Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
SOSYAL DENGE -1/Devlet yapısının tarihi seyri

1072 Okunma
ASPxHyperLink

SİYASÎ AŞAMALAR
Süleyman Akdemir

II- SİYASÎ AŞAMALAR:

TARİHÇE - GÜNÜMÜZ - EKSTRAPOLASYON

A- GENELOLARAK

 

Siyaset biliminin konusu ve kapsamı üzerinde, bilim adamları arasında tam bir görüş birliğinin varlığından söz etmek zordur. Bazılarına göre konu ve kapsam sadece "devlet"le sınırlıdır. Ama çoğunluk, daha geniş bir kavram olan "iktidar"dan hareket etmektedir. Devlet, toplumların evriminde yönetimin kurumlaşması aşamasında ortaya çıkmıştır. Oysa siyaset olgusunun devletten önce de ve devletin dışında da var olduğunu biliyoruz. İktidar kavramı ise otoriteyi de içerir. Otoritenin görüldüğü her yerde "yöneten" ve "yönetilen" ayırımı bulunur. Toplumun en küçük birimlerinde, hatta ikili bireysel ilişkilerde bile otoriteye rastlayabiliriz. İktidar kavramı, karar alma ve onu uygulama, uygulatma gücünü de içerir. Bu nedenle de düşünülebilecek  tek iktidar biçimi "siyasal iktidar" değildir. Örneğin günümüzde bir "ekonomik iktidar"dan söz etme alışkanlığı oldukça yaygındır. Ve temelde yanlış da sayılamaz. Siyaset bilimini ilgilendiren, siyasal iktidarın oluşumu, paylaşılması, işleyişi ve kullanılmasıdır; siyasal iktidarla ilgili süreçlerdir. "Ekonomik iktidar" başta olmak üzere, diğer iktidar türleri ise, siyaset bilimini ancak bu çerçeveye etki yaptığı ölçüde ilgilendirir (1).

Siyasal yaşamın temel öğesi insandır. Birey siyasal yaşam içinde tek başına rol oynadığı gibi, küçük gruplar toplumsal sınıflar ve sonunda toplum - devlet boyutunda da rol oynar. Siyaset olgusunun birey düzeyinde yansıması ile toplum düzeyinde yansıması farklılıklar gösterir. Siyasal süreç, kişiler arasında olduğu kadar siyasal kurumlar ve örgütler arasında gerçeklik kazanır. Bu kurumlar ve örgütler siyasal iktidarı ile geçirmek veya siyasî iktidarı etkilemek için var olmuşlardır (2).

Siyasal yaşamın oluştuğu bir ortam vardır. Bu ortam, siyasal yaşamın gelişimine yön veren nedenleri içinde barındırır. Nasıl ki güneş, hava ve su bulunmayan yerde bitki olmazsa, belirli koşulları bütününden soyutladığımızda da bir siyasal yaşam düşünülemez. Siyaset olgusu, ancak topluluk halinde yaşayan insanlar arasında doğar. Bu topluluğun yerleşmiş olduğu doğal çevre vardır. Toplulukla kendisini çevreleyen doğal koşullar arasında sürekli bir etkileşim söz konusudur. Bu etkileşimin ürünü olan teknolojik düzey ve doğal çevrenin doğrudan sağladığı imkânlar, o toplumun ekonomik yapısının belirlenmesinde temel etkeni oluşturur. Ekonomik yapı ise siyasal gelişim üzerinde önemli bir etki yapar. Siyasal yaşamı belirleyen koşullar, bu maddî etkenlerle sınırlı değildir. Toplumlar bireylerden oluşur. Doğuş nedenlerinden bağımsız olarak, toplumsal kurumlar da bireyin davranışları üzerinde etkide bulunur. Nihayet, toplumlar üzerlerinde kaçınılmaz bir biçimde geçmişlerinin izlerini taşır. Kuşaktan kuşağa aktarılan kültürel bir kalıta da sahip olur. Kültürel etkenleri göz önüne almadan, bireysel ya da toplumsal  bir çok davranış açıklanamaz (3).

Bu kısa açıklamalar siyasî alanın belirlenmesi konusunda çalışmamıza ışık tutacak nitelikte kabul edilmelidir. Bu ayırımda siyasî kurum ve olayların arka planını belirlemek için kısaca siyasî aşamaların tarihçesi, günümüz dahil, yapılacak, bugün siyasî alanla ilgili karşılaşılan sorunlar ve nedenleri üzerinde durulacak ve gidiş hakkında ekstrapolasyon yöntemi ile tahminlerde bulunulacaktır.

B- TARİHÇE

1) GENEL OLARAK

İnsanlık siyasî bakımdan oluşturduğu kurum ve kuruluştan

nasıl geliştirmiştir? "Sosyal değişme"nin (4) ve "sosyal evrim"in (5) yasalarını nasıl keşfetmiştir? Bu değişme ve evrimin "siyasî değişmeye" ve "evrim"e etkisi neler olmuştur? Bu soruların cevapları siyasî kurumların arka planı olan tarihçede özetle gösterilmeye çalışılacaktır.

Ancak siyasî aşamalar, bu bakımdan devletin oluşmasıyla paralel izlenecektir. Devletin biçimini ise uygarlıklar belirlemiştir. İnsanların yerleşik hayata geçmelerini ifade eden uygarlıkların etkisi ile devletin gelişmesi "şekil/biçim/form" (6) kazanmıştır. Uygarlıklara, devlete etkileri nedeniyle yer verilecektir.

 

2) TARİHTEN ÖNCE:

DEVLET ÖNCESİ DÖNEM - SOSYAL DİSİPLİN

 

a)    GENEL OLARAK

 

Sosyologlar, insanların uygar toplumu ifade eden yerleşik düzene yani devlet aşamasına geçene kadar doğal ve sosyal disiplin içinde yaşadıklarını genelde kabul etmektedirler (7). Tarih öncesinde insanlar ilk olarak familya (aile - aşiret) adı verilen sosyal grup içinde yaşamışlar (8), zamanla aileler çoğalarak aşiretleri ve bunlar birleşerek kabileleri oluşturmuşlardır. Kabileler de birleşerek site devleti seviyesinde toplumları meydana getirdiler. Bütün bu oluşlar bazan anlaşmalarla bazan da savaşlar yoluyla sağlanmıştır (9).

 

b)    FAMİLYA - AŞİRET AŞAMALARI

 

Yukarıda da işaret edildiği gibi, insanların başlangıçta familya adı verilen sosyal bir düzen, -ki sosyologlar buna sosyal disiplin demektedirler- içinde yaşadıkları kabul edilmektedir. Buradaki familya kelimesinin bugünkü aile kelimesinden tamamen farklı anlamda kullanıldığını, basit ve sade olmak üzere bir devlette olan fonksiyonlara sahip bulunduğunu ifade etmeliyiz (10). Mülkiyetin kollektif olduğu, ferdî mülkiyetin belli ölçüde ve çok

sınırlı olmak üzere tüketim mallarında bulunduğu ve ata erkil bir başkanlık sisteminin cari olduğu bu düzen, daha sonra aileler birliği olan ve Arapça'da aşiret adı verilen sosyal grup haline gelmiştir (11).

 

c) KABİLE - SİTE AŞAMALARI

 

İnsanlar, daha sonra kabile - gens adı verilen sosyal doğal düzeni oluşturmuşlardır. Kabileler de aile - familya gibi bir bütün teşkil etmekte, fakat bünyesinde aileleri ve aşiretleri barındırmaktadır. Kollektif mülkiyet ve kollektif ceza sistemi devam etmekte, ferdî mülkiyet tüketim mallarını aşamamaktadır. Hakim başkanın doğallığı devam etmektedir (12). İnsanlar kabile döneminden sonra site adı verilen ve kabilelerin uzlaşması veya savaşması sonucu meydana gelen siteyi oluşturmuşlardır. Site'ler bir bakıma devletin ilk görüntüleri olarak değerlendirilebilir (13).

 

3) TARİH SONRASI: DEVLET DÖNEMİ - SOSYAL SÖZLEŞME

 

a) GENEL OLARAK

 

Uygarlıklar değişik şekillerde çeşitli yazarlar tarafından tasnif edilir. Bu konuda ağır kritikler almalarına rağmen Arnold Toynbee ile Oswald Spengler'in yaklaşımları üzerinde durulabilir (14). Bu tasnifler eksiklikleri taşımasına rağmen sonuçta uygarlıkların doğuşları, gelişmeleri ve çöküşleri konusunda getirdikleri düşünce ile siyasal tarihe farklı bir boyut kazandırmıştır (15). Biz burada bu tasnifler üzerinde duracak değiliz. Ancak uygarlıkların gelişme seyrine değişik bir açıdan bakarak olayı değerlendireceğiz. Burada Henri Frankfort'un Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarını ortaya koyarken belirlediği farklılıklar, devletin şekli bakımından kayda değer kabul edilmelidir (16). H. Frankfurt'a göre Mısır ve Mozopotamya uygarlıklarının "biçimlerinde görülen bu faklılıkların neler olduğunu belirtip, aralarındaki zıtlığı ortaya koymak gerekir. Böylece aslında bütün uygarlıklara biçim açısından yaklaşıp değerlendirme imkânı ortaya çıkar. H. Frankfurt'a göre Mısır ile Mezopotamya arasındaki biçim farkları şunlardır: 1- Mezopotamya'nın en eski yazılı belgeleri, son derece "PRATİK" bir amaçla ilgiliydiler. Bunlar, büyük ekonomik birimlerin, yani tapınak topluluklarının, günlük işlerinin yürütülüp yönetilmesine yardımcı oldular. Öte yandan en eski Mısır yazıları, krallık anıtları üzerine yazılmış "Efsaneler" ve kralın memurlarının kimliklerini veren mühürler üzerine kazılmış işaretlerdi. 2- Mezopotamya sanatının en eski tasvirlerinin büyük çoğunluğu dinsel nitelikteyken; Mısır sanatında bunlar, kralların yaptıkları işleri gösteren ve tarihsel konulardan oluşan yapıtlardı. 3- Mezopotamya'nın anıtsal yapıları "TAPINAKLAR"dır; Mısır'ın anıtsal yapıları "KRAL MEZARLARI"dır. 4- Mezopotamya'nın en eski uygar toplumu, her biri çevresinde kendini besleyen topraklara sahip olan, birbirlerinden ayrı ve belirli, bencil siyasal varlıklar olan "ÖZERK KENTLER" çekirdeği çevresinde oluşmuş iken; Mısır toplumu, mutlak bir kralın, birleşmiş, ama kırsal nitelikli "TEK BİR MÜLKÜ (MERKEZÎ YÖNETİM)"biçimini almıştı (17). Biz bu farklılıklara bir ilave yapmak istiyoruz. Esasen bu ilave diğer dört farklılıkların bir sonucu olarak da kabul edilebilir. 5- Mezopotamya hakkı üstün tutan ve haklıyı kuvvetli kabul eden bir sistem geliştirmiş iken; Mısır, kuvveti üstün tutmuş ve kuvvetli olanı haklı sayan bir sistem geliştirmiştir. Ayrıca ikincisi birincisinin kuvvete dönüşmüş ve dolayısıyla bozulmuş bir şekli olarak da kabul edilebilir.

Buradan hareketle Mezopotamya ve Mısır'dan sonra oluşan uygarlıkları iki ana grupta toplayarak tasnif edebiliriz. Birinci grup, hakkı üstün tutup kuvvetin esasını hakka dayandıran ve gösterişten çok, halkı devreye sokan ve yerinden yönetimi esas alan Doğu uygarlıklarıdır ki, Mezopotamya, Filistin, Hıristiyanlık ve İslâmiyet adları ile tarih sahnesinde yer almışlardır; ikinci grup ise Mısır ekolü olup kuvveti üstün tutup hakkın esasını kuvvete dayandıran, merkezî yönetimi esas alan ve güçlendiren ve halkı genelde köleleştiren uygarlıklardır ki, Mısır, Eski Yunan, Roma ve Batı olarak adlandırılır (18).

Bu uygarlıklar tarihte gece ile gündüzün birbirini izlemesi gibi arka arkaya gelmişler ve devletin teorik ve pozitif gelişmesine katkıda bulunmuşlardır. Mezopotamya Siteler Düzenini, Mısır Krallık Düzenini, Filistin Mevzuat Düzenini, Eski Yunan Çoğunluk Düzenini, Hıristiyanlık Dinî Düzeni, Roma Emperyal Düzeni, islâmiyet içtihat Düzenini, Batı Bürokratik Düzeni insanlığa ve siyasî hayata kazandırmışlardır. Şimdi kısaca da olsa bu düzenleri ele alarak konumuz açısından incelemeye geçebiliriz.

 

b)    SİTELER DÜZENİ - MEZOPOTAMYA

 Yerleşik ilk düzenin ve uygarlığın Dicle ve Fırat'ın aktığı Mezopotamya denilen yörede başladığı bilinmektedir. İktisadî bakımdan çiftçilik dönemine rastlayan bu safhada önce site devletleri oluşturulmuştur. Bu küçük devletler, dıştan gelen tehlikelere karşı koymak için aralarında anlaşmışlar; bu suretle siteler birliğini iç işlerinde özerk/serbest kalmak suretiyle kurmuşlardır. Böylece siyasî bakımdan özerk yönetim sistemini gerçekleştirmişlerdir (19).

Bu dönemde, devlete ait toprak mülkiyetinin gelişmesinin yanında, kişilere ait toprak mülkiyeti de gelişmiş ve ceza sistemi kollektiflikten şahsîliğe doğru kaymıştır. Mezopotamya'da kabileler varlıklarını sürdürmüşlerdir. Son dönemi krallığa dönüşen Mezopotamya, ilimlerin temellerinin atıldığı bir dönemi ifade etmektedir (20). Bu dönemin özellikleri yukarıda açıklandığı için burada sözü uzatmıyoruz.

 

c)    KRALLIK DÜZENİ - MISIR

 

Mezopotamya'da siteler özelliklerini koruduğundan çok güçlü merkezî bir devlet oluşmamıştır. Diğer tarafta ulaşım imkanlarının gelişmesi sebebiyle merkezî bir devlet daha güçlü olduğundan bunu başaran Mısır, Mezopotamya'yı geçerek krallık düzeni içinde merkezî bir devlet kurmuştur. Yukarıda nitelikleri sayılan bu dönemde firavunlar halkın büyük bir kesimini köleleştirmişler ve böylece kuvveti egemen kılmışlardır (21).

Mısır'da merkezî yapının zaman zaman kesintiye uğradığı ve site devletlerinin meydana geldiği, ancak tekrar merkezîleşmeye yöneldikleri de bilinmektedir (22).

 

d)            MEVZUAT DÜZENİ - FİLİSTİN

 

Hz. Musa'nın önderliği ile Mısır'dan Filistin'e göçen Yahudiler, bu önderlerinin getirdiği Tevrat ile bir devlet kurdular. Daha önceleri devletler, hükümdarların emirnameleri ile yönetilir ve bu kimseler aynı zamanda kanun koyucu kabul edilirlerdi. Hz. Musa topluluğun hukukunu ilâhî hukuk ilkeleri içinde düzenleyerek şeriatı vaz etti. Böylece yöneticilerin kanun koyma yetkileri terk edilerek sadece yönetimle uğraşmaları sağlandı. Devlet kişisellikten çıkarak toplumsal bir olguya ulaştı. Hz. Musa sadece Yahudiler'e gelmiş bir peygamber olmakla beraber getirmiş olduğu Tevrat ve hukukî düzen insanlara bir kurallar bütünü içinde yaşamayı örnek olarak gösterdi ve yöneticileri kurallarla sınırlandırma sistemini ortaya koymuş oldu (23). Hz. Musa "On Emir" ile tanındı (24).

 

e)            ÇOĞUNLUK DÜZENİ - ESKİ YUNAN

 

Birçok siyaset bilimci, siyasî tarih ile ilgili değerlendirmelerini bu dönem ile başlatır (25). Eski Yunanda, yöneticiler, ilâhi sistem ile sınırlanma yerine halk tarafından sınırlanma demek olan demokratik sisteme ön ayak oldular. Ancak burada gelişen sınıf esasına dayalı çoğunluk sistemi olup halkın bütününü kapsamıyordu ve kölelik de yaygın idi. Eski Yunan'da özellikle ticaretin geliştiğini görüyoruz. Bu dönemde Yunanlılar ticarî yolla kolonileştirme ve etki alanını genişletme sistemini geliştirdiler (26).

Atina sitesinde nüfusun büyük bir bölümünü oluşturan köleler, iktisadî faaliyetlerde bulunabilmekle beraber siyasî faaliyetlere  katılma hakkına sahip değillerdi.(27).

f)DÎNÎ DÜZEN - HIRİSTİYANLIK

Hz. İsa, kavimlerle sınırlı dinî inançları evrenselleştirerek din ve inancın insanlığa ait olduğu düşüncesini getirdi. Hz. İsa'nın İncil'de devlete ait hükümler getirmediği de bilinmektedir. Bu sebeple Hıristiyanlar bir devlet oluşturmamışlar, uzun yıllar Romalıların zulmüne maruz kalmışlar ve gizlenerek hayatlarını sürdürmüşlerdir. Kapadokya bölgesi yer altı şehirleri ile doludur. Ancak daha sonraları, Romalıların Hıristiyanlığı kabul etmeleri üzerine devleti tamamen hakimiyetleri altına almışlardır. Devletin yönetiminde ayrıca Tevrat'tan da yararlanmışlar; papa ve Kardinaller yoluyla dinî - teokratik bir devletin ilâhî kurallarını koyma cihetine gitmişlerdir (28).

Hıristiyanlık daha önce özellikle uluslararası ticaret yoluyla devlet yönetiminin etkisinden çıkan ekonominin yanında, dinin de yönetimin etkisinden çıkmasını sağlamış ve devletlerin sınırlarını aşan Doğu'daki dinlerin Batı'da yayılmasına öncülük yapmıştır. Dini, yönetimin dışına çıkarmış ve dinlerin devletlerle sınırlı şekline son vermiştir. (29).

 

g) İMPARATORLUK DÜZENİ:

DOĞU ROMA/ BİZANS İMPARATORLUĞU

 

Roma, tarihi bakımdan değişik devrelere ayrılarak incelenir. Burada Hıristiyanlığın Romalılar ile birleşmiş ve hem Hıristiyanlığın hem de Batı Roma'nın değişmiş şekli ile emperyalist bir düzen kurmuş olan Bizans üzerinde durulacaktır (30). Doğu Roma, Bizans ile yaklaşık bin yıl süren bir egemenlik dönemi geçirmiştir. Bu dönem Batı Roma'dan oldukça farklıdır.

Romalılar güce dayalı ve merkezî bir sistem ile yer yüzünde imparatorluk düzenini geliştirmişler ve eski dünyanın önemli bir kısmını egemenlikleri altına almışlardır. Batı Romalıların hukuk sisteminin gelişmesinde birden fazla sayıda yetkiliden oluşan "magistra sistemi" ile bunların davranış şekillerini önceden belirledikleri beyanname olan "edictum sistemi"ni burada zikretmek gerekir (31). Böylece geliştirilen hukuk sistemi egemenliğin sağlanmasında ve devam etmesinde etkili olmuştur.

Romalılar, geliştirdikleri "provincia" adı verilen "eyalet sistemi ile fethettikleri yerleri haraca bağlamışlar ve daha sonra eyalete dönüştürerek imparatorluklarını büyütmüşlerdir. Roma, Hıristiyanlığın da katkısıyla bir ulusun sınırını aşan uluslararası bir uygarlık kurmuş ve etkisini Bizans ile devam ettirmiştir.

Roma hukuk sisteminin özelliği kanun sistemi yerine değişik beyannameler sistemi olup bu yöntemle hukukî bakımdan etkili bir alan oluşturabilmiştir (32). Ayrıca Roma toplumu farklı sınıflardan meydana gelmiş olup sınıflar arası ilişkiler, siyasî ve hukukî düzenlemenin temelini teşkil etmiştir (33).

 

h) İÇTİHAT DÜZENİ - İSLÂM

 

  Arap Yarımadası'nda Hz. Muhammet, önceki hakka dayalı uygarlıklar olan Mezopotamya, Filistin ve Hıristiyanlığın peygamberleri Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ile diğer peygamberlerin devamı olduğunu açıklayarak İslâm uygarlığının temellerini atmıştır. Başlangıçta, Mekke'de kabile hayatı seviyesinde yaşayan Arapları İslama davet eden Hz. Muhammet büyük bir tepki ile karşılaşmıştır. O dönemin sosyal statüsü gereği diğer kabileler kendisine bir şey yapamamışsa da, amcası Ebu Talip ve hanımı Hatice'nin vefatı üzerine mensubu bulunduğu kabilenin kendisinden "eman hakkı / güvenlik hakkı / kabileye mensubiyet hakkı / vatandaşlık hakkını kaldırması ve diğer kabilelerin kendisini öldürmek için birleşmesi üzerine Medine'ye göçmek zorunda kalmıştır (34).

Hz. Muhammed'in Medine'de ilk yaptığı şey, burada yaşayan bütün kabileleri din farkı gözetmeksizin "Medine İttifakı"na çağırması olmuştur. Bu çağrıya Hıristiyanlar, Yahudiler, ve putperest Arap kabileleri de katılmışlar ve böylece yer yüzünde ilk defa farklı dinlere mensup kabilelerin yaşadığı ve bir arada uzlaştığı "Medine site devleti" kurulmuştur. Bu ittifakın özellikleri Medine'de yaşayan kabilelerin sosyal anlaşma ile bir araya gelerek "devlet"i teşkil etmeleri; aralarındaki "kan davaları"na son vererek cezada sadece faile ceza verilmesini ifade eden "kısas sistemi"ni kabul etmeleri; kabile içi işlerde "özerk / serbest" olmalarına karşın dış düşmana karşı ortak hareket etmeyi benimsemeleri ve başkana aynı zamanda çıkacak ihtilafları çözmek için "hakemlik" yetkilerini vermeleri olarak özetenebilir. Bu kabullerin doğal sonucu olarak, her kabile özellikle Hıristiyan ve Yahudiler, kendi hukuk sistem ve örflerinin uygulanmasını, anlaşma gereği sağlamışlardır (35).

Böyle bir ittifakla devlet aşamasına geçen Medineliler, bir anda dağınık kabileler şeklinde yaşayan diğer Araplara üstünlük sağlamışlardır. On yıl gibi kısa bir zaman içinde bütün Arap Yarımadası'nda yaşayanlar, kısmen savaş ve fakat çoğunlukla anlaşmalar suretiyle ve kendi rızalarıyla islâm devletine bağlanmışlar ve büyük çoğunluğu da Müslüman olmuşlardır. Hz. Muhammet, bir kitap olarak takdim ettiği Kuran ile siyasî yapılanma yanında dinî, ilmî ve iktisadî kurumları da ortaya koyarak bir uygulama örneği göstermek için gönderildiğini açıklamıştır (36).

Hz.Muhammed'in vefatı üzerine yakın arkadaşları olan Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali "biat / seçilme" suretiyle "devlet başkanı / halife" olmuşlardır. Bu dört halife döneminde islâmiyet üç kıtaya yayılmış ve fethedilen bu yerlerden özellikle Sasanî ve Bizans siyasî kurumlarından etkilenmeler olmuş ve başlangıçtaki biat / seçime dayalı sistem kısa zamanda saltanata dönüşmüştür. Bu sebeple, İslâmiyetin özellikle seçim ve yönetime ilişkin hükümlerinde, bu ayırıma dikkat etmek ve orjinal şeklini Hz. Muhammet ve dört halife ile sınırlamak gerekir (37). Hatta dört halifeden her birinin vefatından sonra seçme keyfiyetinden ödünler verildiği ve bunun sonucu olarak çatışmaların bu dönemde başladığı, Ebu Bekir hariç diğerlerinin öldürüldüğü, bunda seçim sistemi yerine atama ve tavsiye etme yöntemi ile saltanata adım adım gidildiği de burada belirtilmelidir. Hz. Muhammed'in yerine birini bırakma konusunda bir direktifi olmamasına rağmen Halifeler tavsiyelerde bulunma ve adayları belirleme gibi usulleri ihdas etmişlerdir (38).

Hz. Muhammet ile savaşlar nitelik değiştirmiş ve kavimlerin egemenliklerini sağlamak ve genişletmek amacı yerine İslâmiyeti yaymak üzere ideolojik bir şekil almıştır. İslâmı yaymaktan maksat barışı tesis etmek ve din ve vicdan hürriyetini sağlamak anlaşılmıştır (39). Nitekim zorla din değiştirme veya dini inancı zorla kabul ettirme gibi bir uygulama İslâm tarihinde görülmemiştir (40).

İslâm uygarlığı, farklı ekollerin oluşturduğu "içtihat ve icma -oydaşma- consensus"a dayanan bir hukuk sistemi geliştirmiştir. Roma'daki kentler arası farklılıklar burada mezhepler (ekoller) arası farklılığa dönüşmüş, böylece kişilerin diledikleri mezhebe katılma ve hukuk sistemini kabul etme imkânı demek olan nisbî uzlaşma sisteminin temelleri atılmıştır (41).

 

i) BÜROKRATİK DÜZEN - BATI

 

İslâm uygarlığı zirvede iken, bu uygarlığın da etkisiyle (42) Batı'da "rönesans ve reform" hareketleri başlamış ve yeni bir uygarlığın temelleri atılmıştır. Başlangıçta Roma ve Hıristiyanlığın etkisi ile teokratik nitelikli olan Batılı devletlerde, krallarla kilise arasındaki mücadeleyi krallar kazanmışlardır. Diğer taraftan, topun icadı ile Avrupa'da egemen bulunan "feodal yapı"da etkisini kaybetmiştir (43).

"Sanayi inkılâbı" ile birlikte mevcut sosyal ve ekonomik düzen ihtiyaçlara cevap veremez hale gelmiş (44) ve krallar dinin etkisinden kurtulan devleti oluşturdukları "bürokrasi" ile yönetmeye başlamışlardır. Böylece bürokrasi, sanayileşme sonucu nicel ve nitel olarak artan sosyal ve ekonomik ihtiyaçları karşılama yanında, feodal yapının yıkılmasının getirdiği otorite boşluğunu da doldurmuştur. Sonuçta merkezî devlet bu sayede çok güçlü hale gelmiş, bu güçlenmede "teknokratlar / uzmanlar"ın rolü büyük olmuştur (45). Ancak bu arada devletin masrafları artmış ve devlet, yeni vergiler koymak zorunda kalmıştır (46). Rüşvet ve yolsuzluklar başlamış, bütün bu gelişmelerin sorumlusu krallar kabul edilerek aleyhlerinde hareketler başlamıştır. Bürokrasinin zulmünden kurtulabilmek için "meşrutî ve cumhurî rejimler" doğmuş, zenginleşen tüccar da değişmeyen krallar yerine daha kolay değişebilen ve bu sebeple kolay etkilenebilen geçici başkanları tercih ederek bu halk hareketlerini desteklemiştir. Ancak pratikte ne bürokrasiye bir çare bulunabilmiş, ne de gerçek bir demokrasiye geçilebilmiştir. Nisbi sisteme dayalı uzlaşmayı esas alan demokrasi yerine, çatışmayı esas alan çoğunluğa dayalı demokrasi sistemi benimsenmiş, bu suretle halklar birbirine düşürülmüş ve iç isyan ile ihtilâller sürüp gitmiştir. Belki de tarihte en fazla iç isyan ve ihtilâlin olduğu bir dönem yaşanmıştır (47).

Bütün bu olumsuzluklara rağmen, bu dönem devletin en fazla güçlendiği ve devletin etkisinin her alanda görüldüğü bir çağ olarak belirlenebilir. Bu arada insanın temel hak ve hürriyetleri ve demokrasi konularında, özellikle fikrî bakımdan, çok önemli mesafeler de alındığı burada ifade edilmelidir (48). Bu dönem, gerçek bir demokrasiyi işler hale getirmemişse de, uzlaşmaya dayanan nisbî temsile dayalı demokrasi düzenine çok uygun bir zemin hazırlamıştır (49).

C- SORUNLAR, NEDENLERİ VE ÇATIŞMALAR

 

1) GENEL OLARAK

Tarihçeden de anlaşılacağı üzere, insanlar toplum halinde yaşamışlar ve bu yaşayışlarını güvenlik altına almışlardır. Bu nedenle sosyal ve siyasal kurumlar oluşturmuşlar; zamanla yaşlanan ve yıpranan bu kurumları sosyal ve siyasal değişmenin kanunlarına göre yeniden düzenlemişler ve dönemlerinin sorunlarını çözmüşlerdir (50). İnsanlar, günümüzde çok sayıda siyasal sorun ile karşı karşıya bulunmakta ve bu sorunlara çözümler aramaktadırlar. Sorunlara karşı önerilen çözümleri uygulamakta, ancak bu yeni uygulamalar yeni sorunları da beraberinde getirmektedir. Yaşlanan bir insan gibi sorunları artmakta, uygulanan tedaviler bir tarafı iyileştirirken, diğer tarafı bozmakta ve yeni hastalıklara neden olmaktadır. Bu nedenle sorunlar sürekli ve geçici olmak üzere iki grupta toplanabilir. Lipson'un da belirttiği gibi, "Siyasal bilimin karşılaştığı öyle birtakım önemli sorunlar vardır ki bunlarla bütün hükümetler karşılaşırlar ve bu sorunları şu ya da bu yolla çözmek zorunda kalırlar, işte bunlar sürekli sorunlardır. Hiç ortadan kalkmazlar. Onlardan kaçınma olanağı da yoktur... Bu sorunlar şunlardır: 1- Yurttaşlığın kapsamı: Dar mıdır, geniş midir? 2- Devletin görevleri: Devletin görev alanı sınırlı mıdır, sınırsız mıdır? 3- Otoritenin kaynağı: Otorite halktan mı yoksa hükümetten mi doğmaktadır? 4- Otoritenin örgütlenmesi: İktidar sıkı mıdır yoksa gevşek midir? 5- Devletin boyutları ve dış ilişkileri: Hangi hükümet birimi üstün tutulabilir? Hangi birim işlemeye daha elverişlidir? Devletler arasında nasıl bir sistem vardır (51)?" Siyaset bilimciler tarafından ileri sürülen bu sorunların günümüzde görünüş şekilleri nelerdir? Bu sorunların nedenleri nasıl ortaya konulabilir? Bu sorunların çözümünde ileri sürülecek alternatiflere geçmeden ve gidiş ile ilgili tahminlerde bulunmadan önce sorunları ve nedenlerini belirlemek istiyoruz.

 

2) SİYASÎ SORUNLAR

 

a) KAPSAM SORUNU

 

Konuya girerken de açıklandığı üzere, siyasî alanın sınırları tartışmalıdır (52). Bize göre, siyasî örgütlenmenin dış güvenliği sağlamada nihai ifadesi olan devleti, devlet içinde yer alan sosyal düzeninin bir parçası olan yönetimi, yönetimi oluşturan sosyal grupları, hukuk düzenini belirleyen mevzuatı, dış ve iç güvenliği, soruşturmayı, yönetimin yetki alanının belirlenmesi ve ihtilafların halledilmesi demek olan yargıyı bu kapsam içinde kabul etmek gerekir. Bu alanlarda karşılaşılan sorunlar siyasî sorunlardır. Esasen gerçek sınır teorik temellerin belirlenmesinden sonra tam olarak ortaya konulabilir. Şimdilik belirlenen bu sınırlar içinde kalmak üzere günümüzde karşılaşılan siyasî sorunları ortaya koymaya çalışacağız (53).

 

b)            SİYASÎ DENGESİZLİK SORUNU

 

Siyasî yapının dış güvenliği ilgilendiren yönüyle devlet, güç itibariyle üstün bir otorite niteliği taşımasına rağmen, gerek teşkil ediliş şekli, gerekse fonksiyonları bakımından doğal ve sosyal gerçeklere uymamakta ve bugün için karşılaşılan önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, nüfusu bir milyarı aşan Çin, bir milyara yaklaşan Hindistan ile yüz binlerle ifade edilen İslânda, Lüxemburg ve benzeri ülkeler aynı kefede tartılmaktadır. Diğer taraftan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (O ZAMAN-1990)ile eyaletler birliği Amerika Birleşik Devletleri yapay bir büyüklük içinde bulunmaktadır. Kanada'nın daha büyük olan Amerika'ya katılmak istemesi, Sovyetler'deki cumhuriyetlerin ayrılmayı talep etmesi, bugünkü siyasî dengesizliğin tipik görünüş şekilleridir. Diğer taraftan Birleşmiş Milletler içinde, ABD, SSCB, İngiltere, Fransa ve Çin'in imtiyazlı statüleri ve bu imtiyaza karşı diğer devletlerin yapacak bir şeylerinin olmaması bu dengesizliğin diğer yönleridir. Devletlerin doğal ve sosyal oluşlar dışında yapay olarak sömürü düzenini devam ettirmeye hizmet etmeleri," siyasî bunalımların” artmasına neden olmaktadır. Dünya bu nedenlerden dolayı, siyasî bakımdan büyük bir huzursuzluk içindedir.

 

c)            SOSYAL DENGESİZLİK SORUNU

 

Devletler arasında görülen dengesiz ve sömürüye yönelik yapılanmanın yanında, devlet içinde de devleti oluşturan temel sosyal kurumlar arasında bir dengesizlik vardır. Bugün, devleti meydana getiren dinî, ilmî, iktisadî ve siyasî kurumların toplum içindeki fonksiyonel yapılanışı ve birbirleriyle ilişkileri tamamen dengesizdir. Tarihte dinî kurumların devlete egemenliği sonucu ortaya çıkan dengesizlik, bu defa kapitalist ülkelerde iktisadî, sosyalist ülkelerde siyasî kurumların egemenliği nedeniyle dengesizdir.

Bu sosyal kurumların fonksiyonlarını esas alan kuvvetler ayrılığı ilkesi yasama, yürütme ve yargı olmak üzere üç organ arasında ele alınmakta (54), dördüncü kuvvet olması gereken "denetim" üzerinde hiç durulmamaktadır. Ayrıca kuvvetler ayrılığı yerine parti disiplini yolu ile kuvvetler birliğine gidilmekte, denge gerçekleşememektedir. Bunun sonucu olarak, işler ve fonksiyonlar karma karışık bir nitelik taşımaktadır. Sosyalist ülkelerde siyasîler, kapitalist ülkelerde ise sermaye çevreleri sosyal dengeyi kendi taraflarına kaydırmaktadırlar. Sonuçta bu belirsizlik, halkın giderek daha fazla baskı altında tutulması ve yoksullaşması sorununu artırmaktadır.

 

d) SAVAŞLARIN BİÇİMİ SORUNU

Siyaset bilimciler, savaşı, bir devletin uluslararası ilişkilerinde yer alan en önemli bir denge aracı olarak kabul ederler (55). Hakları tanımayan ve hukuku bilmeyen saldırgan ulusların durdurulması veya ıslah ve terbiye edilmesi için en etkili silah savaştır. Bu tür devletlere karşı komşu veya diğer devletler birleşerek, haksızlığı haklı olmanın verdiği güçle giderebilir ve hatta saldırgan  devleti yok edebilir (56). Bazı hallerde, devletlerin diğer devletleri yok etmesi ile de karşılaşılır. Tarih içinde bu duruma devletlerin yaşlanması; müesseselerinin eskimesi ve bu nedenlerle fonksiyonlarını yerine getiremez hale gelmesinden dolayı başvurulur. Komşu devlet o ülkeyi işgal ederek halkı özellikle anarşiden kurtarır (57).

Günümüzde savaş bu fonksiyonu icra edememektedir. "Önemli olan en güçlü olmaktır", der Lenin ve devam eder, "...ve anını ve yerini kesin sonuç alacak şekilde belirleyip yenmektir" (58). Süper güçler, "Dünyayı ele geçirmek için kapitalizm ve sosyalizm sonuna kadar boğuşacaklardır" (59). Süper güçlerin arkasında bulunan kapitalistler kendi sömürülerini sürdürmek için, ya Birinci ve İkinci Dünya Savaşları'nda olduğu gibi bütün dünyayı kamplara bölüp çatıştırmakta veya Irak - İran, Kore ve Vietnam'da olduğu gibi kardeş veya aynı ulusu bölüp birbirleriyle boğuşturmaktadırlar. Yüzyılımızın savaşlarına ârız olan hastalık budur. İsteyenlerin savaşması yerine herkesi zorla savaşa götürme bu hastalığın kronik halidir.

e) SİLAHLANMA YARIŞI SORUNU: SALDIRMA İÇİN SİLAHLANMA

Vücutta değişik mikroplar vardır; vücudun her hücresi kendisini bu mikroplardan koruma aracına sahiptir. Topluluklar veya uluslar içinde de mikroplar vardır ve bunlardan korunmak için silahlanma bir araçtır. Oysa bugün silah yasağı ile bu savunma hakkı insanların elinden alınmıştır. Bunun yerine uluslar halklarını / vatandaşlarını baskı altında tutabilmek için ordularını durmadan güçlendirmektedir. Diğer taraftan, süper güçler de dünyayı baskı altında tutabilmek için silahlanma yarısı içine girmişlerdir. Silah tüccarları da bunları desteklemektedirler. Devletlere ait bütçelerin hemen hemen üçte biri bu silah yarışına harcanmaktadır. Beşeriyet silahlanma sorununu çözemez durumdadır. Bunun bir sonucu olarak genel güvenlik harcamalarının çokluğu nedeniyle sosyal güvenlik ihmal edilmekte, açlık baş göstermekte ve sosyal huzur sağlanamamaktadır (60).

 

f)YETKİLİ MERCİİN BULUNAMAMASI SORUNU

 

Hukuk uygulaması bakımından tarih boyunca gelişmiş hukukî usuller vardır. Kişiler, aralarında her hangi bir niza çıkarsa önce yöneticiye başvururlar. Yönetici o anda zilyetlik ilkesine dayanarak bir tarafa geçici olarak malı teslim eder (61). İş sürüncemede kalmaz; taraflar ve topluluk zarar görmez. Bu karar acil alındığı için haksızlığa neden olmuş ve taraflardan biri gadre uğramış olabilir. Bunun için mağdur olduğunu zanneden mahkemeye başvurur. Mahkeme de delilleri değerlendirerek bir karara varır ve varsa mağduriyet giderilir. Bugün genelde yönetim ihtilaf halinde olaya karışmamakta ve mahkemelere başvurulmasını istemektedir. Mahkemeler ise birbirinden kopuktur. Vatandaş yöneticilere gidince bu mahkeme işi diye savsaklanmakta, mahkemeler de yüklü olduğu için hakları geciktirmekte ve dağıtamamaktadır (62). Adeta günümüzde devlet hak dağıtan bir merci olmaktan çıkmış, kendi bürokratını besleyen bir işletme ve hatta bazı ülkelerde çete teşkilatına dönüşmüştür. Bu çağımızın bir türlü dile getirilemeyen önemli bir sorunu ve hastalığıdır.

 

g)            VATANDAŞ İLE MEMUR AYRILIĞI SORUNU

 

Merkezî kuvvet sistemine dayanan bugünkü devlet anlayışında ceza ve yönetim, bir başka deyişle mevzuat, kişilerin haklarını korumak, onlara güven içinde çalışma ve yaşamayı sağlamak yerine, devleti güçlendirip halkı baskı altında tutma aracı olarak tedvin edilmektedir. Bu da devlet ile halkı / vatandaşı karşı karşıya getirmekte adeta birbirine düşman etmektedir. Kapitalist ülkelerde de durum aynıdır. Bu yerlerde serbest teşebbüs ve kişisel haklar esas alınmış görünmekte ise de, devlet işçi ile tekelleşmiş patronlar arasındaki problemleri patronlar lehine çözen halkın hasmı gibidir (63). Bu ayırım da büyük bir hastalıktır. Mutlak hakim hükümdarların elinde bugünkü araçlar yoktu. Hakimiyet yine sevgi ile karışık baskıya dayanarak kuruluyordu. Bugün ise bu hakimiyet zora ve silaha dayanılarak kurulmaktadır.

 

h)            MEVZUAT SORUNU

 

Hukuk düzenleri kurulmadan önce halk kendilerini yakından tanıyan baba oğul muamelesi içinde yöneticilerin emir ve talimatları ile yönetiliyordu. Topluluklar büyüyünce yöneticiler ile halk birbirini tanıyamaz oldu. Bunun üzerine yazılı hukuk metinleri ortaya çıktı. Keyfî yönetim yerine mevzuat yönetimi başladı. Ne var ki, günümüzde mevzuat çoğalmış (64); birbiriyle çelişen maddeler belirmiş; yetkili, maddelerden istediğini uygulamaya başlamış; böylece adeta hukuk düzeni öncesi döneme dönülmüştür. Vatandaşlar kanunların varlığına güvenerek hareket etmekte, ancak görevliler başka kanun maddelerini uygulayarak onları mağdur etmektedirler. Mevzuat adeta vatandaşı yanıltıp suç işletmek için vardır. Bu da bir hastalıktır. Bütün bunlar merkezî kuvvet sisteminin doğal sonuçlarıdır.

i) MEVZUATIN HAYATIN GERİSİNDE KALMASI SORUNU

Tarihte yer alan büyük dinler, getirdikleri hukuk düzenleri ile beşeriyete büyük hamleler yaptırmıştır. Diğer taraftan beşeriyet, bugün bundan iki asır önce hayal bile edemediği, peri masallarında bile mevcut olmayan imkânlara kavuşmuştur. Bugünkü haberleşme ve ulaşım araçları kayıt ve yayın araçları insanlığı bambaşka bir dünyaya götürmüştür. İnsanlık mal mübadelesinden emek mübadelesine geçmiştir (65). Bu yeni dünyanın hukuk düzeni ise bundan binlerce yıl öncesine ait hukuk düzenlerinin kötü uygulamasından öteye gidememiştir. Uygulanan kanun sistemi ile insanlar ciltler ve maddeler arasında kaybolup gitmektedirler. Hukuk, bugün geri kalmış bir zihniyetin çağımız insanına dolanan bir bağ ve bir zulüm aracı haline gelmiştir. Ayrıca bu konuda diğer bir sorun, yeni mevzuatın düzeltme yerine düzeni bozmasında görülmektedir. Getirilen sistemler baştan çözüm gibi gözükmekle beraber, kısa bir müddet sonra zulüm haline dönüşmektedir. Örneğin sosyal güvenlik aracı olarak sigorta sistemi getirilmekte, ancak öngörülen prim sistemi kısa bir süre sonra tekrar büyük haksızlıklara neden olmaktadır (66). Keza gelişmenin bir aracı olan keşifler, patentlerle sınırlanmakta ve sonunda yeni gelişmelere setler çekilmektedir.

 

j) İÇ GÜVENLİK - ANARŞİ SORUNU

 

Günümüzde, devletin sadece merkezî otoriteyi ve egemen sınıflan düşünmesi tüm beşeriyet içinde kendisine karşı bir güvensizlik doğurmuştur. Adeta insan kendisini her zaman boğup yok etmek üzere olan bir devlet düzeni ile karşı karşıya hissetmektedir (67). Bu insanlann sabrını taşırmakta ve yer yer patlamalara neden olmaktadır. Düzen silah zoru ile işkencelerle korunmaya çalışılmaktadır. Ne var ki, bu baskı içteki huzursuzluğu ortadan kaldırmamakta, aksine gerginliği daha çok artırmaktadır. Bunun bir sonucu olarak bir anda insanlar sokağa dökülebilmektedirler. Bu, bir gün devlet kuvvetlerini yok etme şekline dönüşebilir. İran'da olduğu gibi buna karşı silahlar tesirsiz kalabilirler. Sonra da insanlar birbirlerini yok etmeye başlayabilir. Bugün dünya savaşları durmuş gibi gözükmektedir. Ancak anarşi, terör, sabotaj, uçak kaçırmalar her gün biraz daha tırmanarak artmaktadır (68),

k) İKTİSADÎ GÜVENLİK - MAFYA SORUNU

 

Günümüzde devletler merkezî kuvvet sistemi içinde oluşmuş yönetim ile idare edilmektedir. Zaman zaman idare güvenliği sağlamakta aciz kalmaktadır. Hakkı alıp haksızlığa uğrayana teslim edememektedir. Bu nedenle, birçok ülkede halkın kendisi bizzat ihkakı hak cihetine gitmektedir. Zorbalar polisten daha güvenli bulunmakta ve halk bunlara haraç vererek kendi hakkını korumayı tercih etmektedir. Sermaye sahipleri bunları daha iyi beslemekte ve bir denge kurulmaktadır. Bugün Amerika'da mafya denilen teşkilat o kadar güçlenmiştir ki, artık polis bunlarla uzlaşmak ve birlikte halkı ezmek cihetine gitmek zorunda kalmıştır. Devlet içinde devlet türemiştir. Bu hastalık bile çöküş için yeterli olup, örneğin Kolombiya'da uyuşturucu mafyasının gerek bütçe gerekse silah bakımından, devletten çok güçlü olduğu hemen herkes tarafından kabul edilmektedir (69).

 

1) RÜŞVET SORUNU

 

Mevzuatın bolluğu, merkezî denetimin yetersizliği ve imkânsızlığı, bürokratik düzen ve halkın örgütlenememesi nedenleri ile devlet görevlileri rüşvet almaya zorlanmakta ve rüşvet şebekeleri teessüs etmektedir. Bu şebeke yetkili yerlere kendi istedikleri kişileri tayin ettirmekte ve rüşvet giderek kurumlaşmak-

tadır. Rüşvet almayanlar hakkında iftira ve asılsız şikayetler, yine rüşvet vasıtasıyla değerlendirilerek bunların başka yerlere nakli sağlanmakta, şebekenin istediği kimselerin kilit noktalarda bulundurulması bu yolla temin edilmektedir. Asıl rüşvet alanlar belki ortada hiç gözükmemekte, perde arkasında bulunmaktadırlar. Bugün için rüşvet hemen her ülkede değişik boyutlarda olmak üzere yaygın olup adeta tedavisi kabil olmayan kanser hastalığına benzemektedir (70).

 

m) SORUŞTURMA - İŞKENCE SORUNU

 

Bir sosyal düzende hakların doğması kadar, hakların tespit edilmesi de önem taşır. Hakların tespit edilmesi ve zararların giderilmesi için hukukta soruşturma kurumu geliştirilmiştir. Günümüzde birçok ülkede tahkik sistemi ile olaylar araştırılmakta ve tespit edilmeye çalışılmaktadır (71). Polisin, savcının araştırmasından sonra atanmış hakimler de, ayrıca olayı tahkik etmektedirler. Bunun sonucu olarak olaylar tekrar tekrar araştırılmakta ve bir türlü bitmemekte veya gerçekler ortaya çıkmamaktadır. Ceza davalarında ise hazırlık aşamasında karakol soruşturması yapılmaktadır. Bu şekli ile yapılan soruşturmanın varlığı bile işkence olmaktadır. Karakola çağırılma bile yeter derecede işkencedir. Bunun ileri safhası dövme, sakat bırakma, öldürme veya sabıkalı hale getirip topluluktan tecrit etme durumuna götürmektedir. Tecrit edilenler çoğalınca doğrular tecrit edilir hale gelmiştir. Bugün anarşi kadar işkence de tehlikeli boyuttadır (72).

 

n) YARGI SORUNU

 

Yargı sorunu siyaset bilimi ile değişik nedenlerle kesişir. Her şeyden önce soruşturmanın büyük bir kısmı siyasî iktidara bağlı idare tarafından yürütülür. Sonra infaz aşaması da tamamen idarenin elindedir. Yukarıda açıklandığı üzere mevzuatın belirlenmesi de esasen yargının dışındadır. Nihayet yargıda görev yapan bütün elemanlar idarenin içinde yer alırlar. Günümüzde he-

men her ülkenin anayasası, mahkemelerin bağımsızlığını kabul etmektedir. Ancak yine hemen her ülkede hakimler merkezce atanmakta, merkezce denetlenmekte, merkezce yargılanmakta, merkezce terfi ettirilmekte, maaşları merkezce ödenmektedir. Bunlara rağmen, hakimlerin bağımsız olduğu söylenmektedir. Ayrıca hakimlerin bir meslekî dayanışma kuruluşu da bulunmadığından, tek başlarına tüm şerlerle adeta savaşma durumunda kalmakladırlar. Bu şartlar altında, hakimlerin bir kısmı da yolsuz rüşvetli düzene entegre olabilmektedir. Suç işleyen hakimler de meslekî dayanışma alt bilinci ile birbirlerini korumaktadırlar. Böylece mahkemeler, bu defa kendileri devlete dönüşmektedir. Hakimler kanun yerine kendi içtihat veya istediklerini uygulamaktadırlar. Bunu yeterince denetleyecek bir kurum da bulunmamaktadır (73).

 

o) ADALETİN GECİKMESİ SORUNU

 

Bu sorun da yargıya ait görünmektedir. Ancak yargının gecikmesi nedeniyle toplum hayatı işlerliğini kaybetmekte ve sonuçta bu olgudan yine siyasîler sorumlu görünmekte ve tutulmaktadırlar. Günümüzde adalet sistemi içinde en önemli sorun kararların bir türlü alınamaması ve gecikmesidir (74). Mahkemelerin tanınmamış kitleleri muhakeme etmesi, ayrıca soruşturmaları bizzat kendilerinin yapması, davaların kısa zamanda sonuçlanmasını önlemekte; bu da bir çok mağduriyetlere neden olmaktadır. Davayı kazanan taraf bile hakkını alamamakta ve mağdur olmaktadır. Mahkeme masrafları ve yıllarca süren huzursuzluklar, kazananlar için elde ettiklerinden daha fazla şey alıp götürmektedir. Böylece mahkemeler adaleti dağıtan kuruluşlar olmaktan çıkmış ve birer zulüm aracı haline gelmiştir (75).

3) NEDENLER

a) GENEL OLARAK

Acaba karşılaşılan bu sorunların gerçek nedenleri nelerdir?

Bu hususta söylenecek çok şey vardır. Ancak burada bu sorunların görünen nedenlerinden çok, gerçek  nedenlerine inmeye çalışacağız.

 

b)    SİYASÎ DENGESİZLİĞİN NEDENİ

 

Sömürüdür. Günümüzde devletlerin meydana gelmesi, doğal, coğrafi, sosyal ve kültürel etkilerden çok, yapay nedenlere dayanmakta ve sömürü aracı için süper güçlerin isteklerine göre oluşmaktadır. Bu dengeye uymayan ülkelerin başına beklenmedik olaylar gelmekte ve savaşın içine itilmektedirler. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sonrasında yapılan anlaşmalar ile süper güçler arasında Yalta'da yapılan paylaşım esaslarına göre sömürü düzeni devam etmektedir. Üçüncü Dünya Ülkeleri'nin sömürülmesi keyfiyeti bu dengesizlikte önemli bir yer tutmaktadır. Bu dengesizlikte asıl olan kuvvetin üstün tutulması ilkesinin egemen olması ve dünya pazarlarının ona göre kurulmasıdır (76).

 

c)     SOSYAL DENGESİZLİĞİN NEDENİ

 

Belirsizlikler ve kavramlardaki kargaşadır. Sosyal dengesizliğin temelinde, sosyal yapı ve düzen ile bunları oluşturan sosyal kurumların tanımlanmaması ve bu nedenle ortaya çıkan belirsizlik vardır. Sosyal dengeyi ve onu oluşturan kurumları tanımlamada özellikle gelişen sosyolojiden ve sosyal olay ve kurumları açıklayan görüşlerden yeterince yararlanılmamaktadır. Bunun sonucu olarak, toplum bir kavram kargaşası içine sürüklenmekte  ve sosyal denge bir türlü kurulamamaktadır.

Günümüzde toplumu oluşturan sosyal kurumların anayasalarda bir denge içinde olmadığı açıkça görülür. Örneğin, «denetim» fonksiyonuna yer verilmez. Bu fonksiyon bir organa verileceği yerde, her kurumun kendi içinde dolaylı olarak yer alır ve bunun sonucu olarak da denge sağlanamaz. Ayrıca bugün sosyal denge bakımından devletlerin kabul ettikleri rejimlere göre, devlete egemen olan ve sosyal hayatta etkin olan sosyal kurum farklıdır. Örneğin sosyalist devletlerde, her şey yönetime ait iken, kapitalist ülkelerde sermaye çevreleri, yani iktisat etkindir. Sosyal bir kurum olan din bu amaçlara uygun ise kabul görür. İlim ise sadece bu kurumlara hizmet ediyorsa yaşayabilir ve denetim altındadır. Görülüyor ki, sosyal dengesizliğin nedeni, belirsizlikler ve tanımsızlıklar içinde bir karmaşadır.

 

d)            SAVAŞLARIN ŞEKLİ VE NEDENİ

 

Kuvvetin üstün tutulması ilkesidir. Sosyal ve siyasî düzenler sistem olarak iki ana gruba ayrılabilir: 1- Kuvveti üstün tutan görüşler, 2- Hakkı üstün kabul eden görüşler, Bunlardan ikincisine göre hakkın koruyucusu Hak / Tanrı kabul edilir. Zulme her zaman galip gelir. Çünkü Tanrı'dan daha güçlü kimse yoktur. Bu görüşe göre, insanlardan istenen kuvvetten korkmayıp hakkın yanında yer almalarıdır. Bu yer alış hakkı kuvvetli kılar. Kuvveti üstün tutanlar, hakkın kaynağını kuvvet kabul etmekte, genelde Tanrı'yı veya hesabı / ahireti inkâr etmektedirler. Kuvvetli haklı kabul edilerek her türlü zulüm meşru hale getirilmektedir. Bunun sonucu olarak, "HAK VERİLMEZ ALINIR" ilkesi benimsenerek savaş sürekli kılınmaktadır. Çünkü bu dünya görüşü çıkar çatışmasını esas almaktadır. Hakka dayalı barış düzeninde savaş, hakkı üstün kılmak için varken, bugünkü kuvvet düzeninde savaş, kuvvetliyi belirlemek içindir. Savaşları sürekli kılan bu görüş ve anlayıştır (77).

 

e)            SİLAHLANMA YARIŞININ NEDENİ

 

Merkezî yönetimlerdir. Hiyerarşik düzen kurabilen tek varlık olan insan, toplu haldeki yaşayışını ve teşkilatlanmasını bu özelliğine borçludur. Devlet denilen sosyal kuruluşun teşkilatlanmasında iki temel yönetim şekli vardır: 1- Yerinden yönetim, 2- Merkezî yönetim (78). Birincisinde, yöneticilerle yönetilenler arasında bir yararlanma dengesi sağlanır ve yönetim saygı üzerine kurulur. Oysa ikincisinde yani merkezî yönetimde, yöneticilerle

yönetilenler birbirlerini tanımadıkları için yönetim baskı ve korkuya dayanır. Korkanlar isyan için fırsat beklerler. Yönetimler halkı bastırabilmek için silahlanmak zorundadır. Süper güçlerin de ayaklanacak küçük devletleri bastırabilmeleri için silaha ihtiyaçları vardır. Halkın sindirilebilmesi ve bastırılabilmesi için silahtan tecrit edilmesi gerekir. Ancak yönetim silahlanmaya devam eder. Bu şekildeki silahlanmada silahlar savunma aracı yerine, saldırma aracı olarak kullanılır (79). Silahlanmada yarışma gerek ülkede halka karşı gerekse uluslararası platformda küçük ve müstemleke devletlere karşı merkezî kuvvet sisteminin tek dayanağıdır.

Halk üzerinde baskı kurmanın bir diğer yöntemi sıkıyönetim uygulamalarıdır. Dışa karşı kullanılması gereken ordu, halka karşı kullanılmakta, en küçük bahanelerle bile ilan edilmektedir. Sıkıyönetim uygulamaları üzerine ülkemizde yapılan bir araştırmada Cumhuriyet tarihinde yaşanılan 64 yılın 26 yıla yakınının sıkıyönetim altında geçtiğini ortaya çıkarmıştır (80). Hatta silahlı kuvvetlerin sanki görünmeyen ve iktidara ne zaman geleceği belli olmayan bir siyasal parti şeklinde değerlendirmelere konu edildiği de ileri sürülmüştür (81).

 

f) YETKİLİ BULUNAMAMASININ NEDENİ

 

Günümüzdeki memur sistemi ve bürokrasidir. Bugün devlet hizmetleri maaşlı memur sistemi / bürokrasi ile görülmektedir. Ancak memuru gerçekten denetleyen bir mekanizma bulunmamaktadır. Denetçi de memur olduğundan görevli tamamen serbest kalmaktadır. Onun için çalışıp çalışmama aynı şeydir. Hatta çalışma hassas merkezlerle karşı karşıya getireceğinden görevi yapmama, şikayetleri dinlememe, dosyayı oradan oraya havale etme, mahkemelerde de bir noktayı bulup ileriye erteleme asıl hale gelmiştir. Maaşlı memur sistemi, bürokrasi adı verilen bir hastalığı doğurmuştur ki, sistem içinde tedavisi kabil değildir (82).

          g) DEVLETE GÜVENSİZLİĞİN NEDENİ

 

Çoğunluğun güçlü kabul edilmesidir (83). Tarihte, monarşilerde kral kendisini kimseye beğendirmek zorunda değildi. O'nun istediği sadece kendisinin güçlü olması idi. Akıllı hükümdarlar kuvvetli olmada yolun halka kendisini sevdirme olduğunu bilirlerdi. Bu yol, bilindiği gibi adaletten geçmektedir. Dolayısıyla adil bir düzen kurulabilirdi. Oysa bugün uygulanan ve uğrunda mücadeleler verilen demokratik rejimlerde yöneticiler halkın çoğunluğu ve reyleri ile iktidarda kalabilmektedirler. Çoğunluğu sağlama zorunluğu vardır (84). Bu da ancak güçlüleri yanına alıp onlarla birlikte baskı kurup muhalifleri ezmek ve belli kişileri de beslemekle mümkün olmakladır. Böylece adil düzen yerine kayırma düzeni ortaya çıkmaktadır. Halk bunu müşahade etmekte ve kendisini sürekli bir güvensizlik içinde hissetmektedir. Kimin ne zaman iktidar olacağı ve iktidarın ne zaman ve nasıl bir muamele yapacağını bilmediği için herkes endişe içindedir; huzursuzdur, güveni yoktur. Neden, çoğunluk sistemidir (85). Siyasî partilerle bürokrasi arasındaki çekişme bu güvensizliği bir kat daha artırmaktadır. Yahut bürokratlarla bütünleşen partiler dikta rejimi kurmak zorundadır.

 

h) MEVZUAT SORUNUNUN NEDENİ

 

Mevzuatın içinden çıkılmaz derecede çokluğudur. Tarihte benzer soruna Roma hukuku ile İslâm hukukunda da rastlanmıştır. Daha önce belirtildiği gibi Roma hukuku magistraların edictumları (beyannameleri), İslâm hukuku ise müçtehitlerin içtihatları ile gelişmiştir. Magistralar ve müçtehitler, o dönemin ehliyetli kimselerinden oluşuyordu. Zamanla bu edictum ve içtihatlar o kadar mükemmelleşmiştir ki, daha iyisi yapılamaz hale gelmiştir. Bu noktada Roma hukukunda kodifikasyona gidilmiş, İslâm hukukunda ise içtihat kapısının kapandığı ileri sürülmüştür. Böylece yeni olaylar, kısa bir zaman sonra çözülmemeye başlamış ve bu büyük hukuk sistemleri tarih sahnesinden çekilmiştir (86).

Bugün hukuk alanında mevzuatın geliştirilmesi, meclislerin çıkardığı kanunlara dayanmaktadır. Meclisler, halka dayanmakta ve siyasî partiler kanun yapma yetkisini kullanmaktadır. Değişik zamanlarda değişik siyasî gruplar / partiler tarafından oluşturulmuş yığınca metinler arasında uyumun mevcut olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Diğer taraftan kanun yapabilme yetkisini kazanan meclisler, toplumun diğer sosyal kesimlerini de müdahaleci düzenlemelerle etkilemiştir. Esasen bu mevzuatı öğrenip uygulamak, uygulanıp uygulanmadığını denetlemek imkansız hale gelmiştir. Dolayısıyla herkes bildiği ve dilediği gibi uygulama yapmakta, bunun sonucunda devlet hukuk devleti olmaktan çıkmaktadır. Hele kanunların sürekli değiştirilmesi, olay zamanında hangisinin yürürlükte olduğunu ve uygulanacağını dahi bilemememize neden olmaktadır. Mevzuatın biri uygulanmadan değiştirilip yeni mevzuat getirilmektedir. Çelişkiler doğuran çok sayıdaki mevzuat yeterince sistemleştirilememiştir.(87)

i) MEVZUATIN HAYAT GERİSİNDE KALMA NEDENİ

 

Kanunların yapılma şeklinden kaynaklanmaktadır. Mevzuat ihtiyaçlara göre tedvin edilir. Farklı yer ve durumlarda da mevzuat değiştirilir. Küçük topluluklarda bu mevzuat tek idi ve yeterli oluyordu. Oysa bugün topluluklar büyümüş olup süratle değişmekte ve gelişmektedir. Merkezde yapılan tek tip kanunlarla ihtiyaçlar karşılanamamaktadır. Değişik yer ve zamanlara aynı mevzuat uymamaktadır. Diğer taraftan kanunların geç ve zor değiştirilebilir olması nedeniyle yeniliklere uymaları da sağlanamamaktadır. Bu şartlar altındaki bir teşri / yasama sistemi içinde hukukun çağ dışı kalması doğaldır (88).

 

j) ANARŞİNİN NEDENİ

Anarşi halkın birbirini tanıdığı birimlerde gerçekleşemez. Günümüzde mülkî taksimatın "tanıma" ilkesine göre düzenlenmemesi anarşinin en önemli nedenidir. Eskiden kırsal yerlerde yaşıyan on, on beş köy birleştirilip bir birim / bucak oluşturur ve bu yerdeki güvenlik, oranın güvenlik kuvvetleri tarafından kolayca sağlanırdı. Çünkü yöneticiler herkesi tanırlar ve şüpheli kişileri çok kolay izleme imkânına sahip olurlardı. Birkaç birim / bucak birleştirilip daha büyük bir birim / ilçe oluşturuldu. Burada çarşı kurulur ve üretilen mallar alınıp satılırdı. Buraya gelenler birbirlerini tanımasalar dahi, kabileleri tanırlardı. Hasılı teşkilat, o günkü nüfus dağılımına dayanırdı. Bugün o yerlerin / bucakların nüfusu milyonları bulduğu halde statüsü hala bucak veya ilçe olarak devam etmektedir. Bu dengesiz dağılım ve belirsizlik anarşinin kaynağı olmuştur. Çağın çok gerisinde ve dışında kalan bu teşkilatlanma kaldırılıp yeniden düzenlenmedikçe anarşinin önlenmesi çok zordur (89).

 

k) MAFYANIN NEDENİ

 

Kapitalist sistem uygulamalarıdır. Kapitalizm, bir ülkeyi büyük sermayeye sahip birkaç patronun / zenginin yönetmesi demektir. Yani devlet, adeta bu bir avuç sermayedarın paralı bekçisi / askeri gibidir. Ordular memleketten çok patronların sermayelerini savunmak için vardır. İç güvenlik sermayedarların mallarının korunması anlamına gelmektedir. Bununla beraber, halkın kandırılabilmesi için, devlet bu şekilde takdim edilmemekte ve göstermelik de olsa seçimler yapılmaktadır (90). Ancak devletin / yöneticilerin sermayedarlara ihanet etmemesi de gerektiğinden, onlara karşı bir teşkilat oluşturulmaktadır. İşte siyasî etkisi yönüyle mafya budur ve mafya teşkilatı olmayan yerde kapitalist sistem yaşayamaz. Çünkü memurlar / yöneticiler ancak bunlardan korkutularak sermayedarlara hizmet ettirilebilir. Gerek Amerika gerekse diğer ülkelerde buna başkaldıran devlet başkanlarının öldürülmesi bu açıdan incelenmeye değer bir olaydır. Bugün Kolombiya'daki mafya teşkilatının gövde gösterisi de kayda değer niteliktedir.

 

L) RÜŞVETİN NEDENİ

 

Bürokrasi ve enflasyondur. Tarihte uygulaması olmakla beraber, özellikle banknot / kağıt para sisteminin keşfedilmesine bağlı olarak 1929 iktisadî bunalımından sonra sistemleştirilen enflasyon (91), günümüzde hemen her toplumun başta gelen sorunudur. Burada enflasyon üzerinde iktisadî açıdan duracak değiliz. Ancak enflasyonun sosyal bakımdan ortaya çıkardığı sorunlar vardır ve bu sosyal sorunlar neticede siyasî yapıyı da etkilemektedir.

Enflasyon ve ana nedeni olan faiz, insanların zamana bağlı taahhütlerini yerine getirememesi, doğru bir iş yapamaması, sabit gelirlinin de aç kalması demektir (92). Bunun sonucunda kimse meşru hareket edemez hale gelir. Herkes hile yapmak, çalmak yolsuzluk yapmak zorunda kalır. Görevli de artık bu şartlar altında mevzuatı uygulayamaz ve suç işlemeğe başlar. Diğer taraftan kendisi de açtır. Sıkıntı içindedir. O zaman mevzuat dışına çıkan memur, buradaki sorumluluk payı olarak rüşvet almak zorunda kalır. Oluşan rüşvet şebekeleri bunları örgütler. Enflasyon nedeni faiz kalkıp yerine adil bir kredi sistemi kurulmadıkça, rüşvetin devam etmesi kaçınılmazdır. Kanser gibi devletleri çökertebilecek güce sahip rüşvet, ileri safhada işkence ile birleşir ve halkın soyulmasında rüşvet ve işkence beraber hareket eder.

 

m) İŞKENCENİN NEDENİ

Çağ dışı soruşturma sistemi,dolayısıyla karakol soruşturmasıdır. Günümüzde yürütülen soruşturma sistemi, insanların çoğunun okuma yazma bilmediği, konuşmaların kaydedilemediği, daktilonun bile bulunmadığı dönemlerin soruşturma sistemidir ve birbirini tanıyan kimseler arasında uygulama imkânı bulabilir. Esasen bugün karakollarda alınan ifade çok az anlam taşımaktadır. Dolayısıyla karakolların, insanlara işkence etmek suretiyle merkezî kuvvet adına yıldırma operasyonu şekline dönüştüğü kabul edilebilir. Suçlu olsun olmasın, insanları karakola çağırıp kapalı ifade alma yetkisi kişilere verildikçe ve faili meçhul suçlarda sadece görevliler sorumlu tutulmaya devam edildikçe, işkence kaçınılmaz olarak sürecektir (93).

 

n) YARGI SORUNUN NEDENİ

 

Uygulanan merkezî atama sistemi ile "tahkik sistemi"dir. İnsan denilen varlığın doğuştan hiçbir yükümlülüğü yoktur. İnsanı sonradan yükümlü kılan iki şeydir 1- Kendi rızası ile yaptığı anlaşmalar ve bunlara dayanarak yapılan işler, 2- Mahkemelerin kendisi hakkında verdiği kararlar. Anlaşmaların kendisini bağlaması doğaldır. Ancak başka bir hakimin verdiği kararın onu bağlamasının esası şudur: Hakim, Kralı / otoriteyi / kuvveti temsil etmektedir. Oysa demokratik düzende bu açıklama yeterli olmayıp, bu şekil bir savunma mümkün değildir. Çünkü, merkezî yönetim tarafından atanan hakim, gerçekte hiçbir zaman bağımsız ve adil olamaz. Çünkü yönetim tarafından atanmış olmakla beraber, halka karşı yalnızdır. Bu sistem devam etlikçe hükümler mevzuata göre değil, keyfi olarak ve genelde yönetim ağırlıklı olarak verilecektir. Yani yöneticilerin veya hakimlerin keyfi istekleri kararların kaynağı olacaktır.

Yargı sorununun temelinde bir diğer önemli etken uygulanan tahkik sistemidir. Bu sistemde soruşturmanın her kademesi tekrar tekrar tahkike konudur. Atama suretiyle gelen görevliler, bu soruşturmayı yaparlar. Tekrarlanan incelemeler, yargı sistemi içinde yer alan kurumlara güvensizliği doğurmaktadır (94).

 

o) ADALETİN GECİKMESİNİN NEDENİ

 

Tahkik sistemi ile avukatlık sisteminin kabul ediliş şeklidir. Mevzuatın çokluğu hukuk alanında uzmanlara ihtiyaç gösterir. Hele bu mevzuatın sistemsiz olması, bu ihtiyacı daha da arttırır. Günümüzde avukatsız bir dava düşünülemez hale gelmiştir. Ancak avukatların kamusal nitelikte hizmete dayanan işleri, tamamen pazarlığa ve ücrete dayalı müşteri esasına göre kurulmuştur.

Davaların hemen halledilmesi veya nizaların azalması halinde ortaya bu defa avukatın geçimi sorunu çıkmaktadır. İşte avukatların kendi gelirlerini temin etmeleri ve müvekkillerden ücret alabilmeleri için yeni niza üretmeleri ve durmadan davaları uzatmaları gerekmektedir. Avukatların iyi birer insan olmaları bu gerçeği değiştirmemekte, sistem bilinçli veya bilinçsiz bu sonuca götürmekledir. Kamusal nitelikte olan hukukî savunma işi devlete ait bir görev olarak kabul edilerek avukatların maaşları devletçe karşılanıp sayıları dengeye getirilmedikçe, davaların zamanında halledilmesi, nizaların azalması mümkün görünmemektedir. Gerçekte mahkemeler ve avukatlar nizaların çıkmaması için vardırlar. Hiçbir zaman nizaların çoğalması için değil. Avukatlık kurumu bu sistem ve şekli ile devam etliği müddetçe davaların yıllarca sürmesi, gereksiz şeylerin dava konusu yapılarak mahkemelerin işgal edilmesi önlenemez (95).

 

4) ÇATIŞMALAR

 

a)            GENEL OLARAK

 

Siyasetin toplumun yapısını teşkil eden diğer kurumlarla ilişkileri üzerinde de durmak gerekir. Ancak burada bu ilişkilerde uyumdan çok çatışmaları ele almak istiyoruz. Siyasî kurumlar ve idare kendisini devletle eş kabul etmiş ve diğer bütün kuruluşları egemenliği altına almak istemiştir. Bunun sonucunda hem tarihte hem de günümüzde diğer kurumlarla çatışmalar olmuş ve bu çatışmalar devrim ve isyanların kaynağını teşkil etmiştir.

 

b)            SİYASET - İLİM ÇATIŞMASI

 

Gücü üstün tutan sistemler merkezî yönetimi yeğlemişlerdir. Bunlardan sermayeyi daha güçlü görenler kapitalizmi, parti ve orduyu daha güçlü görenler sosyalizmi oluşturmuşlardır. Sosyalizmde bütün yetkiler siyasî güçte toplanmıştır. Sosyalistlere göre ilim, siyaseti egemen kılma aracıdır. Güç gösterisidir. Oysa ilim her zaman bu araca hizmet etmemektedir. Bu da siyaset ile ilim arasında devamlı sürtüşmeye neden olmakta, geri kalmış ülkelerde askerî müdahelelerin sonunda ilim adamları baskı altına alınmaktadır. Her zaman ezilen ilim adamları olmuş ama sonunda hep ilim kazanmıştır.

 

c)            SİYASET - DİN ÇATIŞMASI

 

Din adamları halkı inandırarak ve sevdirerek peşlerine takarlar; siyaset adamları ise müeyyidelere dayanarak ve korkutarak onları yönetmektedirler. Mutlak yönetimi sürdürmeleri için din adamlarına karşı duydukları kıskançlık nedeniyle din düşmanı olmuşlar ve onlara savaş açmışlardır. Sadece siyasî partilerin katıldığı bir meclis dengeyi oluşturamamıştır. Oysa İngiltere'de kral, lortlar kamarası ve halk meclisi kısmen bu dengeyi sağlamıştır. ABD'de de bu denge başkanlık sistemiyle çözülmüştür. Siyasîleri dengeleyecek bir sınır bulunmamaktadır.

 

d)            SİYASET - İKTİSAT ÇATIŞMASI

 

Yasama ve yürütmeyi tekellerine almış bulunan siyasî güçler, büyümelerini karşılayabilmek için, sıkıştıkça vergi yükünü artırmaktadırlar. Bunun sonucu millî hasıla azalmakta, kendi vergi gelirleri de düşmektedir. Halka kaldıramadıkları vergiyi yükleyen hükümetlere karşı, ister istemez vergi kaçakçılığı başlamakta, bunun sonucu iktisat ile siyaset karşı karşıya gelmektedir. Devletten kredi alan tekeller ödedikleri ağır faizleri gider kaydetmekte ve dolayısıyla vergi ödememektedirler. Oysa devletten kredi alamayan ve kendi sermayeleriyle çalışan vatandaşlar ise enflasyonun getirdiği görünürdeki şişkinlikten dolayı vergi ödemekte ve vergi kaçakçılığını yapmasalar iflas etmektedirler. Bu iflaslar, kapitalizmin doğması için araç olarak kullanılmakta, vergi zulmü devam etmekte ve enflasyondan vergi alma sürdürülmektedir. Bu nedenle ekonomi bir türlü düzelmemektedir.

       e) SİYASET SİYASET ÇATIŞMASI

 

Merkezî sistem ve çoğunluğa dayanan seçim sistemleri ile oluşan iktidarlar, sık sık değişmekte ve birinin yaptığını diğeri bozmaktadır. Siyasî partiler birbirleriyle hizmette yarışacaklarına, iktidar nimetinden yararlanma mücadelesine ve savaşına girmektedirler. Bundan yararlanan bürokratlar da devleti kendi çıkarları istikametinde yürütmektedirler.

 

5) DEĞERLENDİRME

 

Bugün siyasî alanda toplumsal yetkilerin hemen hemen tamamı siyasî partiler tarafından kullanılmakladır. Toplumu bağlayan yasalar siyasî partilerden oluşan meclisler tarafından konulduğu gibi, yürütme yani hükümet etme yetkisi de bu kuruluşlara aittir (96). Toplumu oluşturan ve ileride açıklanacak olan iktisadî, dinî ve ilmî demokrasiden ve bu kurumların toplum içindeki işlevlerinden söz açılmamakta, siyasîlerin etkinliği ve topluma hakimiyeti hem hukukî hem de fiili olarak devam etmektedir. Böyle olunca günümüzde karşılaşılan bu sorunların hemen hepsinin siyasî iktidarlar tarafından çözümlenmesi istenmektedir. Siyasî iktidarlar meclislerde kanunlar yapmak, hükümetlerde ise işleri bürokratlara havale etmek suretiyle sorunları göğüslemektedirler. Ancak sorunların temelinde kendisini yenileyemeyen kanun sistemi ile sürüncemeye sokan veya aksatan bürokrasi yatmaktadır.

Bugün bürokrasi ve teknokrasi nedeniyle siyasî partilerin faaliyetleri de göstermelikten öteye gitmemekte ve siyasî partiler egemenliğe görünüşte sahip bulunmaktadır. Hatta demokrasi yerine bürokrasinin ve teknokrasinin egemenliğinden söz açılmaktadır (97). Bütün bu kısır döngüler özellikle siyasî alanda yeni alternatiflerin ileri sürülmesini ve gerçek bir hukuk devletinin kurulmasını gerektirmektedir.

Diğer taraftan, gerçek bir halk yönetimini sağlamak amacıyla fikrî alanda yoğun çalışmalar olmakla beraber (98), demokrasi, nisbî temsil yerine çoğunluğa dayanmakta ve insanlar çatışma içine sokulmaktadırlar. Bugün demokrasinin yaygınlaştırılması, çoğunluk handikabının (99) aşılması ile bürokrasi sorunlarının (100) çözülmesi öncelik taşımaktadır. Dolayısıyla yeni bir alternatif önermenin şartı bu ana sorunları çözmektir. Gidiş ile ilgili düşüncelerimizde bu sorunların çözümü esas alınacaktır.

 

D- GİDİŞ - EKSTRAPOLASYON

 

1) GENEL OLARAK         

TARİHÇENİN DEĞERLENDİRİLMESİ: Buraya kadar anlatılanlarla tarih öncesi ve sonrası değişmeler ve gelişmeler özetle belirlenmeye, bu gelişmelerin siyasal alana getirdiği temel , kavramlar ortaya konulmaya çalışılmıştır. Şimdi siyasî gelişmelerde bulunduğumuz noktayı belirleyecek, tarihteki bilinenlerden yararlanarak gidiş hakkındaki görüşlerimizi ileri süreceğiz. Buna geçmeden önce tarihi gelişmelerin siyasî dönemler ve aşamalar itibariyle bir tablosunu vermek istiyoruz (Tablo 3) (Bak: Şekil. 1 s. 245).

TABLO 3'ÜN AÇIKLAMASI: Tabloda tarihten önceki aşamalar devlet öncesi dönem, tarih sonrası ise devlet dönemi olarak gösterilmiştir. İnsanlar tarihten önce yaşadıkları "sosyal doğal disiplin" niteliğindeki toplumlarını, tarih sonrası devlet dönemi ile birlikte "sosyal sözleşme" niteliğine dönüştürmüşlerdir. Mezopotamya ve Mısır'da kurdukları "ilk düzenler"i, İbranî ve Eski Yunan'da dış ticaret ve kolonileştirme suretiyle "açık düzen"e dönüştürmüşlerdir.Hıristiyanlık ve Doğu Roma ile evrenselliği ve imparatorluğu gerçekleştirmişler, İslâmiyet ile düşünce ve inanç hürriyetini gerçekleştirmek için ideolojiler uğruna savaşmayı öğrenmişler, Batı ile sömürgeleştirmeyi ideoloji haline getirmişlerdir. Her uygarlık bir öncekine oranla daha fazla sorunu çözmüş ve insanlığın siyasî gelişmesine artan nüfusa paralel katkıda bulunmuştur. Ancak bunlar, gücü ne denli fazla olursa olsun,yaşlanarak sorunları çözememekten ve dolayısıyla ömrünü tamamlayarak çökmekten kurtulamamıştır. Bugün içinde yaşadığımız Batı uygarlığının zirve noktasını aştığı ve gidişinin çöküşe doğru olduğu Batılı yazarlar tarafından da yazılmaya başlamıştır. Biraz önce sıraladığımız siyasî sorunlar ve nedenleri hastalığın doğal yaşlanma olduğunu ve ayrıca diğer hastalıkların da bünyeyi sardığını göstermektedir. Tedavi için uygulanan çözümler yeni sorunlar çıkarmakta, hastalıklar artnuıktadır (101).

 (Tablo 3)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Siyasî aşamalar  TABLO:3

 

1-      TARİHTEN ÖNCE - DEVLET ÖNCESİ DÖNEM - SOSYAL DİSİPLİN

A-FAMİLYA - AÎLE

B-ASİRET - AÎLELER BÎRLİĞI

C-KABİLE - AŞİRETLER BİRLÎĞI

D-SİTE - KABİLELER BİRLİĞİ

 

2-     TARİH SONRASI - DEVLET DÖNEMİ - SOSYAL SÖZLEŞME

 

           A-İLK DÜZENLER

1-MEZOPOTAMYA - SİTELER BİRLİĞİ

2-MISIR - KRALLIK DÜZENİ

              B-AÇIK DÜZEN

3-İBRANÎ - HUKUK DÜZENİ

4-ESKİ YUNAN - DEMOKRASİ

          C-EMPERYAL DÜZEN

5-HIRİSTİYANLIK - DİNİ DÜZEN

6-DOĞU ROMA - BİZANS - İMPARATORLUK

           D-ideolojik düzen

7-islâmiyet - içtihat düzeni

8-batı - bürokratik düzen

 

                  E-ekstrapolasyon: devlet dönemi - sosyal uzlaşma

    9-barIş düzeni

   10- denge - oydaşma düzeni

 

İşte, tarihi gelişmenin bugünkü noktasını belirlemiş bulunuyoruz. Bize göre bu nokta zirvenin aşıldığını ve çöküşün başladığını göstermektedir. Bu nedenle, gelecek ile ilgili tahminlerimizi yaşadığımız uygarlığın yaşlanma ve çöküş konumuna göre yapacak ve yeni bir oluşun var sayımlarını ortaya koyacağız. Bu tahminler, yakın gelecekte konu ile ilgilenen her bilim adamı tarafından yapılacak, dileyenler pilot uygulamalar ile deneyecek, başarılı olmaları halinde kapsamı genişleyecektir. Bütünü kapsayan uygulama ancak tabandaki bu gelişmelerin başarısından sonra gerçekleşecektir. Bu yöntem ile bir komünizm, bir sosyalizm, bir liberalizm, bir teokrasi veya her hangi yeni bir sistem pilot olmak ve katılanların serbest iradesi bulunmak şartı ile denenebilecektir. Yeni uygarlığı, yasakları çoğaltan ve nefes alışı bile yasalarla düzenleyen uluslar değil, her türlü fikrin örgütlenmesini, dilediği sistemi veya modeli diğer insanlara baskı kurmadan kendi içinde yaşayabilen hakkı kuvvete üstün tutan ve bu çeşitliliğe bünyesinde yer veren uluslar kurabilecektir.

Bu kısa değerlendirmeden sonra siyasî bakımdan gelecek ile ilgili düşüncelerimizi ortaya koyabiliriz.

2) KUVVETLER DENGESİ - SOSYAL DENGE

Devlet, ulusu ve ülkesi ile tanımlanır. Ulus ülkeyi mülk edinerek egemenliğini kurar. Şu konuda günümüzdeki ulusal devlet tanımı gelecek uygarlıkta da devam edecek, devlet ulus egemenliğine dayanacaktır (102).

Ancak devleti teşkil eden kuvvetler ayrılığı kavramı kuvvetler dengesi şekline dönüşecek ve kuvvetlere yeni bir kuvvet eklenecektir. Bu yeni kuvvetin adı "denetleme" kuvveti olacaktır. Yasama, yürütme, yargı ve denetleme arasında ayırım yerine ahenk ve denge esas olacaktır. Esasen burada kuvvetler dengesi yerine görevler veya fonksiyonlar dengesi kavramı daha uygun düşmektedir. Toplumu oluşturan kuvvetler, temel sosyal kurumlardır ki, bunlar din, ilim, iktisat ve idaredir. Toplum bunlar arasında dengede olacaktır. Söz konusu yasama, yürütme, yargı ve  denetleme görevleri bu kuvvetlerin birer fonksiyonu olarak kabul edilecek ve sosyal denge gerçekleşmiş olacaktır. Konunun teorik açıklaması ayrı bir çalışma konumuz olup yayınlanacaktır.

3) YERÎNDEN YÖNETİM -MERKEZÎ YÖNETİM DENGESİ

Yeni uygarlık merkezî yönetim ile yerinden yönetim kriterlerinden her ikisini var sayım olarak kabul edecek ve toplumun örgütlenmesini bunlar arasındaki dengeye göre düzenleyecektir. İkili bir yapılanma suretiyle hem halkın katılımı sağlanacak ve demokrasi gerçekleşecek hem de devletin merkezî güç kaynağı ve en üstün olma niteliği de korunmuş olacaktır. Bu ikili yapılanmanın bir tarafını "siyasî" yapılanma diğer tarafını da "ekonomik" yapılanma oluşturacaktır. (Tablo 4)

Tablo.4) Siyasî ve ekonomik birimler ve teşkilatlanma

 

 

 

 

 

SİYASİ BİRİMLER

    EKONOMİK BİRİMLER   NÜFUS

                                                   YÖNETİM ŞEKLİ

KİŞİ

            -

     1

                                                _

 

   AİLE

     3-10

                        _

MAHALLE

-

30-100

                                  YERİNDEN

 

KÖY-SEMT

300-1.000

                                   MERKEZÎ

BUCAK

             -

3.000-10.000

                                    YERİNDEN

 

    İLÇE

30.000-100.000

                                    MERKEZÎ

İL                                                      

_

    300.000-1.000.000

                                    YERİNDEN

 

BÖLGE

   3.000.000-10.000.000

                                     MERKEZÎ

DEVLET

_

30.000.000-100.000.000                     YERİNDEN

 

TOPLULUK

300.000.000-1.000.000.000               EKONOMİK

İNSANLIK

_

3.000.000.000-10.000.000.000 -

 

TABLO 4’ÜN AÇIKLAMASI: Tablodaikitipörgütlenme

ayırımı yapılmıştır. Nüfus kriterine göre sistematik bir şekilde sıralanmıştır, Her kademe onlu sisteme göre bir basamak arttırılmıştır. Bir ailenin ortalama üç ile on kişi arasında olabileceği var sayılmıştır. Demokrasinin temeli bu öğütlenme sistemine bağlı olduğundan bu birimleri kısaca açıklamak isliyoruz. 1- Kişi: Şahsiyete sahip olup günümüzde olduğu gibi tek başına varlık olma özelliğini devam ettirecektir. Kendisi ile ilgili kişiliğine doğrudan bağlı hakları var kabul edilecek ve bunları sadece ve ancak kendisi kullanabilecektir. Bu alana hiçbir şekilde, hiçbir güç tarafından müdahale edilmeyecektir. 2- Aile: Günümüzde olduğu gibi ayrı bir kişiliği olmayacaktır. Kişinin içinde hayatını devam ettirdiği ve temel ihtiyaçlarını karşıladığı ekonomik bir birim olarak kabul edilecektir. 3- Topluluk - aşiret - oba - apartman: Bu ünitenin varlığı değişik şekillerde ifade edilmekle beraber, statüsü günümüzde net olarak belirlenmemiştir. Gelecekte başkanı seçimle gelecek ve tüzel kişiliği kabul edilecektir. En küçük demokratik yerel birim sayılacak ve doğrudan seçim esası geçerli olacaktır. 4- Köy veya semt: Belli sayıda aşiret veya apartmanın bulunduğu ekomonik birim kabul edilecektir. Günümüzdekinin aksine tüzel kişiliği olmayacak ve yöneticisi bir üst siyasî birim olan bucak başkanı tarafından atanacak ve ekonomik bir birim kabul edilecektir. 5- Bucak veya Site: Tüzel kişiliği olacak ve başkanları seçimle gelecektir. Bağımsız bir birim olarak kabul edilecektir. Ayrıca diğer sosyal kurumlar bu birim içinde örgütlenecektir. Adeta devletin küçük modeli işlevini görecektir. Başkanın ilmî, iktisadî, siyasî ve dinî kuruluşların temsilcilerinden oluşan bir "bucak meclisi / şurası" olacaktır. Başkan  bu kuruluşlar arasında dengeyi sağlayan ve ihtilaflarda hakem kabul edilen bir statüye sahip olacaktır. 6- İlçe: Bucak veya sitelerin ortak ihtiyaçlarının görüldüğü yöneticisi - kaymakamı bir üst kuruluş olan vilayetçe atanan ekonomik bir birim kabul edilecektir. 7- Vilayet: Başkanı olan vali seçimle gelen ve tüzel kişiliği haiz siyasî bir birim şekline sokulacaktır. Sosyal kuruluş temsilcilerinin katıldığı "il meclisi /şurası" oluşturulacaktır. 8- Bölge: Vilayetlerin ortak işlerinin görüldüğü ve yöneticisinin devlet başkanı tarafından atandığı ekonomik bir birim olarak kabul edilecektir. 9-Devlet-başkanı temsilciler tarafından seçilen ve üstün güce sahip, tüzel kişiliği haiz, günümüzde olduğu gibi, siyasî bir birim kabul edilecektir. Sosyal kuruluşların temsilcilerinden seçilen bir "devlet şurası - millet meclisi" oluşturulacaktır. 10-Ortak pakt veya pazarlar: Bunlar da tüzel kişiliği olmayan iktisadî birimler olarak kabul edilecek , bir sekretarya şeklinde yönetilecek ve devletler, kişiliklerinden taviz veren bir pakt veya pazara girmeyeceklerdir. Devletlerin kişiliklerini ve hakimiyetlerini saklı tutma kaydıyla bu tür pazarlar geliştirilecektir. 11-İnsanlık -kavramı bir tüzel kişilik oluşturma seviyesinde henüz değildir. Ancak gezegenler arası ilişkilerinkurulacağı daha sonraki çağlarda muhtemelen insanlık bir birlik ve bütün oluşturacaktır. 12-Dünya da insanın şu anda bağlı bulunduğu en büyük ekonomik birimdir.

Yeni uygarlıkta örgütlenme doğal hatta zarurî kabul edileceğinden, siyasî ve ekonomik teşkilatlanma sistematik bir şekle bağlanacaktır. Bütün mesele bu birimlere fonksiyonlarını vermekten ibaret olacaktır. Demokratik ve siyasî birimler yerinden yönetim ilkesine göre siyasî özerkliğe sahip olacak, başkanları seçimle gelecek ve iç işlerine karışılmayacaktır. Bunların üstünde yer alan ekonomik ünitelere bir üst siyasî birim atama yapacak ve kontrol ve denge bu suretle sağlanacaktır. Siyasî birimlerin üst kuruluşlarda teşkilatlanması temsilcilik esasına göre teşkil edilecek, böylece merkezî yönetim ile yerinden yönetim dengesi kurulmuş olacaktır (103). Sonuçta, demokrasilerde hacim meselesi ve doğrudan ve temsilî seçim sorunları çözülecektir.

 

4) OYDAŞMA - KONSENSÜS - İCMA

 

İnsanlar tarih boyunca gruplar içinde yaşamışlardır. Önceleri farklı grupları bünyelerinde yaşatmamışlar ve dışlamışladır. Bugün ise insanların tek grup ve tek model içinde yaşamaları artık düşünülmemekte, ancak totaliter rejimler bu yola başvurmaktadır. Bu rejimler de teker teker çökmektedir. Demek ki gelecek, tektip kanun sistemi yerine farklı hukuk sistemlerinin bir arada bulunabileceği bir aşama olacaktır. Farklı sistemler arasında toplumu ve sosyal sözleşmeyi bir başka deyişle anayasayı teşkil edecek ortak nokta, değişik sözleşmelerin kesişmesi sonucu ortaya çıkacak "oydaşma - konsensüs - icma" (104) kabul edilecektir.

 

5) SOSYAL GRUPLAŞMA SİSTEMİ

 

a)    GENEL OLARAK

 

Yeni uygarlıkta toplumdaki güç paylaşımı sadece siyasî gruplarla sınırlı olmayacak ve halkın siyasî, iktisadî, dinî ve ilmî  gruplar oluşturması suretiyle her alanda katılımı sağlanacaktır, bu sosyal grupların örgütlenmesinde "dayanışma" ilkesi esas alınacaktır (105). Şimdi gelecek siyasî aşamanın temel özelliklerini ortaya koyacağız.

 

b)    SİYASÎ PARTİLER:

SİYASÎ DAYANIŞMA ORTAKLIKLARI

 

Yeni uygarlıkta insanların gruplaşmalarının doğal kabul edileceği, farklı düşüncelerin, farklı inançların, farklı siyasî görüşlerin ve farklı çalışma sistemlerinin olabileceği bir uzlaşma ve dayanışma sistemi ve düzeni geliştirilecektir. Bu var sayımlara dayanılarak geliştirilecek sistemde siyasî gruplar dayanışma ilkesine göre kurulacaktır ve siyasî dayanışma gruplarının özellikleri şöyle belirlenecektir: 1- İnsanların gruplaşmaları doğaldır. Gruplaşmalar, öncelikle dört temel sosyal kurum içinde gerçekleşecek, bunlardan biri de siyasî gruplaşma olacaktır. Günümüzde olduğu gibi, toplumsal bütün sorumluluk ve yetkiler siyasî grupların tekelinde olmayacak ve üzerlerine yüklenmeyecektir. 2- Gruplar içinde ortaya çıkacak sorumluluğun hukukî esası, günümüzde kabul edildiği gibi üyeliğe göre değil, ortaklığa göre olacaktır. 3- Her sosyal kurum içinde farklılaşma, dolayısıyla gruplaşma olacağından, ortaklık (grup) sayısı çok tutulacaktır. Makro düzeyde nüfus sayısına göre bu ortaklıkların en az ve en üst ortak sayısı belirlenebilecektir. Bize göre sınır, en az yedi en çok yirmi arasında olabilir. Böylece insanlar diledikleri gruba girebilecekler ve gerçek bir çoğulculuğu yaşayabileceklerdir. 4- Her bir sosyal kurum içinde oluşan bu ortaklıklar, o sosyal kurum içinde yer alacaklarından ortaklarının (mensuplarının) durumunu belirleyen bir anasözleşme hazırlayacaklardır. Anasözleşmeler karşılaştırılarak ortak noktalar tespit edilecek, böylece o sosyal kurumu oluşturan ortaklıkların ortak noktaları oydaşma / icma / konsensüs ilân edilerek herkesi bağlar hale getirilecektir. Bütün sosyal kurumlarda, bu suretle ortaya çıkan ortak noktalar - konsensuslar sosyal düzenin temel esası kabul edilecektir. İhtilaflı konularda ise, her ortaklık kendi anasözleşmesine göre hareket etme serbestîsine sahip olacaktır. 5-Her ortaklık ortaklarına kendi konusunda olmak üzere teminat / güvence verecektir. Ortağın verebileceği zararların, grubun - ortaklığın taahhüdünde olması sistemi geliştirilecek ve ortağın bir zarar vermesi halinde bu zarar, dayanışma ilkesi gereği diğer ortaklarla paylaşılmak suretiyle ödenecektir. 6-Zararı paylaşma usulü dayanışma sistemine göre olacak ve ortakları mağdur etmeyecek şekilde sınırlandırılacaktır. Zararın büyük olması halinde, katılma kapsamı bağlı bulunulan üst kuruluşlarla genişletilecektir. Örneğin, küçük bir zarar ortağın kendisi tarafından, çok büyük zararlar da genel merkez veya devlet seviyesindeki bütün ortaklar tarafından karşılanacaktır. Olaydan sonra ödenecek olan taksitler ile ortaklıklar mensuplarına teminat verebilecek, böylece sosyal kurumlar içindeki bütün ortaklar, bir başka deyişle halk, teminatlı (sigortalı) hale getirilmiş olacaktır. 7- Gruplar - ortaklıklar ortaklarının aynı zamanda danışma birimi olacaklardır. Böylece hukuk dışı işler azaltılmış olacaktır. Ayrıca hukukî sorunlarla karşılaştıklarında hukukî savunmalarını da yapacaklardır. 8- Her ortak istediği zaman ortaklığını değiştirebilecek, ancak mutlaka bir ortaklığa kaydolacaktır. (106).

Esaslarını saymaya çalıştığımız dayanışma ortaklıkları sistemi, iktisadî, siyasî, dinî ve ilmî alanda bu temel var sayımlara dayanacaktır. Gelecekte demokrasi sadece siyasî alanla sınırlı olmayacak, aynı zamanda diğer sosyal kurumlarda da çokluk esasına göre ve nisbî temsile dayalı olarak gerçekleşecektir.

 

6) KAMU HİZMETLERİ:

SERBEST EHLİYETLİ HİZMETLİLER SİSTEMİ

 

Yeni uygarlıkta kamu hizmetleri günümüzde olduğu gibi devlete ait olacaktır. Ancak bu hizmetlerin belirlenmesinde kriterler konulacak ve devlet sadece hizmet niteliğindeki görevleri yerine getirebilecektir. Hizmet birimlerinin teşkilatlanmasında vakıf sistemi esas alınacak ve bu vakıflarda serbest tasarruf yerine tarifeli tasarruf şekli kabul edilecektir.

Memurun - görevlinin kamu hizmetleri aracılığı ile halkı ezmesinin önüne geçilecek, bugünkü tek yetkili memur ve bürokratik düzen yerine devlet işlerinin aksamadan yürütüldüğü sistemler geliştirilecektir. Bunun için kamusal nitelikteki hizmetler bugün noterlerde de uygulandığı gibi, çok sayıda ehliyetli serbest kamu hizmetlileri (serbest meslek erbabı) ve bunların gruplaşarak oluşturdukları kuruluşlara yaptırılacaktır. Bu hizmet kuruluşlarını ehliyetli olan ve grup oluşturabilen herkes kurabilecek veya kurulu olanlara katılabilecektir. Bu kuruluşlar sayılarına göre bütçeden pay alacaklardır. Örneğin hukuk işleri tek baro tarafından değil de, gruplaşan avukatlardan oluşan barolar tarafından, keza mühendislik işleri bir oda tarafından değil de odalar tarafından görülmüş olacaktır. İmar mevzuatını izleme görevi belediyelerin değil, bu odaların olacaktır. Halk çok sayıda olan bu kişi ve kuruluşlardan dilediğine başvurarak işini yaptıracaktır. Bunlar yaptıkları işe göre devletten karşılık alacaklar ve böylece aralarında bir hizmet rekabeti ortamı doğarak devlet işleri hız kazanacaktır. Bu hizmetliler mevzuata göre işleri yapacaklar; aksi veya yanlış kararları ile kişileri veya devleti zarara sokmaları halinde, bağlı bulundukları ortaklık (grup) tarafından zararları tazmin edeceklerdir.

Böylece memur sınıfının imtiyazı kaldırılmış ve kamu hizmetleri halkın doğrudan işini beğendiği ve seçerek yaptırdığı ehliyetli kimseler eliyle yürütülmüş olacaktır. Hasılı devlet vatandaşın olacaktır.

 

7) HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ VE İTHAM SİSTEMİ

 

Yeni uygarlık hakkı üstün tutacak ve hakkın ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayanacaktır. Günümüzdeki kara-Avrupası'nın  Kanonik hukuk sistemine dayanan ve baskıcı rejimlerin temelin, teşkil eden "tahkik sistemi" terkedilecek; onun yerine tarafların seçimine dayanması nedeniyle demokratik olan ve hakim yerine hakem statüsünü taşıyan, mahkumiyet kararı olmadıkça tutuklama dahil koruma tedbirlerine başvurmayan ve kesin deliller bulunmadıkça kişileri töhmet altında bırakmayan "itham sistemi" kabul edilecektir (107).

Bu sistemde her türlü niza önce mülkî başkanlar tarafından giderilecek, taraflar bundan sonra mahkemelere başvuracaklardır. Yargı birimi bucaklarda teşkil edilecek ve ilk yetkili bucak başkanı kabul edilecektir. Soruşturmalar yeminli -teminatlı muhakkikler- polisler tarafından yapılacak, mahkeme getirilen delilleri ya red veya kabul edecektir. Ayrıca hakimin kendisi soruşturma yapmayacak sadece karar verme durumunda olacaktır.

 

8) BAŞKANLIK SİSTEMİ: BAŞKANIN YETKİLERİ

 

Demokratik ve siyasî her birimin bir başkanı seçimle gelecek ve bu birimlerde nihai yetkili bu kimse olacaktır. İlk siyasî birimi bucak kabul ettiğimizden, bucak başkanları karşılaştıkları sorunların ilk çözümünü yapıp nizadan dolayı işlerin sürüncemede kalmasını önleyeceklerdir. Zilyedliği belirleyen bu kararlar geçici kabul edilecek ve taraflar kendilerinin seçtiği hakemlere başvurarak başkanın geçici kararını düzelttirme imkânına sahip olacaklardır. Başhakemi tarafların hakemleri seçecektir. Siyasî partiler avukatlarına kamu davasını ikame ettirebileceklerdir.

Başkanlar, her demokratik ve siyasî birimde sosyal kuruluşların temsilcilerinden oluşan meclislerin, hakem konumunda başkanı sayılacaklardır. Başkan yasama tarafından yapılan düzenlemeler, yürütme tarafından yapılan işler, yargı tarafından giderilen ihtilaflar ve denetleme tarafından belirlenen aksaklıklar arasında çıkan ihtilaflarda hakem kabul edilecek, bu organların işlerine müdahale edemeyecektir.

 

9) VATANDAŞLIK: AYRILMA SİSTEMİ VE SÜRGÜN

 

Yeni uygarlık, vatandaşlığı kimseye zorla yükletmeme esasına dayanacaktır (108). Vatandaşlık sadece devletle sınırlı kabul edilecek, ayrıca her bucağın ve her vilayetin ayrı mensubiyeti olacaktır. İsteyen herkes bucağını, vilayetini ve hatta devletini değiştirebilecektir. Kişinin o topluluktan ayrılma isteği üzerine mal varlıkları rayici ile değerlendirilerek kamu tarafından satın alınacak ve ayrılma istekleri kolay ve pratik hale getirilecektir. Tüzel kişiliğe haiz her birimden ayrılma ikamet değiştirme kabul edilecek, devletten ayrılma ise vatandaşlıktan çıkma olarak değerlendirilecektir. Böylece insanların diledikleri yerde serbestçe yaşamaları mümkün hale gelecek ve insanlar hür olacaklardır. Buna karşılık bir topluluğun kendisini istememesi halinde ise başkanlara zarara uğratmadan sürme hakkı verilecek, böylece kişilerle başkan arasında denge sağlanmış olacaktır. Sürgüne rağmen ayrılmaması halinde topluluğun o kimseyi hukukî himaye külfeti olmayacaktır (109).

 

 

DİPNOTLAR:

1-Kışlalı, A.T., Siyaset Bilimi, Ankara 1987, s.3-4

2-Kışlalı, 113

3-Kışlalı, 225

 

4-Sosyal değişme veya toplumsal değişme kavramı ve ayrıntı için bak: Kongar, E., Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği, Ankara 1979, s.21 ve dev.; Özbudun, E., Türkiye'de Sosyal Değişme ve Siyasal Katılma, Ankara 1975, s.8 ve dev.; Siyasal gelişme kavramı için bak: Huntington, S.P., - Domínguez, J. I., Siyasal Gelişme, (çev. E.Özbudun), Ankara 1985, s.14.

5-Sosyal evrim kavramı için bak: Durkheim, E., Toplumbilimsel Yöntemin Kuralları, (çev. C.BAkal), Ankara 1985, s.99 ve dev.; "Biyolojik evrimden toplumsal evrime." Şenel, A., İlkel Topluluktan Uygar Topluma, Ankara 1985, s. 34

6-"Bir uygarlığın kolayca kavranabilecek bir şey olmayan bu çetin kimliğine onun 'biçimi ('formu) denmesini öneriyorum. Bir uygarlığın, zaman içinde değişmelere uğramakla birlikte, hiç bir zaman yok olmayan yanı, işte bu 'biçimi'dir." Bak: Frankfort, //., Uygarlığın Doğuşu, (çev. A.Şenel) Ankara 1989, s.17

7-"Tarihte ve insan tarihi öncesinde ne kadar eskilere gidilirse gidilsin, insanı grupta ya da gruplarda yaşarken görürüz", Ergil, D., Sosyoloji ve Tarih, Istanbul 1982, s.14; Rousseau, J. J., İnsandaki Eşitsizliğin Kaynağı, (Çev.RN.İleri) istanbul 1986, s.49; Şenel, A., Siyasal Düşünceler Tarihi, Ankara 1986,4-7

8-"Devlet kavramının tarihi tekâmülü" ve ayrıntı için bak: Akbay, M., Umumî Amme Hukuku Dersleri, Ankara 1958, s. 52 ve dev.; Okandan, R.G.,Umumî Hukuk Tarihi Dersleri, İstanbul 1951, s. 5 ve dev.

      ( 9)birincibaskıda unutulmuş(sh-39 a bak)ali bülent

10-Okandan, 324

11-Freyer, H., Din Sosyolojisi, (Çev. T. Kalpsüz), Ankara 1964, s.40; Garçon, M., Ceza Hukuku, (çev. Dönmezer-Şensoy) İHFM, CX., 1945, s.649; Akdemir, 27

(12)             Garçon, 649; Ben- Amitiay, J., Siyasal Düşünceler Ta-
rihi, (Çcv. MA.Kılıçbay L. Köker) Ankara 1983, s.19; Okandan,
7; Ribard, 15

13-Tanilli S., Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, I, İlk Çağ s.41 ve dev.; Şenel, A., Siyasal Düşünceler Tarihi, Ankara 1986, s.42

14-Spengler, O., Batının Çöküşü, t, (çev. Giovanni Scog-naınillo), İstanbul 1978, s.340; Arnold, T., A Study of History, I, s.176

15-Turan, Ş., Türk Kültür Tarihi, Ankara 1990, s.28 ve dev.; Ayrıca bak: Frankfort, 18-44 ve burada ismi geçen yazarlar.

(16)              Frankfort, 73-74

(17)              Frankfort, 74; Mezopotamya'da din adamlarının ka-
musal nitelikli işlevleri ve hizmetleri örgütledikleri, mabetlerin
kredi verme fonksiyonları hakkında bak: Yalvaç, K., -Tosun, M.,
Sümer, Babil, Assur Kanunları ve Ammî Saduka Fermanı, 1975
Ankara s.25; Kredi kurumu için bak: Dauphin, M., Bankacılık
Tarihi, (çev. AAkıncılar), İstanbul 1969 s.7-9; Parmaksızoğlu,
t., -Çağlayan, Y., Genel Tarih, I, Eski Çağlar ve Türk Tarihinin
İlk Dönemleri, Ankara 1976 sJ>l; Mezopotamya'da ilk rahiplerin
pratik bilim adamı olmaları değerlendirmesi hakkında bak:
Welsh, G., Kısa Dünya Tarihi, İstanbul 1972 sJ3; Sümerlerin si-
teler halinde ve önce mabedin yapılması, sonra onun etrafında
toplanılması hakkında bak: Günallay, Ş., Türk Tarihinin ilk De-
virlerinden Yakın Şark Elam ve Mezopotamya, Ankara 1987
s.355; Tarihçiler uzun zaman bıraktıkları muhteşem eserlere ba-
karak Mısır'ı Mezopotamya'dan önce kabul etmişlerdir. Ancak
Arkeolojik kazılar sonucu elde edilen bilgiler Mezopotamya'nın
önce olduğunu ortaya çıkarmıştır.
Matematiğin Mezopotam-
ya'da geometrinin ise Mısır'da gelişmesi hak ve kuvvet, hesap ve
gösteriş anlayışlarının bir sonucu olarak kabul edilebilir. Kuvvet
görkeme dayanır; hak ise dengeye dayanır. Ayrıntı için bak: Sa-
yılı, A., Mısırlarda ve Mezopolamyalılarda Matematik, Astrono-
mi ve Tıp, Ankara 1982, s.33-65,159-250; Göker, L., Matematik

Tarihi ve Türk - İslâm Matematikçilerinin Yeri, Ankara 1981 s.27-34

18-Bu tasnifte yer alan uygarlıklar hakkında her hangi bir tereddüt yoktur. Ancak Batılı yazarların önemli bir kısmı özellikle Doğu uygarlıklarını atlamakta veya çok az işaret ederek geçmektedirler. Mamafih, son zamanlarda Doğu uygarlıklarına daha fazla yer veren yazarlara rastlanmaktadır. Ayrıntı için bak: Guenon, R., Doğu ve Batı (çev. -FArslan) İstanbul 1980 s.7 ve dev.; Guenon, R., Modern Dünyanın Bunalımı, (çev. NAvcı) İstanbul 1977; Şarkın etkileri ve Şark kavramı için bak: Barthold, W., İslâm Medeniyeti Tarihi, (çev. MF.Köprülü), Ankara 1963, s3-7

19-Frankfort, 74

20-Sayılı, 10, ve dev.; Frankfort, 7-9; Şenel, A., Siyasal Düşünceler Tarihi, Ankara 1986, s.60;Ertop, K., -Yetkin, C, Sos-yo-Ekonomik Temelleriyle Siyasal Düşünceler Tarihi, I, İstanbul 1985, s.21

21-Mısır'da Firavun tarafından İsrail Oğulları'na uygulanan soykırımı ve köleleştirme hakkında bak: İbni Kesir, Kasa-su'l Enbiya, II, (tahkikli neşir Abdülkadir Ahmed) Beyrut 1982, s.4-7; Parmaksızoğlu - Çağlayan, 89; Tanilli, I, 96; Mısır'da merkezî bir devlet/krallık oluşması hakkında bak: Taberî (İbni Cerîr), Tarihü'l-Ümem ve'l-Mülûk, I, (tahkikli Muhammed Ebu'l Fazl İbrahim) Beyrut tarihsiz s.388; Firavunun tanrısal iddiaları hakkında bak: Mcneill, Wtf., Dünya Tarihi, istanbul 1985 s.33; Childe, G., Tarihle Neler oldu, (çevM.Tuncay - A.Şenel) İstanbul 1983, s.83-86

22-Şenel, Siyasal..., 108

23-Tevrat ile getirilen hukuk düzeni, sonraki yasal metinlerin çoğunu etkilemiştir. Hatta Hıristiyanlığın kitabı olan İncil'de hukukî düzenlemelerin olmaması Hıristiyanlar arasında Tevrat'ın önemini arttırmış ve Orta Çağ'da kilise hukuku Tevrat ile eş kabul edilmiştir. On emir halen bütün hukuk düzenlerinde etkisini devam ettiren hükümleri içermektedir. On emir için Bak: Tevrat Çıkış, Bap 20,1-18

24-Tevrat Sosyal yapı bakımından on emri getiren bir kutsal kitaptır. On Emir sosyal ve siyasal yönden şöyle açıklanabilir; 1- Tanrıyı tek tanıma (tek devletin vatandaşı olma), 2- Şirk koşmama (bu devletin üstünde güç tanımama anlamına gelir), 3-Tanrının adını boşa anmama (toplum işlerini yerine getirme, ihmal etmeme anlamına gelir), 4- Sebt gününü takdis etmek için hatırda tutma (toplumun ortak günlerini sadece ortak işlere ayırma), 5- Baba ve anaya hürmet (aile düzenini koruma), 6- Katletmeme (yaşama hakkını koruma), 7- Zina etmeme (nesebi koruma), 8- Hırsızlık etmeme (mülkiyeti koruma), 9- Yalan şahitlik etmeme (yargıyı koruma), 10- Komşunun malına, canına ve haklarına tamah etmeme (düzene uyma). Dikkat edilecek olursa sosyal ve siyası yapıyı temellendiren düzenlemelerin hemen tamamı burada ifade edilmektedir. Açıklamalar Usul-ı Fıkıhtan yararlanılarak yapılmıştır. On emir için bak: Tevrat, Çıkış, Bap 20,1-18.

25-Çam, Siyaset..., 35 ve dev.; Popper, K., Açık Toplum ve Düşmanları, I, Platon, İstanbul, 1989 s.28-34; Akın, F.İ., Temel Hak ve Özgürlükler, İstanbul 1971

26-Kıvanç, E., -Yetkin, C, Sosyo Ekonomik Temelleriyle Siyasal Düşünceler Tarihi, I, İstanbul 1985, s.85 ve dev.; Parmaksızoğlu - Çağlayan, 161; Mcneil, s.87

27-Kuyucuklu, N., İktisadî Olaylar Tarihi, İstanbul 1982 s.6-7; Tanilli, 1,321-334; Mcneill, 87 vd.

28-"Kayserin şeylerini Kaysere ve Allah'ın şeylerini Allah'a ödeyin". Matta Bap 22,22; Hıristiyanlığın değerlendirmesi ve ayrııntı için bak: Mcneill, 141; Şenel, Siyasal..., 273 ve dev.; Toynbee, A., Medeniyet Yargılanıyor, (çev. U.Uyan), İstanbul 1988, s.1845

29-Şenel, Siyasal..., 275 ve dev.

30-Şenel, Siyasal..., 286-287

(31)        Umur, Z., Roma Hukuku, İstanbul 1982, sXX;
Schwarz, A3., Roma Hukuku Dersleri, (çev. T. Rado) İstanbul,
1956, s.88; Akdemir, S., Ceza Hukukunda Mağdurun Korunması,
İzmir 1988, s.49

 

 

 

32-Umur, XX; Akdemir, 47

33-Mcneill,137ve dev.

34-Hamidullah, M., Resulullah Muhammed, (çev. S.Tuğ), İstanbul 1973, s.94-109

35-Hamidullah, M., İslâm Peygamberi, MS.Mutlu, 1, İstanbul 1966, s.121 ve dev.; Medine Anayasası hakkında bak: Akgündüz, A., Eski Anayasa Hukukumuz ve İslâm Anayasası, İstanbul 1989, s. 8 ve dev.; En-Nebhan, M. F., İslâm Anayasa ve İdare Hukukunun Genel Esasları, (çev. S Armağan); İstanbul 1980, s.61 ve dev.

36-"..islâmiyet, öte dünyaya olduğu kadar bu dünyaya da önem veren, bunun doğal sonucu olarak da ruhsal iktidar - bedenen iktidar ayırımını tanımayan bir din olmaktadır.", Kışlalı, AT., Siyaset Bilimi, Ankara 1987, s.318; Bu konuda daha geniş bilgi için bak: Rodinson, M., HzMuhammed, (çev. ATokatlı), İstanbul 1968; Karaman, H., İslâm Hukukunda İçtihad, Ankara 1975 s.179; Akdemir, 52 ve dev.

37-Aldıkaçtı, O., Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, İstanbul 1978 s.23; İslâmda hilafetin doğuş ve gelişimi ile ilgili bak.-Nebhan, s.67 ve dev.; Goloğlu, M., Halifelik Ne idi? Nasıl Alındı? Niçin Kaldırıldı? Ankara 1973, s.8 ve dev.; Karaman, H., Başlangıcından Zamanımıza Kadar İslâm Hukuk Tarihi, İstanbul 1975 , s.45 ve dev.

38-Nebhan, 67 ve dev.

39-Kuran, Bakara 193; Enfal 39

40-Dinlerinde serbest bırakılarak, kendileriyle yapılan barış anlaşmalarında zimmîlere yüklenilen mükellefiyetler için bak:Ebu UbeydKasımb. Sellâm, Kilabul-Emvâl (çev. C.Saylık) İstanbul 1981 s.179; Savaşla alınan topraklarda, kilise, havra ve ateş tapınaklarının yıktırtlmayacağı, ipka edileceği hakkında bak: Ebu Yusuf, Kitabu'l Haraç, (çev. A.Özek) İstanbul 1970 s.123,125, 225-229; İslâm devletleri bünyesinde farklı dinlerin yaşamasına imkân sağlandığı hakkında bak: "Blasco İbanez, Araplar, kendilerinden yedi yüz yılda geri alınan İspanya'ya iki yılda yayıldılar. Silah zoru ile kabul ettirilen bir işgal değildi...

Arapların sahip olduları kentlerde Hiristiyanları kiliseleri ile Yahudilerin sinagogları yan yana yer alıyordu...", "Roger Gara-udy, İslâm'ın sinesinde Haçlı duygusu veya Engizisyon mezalimi gibi kavramları taşımadığını vurguluyor," Kışlalı, 320; Konunun Osmanlı devleti açısından ele alınışını gösteren çalışma ve ayrıntı için bak: Eryılmaz, B., Osmanlı Devletinde Gayrimüslim Teb'anın Yönetimi, istanbul 1990, s.18 ve dev.

41-Karaman, H., islâm Hukukunda Içtilıad, Ankara 1975, s.179-190

42-islâmiyet'in Batı uygarlığının doğmasına etkisi için bak: Hunke, S. Avrupa Üzerine Doğan İslâm Güneşi (çev. S. Sezgin) İstanbul 1972, s.25-92, 296 ve dev.; Şenel Siyasal..., 322; Garaudy, R., Islâmın Va'detlikleri, (çev. N.Uzel), İstanbul 1983, s.121 ve dev.; Esasen her uygarlık bir sonraki uygarlığa etki eder ve yeni uygarlık ancak bu etki ile doğabilir, insanlık tarihindeki uygarlıkların dışlanarak tamamen yeni bir uygarlık kurulması zaten düşünülemez.

43-Şenel, Siyasal... 286,353; Russel, B., Bilimin Toplumsal İşlevi, (Çev. E. Esençay), istanbul tarihsiz, s.23; Batı'da feodalizmin yıkılışı ve ulusal devletlerin kurularak sömürgeci politikaların izlenmesi ile ilgili olarak bak: Zeytinoğlu, E., İktisat Tarihi, istanbul 1976, s.95-139

44-Özellikle emek faktörünün kabul ediliş şekli ve iktisadî bakımdan yeni bir döneme geçilişi sosyal ve hukukî normlar üzerinde etki yapmıştır. Bu konu üzerinde iktisat ayırımında durulacaktır. Sanayi inkılâbının hukukî kurumlara etkisi hakkında bak: Dal, K., Türk Esas Teşkilat Hukuku Ankara 1986, s.36

45-"Teknolojik ilerlemeler, siyasal kuvvetler arasında, varolagelen dengeyi bozmuştur. Bugünün siyasal hayatı, sanayi devrimlerinin baskısı altındadır... Artık denklemler tamamen değişmiştir. Televizyon, elektronik beyin, nükleer mekanizmalar, kamu oyu sondajları ve nihayet otomasyon, nükleer çağın olayları ve araçlarıdır." Ayrıca teknokrasi kavramı için bak: Tunaya, T.Z., Siyasal Kurumlar ve Anayasa Hukuku, İstanbul 1980, s.105-109 ,

(46)         Savaş, V.F., Anayasal İktisat, İstanbul 1989, s.15 ve

dev.

47-1789 Fransız ihtilâli, Amerika'daki Kuzey-Güney savaşları, 1917 Sovyet ihtilâli, I. ve II. Dünya savaşları, ülkemizde, diğer üçüncü dünya ülkelerinde hemen her on yılda bir yapılan darbeler ve bu arada sosyalist ülkelerdeki gelişmeler bütün dünyayı derinden sarsan sosyal patlamalar olarak değerlendirilebilir.

48-Bak: Lijphart, A., Çağdaş Demokrasiler Yirmibir Ülkede Çoğunlukçu ve Oydaşmacı Yönetim Örüntüleri, (çev. E. Öz-budun, E. Onulduran) Ankara, 1986, s.1-14; Sartori, G., Demokrasi Kuramı, (çevD.Baykal) Ankara Tarihsiz, s.l ve dev.; Ateş, T., Demokrasi, Kavram -tarihi süreç- ilkeler, istanbul 1976, s.185; Lipson, L., Demokratik Uygarlık, (çev. H. Gülalp- T.AI-kan) Ankara, 1984, s.7ve dev.; Popper, K., Açık Toplum ve Düşmanları, I, istanbul 1989, s.126-127; Popper, K.,Açık Toplum ve Düşmanları, II, İstanbul 1989, s.145-146; Tunaya, 429-451; Kalaycıoğlu. E., Çağdaş Siyasal İlim Teori Olgu ve Süreçler, İstanbul 1984, S.199 ve dev.; Ancak Özellikle demokrasinin gelişmesindeki yozlaşma üzerinde de durulabilir. Bu konuda ayrıntı için bak: Savaş, 1

49-Lijphart, 14-17; Ateş, 189

50-Esasen insanlığın bugünkü varlığı ve doğa üzerindeki egemenliği bu değişme ve gelişmelere ayak uydurmasının bir sonucu olarak kabul edilebilir.

51-İnsanlarda veya daha geniş bir ifade ile canlılarda ve hatta cansızlarda da yaşlanma vardır. Toplum da bu doğa yasasına tabidir. Tarihte bütün topluluklar bu kurala tabi olmuştur. Şu anda mevcut toplumlar da aynı sonuçla karşılaşacaktır. Bütün sorun yaşanan dönemin şartlarına göre davranabilmekten ibarettir. İnsanlar yaşlanınca vücutlarının mukavemetleri azalır ve daha fazla hasta olurlar. Tedaviler sırasında uygulanan yöntemler veya müdahaleler yeni yeni hastalıklara neden olur. Bu konuda organizmacı - biyolojik görüşlerin yaklaşımları dikkat çekicidir.

52-Siyaset biliminin kapsamı ve bölümlerinin tespitinde UNESCO'nun öncülüğü ile 1948ydında yapılan bir çalışma genellikle hareket noktasını oluşturmaktadır. Bak: Kışlalı, 19; Çam, Siyaset..., 14 ve dev.

53-"Her önemli sorunu çözme ve bu çözümleri birleştirme yöntemlerine göre, siyasal sistemler ya birbirine benzerler ya da birbirinden ayrılırlar. Böylece, eskiçağ, ortaçağlar, ulusal devlet gibi geniş tarihsel dönemler; diktatörlük ya da demokrasi, sınıf üstünlüğü ya da eşitlik milliyetçilik ya da uluslararası örgütlenme gibi karşıt sistemlerin siyasal özellikleri akla uygun biçimde ayırt edilebilir." Bak: Lipson, L., Politika Biliminin Temel Sorunları, (çev. T.Karamustafaoğlu), Ankara 1986, s.14-17

54-Kuvvetler ayrılığı kavramı ve ayrıntı için bak: Tunaya, T.Z., Siyasal Kurumlar ve Anayasa Hukuku, istanbul 1980, s.391 -400; Özbudun, E., Türk anayasa Hukuku, Ankara 1989, s.141-147; Dal, K., Anayasa Hukuku (Temel İlkeler), Ankara 1979; Akçalı, N., Çağdaş Siyasî Rejimler, İzmir 1989, s.9-11; Güneş, T., Parlamanter Rejimin Bugünkü Mânâsı ve İşleyişi, İstanbul 1954, s.4-6

55-"Jus Belli" Savaş yapma hakkı sadece devletlere ait bir yetkidir. Bak: Eroğlu, 11., Devletler Umum Hukuku, Ankara 1984, s.114

56-"Barış için savaş" insanlık tarihinde çok kullanılan bir deyiştir. Ancak barışın kuvvet yolu ile hak yolu arasında kullanılması farklıdır. Ayrıntı için bak: Revel J.F., Demokrasi Çıkmazı, Çev:(N.Erkurt) İstanbul 1987, s.145 ve dev.

57-İbni Haldun, Mukaddime, I, (Çev. ZK.Ugan), İstanbul 1986,s.444vedev.

58-Revel, 77

59-"...Daha ilk yıllardan beri Sovyetlerin iddiası şudur ki, dünyayı ele geçirmek için kapitalizm ve sosyalizm sonuna kadar boğuşacaklardır." Zile: Revel, 127

60-Silah harcamalarının bütçede önemli bir yer tuttuğu, açlığa rağmen ülkelerin silahlanmayı bırakmadıkları bir gerçektir. Bak: Revel, 327-328

61-Zilyedin korunması ve müdahalenin meni konusunda yasal düzenlemeler olmakla beraber, yöneticiler bu konuya girmemekte ve sorunu mahkemelerin çözmesini beklemektedirler. Buna neden yönetim birimlerindeki dengesiz büyüklük ve karar almada güçlüktür. Olay mahkemeye intikal edince zaten yüklü olan mahkemede uzamakta ve sorunlar çözülememektedir. Bu konuda 3091 Sayılı Taşınmaz Mal Zilyedliğine Yapılan Tecavüzlerin Önlenmesi Hakkında Kanuna bakınız.

62-Türkiye'de her adlîyılın açılış konuşmalarında gecikme olayına temas edilmeden geçilememektedir. Gecikme adetten sayılmaktadır.

63-Esasen marksist teori ve sosyalizm kapitalist sisteme ve özellikle sermayedarlara karşı ileri sürülmüş ve taban bulmuş bir yaklaşım olarak değelendirilebilir.

64-Bugün mevzuat sorunu içinden çıkılmaz bir vaziyette olduğu herkes tarafından tartışmasız kabul edilmektedir.

65-Ersoy, A., iktisadi Müesseseleşme Tarihi iktisadi Kalkınmanın Tarihi Seyri, s.112 ve dev.

66-Sosyal güvenlik sistemi ile ilgili kritikler için bak: Friedman, M., Fridman, /?., Free To Choose, New York and London 1981; Akdemir, S., Ceza Hukukunda Mağdurun Korunması, izmir 1988, s.122-126; Savaş, 88

67-Anarşi bugün hemen her ülkenin gündeminde olan bir konudur. Türkiye'de anarşi gerekçe gösterilerek 12 Eylül hareketi yapılmıştır. Halen bu sorunun çözümlendiği ileri sürülemez. Anarşi önlenmek istenirken yeni yeni mağduriyetlere neden olunmakta ve suç failleri bulunamamaktadır.

68-Terör, sabotaj... dünyanın gündeminden hiç eksilmeyen konulardır. Doğrudan kapitalizmin korkunun kaynağı olduğu ve korku ürettiği hakkındaki şu çalışmaya bak: Duhm, D., Kapitalizmde Korku, (çev. S.Sölçün) Ankara 1987

69-Mafya, devlete karşı oluşturulmuş bir şebekedir. Bu şebeke özellikle Amerika'da yaygın bir teşkilata sahiptir, bugün Amerika dahil birçok ülkenin devlet başkanlarının öldürülmesi bu tür organizasyonların bir sonucu olarak kabul edilebilir. Kolombiya'da uyuşturucu şebekesinin Amerika'nın desteğine rağmen, devletten güçlü olduğu genelde kabul edilmektedir.

70-İslâm hukuk literatüründe "belvi umumî (umumî bela)" kavramı bu konuda ilginçtir. Belvi umumî tefessüh etmiş topluluklarda herkesin yaptığı hukuka aykırı hareketlere cevaz veren bir fetvadır. Buna göre herkesin rüşvet verdiği bir toplumda bir müslüman da zorunlu işleri için günah olmasına ranmen rüşvet verebilir. Bu ancak çöküş toplumları ve zaruret hallerinde başvurulabilen bir durumdur.

71-Kara Avrupası ülkelerinde uygulanan tahkik sistemi eski Kilise hukukundan kalan ve gizliliği temel kabul eden bir sistemdir. Bugün hala bu sistemin devam etmesi nedeniyle soruşturma içinden çıkılmaz bir vaziyetledir. Tahkik sistemi ve kritiği için bak: Kunter N., Muhakeme Hukuku Ceza Muhakemesi Hukuku, İstanbul 1986, s56; Erem, tahkik sisteminin bütün kalıntılarıyla reddedilmesi gerektiğini, insanlığın bu sistem yolu ile çağın çok gerisinde kaldığını kabul eder. Bak: Erem, F„ Ceza Usulü Hukuku, Ankara 1978, s.69

72-Bugün ülkelerin işkencelerini izlemek üzere İnsan Hakları Komisyonu kurulmuştur. Bu Komisyon dahi işkencenin yaygınlığını ispatlama bakımından yeterlidir.

73-Bugün hakimlerin bağımsızlığı anayasalara girmiş olmakla beraber, uygulamada bağımsızlığın sağlandığını söylemek çok zordur. Tahkik sisteminin doğal sonucu olarak bu bağımsızlık devlet taraflı bir bağımsızlıktır.

74-Gecikme sorunu o denli fazladır ki elli yılı aşan davalardan söz açılmaktadır.

75-Bu şartlar altında mahkemelerin bir zülüm aracı olduğu gerçeği ileri sürülebilir.

76-Siyasî paylaşımın tipik örneklerinden Yalta konferansı üzerinde durulabilir. Bak: Revel, 256 vd.

77-"Kuvvetlinin zayıfı yok etmemesi" kavramı, ta Hammurabi Kanununda zikredilen bir ilkedir. Bak: Hammurabi Kanunu, m.37-39 Zik: Tosun, M.,- Yalvaç, K., Sümer,'Babil, Assur Kanunları ve Ammî- Saduka Fermanı, Ankara 1975, s.180

(78)             Siyaset bilim alanından temel sorunlardan biri yerin-
den yönetim ve merkezî yönetim ilişkileridir. Mozopotamya ve
Mısır'dan bu yana devletin teşkilatlanmasında bu iki ayırım etkili
olmuştur. Bu konuda ayrmtı için bak: Lipson, 362 ve dev.; Ars-
lan. S., Türkiye'de ve İngiltere'de Merkezi İdarinin Mahalli İda-
reler Üzerindeki Denetimi, Ankara 1978

(79)  Silahlanma yarışı ve detant için bak: Revel, 251

(80)    Üskül, Z., Siyaset ve Asker, İstanbul 1989, s.9
(81)Üskül,222

82-Bürokrasinin kritiği ve pahalı olduğu hakkında bak: Savaş, V., Anayasal İktisat, İstanbul 1989, s.15; Oktay, C, Yükselen İstemler Karşısında Türk Siyasal Sistemi ve Kamu Bürokrasisi, İstanbul 1983, s.10

83-Çoğunluk Sistemi ve kritiği için bak: Başgil, A.F., Esas Teşkilat Hukuku, I, İstanbul 1960, s.242; Lipson, demokratik..., 476; Savaş, 6

84-Kanun sisteminin önemli sakmcası tek tip uygulama getirmesi ve yöresel farklılıkları dikkate almamasıdır. Keza bu sistemde değişiklik, kaldırma ve yeniden yapma uzun prosedürlere tabidir. Bu konuda tahliller için bak: Lipson, L., Demokratik Uygarlık, (Çev. H., Gülalp-TAlkan), Ankara 1984, s.375 vd.

85-Çoğunluk sorunu üzerinde birçok yazar durmaktadır. İstikrarı temin etmek maksadı ile değişik seçim sistemleri geliştirilmiştir. Böylece hükümetlere çoğunluğa dayanan bir istikrar içinde geniş yetkiler verilmiştir. Ancak bu defa ülke içindeki azınlıkta kalan veya çoğunluğu ele geçirmek isteyen muhaliflerin çatışması ile karşılaşılmıştır. Çoğunluk nedeniyle demokrasiye eleştiriler için bak: Başgil, A.F., Esas teşkilat hukuku, İstanbul 1960, s.242; "...Çoğunluk yönetimini savunmanın bir yolu vardır. Fakat, bu bir ahlâksa savunma değildir ve hiç bir zaman da öyle gösterilmemelidir. Çoğunluk kendi başına haklılığı taşımaz. Çoğunluk yalnızca bir yönden, gücü açısından üstündür. Bunu açıkça görmek ve göstermek gerekir. Çoğunluğun öbür bütün savunmaları aldatıcıdır. Eğer bir demokraside çoğunluk yönetiyorsa, bunun olağan olarak nedeni, istencini geçerli kılacak gücünün bulunmasıdır. Çoğunluk yönetimi lehine yinelenip duran bildiğimiz basmakalıp sözlerin hepsi, aynı tema üzerinde yapılan çeşitlemelerdir... Çoğunlukların yanıldığı görüşünü kanıtlamak için ne ayrıntılı tartışmalara, ne de pek çok örnek göstemeye gerek vardır. Çoğunluğun verdiği karar kendi içinde doğru değildir. Görüşleri her zaman akıllıca olmaz. Adalet standartlarının daha yüksek olması gerekmemektedir. Bu nedenle, kendi anlamını süreçlere bırakan ve süreçsel gereksinmelerin yerine getirildiği sürece demokrasinin sonuçlar açısından yansız olduğunda israr eden demokrasi görüşünü benimsemek olanaksızdır. Adaleti sağlamak için uygun süreçler önemlidir." Bak: Lipson, demokratik... 476-477; Teziç, E., Anayasa Hukuk istanbul, 1986, s.287 vd.; Devrim, F., -Karatepe, Ş., Anayasa Hukukuna Giriş, İstanbul 1989, s.58-59; Savaş, V., Anayasal İktisat, s.8; Özbudun, istikrarın ancak güçlü bir çoğunlukla sağlanacağı görüşündedir. Çoğunluğun istakrarı güçlü çoğunluk sağlayacak seçim sistem-lerindedir. Bak: Özbudun, E., Türk Anayasa Hukuku, Ankara 1988; Çoğunluğun üstünlüğünü kabul etmekle baraber bu ilkenin hürriyet ve eşitlik ilkeleri ile beğdaştırılarak kararlar alınması da ileri sürülen görüşler arasındadır. Bak: Araslı, O., Adaylık Kavramı ve Türkiye'de Milletvekilliği Adaylığı, (doktora tezi), Ankara 1972, s.37

86-"islâm ve Türk Hukuk Sistemi'ne hakim olanların en büyük hataları, içtihat kapılarını kapayıp evvelki müçtehitlerin hadiselerin hususiyetlerine göre koydukları hükümleri umumî ve şaşmaz bir kaide imiş gibi, şartları tamamen aynı olmayan hadiselere tatbik etmeleri idi..." Belgesay, MR., Kuran Hükümleri ve Modern Hukuk, İstanbul 1963, s.8

87-Mevzuatın hayatın gerisinde kalmasına alternatif Kanun Hükmünde Kararnameler Sistemi'dir. Ancak bunun da sakıncası yürütmenin güçlenmesidir. Bu konuda ayrıntı için bak: Kuzu, B., Türk Anayasa Hukukunda Kanun Hükmünde Kararnameler, (Doktora tezi), istanbul 1985 '

88-Anarşinin en önemli nedeni yönetim hacimlerinin büyüklüğüdür. Demokrasilerde hacim meselesi bu bakımdan da kayda değer bir konudur.

89-Bu konu üzerinde toplumun örgütlenme biçimi anlatılırken durulacaktır.

90-Seçimler tek partili ülkelerde tamamen göstermeliktir. Çok partili ülkelerde de göstermelik olma özelliği katılma oranlarının düşüklüğünden kolayca anlaşılmaktadır. Ülkemizde son seçimlerde beş yıl iktidarda kalacak siyasal partilerin onar veya otuzar dakikalık propaganda konuşmaları bunun tipik örneğidir.

  1.  Savaş, para arzının anayasa konusu olduğu görüşündedir. Bak: Savaş, 54 ve dev.

92-Er soy, 124,128

93-İşkence yasağı hemen hemen bütün anayasalarda düzenlenmesine ve uluslararası belgelerde zikredilmesine rağmen günümüzde bu sorun çözülebilmiş değildir. Bu konuda sanığın hakları bakımından bak: Donay, S., İnsan Hakları Açısından Sanığın Hakları, istanbul 1982, s.3

94-Tahkik sistemi ve kritiği için bak: Erem, F„ Ceza Usulü Hukuku, Ankara 1978, s.69

95-1136 Sayılı Avukatlık Kanunu, m.1,2 avukatlık mesleğini bir kamu hizmeti görmekle beraber, çalışmasını serbest bırakmakta, böylece toplumun temel işlevi olan hukukîlik paralı hale gelmektedir. Bunun sonucu olarak davalar bilmemektedir.

96-Duverger, M., Siyasi Partiler, (çev. E.Özbudun) Ankara 1986, s541-542; Duverger, M., Seçimle Gelen Krallar, İstanbul 1986, s.ll

97-"Çağdaş toplumlardaki bürokrasi olgusuna en büyük önemi Max Weber vermiştir. Karl Marx m kuramında sınıf çatışmalarının oynadığı rolü, Weber'de bürokrasi oynamaktadır. Alman sosyologuna göre, demokratik toplumlarda siyasal iktidar, seçimle gelen siyaset adamlarından çok bürokrasiye aitir." Değerlendirme içn bak: Kışlalı, A.T., Siyaset Bilimi, Ankara 1987, s.270; Bürokrasinin masraflı ve etkin olmayan bir tarzda çalışmasının, piyasada olduğu gibi, ilgili büronun tasfiyesine yol aç-

maması, aksine, daha büyük ödenek ve kadro imkanlarıyla desteklenmesi yoluna gidilmesidir. Piyasada masraflarını azaltamayan ve kâr edemeyen bir firma kapatılır. Bürokraside ise, vatandaşlardan gelen şikayetlerle, ilgili devlet dairesinin kadro ve bütçe ödeneğinin arttırılması yoluna gidilir..", Savaş, 16

98-30-31 Mart 1 Nisan 1990 tarihleri arasında Ankara'da "Anayasa Kurultayı" ismini taşıyan toplantıda halkın katılımında "oydaşma" ile ilgili oldukça ilginç görüşler ileri sürülmüştür. Bu toplantıdaki tartışmaların 1990 yılında kitap halinde basılmasına karar verilmiştir.

99-"Oydaşma Modeli, kurumları ve kuralları hükümeti geniş tabanlı katılmayı ve hükümetin hangi politikaları takip edeceği hususunda geniş bir anlaşma sağlar", Lijphart, A., Çağdaş Demokrasiler, (çev. E.Özbudun - E.Onulduran), Ankara 1988, s.3; Demokrasilerde farklılaşmalar için bak: Duverger, M., Siyasi Partiler, (çev: E.Özbudun) İstanbul 1974, s.15 vd.; Tunaya, T.Z., Siyasal Kurumlar ve Anayasa Hukuku, İstanbul 1980, s.245 vd.

100-Oktay, 10; Savaş, 15-17

101-Örneğin, siyasetin yozlaşması ile ilgili olarak bak: Savaş, 6

102-Göze, A., Siyasal Düşünceler ve Yönetimler, İstanbul 1986, s.357-360

103-Demokrasilerde üzerinde en fazla tartışılan konu demokratik hacim sorunudur. Siyasal ünitelerin büyüklüğü sonunda doğrudan ve temsilî demokrasi kavramlarını gündeme getirir. Bak: Çam, E., Siyaset Bilimine Giriş, 176-178 Lipson, 331; Ülkemizde idarenin teşkilatlanmasına yönelik çalışmalar vardır. İdarenin Yeniden Düzenlenmesi İlkeler ve Öneriler, İdarî Reform Danışma Kurulu Raporu, TODAİE, Ankara 1972; Yavuz, F., Türk Mahallî İdarelerinin Yeniden Düzenlenmesi Üzerinde Bir Araştırma, Ankara 1966; Olaya denetim açısından yaklaşım için bak: Arslan, S., Türkiye'de ve İngiltere'de Merkezi İdarenin Mahalli idareler Üzerindeki Denetimi, Ankara 1978

(104)         Oydaşma kavramı için bak:Lijphart, 2,14; Aron, R.,

Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, (çev. KAlemdar), Ankara 1989, s.218

105-Akdemir, 128-129

106-Akdemir, 128-129

107-İtham sisteminin özellikleri için bak: Kunter, 55-57

108-Nomer, E., Vatandaşlık Hukuku Dersleri, İstanbul 1985, s.7

109-Hukukî himayenin kaldırılması, bir insanın toplumdan tecrit edilmesi ve diğer insanların yapacaklarına karşı korunmayacağım ifade eder. Toplumun kurallarına uymayanlar gösterilen müeyyideye katlanamazlar veya karşı çıkarlarsa bu müeyyide ile karşılaşırlar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


SOSYAL DENGE -1/Devlet yapısının tarihi seyri
1-ÖN KAPAK İÇİ
934 Okunma
2-KISALTMALAR
841 Okunma
3-İÇİNDEKİLER
846 Okunma
4-ÖNSÖZ
1102 Okunma
5-GİRİŞ
928 Okunma
6-SİYASÎ AŞAMALAR
1072 Okunma
7-İKTİSADÎ AŞAMALAR
1193 Okunma
8-DİNÎ AŞAMALAR
719 Okunma
9-İLMÎ AŞAMALAR
951 Okunma
10-DEĞERLENDİRME VE SONUÇ-şekiller
813 Okunma
11-SOSYAL KURUMLARIN KRONOLOJİSİ ÜZERİNE BÎR YAKLAŞIM *
778 Okunma
12-KAYNAKÇA
955 Okunma