. Gözlemcinin gözlemlediği olayların bir öğesi olması da bilim adamını, farkına varmaksızın kendi ideolojisinden beslenen kuram ve var sayımlar geliştirmeye iterek, bu karışıklığı daha da artırır. Toplum bilimci, dürüst, nesnel ve tarafsız olmak için ne kadar çabalarsa çabalasın, bunu tam anlamıyla hiçbir zaman gerçekleştiremez. Gerçekleştirdiğini sanan egemen ideolojiden esinlenendir. Çünkü egemen ideoloji, en azından yaygın biçimde kabul gördüğü için daha "nesnel" görünür."

" Kaldı ki ideolojiler sosyolojinin ve sosyal bilimlerin gelişmesi için yararlı da olurlar, ideolojinin önerdiği var sayım, model ve kuramlar araştırmayı yönlendirmek ve ona bir çerçeve sağlamak açısından çok değerlidir. Kuşkusuz, daha nesnel birtakım var sayım, model ve kuramlar araştırmayı yönlendirmek ve ona bir çerçeve sağlamak açısından çok değerlidir. Daha nesnel birtakım var sayım, model ve kuramlara sahip olabilseydik, elbette daha iyi olabilirdi. Ama, hiç var sayımsız, kuram kuramsız ve modelsiz kalmaktansa, yaklaşık öznel ve "adanmış" birtakım kuram, model ve var sayımlarla çalışmak ehvenişerdir. 19. ve 20. yüzyılların başında sosyolojinin doğuşuna ve elli yıldır ABD'de gösterdiği gelişmeye liberalizm güçlü bir şekilde destek olmuştur. Daha sonra da Marxizm sosyolojik araştırmaları yeni yollara yöneltmiş ve büyük bir itici güç kazandırmıştır."

"Sosyal bilimci, sosyal bilimlerin çağdaş gelişme düzeyinde elde edilme olanağı bulunmayan bir nesnellik ve tarafsızlığa ulaşmak için çabalamak yerine, ideolojileri aşmanın olanaksız olduğunun bilincine varmalı ve hiç değilse bu olanaksızlığın yaratacağı sakıncaları sınırlandırmalıdır. Bunu gerçekleştirebilmek için sosyal bilimcinin ilkin kendi ideolojisinin bilincine varması ve bunu itiraf etmesi gerekir, ikinci olarak sosyal bilimci var sayım ve kuramı geliştirirken yalnız kendi ideolojisini değil, başka ideolojileri de göz önünde bulundurmalıdır. Son olarak da kuram ve var sayımlarını ortaya koyarken sosyal bilimci, bilimsel olarak kanıtlanmış öğelerin yanı sıra şu ya da bu ideolojiden yapmış olduğu aktarmaları olanca açıklığı ile belirtmelidir. Bu gereklere uymak kolay değildir her zaman."

 Bu yazılanlar yorumsuz M.Duverger'e aittir (6). Türkiye'de ideolojik yasaklamalar altında sosyal bilimlerin ne denli gelişemeyeceğine işaret etmesi bakımından aynen vermeyi uygun gördük.

Bilimsel düşünce var sayımlardan hareket eder. Bu var sayımların belirlenmesinde ideoloji gereklidir. Ancak karşılaştırmalar yapılırken, bilimsel yöntemler asıl kabul edilmelidir. Var sayımların belirlenmesinde iki temel görüş etkili olmuştur. Bunlardan biri, "hakkı üstün tutup gücün kaynağınıhakta bulan görüş", diğeri ise "gücü üstün tutup hakkın kaynağını güçte bulan görüş"tür. Birinci grup Doğu uygarlıklarının, ikinci grup ise Batı uygarlıklarının bakış açısını yansıtmaktadır, bu çalışmada "hakkın üstün tutulduğu ve haklının güçlü olduğu" var sayımı esas alınarak kuram geliştirilmeye çalışılmıştır. Bu var sayımın kabulü Batı uygarlıklarını ve gücü egemen kılan dünya görüşlerini tamamen red anlamına gelmez. Çünkü, görüşler karşılaştırılmadan, gerçek değerleri anlaşılamaz. Bu nedenle farklı görüşlerin karşılaştırılması gerekir ve var sayımların doğru seçilip seçilmediği bu karşılaştırmalarla daha iyi anlaşılır. Günümüzde egemen bulunan

Batı uygarlığı hukuka ve hukukun üstünlüğüne ve hukuk devleti ilkelerine bağlı bulunduğunu ileri sürüyorsa da, bu iddia gücün egemen kılınmadığı anlamına gelmez. Çünkü, hukuku da egemen güçler belirlemekte ve dolayısıyla hukuk güçlülere imkân tanımak üzere oluşturulmaktadır. Batı'da devlet hemen her dönemde güçlü sınıfların çıkarlarına hizmet eder ve hukuk bu sınıfların, haklarını garanti altına almak için üretilir. Bunun tipik örneği egemen ve süper güçler tarafından oluşturulan Birleşmiş Milletler Teşkilatı'dır. Tüm ulusların çıkarını kollama amacıyla kurulduğu söylenen bu teşkilat, güçlü devletlere veto hakkı tanımakla, gücü egemen kılmakladır. Diğer taraftan güçlülerin egemenliğinin devamını temin için ülkeler süper güçler tarafından çatıştırılmakta, savaşla tarafların güçleri yok edilirken, silah satışı yoluyla güçlülerin egemenliği sürekli hale getirilmekledir. Bu anlayışın sonucu olarak, hukuk, hakkın üstünlüğüne göre değil, gücün üstünlüğüne göre dengelenmektedir. Toplumsal kurum ve kurallar, güçlüleri haklı çıkaracak ve onların çıkarlarına hizmet edecek şekilde düzenlenmektedir. Egemen güçlerin isteklerine göre oluşmuş yetkili organlar eliyle konulan kurallara yasa denilmekte ve hukukun üstünlüğü ilkesi gereğince bu yasalara uyulması istenmektedir. Hakkın belirlenmesinde ayrıcalıklar ve çoğunluk sistemi esas alınarak güçlülerin egemenliği pekiştirilmektedir. Böyle kurulan ilişkiler düzeninde Prof. T. Ateş'in, "Az gelişmiş ülkelerde demokrasi kurulabilir ve yaşayabilir. Ancak bunun koşulu Batı'lı değerler sistemini almak değil, kendi değerler sistemini korumak(bize göre kurmak) olmalıdır (7) tespitine katılıyor ve yeni değerler sistemi oluşturulması gerektiğini kabul ediyoruz.

 

IV- TOPLUMSAL DEĞİŞME: İNKILÂP VE DEVRİM

Batı düşüncesi, güç var sayımlarını öyle hemen kolayca bulmuş ve uygulamış değildir. Bu dünya görüşünün eski Mısır, Roma ve Yunan'a dayanan düşünce temelleri rönesans ve reformla atılmış, 18. ve 19. yüzyılda sistemleştirilmeye ve uygulanmaya başlamıştır. Batı'da sosyal gelişmelere ve değişikliklere, Descartes,Montesquieu, Rousseau, Comte, Marx, Durkheim ve Pareto, Weber gibi düşünür ve yazarlar öncülük etmiştir (8). Bu düşünürlerin etkisiyle Avrupa'da devrimler ve savaşlar yapılmış ve haklar bu yollarla kazanılmıştır. Batı'da değişme güce dayanarak olmuş ve gücün egemen kılınmasının yöntemi olarak devrimler ve savaşlar ön plana çıkmıştır.

Sosyal değişme ya eskisini yıkarak ya da düzelterek olur. Birincisine ihtilâl veya devrim, ikincisine ise inkılâp veya Islahat adı verilir. İnkılâpta değişme sosyal kanunların gereklerine göre önce kafalarda sonra sosyal yaşamda gerçekleşir. Biz, ikinci var sayıma dayanıyor ve toplumsal değişmelerin sosyal kanunların gereklerine göre, inkılâp yoluyla gerçekleşmesi gerektiğini esas alıyoruz. Esasen bu iki var sayım gerek hakkı gerekse gücü üstün tutan her iki dünya görüşünde de kullanılabilir. Ancak genelde ve sonuçta hangi var sayım dominant ise, döneme veya uygarlığa adını veren o yaklaşımdır. Günümüzde egemen olan Batı uygarlığında sosyal değişmeleri belirleyen özelliğin devrim ve savaşlar olduğunu söyleyebiliriz (9).

 

V- YÖNTEM: TARİHİ YORUM VE EKSTRAPOLASYON

 

Dört kitapta tamamlamayı düşündüğümüz çalışmamamızın bu birinci kitabında, temel sosyal kurumlar, tarihi gelişmeleri günümüzde bulundukları nokta yönünden ele alınarak incelenmiş ve ekstrapolasyon yöntemi ile gidişleri, bir başka deyişle gelecekleri, tahmin edilmiştir.

"Her hangi bir zaman serisinin bilinen kıymetlerine dayanılarak bilinmeyen kıymetleri hakkında tahmin yapmak olan 'ekstrapolasyon' ", matematikte ve özellikle istatistikte kullanılan bir yöntemdir. Zaman serisinde tahmin edilmek istenen dönem seri kıymetlerin arasında ise 'interpolasyon', buna karşılık tahmin edilmek istenen kıymet veya dönem, serideki kıymetlerin dışında ise 'ekstrapolasyon' söz konusudur (10). Bu çalışmada sosyal kurumların tarihi seyirde yer alan değişmeleri, zaman noktaları olarak belirlenmiş ve günümüzdeki nokta belirlendikten sonra tahminlerde bulunulmuştur. Bu nedenle ekstrapolasyon çalışmamızda temel yöntem olarak kabul edilmiştir. Esasen bu yöntem özellikle sosyal bilimciler tarafından çokça kullanılmakla beraber adı konulmuş değildir. Örneğin Marx'ın, Comte'un gelecek ile ilgili tahminleri birer ekstrapolasyondur. Biz bu yöntemi sosyal bilimlerin istatistik ve matematikte kullanıldığı şekli ile ele alıyor ve temel bir yöntem olarak kabul ediyoruz. Tahminlerde yapılan hatalar veya sapmalar, yöntemin yanlış olduğundan değil, eski noktaların yanlış tespit edilmesi veya uygulama yapanın baştan belirlediği hedefleri zorlamasından olabilir. A. Comte ve K. Marx'ın yanılmaları, dönemlerinin sosyal bilimlerinin bu denli gelişmemiş olması ve hedeflerini baştan seçmeleridir. Bununla beraber bu düşünürlerin yanılmaları yanında pek çok doğruyu önceden tahmin edebildikleri de bir gerçektir.

 

VI- ÇALIŞMANIN KAPSAMI

 

Toplumsal sözleşme niteliği taşıyan bir anayasada ilk bulunması gereken ana sosyal birim devlet- toplum'dur. Genelde devlet tanımı ve unsurları konusunda yazarlar arasında kayda değer bir ihtilafa rastlanmamaktadır. Devlet  bir ulusun ülke üzerinde mülk  yolu ile egemenlik kurmasıdır". Ulus, insan unsurunu ülke toprak unsurunu, egemenlik ise iktidar unsurunu meydana getirir.

Ancak toplumu oluşturan diğer sosyal kurumlar yoğun tartışmalara konudur ve bu konuda ortak bir görüşten söz edilemez. Hukukçular tarafından belirlenen ve devlet organları olarak isimlendirilen yasama, yürütme ve yargının gerek teşkil ediliş şekli gerekse fonksiyonları arasında bir ahengin bulunduğunu ve bunlar arasında bir işbirliğinin olduğunu söylemek zordur. Bunun nedeni toplumu oluşturan sosyal kurumların, sosyolojinin verileri dikkate alınmadan belirlenmesidir. Bundan dolayı çalışmamız sosyoloji ağırlıklı olup, toplumsal sözleşmenin unsurları, klâsik anayasa metinleri yerine, sosyolojinin belirlediği unsurlara öncelik verilerek ele alınacak ve sosyoloji ile anayasa bilimi arasında ilişki kurulacaktır.

Toplumu oluşturan sosyal kurumlar, tarihin her döneminde, ilk topluluklar dahil, basit de olsa vardır ve halen şu veya bu şekilde etkilerini devam ettirmektedir. Bu kurumlar, "din', "ilim", "iktisat", "siyaset"tir. Dinin tarihteki diğer kurumları kapsaması zamanla terk edilmiş ve her bir sosyal kurum kendi işlevlerini kendi kriterleri ile yürütebilir hale gelmiştir. Hatta dinin sosyal hayattan itilerek vicdanlara ait olması düşüncesi dahi ileri sürülebilmiş ve bu düşünce özellikle sosyalist ülkelerde belli ölçüde de uygulama imkânı bulabilmiştir. Günümüzde, kapitalist ülkelerde iktisat, sosyalist ülkelerde ise siyaset topluma egemendir ve topluma ait nihai ve bağlayıcı kararlar bunlar tarafından belirlenmektedir. Dinlerin ve din adamlarının topluma egemenlikleri, çok az istisnalar dışında, etkisini kaybetmiştir.

Burada ele alınan kurumlardan siyasetin ve dar anlamda idarenin anayasa konusu olduğunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Ancak burada sorun siyasetin toplumun bütününü kapsayıp kapsamadığı konusunda çıkmaktadır. Siyaset ve idare kurum olarak toplumun bütünü değil, bir parçasıdır. İktisadî kurumlar insanlık tarihi kadar eski olmakla beraber, toplumsal sözleşmede yer alışı yenidir. Prof. V.Savaş'ın deyimiyle "anayasal iktisat" (11), toplumsal sözleşmenin bir unsurudur; ancak bütünü değildir. Din ilk dönemlerden beri topluma yön vermiş ve egemen olmuş bir kurum olmakla beraber, günümüz anayasalarında yer alış nedeni, daha çok kontrol altında tutma amacına yöneliktir. Ateizm, monoteizm, politeizm, animizm veya A.Comte'un din şeklinde takdim ettiği pozitivizm şeklinde de olsa, din sosyal bir kurumdur ve toplumsal sözleşmenin bir unsurudur; ancak bütünü değil, bir parçasıdır. İlim kurumunun da toplumsal sözleşmenin bir unsuru olduğunu söyleyebiliriz. Esasen günümüzde toplumsal yaşama getirdiği çözümlerle egemen olması gereken bu kurum, neredeyse toplumsal sözleşmede yer dahi alamayacak durumdadır. Tarihi gelişmeler ilmî kurumlan işlevleri nedeniyle, günümüzde ön plana çıkarmıştır. Bize göre, ilim de toplumsal sözleşmenin bir unsurudur ve parçasıdır; ancak o da bütünü değildir.

Bu kitapta ele alınan sosyal kurumlar, parçalardan bütün teşkil etmek amacı ile yapıldığından bir sistem yaklaşımı olarak kabul edilmelidir. Burada toplumsal sözleşmenin unsurları tarihsel yöntemlerle belirlenip incelenerek bir bütüne varılmaya çalışılmıştır. Sistemi oluşturan kişi, toplum ve sosyal kurumların teorik temelleri ise, ayrı bir çalışma konusu olarak ikinci kitapta takdim edilecektir.

Çalışmamızda bazı güçlüklerle karşılaşılmıştır. Bu güçlükler okuyucu için de geçerlidir. Örneğin okuyucu, bazı konulara yeterince önem verilmediği veya teğet geçildiği izlenimine kapılabilir. Bir sistem yaklaşımında, o sistemin var sayımları ve unsurları belirlenir; ayrıntıya gidilemez. Konuya bu açıdan bakıldığında ise, okuyucu, bazı konularda ayrıntılara girdiğimizi bile söyleyebilir. Çalışmada bu iki güçlük arasında denge kurmaya gayret edilmiştir. Ayrıntılar veya eksiklikler varsa -ki vardır-, daha sonra eleştiri ve katkılarla düzelebilir.

Zor olmakla beraber bu tür sistem yaklaşımı üzerindeki çalışmalara hız verilmelidir. Bu çalışmalar üzerinde ne denli fazla kafa yorulursa, çözümlere ulaşma da o denli kolay olur. Ancak ideal ve soyut sistem yaklaşımı yerine, basit, somut ve pilot uygulamalara imkân sağlayan yaklaşımlar daha etkin ve pratik değeri olduğu için insanlığa daha faydalıdır. Bu nedenle, her türlü düşüncenin pilot uygulamalarının gerçekleştirilebildiği bir düşünce ortamına geçilmedikçe, toplumsal sözleşme sorununun çözümlenmesi oldukça zor görünmektedir. Bugün insanlığa mal olmuş sistemler büyük ve makro düzeylerde uygulanmakta, başarısızlık insanlığa fatura edilmektedir. Halbuki, kişilerin serbest iradeleri ile  katılacakları pilot bölgelerde her sistem kolayca uygulanabilir ve başarılı olması halinde kapsamı genişletilebilir. Böyle bir yöntemin kabulü günümüzde insanlığın karşılaştığı ideolojiler sorununu kökünden çözer; baskı yerine hak ve hürriyetler rejiminin kurulmasına yol açar.

Dr. Süleyman Akdemir

                                                   Mart, 25.1990-izmir

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DİPNOTLAR

1-Yüksek öğretim kurumu tarafından hazırlanan ana bilim dalları arasında bu ayırım göze çarpmaktadır. Kamu yönetimi içinde yer alan siyaset ve sosyal bilimler ana bilim dalı "anayasa" adı ile bu ayırımı benimsemektedir. "Anayasa teorisi" veya "anayasa bilimi" adı verilmesi kamu hukuku içinde yer alan "anayasa hukuku" disiplininden ayrılması ve konunun siyaset ve sosyal bilimler yönü daha ağırlıklı olarak belirtilmesi bakımından daha uygun olurdu. Bu ayırımın gelişmesinde hocamız Prof. Tunaya'nın katkılarını burada zikretmemiz gerekir. Dersteki konuşmalarında, kendilerinin bir kuru anayasa hukukçusundan çok, dinamik bir siyaset bilimci yönüyle anayasacı olduklarını ve bu yönünü daha çok sevdiklerini hatırlıyor, bu ayırıma katkılarını burada zikretmeyi bir vecibe sayıyoruz. Bak: Tunaya, T.Z., Siyasal Kurumlar ve Anayasa hukuku, istanbul 1980; bu arada Prof. Soysalın da kitabına "Anayasaya Giriş" adını vermesi, benzer yaklaşımdan dolayıdır. Kitap, yazarının önsözdeki, "Bu yayın, tam anlamıyla bir "hukuk kitabı" olmuyor; hatta bir bakıma, şimdiye kadarki "anayasa" kitaplarında "hukuk"un ağır basmasına karşı bir tepki bu. Ama, hukuk kavramlarının büsbütün ihmal edildiği, bunlara hiç değinilmediği de söylenemez; tam tersine kitap asıl konusu olan anayasa hukukunu daha anlamlı bir çerçeveye oturtmak amacını güdüyor. Bununda ötesinde, anayasa hukukunun bütün inceliklerini böyle bir yayında aramamak gerekir. Niyet, fazla dozlarla öğrencileri hukuktan soğutmak değil, onları anlamlı bir hukuk öğrenimine ısındırmaktır.", deyişiyle bu ayırıma işaret etmektedir. Bak: Soysal, M., Anayasaya Giriş, Ankara 1969 s.VH; "Anayasa bilimi" ifadesini ilk kullanan ise Doç.Çağlar olmuştur. Bak: Çağlar, B., Anayasa Bilimi bir Çalışma Taslağı, istanbul 1989 s.2-3

2-Hukuk devletinin siyasî rejimi anayasada yer alan kurallar üzerine oluşur. Bu kurallar bir oydaşmanın ürünü ise kitleler anayasaya sahip çıkıldığında kriz dönemleri daha kolay atlatılır. Böylece anayasa daha uzun ömürlü olur ve ülkenin siyasî rejimi ile özdeşleşir. Bak: Çağlar, 78.

3-"Anayasa, her şeyden önce, bir devletin temel kuruluşunu, örgütlenişini ve işleyişini düzenleyen kuralları gösterir... Anayasalar politik çekişmelerle elde edilmiş hakların, kazanılmış özgürlüklerin bir çeşit güvenç belgesi sayılıyor... Ama, genellikle , anayasaların görevi, yalnız erişilen aşamayı sağlama bağlayıp kurallara dökmekle bitmiyor, Bir de amaç gösterici, program çizici yönü var anayasaların... Demek ki, "Anayasa hukuku" deyimi, yalnız bir tek metinde bulunan kurallarla ilgili değil. Belki, bir devletin temel kuruluşunu, işleyişini ve bir ülkedeki politik oluşların genel çerçevesini meydana getiren bütün hukuk kurallarını "anayasa hukuku" kapsamına almak daha doğru olur… bu nedenlerle, kitabın başlıca amacı şu olacak: Dünyadaki rejim sorunlarının ışığında Türk anayasa hukukunu anlamaya yarayacak temel bilgileri vermek. Bu amaca erişebilmek için en elverişli yöntem de tarihsel yöntem", Soysal, 1-3.

4-Karamustafaoğlu, T., Bir Anayasa yasağının Hikâyesi, AÜHFD. CXXXV- Sayı 1-4 Ankara 1978 s.126

5-Karamustafaoğlu, 119

6-Duverger, M., Siyaset Sosyolojisi, (çev.Ş.Tekeli) Varlık Yayınları, istanbul Tarihsiz, s.l6-18; ideoloji kavramı ve ayrıntı için ayrıca bak. Mardin, Ş., ideoloji, Ankara 1982 s.12 ve dev.; Ergil, D., ideoloji, Ankara 1986 s.13 ve dev.

7-Ateş, ILLaufer'in "Demokrasi Batı düşüncesinin bir ürünü olduğuna göre, Batı'lı olmayan uygarlıkların siyasi toplumlarının demokratlaşması en azından Batılı olmayan değerler sisteminin Batı ile ortak yaşantıya (symbiose) girmesini gerektirir." , deyişine karşı çıkmakta bu ifadenin ekonomik sömürüyü sürdürme amacını taşıdığını belirtmekle ve Batı dışı değerler sistemi oluşturulması gerektiğini savunmaktadır. Bak: Ateş, T., Demokrasi, Kavram - Tarihi Süreç- ilkeler, istanbul 1976 s.180-185

8-Aron, R., Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, (Çev. K. Alemdar), Ankara 1989 s.5 ve dev.

9-"Taş üstünde taş bırakılmayan ülkeler çok ağır baskılar altında mutluluğu nasıl arayacaklar ve yaratacaklar? Gelişmelerin politikaları, gelişmeye zorunlu ülkelerin insanlarını şartlandırıyor. Ve dünya üstündeki 'mazlumlar' sayısı her gün biraz daha artarak aç insanların cesetlerinden oluşan tepeleri yükseltiyor. Yirmibirinci yüzyılda uygarlık tablosu bu mu olacak?" , (...) 'Tarihin bağrından gelen çizgide insanca bir değişim yapılamaz mı? insanlar ve toplumlar tutsak edilmeden serbestçe mutluluklarını arama hakkına kavuşturulamaz mı?" Tunaya, T. Z., Medeniyetin Bekleme Odasında, İstanbul 1989 s.160

(10) Ekstrapolasyonkavramıiçinbak:Akkaya,Ş.,-Has-gür, 1.1.,Uygulamalı istatistik, izmir 1989 s.411-412;istatistikteekstrapolasyon, "Bir şey başka bir şeyin değişmesi ile değişiyor
ve bunun bir kısmı biliniyorsa, diğer kısmı bilinenlerin gidişi ile
bilinebilir" şeklinde de tanımlanır. Taşdemiroğlu, E., Pratik He-
sap, Ismir 1974 s.63 Örneğin bir ülkenin geçmiş yıllarda nüfusu
%2 artmış ise geleceğin yakın yıllarında bu artışın böyle devam
edeceği söylenebilir. Keza, 100 km hızla giden bir araba hiçbir
zaman birden duramaz; araba belli bir süre hızla gidecek demek-
tir. Bütün bunlara atalet kanunları neden olmaktadır.

(11) Savaş, VJ7., Anayasal iktisat, istanbul 1989

 

 

 

 

 

 


SOSYAL DENGE -1/Devlet yapısının tarihi seyri
1-ÖN KAPAK İÇİ
934 Okunma
2-KISALTMALAR
841 Okunma
3-İÇİNDEKİLER
846 Okunma
4-ÖNSÖZ
1102 Okunma
5-GİRİŞ
928 Okunma
6-SİYASÎ AŞAMALAR
1071 Okunma
7-İKTİSADÎ AŞAMALAR
1192 Okunma
8-DİNÎ AŞAMALAR
719 Okunma
9-İLMÎ AŞAMALAR
951 Okunma
10-DEĞERLENDİRME VE SONUÇ-şekiller
813 Okunma
11-SOSYAL KURUMLARIN KRONOLOJİSİ ÜZERİNE BÎR YAKLAŞIM *
778 Okunma
12-KAYNAKÇA
955 Okunma