Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
SOSYAL DENGE -1/Devlet yapısının tarihi seyri

1193 Okunma
ASPxHyperLink

İKTİSADÎ AŞAMALAR
Süleyman Akdemir

III- İKTİSADÎ AŞAMALAR:

TARİHÇE - GÜNÜMÜZ - EKSTRAPOLASYON

 

A- GENEL OLARAK

İnsanın en azından fizyolojik varlığını sürdürebilmesi için ihtiyaçlarını karşılaması gerekir. İnsanın ihtiyaçlarını karşılayan mal ve hizmetler, çoğu zaman onun tüketimine hazır bir şekilde ve belli bir yerde bulunmadığı gibi bu mal ve hizmetler, insanın arzu ve ihtiyaçlarını hemen tatmin edecek ölçüde bol da değildir. Dolayısıyla insan, içinde yaşadığı doğal çevrenin kaynaklarından yararlanmak için gayret gösterip çalışmak zorundadır (1).

İnsan ihtiyaçlarının çokluğu, çeşitliliği ve biyolojik faktörler, onun toplu yaşamasını zorunlu kılmaktadır. Toplum halinde varlığını sürdürmek durumunda olan insanlar, bu ihtiyaçlarını daha kolay karşılayabilmek için çeşitli sosyal ve iktisadî kurumlar meydana getirmişlerdir (2).Muhakeme yetenekleri ve hafızaları sayesinde geçmişteki olaylardan ders alarak bu kurumları sürekli geliştirmişlerdir. İnsanın hata yapabilen karaktere sahip olması, bu hatalarını hafızasına kaydederek yeniden değerlendirebilmesi sosyal değişmeyi zorunlu kılmış ve bu özellikler sosyal gelişmenin temelini oluşturmuştur. Diğer canlılarda bu özelliklerin bulunmaması, onların hayatlarında insandakine benzer bir gelişmenin meydana gelmesini engellemiştir (3).

Aynı şekilde bireyin yaşaması üretim ile tüketim arasındaki dengeyi sağlaması ile mümkündür. İnsanların üretim, tüketim, bölüşüm ve değişim faaliyetlerini düzenleyen iktisadî kurumları meydana getirmesi bu dengenin sağlanmasına yöneliktir. Bu açıdan insanı, "ihtiyaçlarını karşılayabilmek için kurumlar meydana getirebilen canlı" (4)olarak tanımlayabiliriz. İhtiyaçların zamanla gelişmesi, iktisadî faaliyetleri düzenleyen yeni kuralların ortaya çıkmasına ve buna paralel olarak da kurumların değişmesine neden olmuştur (5).

İktisadî kalkınmanın tarihi seyrini belirleyen iktisadî kurumlaşmaya paralel olarak insanlar arasında "iş bölümü" ve "uzmanlaşma" da gelişmiştir. İş bölümü ve uzmanlaşma geliştikçe ve düzeyi yükseldikçe, iktisadî kalkınma süreci de hızlanmıştır (6). İnsanın ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla oluşturulan iktisadî kurum ve kuruluşlar, iktisadî kalkınma ve değişmeye ortam hazırladığı ölçüde toplulukların üretim potansiyellerini harekete geçirmiş ve hatta arttırmıştır. Bunun sonucu olarak insanların ve bunların mensubu oldukları toplumların refah düzeyi yükselmiştir.

İktisadî faaliyetler, esasen insanın "beslenme", "giyinme", "barınma" ve "güvenlik" ihtiyaçlarını karşılamaya yöneliktir. Topluluklar geliştikçe ihtiyaçların çeşidi ve miktarı da artar. Artan ihtiyaçların karşılanması için iktisadî kurumların sayısı arttığı gibi nitelikleri de değişir. Burada "iktisadî ihtiyaç" kavramının tanımlanması da önemlidir. Çünkü, bu takdirde, iktisadî gelişme ve değişmenin kapsamı daha iyi belirlenebilir. İktisadî ihtiyaç, "karşılanması ile insana haz, karşılanmaması ile elem veren istekler" olarak tanımlanabilir (7). Demek ki, iktisadî ihtiyaç, insan isteklerinin tatminini sağlayan mal ve hizmetlerdir. Özetle, tarih boyunca insanları çalışmaya, yeni üretim teknikleri keşfetmeye ve iktisadi kurumları kurup geliştirmeye hep bu ihtiyaçları zorlamıştır.

Burada iktisadî ihtiyaçların özelliklerine de işaret etmek gerekir. İlk olarak, bu ihtiyaçlar, "sürekli olarak değişir ve yeni yeni ihtiyaçların doğmasına neden olur". İnsanların çaba ve faaliyetlerini değiştiren ve arttıran iktisadî ihtiyaçların bu özelliğidir. İkinci özellik, "ihtiyaçların yenilenmesi"dir. Bazıları sık sık yenilenirken, bir kısmı belli aralarla tekrarlanmaktadır. Örneğin beslenme günde bir kaç kez tekrarlanırken giyinme belli süreler ile yenilenmektedir. Bir başka özellik de, "ihtiyaçların şiddet derecelerinin farklılığı’dır. İhtiyacın derecesi ile ihtiyacı karşılayan malın miktarı arasında çoğu kez ters orantı vardır. İhtiyacımızı karşılayacak malın miktarı arttıkça ihtiyacın şiddet derecesi azalır. Halta doyum noktasında artık söz konusu mala karşı duyulan ihtiyaç sona erer. Zorunlu ihtiyaçları giderici malların arzının talebe göre yetersiz olması ihtiyacın şiddetini arttırır ve ihtiyacı karşılayacak malın fiyatını yükseltir. Bu ilişki "miktarı artırıldıkça marjinal faydası azalan mallar" için söz konusudur. Bu mallarda fiyat oluşumu "arz ve talep" kanunlarının serbestçe işlemesi ile sağlanır. Dördüncü özellik olarak "ihtiyaçların ikame edilebilir olması"nı sayabiliriz. İnsanı bazı ihtiyaçlarından vazgeçirmek suretiyle başka ihtiyaçlarının karşılanmasına yöneltebiliriz. Beşinci özellik ise "ihtiyaçların sonsuz olması"dır. İnsan ihtiyaçlarına sınır çizmek mümkün değildir. Sonsuz ihtiyaçların sınırlı imkânlarla karşılanması sorunu iktisat kurumunun ve ilminin doğmasının önemli bir nedenidir (8).

Görülüyor ki, insanların ihtiyaçlarını karşılamaları ve hayatlarını devam ettirebilmeleri üretim ve tüketim faaliyeti içinde bulunmalarına bağlıdır. Diğer canlılardan farklı oluşları (9), bu faaliyetlerinin sürekliliğini gerektirmektedir. İnsanlar, akıl ,yetenek ve doğa içindeki mücadeleleri ile bugüne kadar gelebilmişlerdir. İnsanlar canlılıklarını sürdürebilmekte gerekli enerjiyi elde edebilmeleri için, başlangıcından bugüne değişik ve gelişen teknikleri kullanmışlar ve geliştirmişlerdir. Karşılaştıkları iktisadî sorunları yaşadıkları dönemin ihtiyaçlarına göre çözmüşler ve ihtiyaçlarının en çok olduğu dönemlerde yeni bir dönemin tekniğini bulmuşlar ve sorunların üstesinden gelebilmişlerdir (10). Bütün bu özellikler iktisadî kurumların, sosyal düzenin temel taşlarından biri kabul edilmesi gerektiğini ve sosyal anlaşmanın içinde yer alması zorunlu bir kurum olduğunu ortaya koymaktadır (11).

İktisat tarihçileri ve genel tarih ile uğraşanlar, iktisadî faaliyetlerin tarihini, çeşitli kriterler kullanarak ve dönemlere ayırarak incelemeye çalışmışlardır (12). Toplulukların iktisadî gelişmeleri sahip oldukları imkânlara, iktisadî uğraşı alanlarına, kullandıkları üretim tekniklerine göre farklı aşamalar göstermiştir. Her aşamada iktisadî kurumlaşma farklı nitelikler göstermiştir. Toplulukların ihtiyaçlarının artması ve niteliklerinin değişmesine bağlı olarak iktisadî değişmeler olmuştur.

 İktisadî gelişmenin tarihçesi "kapalı ekonomi" ve "piyasa ekonomisi ‘‘olmak üzere iki döneme ayrılarak incelenebilir. Ayrıca bu iki dönemin içinde yedi aşamanın geçtiği genelde iktisat tarihçileri tarafından kabul edilmektedir. Bugün için karşılaşılan iktisadî sorunların, yeni bir iktisadî aşamanın doğum sancıları olduğunu yazan ve ileri süren yazarlar çıkmaya başlamıştır (13).

 

B- TARİHÇE

 

1)            GENEL OLARAK

 

İktisadî kurumun tarih içinde sosyal düzeni nasıl etkilediğini ve belirlediğini tesbit edebilirsek, günümüz sosyal anlaşmalarında, daha güncel bir deyişle anayasalarında, bu kurumun yer alış şekli ve ilkelerini de ortaya koyabiliriz. Şimdi, iktisadî dönemleri "kapalı ekonomi" ve "piyasa ekonomisi" iktisadî aşamaları ise "toplayıcılık", "avcılık", "çobanlık", "çiftçilik", "Pazar mübadelesi", "Aracılı mübadele", "Emek mübadelesi" olarak inceleyeceğiz (14). Böylece gelecek hakkında ekstrapolasyon yöntemini kullanarak tahminlerde bulunabilme imkanına kavuşmuş olacağız.

2)            KAPALI EKONOMİ
a)GENEL OLARAK

Üretimin aile, aşiret ve kabile aşamasında yaşayan insan topluluklarının ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik olduğu kapalı ekonomi döneminde iktisadî kurumlaşma oldukça "basit"tir (15). Bu aşamada ilkel araçlar ile yapılan üretim sınırlı sayıda malları kapsamıştır ve emeğin verimi oldukça düşük, iktisadî değişmenin seyri "yavaş"tır (16). Bu dönemde iktisadî kurumlaşma belli ve sınırlı alanlarda ortaya çıkmış ve daha çok aile ve kabilenin üyeleri arasında iş bölümünü arttırmaya yönelik olmuştur. Sosyal yapı da, gelenek ve göreneklere bağlı olduğundan "statik"tir.(17). Bu dönemde "mülkiyet", önce tüketim mallarında daha sonra üretim araçlarında gerçekleşmiştir (18). Bu dönemi, toplayıcılık, avcılık, çobanlık ve çiftçilik olmak üzere dört aşamaya ayırarak inceleyebiliriz.

 

b) TOPLAYICILIK AŞAMASI

İlk insanlar, meyva ve otlardan müteşekkil yiyecekleri toplamak suretiyle yaşayışlarını sürdürmüşlerdir. İnsanın bilgi düzeyi emeğinin verimini arttıracak üretim tekniklerini geliştirmeye elverişli olmadığından, henüz iktisadî faaliyetleri düzenleyen iktisadî ve hukukî normlar kurumlaşmamıştır (19).

Toplayıcılık (20) adı verilen bu aşamada iktisadî kurumlaşmayı belirleyen faktör insanın ihtiyaçları olmuştur. Toplayıcılık aşamasında insanlar ihtiyaçlarını üzüm, hurma, elma armut gibi ağaç ve otlaklarda topladıkları yiyecekler ile karşılamışlardır. Zamanla nüfusun artması ve meyva ağaçlarının yetersiz kalması, insanı yiyecek arama zorunda bırakmıştır. Bu durum insanların göçebe bir hayat sürmelerine neden olmuştur. İnsanlar daha fazla meyva toplamak için ağaçlara çıkmak, dalları eğmek ve ağaçtan sopa ve merdiven yapmak zorunda kalmışlar ve böylece basit aletler üretmeye başlamışlardır (21).

İlk insanların başlangıçta sıcak iklim kuşağı olan bölgelerde yaşamaya başladığı tezi yazarlar arasında ortak kabul gören bir görüştür (22). Ağaçların her mevsimde meyva vermemesi ve ağaç sayısının sınırlı olması, toplanan meyvalardan artanların kurutularak korunması tekniklerinin gelişmesini sağlamıştır. Bu dönemde "mülkiyet", tüketim malları üzerinde gelişmiştir. Nüfusun artması ve farklı aşiret ve kabilelerin oluşması üzerine, meyva ağaçlarında kabile mülkiyeti de doğmuştur. Meyva ağacını çitle çeviren kabilenin bu çitini bozma veya bu ağaçlardan izinsiz meyva koparma, o kabilenin mülkiyetine tecavüz sayılmış ve savaş sebebi kabul edilmiştir (23).

İnsanın savunma ve korunma ihtiyacı, ilk dönemden itibaren onun var olan bir özelliğidir. İlk insanlar hayatlarını tehdit eden tehlikelere karşı kendilerini taş ve ağaçlardan yaptıkları sopalarla savunmuşlar ve korumuşlardır. İnsanlar zamanla taşa şekil vererek koruyucu aletler yapmaya başlamışlardır. Bu nedenle tarihin ilk dönemleri insanların taşa şekil vermelerine göre devrelere ayrılmaktadır (24).

Bu aşamada insanların, ilk mübadele aracı olarak, "kuru yemiş"i semen (para) kabul ettikleri söylenebilir (25).

 

c) AVCILIK AŞAMASI

Nüfusun artması sebebiyle meyva toplama insanların ihtiyaçlarını karşılamaya yetmemiş ve insanlar ateşin de bulunması ile avlanmaya ve bu hayvanların etlerini pişirerek yemeye başlamışlardır. Bu suretle et, insan hayatına gıda olarak girmiştir. Böylece dünya, gıda bakımından, daha çok insana yeterli hale gelmiştir. İnsanlar, meyva toplamadan farklı olarak, ekipler (26) halinde avlanmayı öğrenmişler ve aralarında iş bölümü doğmuştur. Av hayvanlarının izlenmesi gerektiğinden yeni yerlerin keşfi sağlanmış ve insanlar dünyaya yayılmışlardır. Avlandıkları hayvanların derilerini giymek suretiyle daha soğuk iklimlere göç edebilmişlerdir (27). Toplayıcılık aşamasında ağaçların, yaprak ve bitkilerin liflerinden giyinme ihtiyaçlarını karşılayan insanlar, avcılık aşamasında hayvanların postlarından giyinmeye ve yünlerini eğirerek kendilerini soğuktan koruyacak elbiseler yapmaya başlamışlardır. Avcılık aşamasında insanların barınma ihtiyaçları da farklılaşmıştır. Toplayıcılık dönemindeki bitkiler ile örtülü ağaç kulübeler, hayvan derilerinden yapılan çadırlara dönüşmüştür. Ayrıca hayvanları izleyen insanlar, onların barındıkları mağaraları bulmuşlar ve buralarda da yaşamaya başlamışlardır. Bu aşamada savunma ihtiyaçlarında da değişiklikler olmuş, vahşî hayvanlardan korunmaya göre savunma araçları yapmaya başlamışlardır (28).

Avcılık aşamasında üretim teknikleri de değişmiştir. İnsanlar hayvanların kemiklerinden yararlanarak bunlara şekil vermişler, sivri ve düz kemikleri bir tür bıçak gibi kullanarak avlanmada ve etleri kesmede kullanmışlardır. Daha sonra ateşin etkisi ile orman yangınlarında madenlerin eridiğini gören insanlar, ateşin de yardımıyla madenlerin bu özelliğinden yararlanarak avlanma ve savunma araçları yapmaya başlamışlardır. Bu dönemde metalden yapılmış araç ve gereçlerin sayısı artmış ve kalitesi geliştirilmiştir. İktisadî faaliyetlerin hacmi genişlemiş ve insanlar dünyanın hemen her tarafına yayılmışlardır (29).

Toplayıcılık aşamasındaki küçük aile ve kabilelerin yerini, avcılık aşamasında büyük aile ve kabileler almıştır. İnsanlar soğuk iklimlerde de yaşamaya başladıklarından iktisadî faaliyetler günlük ihtiyaçları karşılamaktan öte, mevsimlik olarak temin etme şekline dönüşmüştür. Doğal çevrenin değişmesi giyinme, barınma ve savunma araçlarının da değiştirilmesi sonucunu doğurmuştur (30).

Avcılık döneminde gelişen iktisadî kurumlarda en önemli özellik, işbirliği ve iş bölümünün artmasıdır. Yırtıcı hayvanlara karşı "ekip" ve/veya "takım" kurma zorunluluğu dayanışmayı gerektirmiş ve zamanla iş bölümü sonucu "uzmanlaşma" da başlamıştır. Bu aşamada iktisadî faaliyetler daha karmaşık bir hal aldığından, yeni yetişen gençlerin eğitilmesi ve avlanma tekniklerinin öğretilmesi gerekmiştir. Kadınların çocuklara bakımı ve avcılık işlerinin zorluğu nedeniyle bu faaliyetlere katılamaması onları özellikle avlanma konusunda ikinci plana itmiştir. Halbuki, toplayıcılık döneminde kadın çocuğu ile birlikte üretime katılabiliyordu. Ancak kadın bu defa etin pişirilmesi, yünlerin eğirilmesi, derilerin kurutulması gibi arka plandaki işleri yapmıştır (31).

Avcılık aşamasında üretim gibi "bölüşüm" de güçleşmiştir. Bunun nedeni, aile veya kabilenin bütün fertlerinin üretime doğrudan katılmamasıdır. Ayrıca katılan üyeler de eşit avlanamıyorlardı. Bazıları boş dönerken, diğer bir kısmı ihtiyaçtan fazlasını avlamış olabiliyordu. Nasıl bir bölüşüm yapılacaktı? Bölüşüm yapan otoritenin "müeyyide" gücüne sahip olması gerekiyordu. Bu aşamada başkanın yetkileri artmış ve bölüşümdeki ihtilafları gideren hakem yetkisini de kazanmıştır. Bu durum zamanla başkanın sosyal ve iktisadî görevlerini arttırmış ve müeyyide ile donatılması gerektiği düşüncesini geliştirmiştir (32).

İnsanların bu dönemde, mübadele aracı olarak, "hayvan derileri"ni semen kabul ettikleri söylenebilir (33).

 

d) ÇOBANLIK AŞAMASI

İnsanların sürekli avlanmaları, av hayvanlarının sayısının azalmasına sebep olmuş, nüfusun da artmasıyla insanlar gıda ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelmişlerdir. Ancak avcılık aşamasında hayvanları yakından tanıyan insanlar, en çok yararlandıkları hayvanları ehlileştirmeye, bunları besleyerek çoğaltmaya başlamışlardır. Bu durum iktisadî yapıda değişikliklere neden olmuştur. Daha önce tüketim mallarında oluşan mülkiyet, bu defa üretim araçlarına geçmiştir, insan, daha önce savaştığı ve avlamaya uğraştığı hayvanları emrine almış ve ayrıca imarda bu hayvanların gücünden de yararlanmaya başlamıştır. İnsanlar bu aşamada ilerideki ihtiyaçlarını karşılayacak hayvanları yetiştirdikleri için, artık geleceklerini de belli ölçüde güven altına almışlardır. Çobanlar bir çok hayvanı kontrol etme yeteneğine sahip olduklarından emeğin verimi artmış ve diğer insanların başka işlerle uğraşmaları imkânı doğmuştur (34).

Önceki aşamalarda geçimini tesadüflerle sağlayan insanlar, bu aşamada gıda ihtiyaçlarını belli bir düzene sokmuşlardır. Ayrıca ehlîleştirdikleri hayvanların etinin yanında, sütünden ve yumurtalarından, hatta ısılarından yararlanmaya başlamışlardır. Daha sonra sütlü ve etli mamuller yapmayı da öğrenmişlerdir (35).

İnsanlar, çobanlık aşamasında barınma ihtiyaçlarını da önemli ölçüde geliştirmişlerdir. Kışlık yerlerde taştan ve ağaçtan kulübeler yapmayı öğrenmişlerdir. Kışlık yerler ile yaylalar arasında gidip gelmeye başlamışlar, mevsimlik de olsa yerleşmeyi öğrenmişlerdir. Üretim tekniği olarak hayvanların kesilmesi için metal bıçaklar yapmışlardır. Hayvanlardan taşıma, binek aracı olarak da yararlanmaya başlamışlardır (36).

İktisadî kurumlardan "mübadele", hayvan mübadelesi şeklinde ortaya çıkmıştır. İş bölümü ve uzmanlaşma gelişmiştir. Hayvanlar üzerinde başlayan mülkiyet, hukuk kurallarının gelişmesinde etkili olmuş yerleşik düzene basamak teşkil etmiştir. İnsanların yer yüzüne dağılmaları en fazla bu aşamada gerçekleşmiştir. Yer yüzündeki kabile ve soylar arasındaki ilişkiler göçebe toplulukların hareketleriyle yoğunluk kazanmış, bilgiler ve kültürler yayılmış, insanların bilgi birikimi artmıştır (37).

Bu aşamada, otlak ve mer'aların mülkiyeti önem kazanmış ve kabileler arasında ortak mülkiyet kavramı gelişmiş, aynı zamanda "ferdî mülkiyet"de yaygınlaşmaya başlamıştır (38).

İnsanların bu aşamada semen olarak "ehlî hayvanları" birim aldıkları söylenebilir (39).

e) ÇİFTÇİLİK AŞAMASI

 

Yer yüzünde nüfusun artması ve ehlî hayvanlara ayrılan otlakların yetmemesi sebepleriyle insanlar yine ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelmişlerdir. Buna çare olarak hem ehlî hayvanlarının hem de kendilerinin ihtiyaçlarına cevap veren yararlı bitkileri ekip biçmeye başlamışlar ve zamanla "tahıl" üretimini keşfetmişlerdir (40). Bunun için önce kendiliğinden sulanan ve verimli alanlar olan yerleri tercih etmişler, toprağı sürmüşler ve bu işte, kendi emeklerine ehlîleştirdikleri hayvanların bir kısmının gücünü de eklemişlerdir. Sabanı da bu dönemde keşfetmişlerdir. Toprağın sürülmesi, ekilmesi, ürünün toplanması, harmanlanması ve depolanması gibi faaliyet ve teknikler, insanların yerleşik hayata geçmelerine sebep olmuştur. Tarihçiler uygarlıkları insanların bu aşamaya geçmeleriyle başlatırlar. İlk yerleşik uygarlığın Mezopotamya denilen iki nehrin aktığı sulak ve çok verimli yerde başladığı tarihçiler tarafından kabul edilir (41).

İnsanların tahıl üretimine geçmeleri, üretim tekniklerinin değişmesine, dolayısıyla sosyal kurumlarda da değişikliklerin meydana gelmesine neden olmuştur. Toprağı işleyen ve eken insanlar, çıkacak ürünü beklemek zorunda kalmışlar ve bunun sonucu olarak "yerleşik hayat"a geçmişlerdir. Artık her ihtiyacını kendisinin karşılaması gerekmemiş, mal değişimi olabildiğinden iş bölümü ve uzmanlaşma artmıştır. Kendi yapamadığı ihtiyacı olan şeyleri başkasından almak, ürettiğini başkalarına satmak suretiyle "değişme/mübadele" olayını iyice öğrenmiştir (42).

Bu aşamada insanlar, tarımsal ürünlerin bir bölümünü oluşturan tahılın ileride tüketilmek amacıyla "depo" edilmesini öğrenmişler, böylece "tasarruf ve "artık değerleri biriktirmeyi sağlamışlardır. Kullanılan üretim tekniklerinin, tarım kesiminde çalışanların verimi artırması nedeniyle tarım dışı işlerde uğraşanların sayısı da çoğalmıştır. İnsanların bir kısmı mübadele ile uğraşırken, diğer bir kısmı "sanat" faaliyetlerine yönelebilmişlerdir (43).

İnsanların yerleşik topluluklar haline gelmeleri bu aşamadan sonra gerçekleşebilmiştir. Ağaç, çalılık ve taşlardan temizledikleri toprakları ekime hazırlamak için gayret sarfetmişler ve toprağın İslahı için "yatırım" yapmaya başlamışlardır, ihya ederek sahip oldukları toprakları bırakarak uzağa gidememişler ve tarlalarının yakınına yerleşmişlerdir. Çiftçilik aşamasında "ihya" ve "imar" önem kazanmış ve yatırım düşüncesi egemen olmuştur. Savunma araç ve tekniklerini de değiştirmek ve geliştirmek, özellikle dış saldırılara karşı korunmak için metal silahlar ve savunma kaleleri yapmak zorunda kalmışlardır (44).

Tarımda sabanın üretim aracı olarak kullanılması, insan gücünün yanında hayvan gücünden de yararlanılması, büyük bir teknik gelişme olarak değerlendirilebilir. Bu değişme ile insan emeğinin değeri ve toprağın verimliliği kat kat artmış ve tarım dışı alana kaynak aktarılması mümkün olmuştur. Bu aktarma, özellikle kentleşme sürecini başlatmış ve yeni "site"lerin doğmasına neden olmuştur (45). Bu arada teknolojik gelişmede de önemli mesafeler alınmıştır. Teknolojik gelişme emeğin ve toprağın verimini artırdığı için "sermaye oluşumu"na ortam hazırlamıştır. Kentleri birbirine bağlayan yollar yapılmış, yolcuların barınma ve korunma ihtiyaçlarının karşılanması için kervansaraylar inşa edilmiştir. Kentlerde mübadele faaliyetlerinin yapıldığı pazarlar kurulmuş ve böylece insanlık piyasa ekonomisi dönemine geçme aşamasına gelmiştir. Mülkiyet kurumunun belirginleşmesiyle insanın ihtiyaçları artmış, artan ihtiyaçların karşılanması için fazla çalışmak zorunda kalmış, bunun sonucu olarak iktisadî ve sosyal hayat büyük bir "dinamizm" kazanmıştır (46).

Yerleşik düzene geçen toplulukların iktisadî ve diğer sosyal kurumları daha belirgin bir hal almıştır. Devletlerin büyümesi, artan kamu işlerinin yürütülmesi için üretilen hasılanın bir bölümünün "vergi" olarak alınmasına neden olmuştur (47).

Tarım ve tarım dışı işlerde aile bireylerinin yanında başka topluluklardan savaş veya başka yollarla getirilen yabancı kişiler de köleleştirilerek karın tokluğuna çalıştırılmaya başlanmış, bunların ürettiği fazla değerler özellikle sarayların, malikânelerin ve mabetlerin yapımında kullanılmıştır (48).

Çiftçilik aşamasındaki topluluklar, "devlet" olarak teşkilatlanabilmişler ve bunun sonucu olarak hukukî normlarda önemli gelişmeler meydana gelmiştir. Söz gelimi, toplumu oluşturan bireylerin, sosyal grupların ve sınıfların statüleri belirlenmiş; iktisadî faaliyetler de yoğunlaştığından borç alacak ilişkilerini düzen- leyen hukukî normlar geliştirilebilmiştir (49)

Yerleşik hayata geçen insanların, sosyolojik bakımdan, kabile döneminden devlet aşamasına bu dönemde geçtikleri de kabul edilmektedir. "Toprak mülkiyeti" kavramının gelişmesi de bu dönemin ürünüdür. Gelişen üretim tekniklerinin yanında "yazı"nın semboller ile ifadelendirilmesi, sosyal disipline dayanan düzenin, "sosyal anlaşma" düzeyine çıkmasında basamak teşkil etmiştir (50).

Bu dönemde mübadele aracı olarak "tahıl"ın semen kabul edildiği söylenebilir (51).

 

3) PİYASA EKONOMİSİ DÖNEMİ

 

a)    GENEL OLARAK

 

Piyasa ekonomisi kavramı günümüzde daha çok planlı ekonomilerin karşıtı ve kapitalizm ile eş anlamlı olarak kullanılır (52). Bu kavram, burada iktisadî faaliyetlerin geniş çapta arz ve talep mekanizması ile pazarda belirlendiği anlamında kullanılacaktır. Esasen piyasa, "alıcı ile satıcı arasındaki ilişkinin kurulduğu yer veya yöntem" olarak da tanımlanabilmektedir (53).

İlk çağlarda dar da olsa bir pazardan söz etmek mümkündür. İnsanlar, haftada veya ayda bir veya yılın belli dönemlerinde ulaşımı kolay yerlerde kurulan pazarlarda alıcı veya satıcı olarak bir araya gelirler, ihtiyaç fazlası mallarını, ihtiyacını duydukları mallarla takas ederlerdi (54).

İnsanların üretimi sadece kendileri için değil de piyasa için yapmaya başlamaları ve ihtiyaçları olan malları başkalarından alabilmeleri, iktisat tarihinde önemli bir gelişme ve dönem olarak değerlendirilir. Çünkü böyle bir gelişme, iş bölümü ve uzmanlaşma demektir. Herkes pazar için çalışıp çıkarını artırmaya çalışırken, en iyi malı üretmekte ve böylece diğer insanlara yardım etmektedir. Piyasa mekanizması sayesinde malların üretimi "kollektif' hale gelmiştir. Birbirini tanımayan, dilleri, dinleri ayrı olan hatta birbirleriyle savaş halinde bulunan insanlar ve topluluklar, piyasa için üretmeyi terk etmemişlerdir. Piyasa "fiyat" denilen mekanizma ile işlerliğini sürdürmüştür (55).

Bu dönem, "pazar mübadelesi", "aracılı (tüccar) mübadelesi" ve "emek mübadelesi" aşamalarına ayrılarak incelenebilir.

 

b)    PAZAR MÜBADELESİ AŞAMASI

İnsanların yerleşik düzene geçmelerinden sonra ihtiyaçları daha da artmış ve sahip oldukları toprak, arazi ve evlerin dış saldırılardan müştereken korunması gerekmiştir. Bu durum onları daha büyük topluluklar halinde örgütlenmeye sevk etmiştir. İş bölümü artmış ve dayanışma şekli sistemleşmiştir. İnsanların ve toplulukların ihtiyaçları mübadeleyi gerekli kılmıştır. İnsanlar mübadelenin yaygınlaşmasına bağlı olarak barınaklarını da geliştirmişler ve kentler kurmaya başlamışlardır. Barınak yapımında çalışan ustaların bütün mesailerini inşaata ayırmaları gerekmiş ve insanların daha sağlıklı evlerde oturmaları mümkün hale gelmiştir (56). Bütün bunlar iş bölümü ve uzmanlaşma ile teknolojinin gelişmesi sonucunu doğurmuştur.

Bu aşamada insanların savunma araçları da nitelik değiştirmiştir. Mübadelenin güven içinde yapılabilmesi için devletlerin güçlenmesi gerekmiştir. Pazarın güvenliği sağlandığı ölçüde mübadele artmıştır. Bu da, iç ve dış güvenlik açısından "askerî" gücün oluşturulmasını gerektirmiştir. Güçlü orduya sahip olan devletler egemenlik alanlarını geliştirmişler, bunun sonucu olarak da yayılmacı politikalar izlemeye başlamışlardır (57).

İnsanlar arasında mal mübadelesinin artması, "borç" ve "emanet" ilişkilerini düzenleyen hukukî kurumların da gelişmesini sağlamış ve "mala dayalı kredi" sistemi doğmuştur. Günümüzde iktisadî hayatın temel kurumu sayılan bankaların işlevlerininilkin bu dönemde kurumlaşmaya başladığı, kredi merkezleri olarak mabetlerin kullanıldığı söylenebilir (58).

İktisadî faaliyetlerin amacı, mevcut kıt kaynakların rasyonel bir şekilde değerlendirilerek, insan istek ve ihtiyaçlarının en az maliyetle karşılanmasını sağlamaktır. İnsan, ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik kararlarında kendi iradesini en rasyonel olarak serbest piyasa içinde kullanabilir. Bu nedenle, bu aşamada teşekkül eden en önemli iktisadî kurumun "pazar" olduğu söylenebilir. Pazar sayesinde neyin, nasıl, ne kadar ve kimler için üretileceği belirlenebilmiştir. Önceleri yalnız kendi ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan insanlar, artık başkalarının ihtiyaçları için de üretimde bulunmaya başlamışlardır (59).

Pazar ekonomisinde başlangıçta" trampa / takas" esas iken, insanlar madenî parayı ve özellikle bakır ve gümüş parayı bu dönemde keşfetmişlerdir. Pazara getirilen malların alım satımı böylece kolaylaşmış, pazar yerlerinin kurulduğu ve bu pazarların geliştirildiği yerler şehirleşmiş, bu şehirleşme olgusu da iş bölümünü ve uzmanlaşmayı hızlandırmıştır (60).

Bu dönemde mübadele aracı olarak piyasada "madenî para" kullanılmıştır (61).

 

c) ARACILI MÜBADELE AŞAMASI

 

Malını doğrudan pazarlamak isteyen üreticinin, malın imal edilmesi, depolanması, korunması, taşınması, pazarlanması ve benzeri hizmetlerinide kendisinin yapması gerekir. "Tüccar" başlangıçta kendi malının yanında yakınlarının mallarını da korumaya ve pazarlamaya başlamış, daha sonra başkalarının ürettiği malları alıp satan durumuna geçmiştir. Tüccarın bu alım satımdan kendi ihtiyaçlarını ve geçimini temin etmeye başlaması ile iktisadî bir özellik olan "kâr" kurumu ortaya çıkmıştır. Kâr, piyasa ekonomilerinde iktisadî faaliyetlerin yönünü belirleyen bir kurum haline gelmiştir (62).

Tüccarların üreticilere ait malları pazarlamaları, insanlar arasında iş bölümü ve uzmanlaşmayı daha da artırmıştır. Bu sınıfın oluşması, mallarını satan üreticilerin pazar arama ve pazara gidip gelme külfetini ortadan kaldırmış ve maliyetleri düşürmüştür. Aynı şekilde tüketiciler de ihtiyaçları olan malları daha kolay temin edebilme imkânına kavuşmuşlardır. Tüccarlar, "kâr" edebilmek için hem üreticiyi hem de tüketiciyi bulmak zorundadırlar. Bunun sonucu olarak, bölgeler, ülkeler ve kıtalar arasında mal alım satımı ile iktisadî değerler akışında bir hızlanma meydana gelmiştir. Böylece üretime yönelik bilgi ve teknoloji yer yüzüne yayılma imkânı bulmuştur (63).

Ticaret, malı ucuza alıp pahalıya satarak "kâr" etmektir. Tüccar bunun için, bir malı fiyatı  düşük olduğu mevsimde satın alır, depolar, korur, nakleder ve fiyatı yüksek olduğu mevsim veya yerde satar. Böylece "yer" ve/veya "zaman"ı değiştirilmek suretiyle malların faydası arttırılmış olmaktadır (64).

İnsanların ürettiklerini bizzat pazara götürmeleri ve ihtiyaçları olan malları pazardan almaları, kendileri için büyük bir külfet teşkil ediyordu. Bu sebeple malın üretimine doğrudan katılmamakla beraber, üretilen malları üreticilerden toplayarak pazara getiren aracı bir sınıf ortaya çıktı. "Tüccar sınıfı" adını alan bu kimseler, "malın rantı"nı arttırmak suretiyle iktisadî hayata bir unsur olarak girdiler ve üreticilerin nakletme ve stoklama gibi güçlüklerini giderdiler (65). Fazla ürünleri, diğer pazarlara götürdüler ve bu pazarların fazlalıklarını da ihtiyaç gösteren pazarlara ulaştırdılar. Bu suretle, "uluslararası ticaret" başladı ve hemen bütün ülkeler tüccarların bu faaliyetlerini desteklediler. İpek yolları bu dönemde ortaya çıktı. Devletler bu yolları güven altına aldılar ve devletler arası ilişkiler bu dönemde gelişti. Madenî paraya ek olarak, taşıması daha kolay ve daha değerli olan ve uluslararası ticarette de ortak kabul gören "altın para" keşfedildi ve bu keşif uluslararası ticareti hızlı bir şekilde geliştirdi (66).

Bu dönemde mübadele aracı diğer madenî paraların yanında, "altın para" da semen olarak kullanılmıştır (67).

 

d) EMEK MÜBADELESİ - İŞÇİLİK AŞAMASI

 

Uluslararası ticaretin gelişmesi, iktisadî malların rantını yükseltmekle beraber artan nüfusun ihtiyaçlarını karşılamaya yetmedi. Bu döneme kadar insanlar emeklerini kendi işlerinde kullandılar ve genelde emeklerini pazara sürmediler. Ancak Batı'da sanayi inkılâbının başlamasıyla, emek faktörüne duyulan büyük ihtiyaç insanın sadece emeğini ortaya koyarak iktisadî hayata girmesinde önemli bir rol oynadı. Böylece ekonomik faaliyette, "emek mübadelesi / işçilik" aşaması diye nitelendirilen bir dönem başlamış oldu (68). Batının yeni dünyayı keşfi ve bu yerlerde süs eşyası olarak kullanılan altının Avrupa ülkelerine getirilerek "altın para" şeklinde kullanılması ve Doğu'daki malların bu altınlarla Batı'ya aktarılması, dünyanın bu yöresinde büyük bir "sermaye birikimi"ni doğurdu. Bu birikimle büyük sanayi tesisleri kuruldu ve insanlar kurulan bu iş yerlerinde emeklerini koyarak çalışmaya başladılar. Ekonomide "liberalizm" doğdu; bu sistem zamanla "ticarî kapitalizm "e, o da "sanayi kapitalizmi"ne dönüştü (69). Piyasaya iktisadî girdi olarak giren "emek" faktörü, mal gibi değerlendirildiğinden nüfus arttıkça emeğin değeri düştü ve Batıda büyük bir sefalet başladı. "Sosyalizm" ve "komünizm" alternatif olarak ileri sürüldü. Bu sistemler emeğin bütün iktisadî değerlerin ortaya çıkmasında temel faktör olduğu var sayımından hareketle , dünyanın birçok yerlerinde uygulamaya konuldu. 20. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren, kapitalizm de emek faktörünü değerlendirme biçiminden ödünler vermeye başladı ve "karma" sistem çıktı. Sosyalizm de emek dışında alternatifler olduğu ve ferdî mülkiyeti kabul etme konusunda ödünler verdi (70). Ancak bu iki sistem tarafından verilen bu ödünler, insanlar ve ülkeler arasındaki gelir dağılımı dengesizliklerini çözmeye yetmedi. Ortaya çıkan işsizlik sorunu çözülemediği gibi devletin iktisadî hayata müdahalesi arttı. Dünya üzerindeki sömürü ve gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler arasındaki uçurum giderek büyüdü. Silahlanma yarışı hızlandı ve dünya iki büyük savaş ile yerle bir oldu.

Yer yüzünde doğal çevreyi şekillendiren ve maddeye değer kazandıran insanın emeğidir. Her aşamada üretim araçlarına sahip olmayan ve emeğini başkasına satarak veya kiralayarak geçimini sağlamaya çalışan insanlar bulunmuştur. Avrupa'da 16. yüzyılda ticarî faaliyetler ve merkantalizm sonucu başlayan üretim artışı, 18. yüzyıldan itibaren hız kazanmış; insan emeği ve hayvan gücünün yanında ilmî buluşlara bağlı olarak buhar gücü ve daha sonra elektrik enerjisi, üretim ve ulaşımda kullanılmaya başlamıştır. Üretimde sağlanan teknolojik gelişmelerle kitle üretimine geçilmiş, ülkeler ve bölgeler arasında hammadde ve mamul madde taşımacılığı hem kolaylaşmış hem de hızlanmıştır. Üretim teknolojisinde ve taşıma araçlarında meydana gelen bu hızlı değişmeye "sanayi inkılâbı" adı verilir (71).

Teknolojinin gelişmesi büyük yatırımları arttırmış ve emeğe daha fazla ihtiyaç doğmuştur. Artan nüfus emeğini satmak suretiyle ücret elde etmeye başlamıştır. Sermayedarlar da üretimi artırmak ve geliştirmek için emeği diğer üretim girdileri gibi adeta piyasadan fiyatla satın almışlardır. İşçiler, kendilerinin ve yakınlarının geçimini sağlamak için emeklerini piyasaya arz etmişler ve

kendilerine ait bulunmayan ve sermayedarların kontrolünde olan sermaye mallarını kullanarak üretime katılmışlar, elde ettikleri ücretin bir bölümü ile kendilerini, diğer bölümü ile çocuklarını geçindirmişlerdir. İşçilik aşamasına geçen Avrupa ülkelerinin ve bunu izleyen Kuzey Amerika ve Japonya gibi ülkelerin iktisadî yapıları önemli ölçüde değişmiş, iktisadî faaliyetlerin nitelikleri farklılaşmış ve iktisadî kurumlar yeni bir görünüm kazanmıştır. Bu nedenledir ki, işçilik aşamasına geçen topluluklar, "sanayileşmiş topluluklar" diye bilinir (72). Bu dönemde ortaya çıkan iktisadî görüşler, emek faktörü fiyatının da aynen malın fiyatı gibi, serbest piyasada arz ve talebe göre belirlenmesi gerektiğini savunmuşlardır (73).

İşçilik aşamasında, özellikle 18. yüzyılın sonundan itibaren ulaşım araçlarında büyük gelişmeler kaydedilmiştir. Bu durum ülkeleri birbirine bağlamış, üretilen mallar ucuz olarak ve kısa bir zaman içinde nakledilebilmiştir. Yapılan demir yolları boş arazilerin değerlendirilmesinde önemli rol oynamış, arazinin yoğun kullanımı, üretim tekniklerini de geliştirmiştir. Malların değerlendirilmesi için pazarlar ve büyük şehirler kurulmuş, buharla işleyen büyük gemilerin yapılması, denizaşırı kolonilerden Avrupa'ya gıda mallarının aktarılmasını kolaylaştırmıştır. Süveyş ve Panama kanallarının da açılması ulaşım maliyetlerini önemli ölçüde düşürmüş ve taşıma süresi kısalmıştır (74).

Bu aşamada üretim teknolojisindeki gelişmelerin önemli bir kısmı tarımda kullanıldığından beslenme ve gıda ihtiyaçlarının karşılanmasında da büyük başarılar elde edilmiştir. Giyinme ihtiyaçlarının karşılanmasında tekstil sanayii alanında da önemli gelişmeler sağlanmıştır. "Uçan mekik" adı verilen buluş ile " mekanik iplik bükme aleti" ve "otomatik dokuma tezgahı"nın keşfi dokuma sanayiinin gelişmesinde büyük rol oynamıştır. Bu sanayi işçilik aşamasına geçilmesinde sürükleyici bir faktör olmuştur. Özellikle gümrük uygulamalarının yaygınlaşmasında ucuz pamuk üretiminin rolü etkili olmuştur (75).

Bu aşamada barınma ihtiyacının karşılanmasında da önemli değişiklikler meydana gelmiş, güvenlik ihtiyacı özellikle son iki yüzyıl içinde farklı bir boyut kazanmış, sosyal ve genel güvenlik alanında önemli mesafeler katedilmiştir (76).

Bu aşamada sermaye oluşumu sürecinin hızlanması, üretimin örgütlenme biçimine etki etmiş ve büyük işletmelerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Demokrasinin gelişmesine paralel olarak yönetime katılma da artmış, serflik ve kölelik kurumları yıkılmış, bunların yerine emeğini pazara koyan "işçilik" sistemi gelişmiştir. Sanayileşmiş ülkelerde küçük işletmeler kapanmış ve çırak kalfa, kalfa usta ilişkisi terk edilmiştir. Sermayedarların kurduğu büyük işletmelerde çalışan elemanlar, müdür, mühendis, şef, usta, işçi gibi yeni unvanlar ile adlandırılmıştır. Üretimin ağır yükü işçilerde olduğu halde, bu işletmelerde çalışanlar üretim araçlarının sahibi değillerdir (77).

İşçilik aşamasında sermayedarların kârlarının büyümesi tasarruf ve yatırımı doğurmuş, bu da sanayileşmenin tarihin hiçbir döneminde görülemeyen bir hızla gelişmesine neden olmuştur. İktisadî faaliyetlerin dinamikleşmesi, üretim tekniklerini sürekli olarak geliştirmiş, iktisadî yapıdaki değişme de süreklilik kazanmıştır. Daha önceki aşamalarda sosyal yapı iktisadî yapıyı belirlerken, bu aşamada iktisadî yapı sosyal yapıyı şekillendirmiştir. İktisadî faaliyetlerin sosyal ilişkiler üzerindeki belirleyicilik etkisi önemli ölçüde artmıştır. İktisadî faaliyetlerin sürekli değişmesi hem iktisadî yapıda hem de sosyal yapıda dengenin kurulmasını güçleştirmiştir. Bu nedenle zaman zaman çatışmalar, darbeler, ihtilâller ve savaşlar çıkmıştır. Gelir dağılımındaki aşırı dengesizlik ve bu dengesizliğin sürekli artması, tekelleşme ve bu tekellerin piyasayı tek başlarına etkilemesi ve belirlemesi arz ve talep arasındaki dengeyi bozmuş ve iktisadî bunalımlar ile sosyal patlamalara yol açmıştır (78).

Bu sosyal patlamalara karşın, "sosyal güvenlik" kurumları ile işçilerin örgütlenmelerinde önemli gelişme ve değişmeler meydana gelmiştir. Çatışmada dengeyi sağlamak amacıyla işçiler "grev" yoluna başvurmuşlar, bu eylemlerini anayasal bir hak olarak elde etmişler, buna karşı ise işverenler "lokavt" yoluna başvurmuşlardır (79).

Emeğin iktisadî alana faktör olarak girmesi altın para sisteminde değişikliklere neden olmuş, altın para emeğin payını karşılamaya yetmemiştir. Buna çare olarak insanlar "kağıt para" sistemini bulmuşlardır. Bu sistem uzun bir süre karşılaşılan sorunları çözmede etkili olmuştur. Önceki dönemlerde yasak ve günah olan "faiz" meşru kabul edilmiştir. Önceleri, bankalar, kendilerine güvenlik amacı ile para yatıranlardan koruma ve depolama hizmetleri karşılığı olarak kira alırlarken, zamanla bankalardaki bu stoğun yüksek meblağlara ulaştığı görülmüş ve statik durumdaki paralar ihtiyaç sahiplerine faiz karşılığında "kredi" olarak verilmeye başlanmıştır. Faiz, kredi ikilemi ile sermaye birikimi oluşmuş ve büyük yatırımlara girişilmiştir. Bunun sonunda büyük işletmeler ve tekeller doğmuş, tekelleşme olgusu piyasada fiyat hakimiyetine yol açtığından geniş halk kitlelerini fakirleştirmiş, ellerinde para kalmayan halk yokluk ve sefalet içinde yaşarken, büyük firmalar ellerindeki malları eritemedikleri için büyük bir iktisadî krizin içine düşmüşlerdir. Bunun sonucu olarak 1929'larda dünya büyük bir iktisadî krizle karşılaşmıştır. Ünlü iktisatçı J.M.Keynes bu dönemde ortaya çıkmış, kağıt paranın getirdiği kolaylıkları dikkate alarak devletin emisyonla piyasaya para sürmesini ve halka vermesini ileri sürmüştür (80). Bu yönde uygulanan politikalarla halkın talep gücü artmış ve kriz atlatılabilmiştir. Ancak karşılıksız para basmayı öğrenen insanlar yeni bir hastalığa yakalanmışlardır. "Enflasyon" adı verilen bu hastalıkla yine halkın elindeki para alınmış ve halk yeniden fakirleşmeye başlamıştır (81). Hâlen "kağıt para"nın mübadele aracı olarak kullanıldığı bu aşamanın içinde yaşamaktayız.

Keşfedilen kağıt paranın da etkisiyle bankacılık sektöründe büyük gelişmeler meydana gelmiştir. Bankalar, önceleri büyük sermayenin korunduğu yerler şeklinde örgütlenirken, zamanla küçük tasarufların bir araya getirilmesi işlevini yüklenmiş ve "kredi" mekanizması ile de ekonominin kalbi haline gelmiştir (82).

Hukukî normların belirlenmesinde ve geliştirilmesinde de önemli değişmeler olmuştur.Önceleri, din adamları veya yöneticiler tarafından belirlenen yasalar, seçimle iş başına gelen ve toplumu oluşturan grupları temsil eden "yasama" organı tarafından konulmaya başlanmış, yürütme organına sınırlar getirilmiş ve yargılama faaliyeti bağımsız mahkemelere verilmiştir. Kamu oyu ve seçimler yoluyla yasaların yapımında halkın etkisi artmıştır (83).

İşçilik aşaması da, diğer aşamalar gibi, insanlık tarihi boyunca süregelen iktisadî değişme ve gelişmenin bir evresi olarak değerlendirilebilir; değerlendirilmelidir de. Gerçekten, bu dönemde tarihin hiçbir döneminde görülmemiş derecede ilerlemeler kaydedilmiş, gerek bilimsel alanda gerekse üretim teknolojisinde büyük gelişmeler sağlanmıştır. Bu arada dünya kaynakları aşırı bir şekilde kullanılmış ve üretim görülmemiş ölçüde artmıştır. İnsanların tümü olmasa da bir bölümünün refah düzeyi yükselmiştir. Karşılaşılan sorunlar hemen çözülmüş ve yeni gelişmelerle "dinamizm" sürekli hale gelmiştir (84).

Ancak hâlen içinde bulunduğumuz bu aşamada, yeni yeni ortaya çıkan sorunların çözümünde önemli birtakım güçlüklerle karşılaşılmaktadır. Bu sorunların başında elde edilen hasılanın paylaşımındaki dengesizlik, ulusal ve uluslararası gelir dağılımındaki adaletsizlik, sömürü, enflasyon, rüşvet, işsizlik, az gelişmişlik, silahlanma yarışı, kartel ve tröstlerin piyasa egemenliği gelmektedir. Bu sorunlar, insanların, iktisadî bakımdan, yeni bir aşamanın eşiğine geldiğinin işaretleri olarak kabul edilebilir (85).

 

C- SORUNLAR, NEDENLERİ ve ÇATIŞMALAR

1) GENEL OLARAK

Hâlen yaşamakta olduğumuz işçilik aşamasında, emeğin iktisadî faktör olarak kabul edilmesi ve bu suretle değerlendirilmesi, üretimi arttırdığı gibi yeni tekniklerin de keşfedilmesine sebep olmuştur. Bu dönemde liberalizm, kapitalizm, sosyalizm ve karma ekonomi gibi iktisadî sistemler ileri sürülmüş ve belli ölçüde uygulanmıştır. Başlangıçta bu sistemler iktisadî bakımdan büyük gelişmeler sağlamış, ancak zamanla ortaya çıkan sorunların çözümünde yeterli olamamış, hatta, bu sorunların artmasında ve büyümesinde etkili olmuştur. Kapitalist sisteme karşı sosyalist sistemin çıkması, 1929 iktisadî krizi, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları kapitalist sistemin ortaya çıkardığı kaçınılmaz sonuçlar olarak ifade edilmiştir. Diğer taraftan bu sistemlerin uygulanması sonucu, gelir dağılımında büyük dengesizlikler, işsizlik, devlet müdahaleciliği ve gümrük duvarları, rüşvet, gelişmiş ülkeler ile üçüncü dünya ülkeleri arasındaki faklılığın giderek artması, dünyanın bir tarafı sefahat içinde iken diğer tarafının açlık ve sefalet içinde yaşaması, enflasyon ve dış borçlar gibi sorunlar insanlığın bu iktisadî aşamada karşılaştığı ve çözemediği problemler olarak sayılmakta ve karşımızda durmaktadır (86). Şimdi karşılaşılan sorunlar ve nedenleri ile iktisadın diğer sosyal kurumlarla çatışması üzerinde kısaca durmak istiyoruz.

 

2) SORUNLAR ve NEDENLER

 

a)         DENGESİZLİK

 

Bütün doğal ve sosyal varlık ve kuruluşlar denge esasına dayanırlar ve ona göre yaşarlar. Bu husus ekonomi için de geçerlidir ve son derece önemlidir. Bu kelime Eski Yunan'da aile bütçesi giderlerinin denkleştirilmesi anlamında kullanılmaya başlamıştır. Ekonomi kelimesi, Arapça'daki iktisat kelimesinin adalet anlamına gelen "kist" kelimesinde olduğu gibi, denklik birimi anlamına da gelmektedir. Oysa bugünkü ekonomi dengesizliğe dayanmaktadır.

 

b)         AÇLIK

 

İnsanlar fizyolojik ihtiyaçlarını, çalışsınlar veya çalışmasınlar, karşılamak zorundadırlar. Ancak günümüzde yaklaşık bir milyar insanın yetersiz beslendiği ve aç oldukları sürekli ifade edilmektedir. Esasen bu durum dünyadaki beslenme kaynaklarının yetersizliğinden doğmamakta, gelir dağılımının dengesizliğinden meydana gelmektedir. Gelirler dengeli dağılmayınca insanların bir kısmı aç kalmakta, diğer bir kısmı ise israf içinde bulunmaktadır. Bu gelir dağılımındaki dengesizliğin kaynağı gereksiz üretimlerin yapılması ve gereksiz tüketimlerdir. Lüks üretimi de diyebiliriz. Gelirleri bol olan insanlar para harcayacak yer ararlar, kendilerine gerekmediği halde paralarını harcamak için yatırım ve üretime girişirler, toplu üretimde emek bu tarafa kayar. Halkın ihtiyacı olan mallar üretilmez ve halkın ihtiyacı mallarda çalışanlar iş bulamazlar; ekonomik krizler doğar. Bir tarafta satılmayan mallar, diğer tarafla da onu alamıyan aç insanlar oluşur (87).

 

c) İŞSİZLİK

Gelirdeki dengesiz dağılım yalnız açlığı doğurmamakta, aynı zamanda işsizliği de meydana getirmektedir. Halkın ihtiyacı olan mallar satılmayınca üretim de olmamaktadır. Krediler geri dönmemekte ve işyerleri çalışamaz hale gelmektedir. Sadece zenginlere hitap eden üretim yapılmakta ve bir tarafta sefahat sürerken diğer tarafta da sefalet olmaktadır. Nakıs istihdamda denge oluşmaktadır. Keynes'in keşfettiği bu hastalığa çere olarak karşılıksız para mekanizması getirilmiştir. Bunun kaynağı insanın değil de sermayenin merkez alınmasıdır. Yani gaye insanlara iş bulma olmayıp işe insan bulmadır; Sınıflı topluluklarda insanlar ikiye ayrılmakta, bir kısım insanlar eşya için diğer kısmı ise eşya onlar için olmaktadır. Serbest rekabet içinde emeği koruma yerine tekel içinde sermayeyi koruma düzeni bu hastalıkların kaynağı olmaktadır (88).

 

d) İSRAF

 

İsraf emeğin ve eşyanın yerinde kullanılmaması demektir.

Bin lira harcanması gereken bir yerde beş bin lira harcanıyorsa israf var demektir. Bir iş on işçi ile yapılabilirken yirmi işçi ile yapılıyorsa, insanların ihtiyacı olan yemek hayvanlara veriliyorsa israf var demektir. Bir ekonomide, arz ve talep dengesi tekel veya enflasyon nedeniyle bozulmuşsa artık israf kaçınılmazdır. Devlet müdahelesi israfın kendisidir. Zorunlu ve primli sigorta böyledir. Paranın bir marjinal kullanım yeri vardır. Bunu sahibi karar verip kullanır. Zoraki tasarruflara gidilince, insanlar yemek yeme yerine ilaç almaya zorlanmış olurlar (89).

 

e) GÖSTERİŞ

 

Tüketimler insan ihtiyaçlarının giderilmesi içindir. Oysa gösteriş ekonomisinde ise kişiler aç kalsalar bile gösteriş harcamalarını tercih ederler. Ekonomi ihtiyaçları giderme yerine, gösteriş yarışı için çalışmaya başlar. Bu da topluluğun bedenî ve ruhî sağlığını bozar (90). Toplulukların büyümesi, birbirini tanımayan insanların çoğalması gösterişi azaltacağına arttırır. "Ye kürküm ye" özdeyişinde de ifade edilen, gösteriş ekonomisinden başka bir şey değildir. Bu da sosyal çöküntülere neden olmaktadır.

 

f) SERBEST REKABET - TEKELLEŞME

Serbest rekabet bir taraftan en verimli çalışmayı sağlarken, diğer taraftan bir işi birçok kimse yaparak gereksiz girdilerin harcanmasına neden olur. Verim düşüklüğü ortaya çıkar. Buna çözüm tekelde aranır. Tekel ise başka hastalıklara neden olur. Bu itibarla, rekabet imkânı olmayan sahaları serbest rekabete açmak da, tekel oluşturmak da hastalıktır (91).

 

g) ENFLASYON

 

Günümüzde enflasyon iktisadî alanda karşılaşılan en önemli sorunlardan biridir. Enflasyon üretici ile tüketici arasında mesajları taşıyan fiyatlarda anarşi doğurur. Bu da hangi malların ne miktarda ve kim tarafından üretilmesinin en ekonomik olmasını engeller, verimi düşürür. Bir borudan akan su eğer düzgün akıyorsa çok verimlidir. Türbilans denilen şekle yani çalkantılı akıntıya dönüşürse verim çok düşmektedir.Ekonomide de fiyat çalkantıları verimi düşürmektedir. Böylece gereksiz mallar üretilmekte ve gerekli mallar üretilmeyerek israf yapılmaktadır. Enflasyonun ana kaynağı faizdir. Faiz maliyetleri yükseltip enflasyona neden olmakta, enflasyon da faizi zorlamakta böylece fiyat çalkantısı ortaya çıkmaktadır (92).

 

h)            DÜŞÜK VERİM

Çalışan insanların işi en verimli şekilde yapmaları gerekmektedir. Bunun için bir emekçinin fazla çalışmasından ziyade dikkatli ve verimli çalışması gerekmektedir. Günümüzde işçi sabit ücret aldığı, verimli çalışması kendisine yarar sağlamadığı için, verimsiz çalışmakta, hatta kasten verimi düşürmektedir. Bazan götürü verilen işlerde, işçi iki misli üretim yapmaktadır(93).

 

i) BOŞ KAPASİTE

 

Serbest rekabet ve plansız ekonomi nedeniyle gereksiz iş yerleri tesis edilmekte, sonra o sektörde işçi bulunmadığından veya o mala ihtiyaç olmadığından boş kalmakta ve ekonomik imkânlar israf edilmektedir. Bir taraftan boş işçi bırakmamak esas olmakla beraber, diğer taraftan boş iş yerlerinin asgariye indirilmesi de gerekmektedir. Bunu yeterince gösteren bir gösterge bugünkü ekonomilerde bulunmamaktadır. Oysa şirketin hisse senetleri sektörün getirisi ile değerlenmeli ve bu suretle hangi sektörde yeni yatırımlara ihtiyaç olduğu bilinmelidir. Bunu da, tekel rejimi ile dengesiz kredi rejimi önlemektedir. Kredi nereye açılırsa yatırım oraya yapılmakta, bu da boş kapasitenin doğmasına neden olmaktadır (94).

j) SINIFLAŞMA

 

Günümüzde uygulanan iktisadî politikalar sınıflaşmaya neden olmaktadır. Topluluk, zengin ve fakir sınıflara ayrılmakta, zenginler alacaklı fakirler borçlu hale getirilmektedir. Bu da zengin sınıf için israfa yol açmaktadır. Bu sınıflaşmaya neden olarak faiz kadar gelir vergisi de gösterilebilir. Gelir vergisi sistemi vergiyi tüketiciye yıkmakta, zenginden vergi almamaktadır. Çünkü üretici ve tüketiciden elde edilen gelir, devletle tüccar arasında paylaşılmakta, servet her zaman artmakta hiç eksilmemektedir (95).

k) İSTİSMAR – SÖMÜRÜ

 ka) GENEL OLARAK

Bir toplulukta yetenekli olup çalışanların kazanması ve zengin olması kadar doğal bir şey yoktur. Bu gerçek doğal kabul edilmediği takdirde insanın çalışma azmi, tasarruf gayreti ve teşebbüs yeteneği ihmal edilmiş olur. Ancak bu başkalarının hakkını gasp etmeye, zengini daha çok zengin etmeye neden olmamalıdır. Örneğin emek yerine krediyi zengine vermek veya zenginden vergi almamak böyledir.

 

kb) EMEK İSTİSMARI

 

Emek sahibi aç ve işsiz bırakılırsa ister istemez ucuz çalışmak zorunda kalır ve istismar edilmiş olur. Bu da bir hastalıktır. Zira arkasından sendikal hareketler başlar, grevler, isyanlar ve ihtilâller olur. Bunun nedeni kredinin işverene verilmesidir. Böylece istenen insan patron yapılıp halk ona köle haline getirilmektedir (96). Bunu önlemek için, krediyi çalışana vermek ve çalıştıran işveren borçlandırılarak işçiye ödeme yapmak gerekir. Böylece işçi ile işveren eşit hale getirilir ve istismar önlenmiş olur. Konu üzerinde ileride ekstrapolasyon ayırımında durulacaktır.

     kc) PİYASA İSTİSMARI

 

Günümüzde malı üretip satma işi ekonominin en zor problemi hale gelmiştir. Tüccar bankadan kredi almakta, bununla bütün malları kapatmakta, sonra da istediği fiyatla satmaktadır. Böylece tekel yoluyla hem üretici hem tüketici istismar edilmiş olmaktadır. Üretici malı tekele satmak, tüketici de tekelden almak zorunda bırakılmaktadır (97).

 

kd) VERGİ YÜKÜ

Günümüzde hükümetler masrafların arttığından bahisle ve egemenlik hakkının bir gereği kabul ederek vergi koyabilmektedirler. Gelir vergisinde olduğu gibi vergiler baskı altında bulundukları sermaye lehine konulmakta, dar gelirliler biraz daha ezilerek nefes aldırılmamaktadır. Avukat ve muhasibleri çalıştıramayan vatandaşlar ezilmekte, buna karşılık avukat ve muhasibler arasında vergi kaçırmayı başaranlar patron olmaktadırlar. Yani vergi iki türlü istismar aracısı olmaktadır. Haksız vergi sistemiyle yöneticiler halkı istismar etmekte, zenginler ise vergi kaçırarak devleti sömürmektedirler (98)

 

ke) SOSYAL GÜVENLİK - S İGORTA YÜKÜ

 

Sosyal güvenliğin sağlanması için oluşturulan sigorta kurumu zorunlu prim sistemiyle bir istismar aracı olmaktadır. Hasta olanları tedavi etmemekle kurum halkı, hasta olmayanlar da kendilerini hasta göstererek kurumu sömürmektedirler. Hastaneler yapay hastalar ile işgal edilmekte, dışarıda ise tedavi için hastalar sıra oluşturmaktadırlar. Bunun nedeni sosyal sigorta kurumunun tek olması ve zorunlu prim sistemidir (99).

 

1) DEĞERLENDİRME

 

Günümüz dünyasında karşılaşılan sorunların çözülemeyi-

şininbirçoknedenivardır.Ancakbunlarınbaşlıcalarıolan "emekfaktörü"nünkabuledilişbiçimiile"faiz"üzerindebiraz dahadurmakistiyoruz.

"Emekfaktörü"nünbiriktisadîgirdiolarakkabulüdoğru olmaklaberaber,bugirdinindiğergirdilerdenveözelliklemalve sermayedenfarklıbirniteliğivardır.İştebaşlangıçtabufarkın üzerindedurulmamışvehattaihmaledilmişolması,bukadar önemlivebüyükgelişmelerinsağlanmasınarağmen,iktisadîve bunabağlısosyalsorunlarınçözümündeyetersizkalınmasısonucunudoğurmuştur.Bilindiğigibiemek,maldantamamen farklıbirüretimfaktörüdür.Emeğinfiyatınınserbestpiyasada teşekkületmesimümkünolmadığıgibi,böylebirfiyatoluşumununsavunulmasıtutarlıdadeğildir.Malınmiktarıilemarjinal faydasıarasında,yukarıdadeğinildiğigibi,tersilişkivardır. Miktarınınartmasıylasağlananyararazalacağındanarzvetalebegöremalfiyatlarıserbestpiyasadadahadüşükseviyedeoluşur.İnsan,ihtiyacındanfazlaolanmalısatarakgelireldeeder. Kendisiiçinmarjinalfaydasıyüksekolanmalısatınalır.Oysa emekmalgibideğildir.Emekmiktarıilemarjinalfaydasıarasındatersilişkisözkonusudeğildir,insanemeğini,malaihtiyacıolduğuiçinsatar.Emeğinisatarakeldeettiğigelirlepiyasadanmal satınalır.Satılanemek,hemüretimfaktörüolarakmalarzınıarttırırhemdeücretilepiyasayaarzedilenmalakarşıtalebibelirler.Bunedenleemeğinfiyatıolanücretintamamenserbestpiyasamekanizmasıylabelirlendiğigörüşütutarlıolmamıştır.18ve 19.yüzyıldaklasikdüşünceninücretleilgiliteorikyaklaşımları doğrultusundauygulananpolitikalar,toplumsalsefaletlereyol açmış,taleptekidaralmalariktisadîbunalımlaranedenolmuştur (100).

İktisadîbakımdanortayaçıkansorunlarınnedenlerinden birdiğeri"faiz'dir.Büyüksermayehareketlerivetekelleşmeler tüccarmübadelesidönemindebaşlamıştır.Ancakbudönemde büyükdinlerinfaiziyasaklamasıveuygulanansermayevergileri tekelleşmeleribelliölçüdeönlemiştir.Butedbirlersermayebirikiminiönlediğinden,emekmübadelesidönemindedinlerekarşı savaş açılmış ve faiz meşru hale getirilmiştir. Faiz yolu ile altın ve gümüş önce tüccarın elinde toplanmış ve ticarî kapitalizm doğmuş ve tüccar bununla yatırım yaparak sanayi inkılâbının doğmasına neden olmuştur. Faiz ikinci aşamada halkın elindeki taşınmazları sanayicinin tekelinde toplamış ve sanayi kapitalizmi meydana gelerek sanayi inkılâbı tamamlanmıştır. Faizin halkın elinden alacağı bir şey bırakmaması üzerine kağıt para sistemi doğmuş ve bu da bankalar egemenliğini doğurmuştur. Kağıt paranın basımının kolay olması enflasyonu, enflasyon da yüksek faizi zarurî kılmıştır. Böylece halk yoksullaşmıştır. Faiz kendi ülkesinde sömürecek alan daralınca, uluslararası sahaya sıçramış ve dış borçlar sorununun da ortaya çıkmasına neden olmuştur (101).

 

 

3) ÇATIŞMALAR

 

'   a) GENEL OLARAK

 

Günümüzde iktisadî bakımdan temel kabul edilen var sayım "çıkar çatışması" dır (102). Çağımızda bu var sayımın hastalık olarak düşünülmesi bir tarafa, tedavi ve çözüm olarak kabul edilmekledir. Çıkar çatışması denge konumunda var olduğu sürece hastalık sayılmaması veya hastalığın anlaşılamaması doğal karşılanabilir. Bu durumu barış dengesi için silahlanmaya benzetebiliriz. Ancak bunun önemli bir tehlikesi vardır; denge bozulduğunda çatışma tarafları mahveder. Eski Doğu uygarlıkları "çıkar paralelliği" ilkesine dayanıyordu. Çağımızın uygarlığı tersine çıkar çatışmasına dayanmaktadır. Çöküş anı beklenmedik zamanda olabilir. Bize göre çıkar çatışması yerine çıkar paralelliği daha sağlıklı bir ilkedir. Bu nedenle çıkar çatışması ilkesini yapısal bir bozukluk olarak kabul ediyor ve bir hastalık sayıyoruz.

b) İKTİSAT SİYASET ÇATIŞMASI

 

Sermaye daima her şeye hakim olmak ister. Devamlı olarak mevzuatın kendi çıkarlarına göre düzenlenmesini ve görevlilerin de kendi çıkarlarına göre karar almasını sağlamaya çalışır. Bir çok sermayedar, bu sayede zengin olmuştur. Sermaye bunu devlet memurlarına rüşvet vererek sağlamaya çalışır. Diğer taraftan çoğunluğa dayalı demokrasilerde sermaye kendi doğrultusunda olanları destekler; seçimlerde kullanılan para sayesinde istenen parti iktidar yapılır. Bunlar iktidarda iken hep kendi istekleri istikametinde karar almalarını isterler. Bu her zaman mümkün olmaz. Olmaz, çünkü seçenlerin seçilenler üzerinde baskıları vardır. Devlet görevlileri yaptıklarından doğrudan doğruya sorumludurlar. Böylece sermaye ile yönetim arasında çatışma sürüp gider. Yöneticiler de adil davranamaz duruma düşerler; bu da ekonomiyi bozar. O halde gayri meşru yollardan yapılan birtakım yolsuzluklarla elde edilen kazançlara dayanan ekonomi hiçbir zaman sağlıklı bir ekonomi değildir. Hastadır. Varlığının bir parçası olan devletini yıkar, kendisi de yıkılıp gider.

İki veya daha fazla kurum veya kuruluş arasında çatışma olduğunda iki tarafın da eksiklikleri olabilir, burada iktisadın toplumu oluşturan diğer temel sosyal kurumlarla çatışmalarına işaret edeceğiz.

 

c) İKTİSAT- İLİM ÇATIŞMASI

 

Günümüzde iktisat, kendi kurallarına dayalı, matematikle hesaplanan bir ilim haline gelmiştir. Bununla beraber henüz ilme dayalı bir ekonomi sistemi kurulabilmiş değildir. Herkes bugünkü teknolojiyi kullanmakta, betonarme hesaplarını yapmakta, ancak ekonomide ilmin verilerinden hâlâ yararlanmamaktadır. Düzenlemeler siyasîlerin keyif ve isteklerine göre yapılmaktadır. Ekonomi ilimden yeterince yararlanmamaktadır. Sermayedarlar, ekonomiyi çarpıtmakta; faizli düzeni yürütmek için enflasyonun asıl nedeni olan faizi gizleyerek başka sebepleri saydırmaktadırlar. İlim adamları ise gerçeği ortaya koyma çabası içinde olduklarından çatışma başlamaktadır.

Bir masada kumarın devam edebilmesi için oyuncuların elinde imkânın olması gerekir. Eğer bütün para bir kumarcının eline geçmiş ise artık oyun biter. Ama oyunun bitmesi kumarhanenin kapanması demektir.

Bu nedenle, sermayeleri bitenlere borç verilir ve kumar devam eder. Eğer borç geri talep edilmezse kumar sonuna kadar sürüp gider. Ama borç talep edilirse işte o zaman kavga başlar. Kapitalist ekonomide durum buna benzer. Önce faiz altınları tekellerde toplar, sonra altınlar biter, bu defa mülkler tekellerin eline geçer. O da bitince sömürgeciliğe gidilir. Dünya savaşları olur. Sonra anlaşma yapılarak her taraf birlikte sömürülmeye başlanır. Ancak oradaki imkânlar da bitince veya bir devleti sömürme imkânı kalmayınca, faizi beslemek için karşılıksız para çıkarılır, karşılıksız para enflasyonu, enflasyon faizi doğurur. Bu da fiyat anarşisini ortaya çıkarır; işsizliğe ve açlığa neden olur. İşte ekonomik hastalıkların temeli dış borçlar ve enflasyondur. Bunun da ana kaynağı faizdir. Ancak her ülkede ilim adamlarının ortaya koydukları bu gerçekler değerlendirilemez ve ülkelerin ıstırabı ve yıkılışı anlamında da olsa ilim ile ekonomi arasında çatışma sürüp gider.

 

d) İKTİSAT DİN ÇATIŞMASI

Kuvvetlinin üstünlüğüne dayanan, zenginin daha çok zengin olmasını öneren bugünkü düzen, din ile karşı karşıyadır; çatışma içindedir. Dinler genelde bütün insanları, Tanrı'nın kulları olduklarına, onun merhametine layık bulunduklarına ve herkesin insanca yaşama hakkı bulunduğuna inandırırlar ve her türlü kuvvet üstünlüğüne ve kuvvetlinin zayıfı ezmesine karşıdırlar. Bu da sermaye ile din adamlarının arasını açmıştır. Sermaye sahipleri din adamları ve dinleri, faizi kötülemelerinden dolayı gericilikle itham etmekte, faizin ve sömürünün bugünkü sermaye birikimine ve dolayısıyla bugünkü ağır sanayi doğumuna ve uygarlığın gelişimine neden olduğunu (103), sömürü varsa da onun getirdiği re-

fahın unutulmaması gerektiğini ileri sürmektedirler. Sermayenin bu savı belli ölçüde haklıdır ve ticarî ve sanayi kapitalizminin doğmasına kadar bu yararları sağlamıştır; faiz yararlı olmuştur. Şimdi ise faiz sadece iç ve dış borçlarla ekonomiyi çökertmekte ve fiyat anarşisini meydana getirmektedir. Artık zararlı olmaya başlamıştır. Bu nedenledir ki 19. asırda ve 20. asrın ilk yarısında çöken dinler şimdi yeniden canlanmaya başlamış ve sermaye çökmeye yönelmiştir. Faize dayalı bir ekonomi hastalıklarla malul olduğu gibi sömürüye dayalı ekonomi de artık sağlıklı değildir.

 

e) İKTİSAT İKTİSAT ÇATIŞMASI

 

Günümüzde Batı uygarlığı çıkar çatışmasına dayanmaktadır. Serbest rekabet ilkesi içinde herkes yarışır; böylece sağlamlar ayakta kalır; sakatlar elenir; gelişme ve ilerleme devam eder (104). Böylece yine bunların anlayışına göre ekonomide firmaların birbirleriyle çatışması hastalık değil, doğal gelişmenin sırrıdır. Bu anlayış da elbette savunulabilir bir anlayıştır. Ancak yarışma ile çatışmayı ayırmak gerekir. Usûlüne göre oynanan oyun elbette bir yarıştır ve zevkle seyredilir. Daha iyi futbol için şarttır. Ancak eğer oyuncular birbirlerini sakatlamaya başlarlarsa artık oyun devam edemez. Ekonomide yarışmanın sağlanması için tekelin oluşmaması gerekir. Dolayısıyla tekel oluşmadan önce çok yararlı olan serbestlik ve rekabet, tekel oluştuktan sonra artık karşı oyuncu kalmadığından bitecek ve çöküş olacaktır.

Haksız rekabet sadece tekellerden ileri gelmez. Siyâsete hakim olan sermaye, devleti kendi çıkarlarına doğru harekete geçirir ve serbest rekabet ortadan kalkar. Devletin yapısı da bozulur. Haksız rekabet sağlıklı rekabetten farklıdır. Bir insan çalışır, yorulur, bu nedenle halsiz hale gelebilir. Bu normaldir, hastalık değildir. Birde hasta olur, bitkin olur, bu da yorgunluktur ama bu defa hastalıktır. Hiçbir hasta uzun zaman yaşayamadığı gibi bu hastalıklara müptela ekonomi düzeni de uzun süre ayakta duramaz.

       f) DEĞERLENDİRME

 

İnsanlık işçilik aşamasında da, yukarıda açıklandığı üzere, giderek artan ve çoğalan sorunlar ile karşılaşmaya başlamıştır. İnsanlık bu sorunların da üstesinden gelecektir. Ancak bu sorunları çözerken tarihi aşamaların iyice belirlenmesi, şu anda bulunulan noktanın tesbit edilmesi ve gelecek ile ilgili tahminlerin ileri sürülmesi gerekmektedir. Bir başka deyişle eskimiş ve ömrünü doldurmuş usul ve teknikler yerine, yeni arayışlar içinde olunması ve yeni sistemler üretilmesi şarttır. Burada ekstrapolasyon yöntemi ile gidiş hakkında görüşlerimizi ortaya koymaya çalışacağız. Nitekim, bu konu ile ilgili alternatifler ileri sürülmeye başlanmıştır (105). Ortaya atılan alternatifler arasında "ortaklık sistemi" de vardır. Burada şimdi, bu ekonomik sistemin var sayımlarını ve iktisadî kurumlarını ortaya koyacak ve karşılaşılan sorunların bu sistemde nasıl çözüleceğini göstermeye çalışacağız.

D- GlDlŞ - EKSTRAPOLASYON

1) GENEL OLARAK

TARİHÇENİN DEĞERLENDİRİLMESİ: İnsanlar her aşamada karşılaştıkları sorunları çözümlemek ve ihtiyaçlarını karşılamak için işbirliği yapmışlar ve ortak hareket etmişlerdir. Günümüze kadar geçirilen yedi aşamada iktisadî kurumlar farklı etkenler tarafından belirlenmiştir. Son aşamada emeğin ücret karşılığı çalışması ve hasıladaki payının bu şekilde belirlenmesi önemli gelişmelere neden olmuştur. Ancak bu aşamada zamanla karşılaşılan sorunların çözülmesinde yetersiz kalınmış, hatta giderek sorunların artması durumuyla karşılaşılmıştır. Acaba bu aşamadan sonra insanlık nasıl bir gidiş ile karşılaşacaktır? Bu sorunun cevabına geçmeden önce bulunduğumuz noktayı belirlemek bakımından şimdiye kadar geçirilen iktisadî dönem ve aşamaları bir tablo halinde göstermek istiyoruz (Tablo. 5) (Bak: Şekil. 2 s. 246).

Tablo.5) İktisadî aşamalar

TABLO 5'İN AÇIKLAMASI: Tabloda iktisadî gelişmeler kapalı ekonomi ve piyasa ekonomisi olarak gösterilmiştir. Kapalı ekonomi dönemi, tüketim mallarında mülkiyetin geliştiği toplayıcılık ve avcılık aşamaları ile üretim araçlarında mülkiyetin oluştuğu çobanlık ve çiftçilik aşamalarına ayrılmıştır. Piyasa ekonomisi dönemi ise, mal mübadelesi ve emek mübadelesi olmak üzere iki aşamaya ayrılmıştır. Mal mübadelesi aşaması doğrudan mübadele ve aracılı mübadele, emek mübadelesi aşaması ise işçilik olarak gösterilmiştir. Emek mübadelesi aşamasının bir

diğer safhası olan "ortaklık", geleceğin ekonomik düzeni olarak yazılmıştır. İnsanlık ister nüfusun artması isterse ihtiyaçlarının karşılanamaması nedenleriyle olsun karşılaştığı sorun ve çıkmazları, keşfettiği ve geliştirdiği yeni üretim metod ve teknikleri ile çözmüş ve hayatını sürdürebilmiştir. Ekonomik dönem ve aşamalar yeni üretim teknik ve kurumlarının belirgin özellikleri ile adlandırılmış, üretimi artırmanın yolu bu gelişmelerle sağlanabilmiştir.

İnsanların, karşılaştıkları sorunları çözümlemek ve ihtiyaçlarını karşılamak için her aşamada işbirliği yaptıkları bilinmekledir. Günümüze kadar geçirilen aşamalarda, iktisadî kurumlaşma ihtiyaçların karşılanmasına ve sorunların çözümlenmesine göre belirlenmiştir. Acaba işçilik aşamasının ortaya çıkardığı sorunlar nasıl çözülecektir? Emek faktörünün sömürülmesi nasıl önlenecektir? Marx'ın da belirttiği gibi tekelleşmelere neden olan "faiz" ve "kâr" kurumu (106) olmadan sermaye birikimi nasıl sağlanacaktır? Acaba gidiş ne olacaktır? Geleceği tahmin edilen ortaklık sisteminin var sayımlarını ve iktisadî kurumlarını belilemeden önce ortaklık kavramını biraz açmak istiyoruz.

ORTAKLIK KAVRAMI: İnsanlar tarih boyunca büyük işleri başarabilmek için iki yola başvurmuşlardır 1- Doğu uygarlıklarında bu gibi işleri ortaklıklar oluşturmak suretiyle çözmüşler; 2- Batı uygarlıklarında ise başlangıçta kölelik sistemini, daha sonra da işçilik sistemini kullanmışlardır. Bugün işçilik sisteminin sorunları sebebiyle Batı'da dahi ortaklık sistemine doğru gidilmeye başlandığı görülmektedir. Az gelişmiş ülkelerde işçilere yeterince güvence sağlanamadığından ve fiyat ile ücret arasındaki denge kurulamadığından dolayı ortaklık sisteminin yavaş da olsa geliştiği gözlenmektedir. Örneğin, ücretli şoför çalıştırma yerine arabayı taksitle ona satıp, arabanın ömrü bitince yenisini satma sistemi özellikle ülkemizde revaçta olan bir uygulama haline gelmiştir. Böylece sermayedarlar küçük özel mülkiyetlere doğru kaymayı tercih etmektedirler. Fason işçilik ve parça başına ücret uygulamaları, hele bunların evlerde ve küçük imalathanelerde yaptırılması, işçiliğin terk edilerek ortaklık sistemine gidişlerin işaretleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ülkemizde ziraatta ve meyvacılıkta ortaklık sistemi halen revaçta olan uygulamalardır. Zeytinyağ tesislerinin işletilmesi, un değirmenlerinin çalışması hep bu sisteme göredir. Bütün bunlar göstermektedir ki, insanlık ortaklık sistemine yabancı değildir.

Diğer taraftan 19. yüzyılın başından beri üretim, dağıtım ve mübadele faaliyetlerini düzenleyen çeşitli ortaklıklar da kurulmuştur; kurulmaktadır. Şirketler, kooperatifler, vakıflar, dernekler ve benzeri kuruluş şeklindeki bu ortaklıklar 20. yüzyılın ilk yarısından beri oldukça artmıştır. İnsanlar yeni bir aşama olan ortaklık dönemine geçişi sağlayacak kurumlaşmanın alt yapısını teşkil edecek bir bilgi birikimine sahip olmaya başlamışlar, çıkar çatışması yerine çıkar paralelliğine dayanan sistemleri arar hale gelmişlerdir (107). Bu alanda yeni teorilere geçmeden önce, özellikle 19. yüzyılın sonlarına doğru ileri sürülen sosyalizm üzerinde kısa bir değerlendirme yapmak istiyoruz. Sosyalizm,, işçilik aşamasında emeğin gelir dağılımındaki aşırı dengesizlik ve tekelleşme eğilimlerinin artması gibi sorunlara çözüm getirmek için geliştirilmiş bir düşünce ve sistemdir. Ancak bu sistemin uygulandığı ülkelerde, işçiler üretim araçlarına ortak edilmedikleri gibi, üretim faaliyetlerinde de iradelerini serbestçe yansıtabilecekleri karar mekanizması kurulamamıştır. Bu nedenlerle sosyalizmi, geleceği tahmin edilen ortaklık ekonomisinin değil, kapitalizm gibi işçilik aşamasının bir gelişmesi olarak değerlendiriyoruz (108).

Gelecekteki aşamada, iktisadî yapılanmayı ve kurumlaşmayı "ortaklık" ilkesi belirleyecektir (109). Buradaki ortaklık kavramından, toplulukları oluşturan bireyler ve sosyal grupların ihtiyaçlarını karşılamaları için kendi istekleriyle işbirliği yapmaları ve serbest anlaşmalarla aralarında dayanışmayı gerçekleştirmeleri anlaşılacaktır.

Bu kısa açıklamalardan sonra ortaklık ekonomisinin var sayımlarını ve iktisadî kurumlarını ortaya koyabiliriz.

            2) ORTAKLIK AŞAMASI

 

a)    GENEL OLARAK

 

Geleceği tahmin edilen "ortaklık aşaması" belli var sayımlara dayanacaktır. Bu düşünce ve görüşlerin doğruluğu ve tutarlılığı bu var sayımların gerçekleşmesine bağlı olduğundan her zaman eleştiri ve tartışmalara açıktır. Şimdi bu var sayımlar üzerinde duracağız (110).

 

b)    VAR SAYIMLAR

 

ba)  ÇIKAR PARALELLİĞİ VAR SAYIMI

 

Günümüzde bireylerin, sosyal grupların, sosyal kurumların, devletlerin, devlet topluluklarının birbirlerine arz ve talep bakımından, bağımlılıkları giderek artmaktadır. O halde bunlar arasında çıkarları çalıştırma yerine, çıkarları paralel hale getirecek sistem ve kurumları önermek gerekir. Toplamı sıfır olan oyun kuramı gereğince, çıkar çatışmasında taraflardan biri kazanırken diğeri kaybetmekte ve taraflar arasında savaş süreklilik kazanmaktadır. Başlangıçta kazanan taraf kârlı gibi gözükmekte ise de, kaybeden tarafın gelirindeki sürekli düşüş alım gücünü düşürmekte ve sonuçta talebin daralmasına neden olmaktadır, bunun sonucunda kısa dönemde kâr etmiş olan taraf, uzun dönemde zararlı hale gelmektedir. Bu nedenle ortaklık ekonomisinde çıkar çatışması değil, çıkar paralelliği var sayımı esas alınacaktır.

 

bb)  FIRSAT VE İMKÂN EŞİTLİĞİ VAR SAYIMI

 

Ortaklıklar fırsat ve imkân eşitliğinin sağlandığı bir ortamda kurulabilir ve gelişebilir. Rekabet de ancak fırsat ve imkân eşitliğinin bulunduğu bir yerde gerçekleşebilir. Bu nedenle, gelecekte devlete düşen görev, taraflar arasında bu var sayımın gerektirdiği ortamı hazırlamak olacaktır.

         bc) NÎMET KÜLFET EŞİTLİĞİ VAR SAYIMI

 

Bir ekonomide, iktisadî faaliyetlere katılıp külfet yüklenenlere, katıldıkları külfet oranında karşılık verilmesi gerekir. İktisadî faaliyete katılıp külfeti yüklenenlerin hasıladan yeterince ve karşılıkları oranında yararlanmadıkları taktirde, tarafların serbest iradeleriyle işbirliği yapabilmeleri ve ortaklık kurabilmeleri mümkün değildir. Yani, üretimin külfetine katılanlar, hasılanın nimetinden hakları olan payı alamadıkları bir iktisadî ortamda piyasa mekanizması oluşamaz; piyasa tekellerin eline geçer. Bu nedenlerle gelecekte piyasa mekanizmasının oluşması ve piyasanın tekellerin eline geçmemesi için nimet külfet eşitliği var sayımı kabul edilecektir.

 

bd) MİKRO DÜZEYDE SERBESTLİK VE MAKRO DÜZEYDE DEVLET MÜDAHALESİ VAR SAYIMI

İnsan kendi çıkarını düşünen ve bilen bir varlıktır. Ancak bunun için yetenek ve imkânlarını serbestçe kullanması gerekir. Bu nedenle, ortaklık sisteminde, mikro düzeyde üretime yönelik kararlara devlet tarafından müdahale edilmeyecek, iktisadî kurum ve kurallar, tarafların serbest irade ve rızaları ile gerçekleşecektir. Birey istediği malı maliyetine katlanarak üretecek ve fiyatını kendisi belirleyecektir. Devlet mikro düzeyde kişisel kararları sınırlayacak biçimde her hangi bir engel koymayacaktır. Kararların sonunda doğacak kâr veya zarar bu düzeyde birey veya firmaya ait olacaktır. Devlet makro düzeyde yaptığı planlar ile yönlendirici politikaları belirleyecek ve müdahalesi ancak bu suretle olacaktır. Bu müdahalenin amacı, toplumu teşkil eden birey, grup ve ortaklık çıkarlarının genel çıkarla uyumunu sağlamak olacaktır. Kamusal kaynakları kullanmada imtiyazlara sahip birey ve kuruluşların bulunduğu bir ortamda tekelci eğilimlerin artması kaçınılmazdır. Bu nedenle, her türlü imtiyaz kaldırılacaktır.

Ortaklık aşamasına sayılan bu var sayımların gerçekleşmesi ile geçilecektir. Bu var sayımların yeterince sağlanamadığı günümüz toplumlarında, kurulmuş ortaklıkların iktisadî işlevleri sınırlı kalmakta ve tekelleşmeler zorunlu olmaktadır.

 

c) İKTİSADÎ KURUMLAR

 

ca)          DEVLET MÜDAHALESİ - PLANLAMA

 

Ortaklık aşamasında devlet serbest rekabetin sürekliliğini sağlayan ve tekelleşme eğilimlerini önleyen bir işleve sahip olacaktır. İktisadî faaliyetler serbest anlaşmalar ile sağlanacak, mikro düzeyde her hangi bir müdahale söz konusu olmayacaktır. Devletin buradaki en önemli işlevi planlama olup sınırlama veya müdahale ancak bu yolla ve makro düzeyde yapılacaktır.

cb)       KAMU SEKTÖRÜ - ÖZEL SEKTÖR
AYIRIMINDA KRİTER

 

Ortaklık ekonomisinde, tekelleşmenin önlenmesi ve serbest rekabet ortamının sağlanabilmesi için devlete düşen görev açık ve net bir şekilde belirlenecektir. Devlet, miktarının artışı ile marjinal faydası arasında ters ilişki bulunmayan hizmet ve malların üretimini vakıf statüsü içindeki kuruluşlarla gerçekleştirecektir. Bunun nedeni, bu tür mal ve hizmetlerin fiyatının serbest piyasa mekanizması ile sağlanamamasıdır. Örneğin bir PTT hizmeti ile ulaşım hizmetleri ve kredi mekanizması böyledir. Devlet bu hizmetlerin yapılmasını özel sektöre devredemiyecektir. Aksi nitelikli olanların, yani miktarı artmakla marjinal faydası azalan malların üretimini ise tamamen özel kesime terk edecektir. Bu malların fiyatının piyasada serbestçe oluşması asıl kabul edilecektir. Özel firmaların devlet karşısında rekabet gücünün olamayacağı ve bu tür malların devlet tarafından üretilmesi serbest piyasa mekanizmasının işleyişini aksatacağından dolayı, devletin bu tür malları ne üretmesi ne de pazarlaması düşünülebilecektir. Örneğin devlet, bir bez veya şeker üretimini ve pazarlamasını yapamıyacaktır. Yani devlet iktisadî hayata genel hizmet götürmenin dışında bir işleve sahip olmayacak, bu genel hizmetin içinde alt yapı da bulunacaktır. Bir şey alt yapı ve daha geniş bir ifade ile genel hizmet kabul edilirse, o iş sadece devlete ait olacaktır.

 

cc) SENET PİYASASI - BORSA

 

Ortaklık aşamasında iktisadî faaliyetlerin kalbi her çeşit senedin alınıp satıldığı "borsa" olacaktır. Borsa, arz ile talep arasındaki dengeyi dört piyasa ile sağlayacaktır. Bunlar mal, para- kredi, emek ve sermaye piyasaları olacaktır. Üretim tüketim dengesi bu piyasaların işlevlerini yerine getirmesiyle sağlanacaktır.

MAL PİYASASI: Bu piyasa tamamen serbest olarak işleyecek, devlet doğrudan bu piyasaya müdahale edemiyecektir. Burada geçerli olan arz ve talep kanunları olacaktır.

PARA - KREDİ PİYASASI: Para basımı devlete ait olduğundan bu piyasada arz ve talep kanunları işleyemez ve dolayısıyla serbest piyasa dengesi sağlanamaz. Ayrıca kredi piyasasına sahip olanlar, aynı zamanda diğer piyasaları, yani mal, emek ve hizmet piyasalarını da ele geçirirler. Bu nedenlerle, ortaklık ekonomisinde para- kredi piyasası tamamen devletin denetiminde olacaktır.

EMEK PİYASASI: Bu piyasanın sağlıklı işleyebilmesi için, önce herkesin yaşamasında gerekli geçim miktarı, devlet tarafından garanti edilecektir. Bir işçinin aç kalma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu ortamda serbest pazarlık şartları oluşamaz, işsizlik sigortası veya kurulacak dayanışma ortaklıkları yolu ile işçiye yaşamını devam ettirebilme imkânının tanıdığı bir ortamda emek piyasası serbest anlaşmalar ile oluşabilir. Diğer taraftan iktisadî girdi olması nedeniyle emeğe kredi verilecek ve bu sistem geliştirilerek serbest anlaşma sistemi tamamen kurulmuş olacaktır. İşverene kredi çalıştıracağı işçi sayısına göre verilecek ve böylece emek serbest pazarlık ortamına tam olarak kavuşacaktır.

SERMAYE PİYASASI: Sermaye malları devletin makro düzeyde belirleyeceği planlamaya göre, sermaye oluşumunu geliştirecek biçimde kullanılacaktır. Neyin, nerede, nasıl üretileceği makro hedefler ile belirlenecek ancak buna girişimciler karar verecektir. Çağımızda gelişen standartlaşma, ortaklık aşamasında daha da gelişecek, parçalardan oluşan bir malın tek firma tarafından üretilmesi zorunlu olmaktan çıkacaktır. Örneğin bir otomobil, standartlaşmanın yaygınlaşması nedeniyle binlerce küçük  işletmenin yapacağı parçaların bir araya getirilmesiyle monte edilebilecektir (111). Ortaklık ekonomisinde standart sermaye malları senedi çıkarılarak halka yaygınlaştırılacak, üretime halkın katılımı bu suretle sağlanacaktır. Çok ortaklı büyük işletmelerin yanında küçük işletmelerin de varlıklarını sürdürebilmesi için gerekli önlemler makro düzeyde alınacaktır. Standartlama ve kalite kontrol hizmetleri vakıf niteliğindeki kuruluşlar tarafından yapılacaktır.

 

cd) İKTİSADÎ FAKTÖRLER VE BÖLÜŞÜM

 

KAVRAM: Her iktisadî sistem, temel iktisadî girdilerin işletmeye girmesi ve elde edilen ürünün paylaşılması bakımından farklılıklar ve özellikler arz eder. Ortaklık ekonomisinde dört  temel girdi kabul edilecektir. Bunlar sırasıyla, "tesis", "emek", "ilk madde/ döner sermaye" ve "genel hizmet" tir (112). Bu dört temel girdi bir araya gelerek işletmeyi oluşturacak, sonuçta elde edilen ürün, bu girdiler arasında anlaşmalara göre paylaştırılacaktır (113)(Bk. Tablo. 6)

142

 

 

Tablo. 6) Ortaklık ekonomisinde iktisadî girdiler ve bölüşme

 

 

 

TABLO 6'NIN AÇIKLAMASI:

TESİS: Bu paylaşımda tesisin aldığı pay kira olacaktır. Ancak kira sabit bir karşılık olmayıp anlaşmada belirlenen yüzde pay kabul edilecek ve zarara katılmayacaktır.

EMEK: Emek de anlaşmada belirlenen oranda ürünün yüzde ücret payını alacaktır. Emek, ne kadar çok üretimde bulunursa payı o oranda artacak, ancak ne kadar az üretirse eline geçen pay o oranda düşecektir. Emek, payını tesisin kirasında olduğu gibi ayni mal olarak alacaktır. Emek de zarara katılmayacak, ancak eline geçen pay az olabilecek veya üretilen malın değerinin düşük olması halinde ücreti az gelebilecektir. Bu taktirde dilediği iş sektörüne gidebilecektir. Günümüzde olduğu gibi emek sahibinin işverenin veya işyerinin kölesi haline gelmesi kalkacaktır. İşçinin sadakati sadece sözleşme sadakati ile sınırlı olacaktır. Yeterli kazanca sahip olamayan. Bir başka deyişle ortaklık payı alamayan işçi akdi feshedebilecektir. Günümüzdeki grev ve lokavt gibi çatışma ortamını arttıran kurumlara gerek kalmayacaktır.

SERMAYE: Bu kavram bugünkünden biraz farklı, tesiste işlenecek "ham madde - ilk madde"yi ifade edecek ve sadece döner sermaye karşılığı olarak kullanılacaktır. Sabit sermaye tesis kısmında kabul edilecektir. Ham maddeyi getirenler de yüzde pay alacaklar. Ürünü satarak kâr veya zarar edeceklerdir.

GENEL HİZMET: Genel hizmet ise, üretime doğrudan katılmayan, ancak üretilen malların değerlenmesine sebep olan işlemler kabul edilecektir. Ortaklık ekonomisinde bu hizmeti imtiyazlı veya özel ortak niteliği ile devlet görecektir. Devletin bu hizmetleri vakıf statüsündeki kuruluşlar yoluyla yapılacaktır. Kamusal hizmetler, envanter hizmetleri: insanlara, cemiyetlere, teşebbüslere ve mallara ait envanter hizmetleri; depolama hizmetleri: bilgi, belge, mal ve nakit depolama hizmetleri; kültür hizmetleri: basın, yayın, ulaştırma ve haberleşme hizmetleri; imar hizmetleri plan-proje, sağlık, tamir-bakım, güvenlik-koruma hizmetleri; hukuk hizmetleri: yazışma ve noter hizmetleri, tespit ve denetleme hizmetleri, soruşturma ve ispat külfeti hizmetleri, hakemlikhizmetleri;dayanışmahizmetleri;ilmî,iktisadî,dinîvesiyasîdayanışmahizmetleriolarakkabuledilecektir.Devletgörmüşolduğubuhizmetlerkarşılığındaüründenbirpayalacaktır. Ortaklıkekonomisindedevletiniktisadîaçıdantanımı,"işletmeleregenelhizmetiylekatılanvebuhizmetlerinkarşılığıolanpayıalanimtiyazlıbirortak"şeklindeyapılacaktır.Bupay"vergi" kabuledilecek,oranıanayasalolarakbelirlenecek,miktarınyükseltilmesihükümetlerebırakılmayacaktır.Denkbütçeesasıkabuledilerekgeleceknesillerinborçlandırılmasıönlenecektir. Ortaklıkekonomisindevergidevlettarafındanegemenlikhakkınınbirgereğiolarakdeğil,altyapıveortakişlerigörenvebirhizmetkarşılığındaalınanpayşeklindekabuledilecektir(Tablo. 6).

Bupaylaşımdagirdileriteşkiledenherbirortaklık,ayrı ayrıhükümleretabiolacaktır.Bunlarkesinliklebirbirinekarıştırılmayacaktır.Örneğin,mülkortaklığınınortaklarıhasılayısadecekirapayıolarakalacaklarvezararakatılmayacaklardır. Emekortaklarıdaaynışekildekendilerinedüşenhasılapayını alacaklarvezararakatılmayacaklardır.Siparişgetirensermaye ortaklarıiseeldeettiklerihasılapayınısatarkenkârveyazarar etmişolacaklardır.Sermayesahipleritesisveemekortaklarının elindekiürünleripazarlıklaalabileceklerdir.

BÖLÜŞÜMDEÖZELLİKLER:Ortaklıkekonomisinde, devletdedahilhergirdiişletmeyeortakolarakgireceğinden, paylaşımbasit,serivekolayyapılabilecektir.Bunedenle,ortaklıkekonomisindegirdilerinhasıladakipaylarınıbelirleyen"pay senetleri"çıkarılacaktır.Herpaysahibihasıladakipayınıbelirleyenbupaysenetlerinidilediğinedevredebilecektir.Bölüşüm busuretlegerçekleşecek,eldeğiştirmebasitleşecekvetaşıma külfetiolmayacaktır(114).

Ortaklıkekonomisi,halkayaygınbirsermayehareketine sahipolacaktır.Busistemdesermayebirikimiortaklığadayanacak,böylecefaizinoluşturduğutekelleşmelerolmayacaktır.Veresiyevefaizilefiyatlarınyükselmesiyerine,"siparişteönceden peşinödemevedolayısıylafiyattanindirmesistemi"esasalınacak ve böylece fiyatların düşmesi sağlanacaktı(115).

Ortaklık ekonomisi, söz konusu bu üretim biçimleri ile mübadele aracı olarak günümüzün karşılıksız basılan para sistemi yerine, paranın bir malı temsil etmesi gerektiği esasından hareketle "mal senedi" sistemini de ikame edecektir. Üreticinin ürettiği mallar, satış fiyatı ile kredilendirilerek piyasaya sürüldüğünde, karşılık kadar mal senedi piyasaya girmiş olacaktır. Böylece üretim karşılığı olmaksızın karşılıksız fazla senet piyasaya sürülemeyeceğinden, fazla para basmanın da önüne geçilmiş ve sonuçta enflasyon da önlenmiş olacaktır (116). Bu dönemde mal senedi, mal karşılığı; para ise mal senedi rehnedilerek çıkarılacak ve "para= senet= mal" eşitliği geçerli olacaktır.

 

d) ÇATIŞMAYI GİDERİCİ ÇARELER

 

İktisat ile ilim arasındaki çatışmayı kaldırmak için ilmî faaliyetlere devlet bütçesinden pay ayrılacaktır. Bu pay halkın katılımı ve seçimle örgütlenmiş ilmî teşekküllere verilecektir. Bu kuruluşlar halkın katılımı oranında bütçeden pay alacaktır. Tedrisatı serbest bırakılacak ve ortak sınav sistemi geliştirilecektir. Böylece bilimin iktisat ve siyasetin etkisindenkurtulması sağlanacaktır. Ayrıca ekonomik örgütlenme imkânı sağlanacak, meslekî kuruluşlar oluşturulacaktır. Bu kuruluşlar mensuplarına / ortaklarına teminatlı ehliyet vererek dayanışacaklardır.

Sömürü düzenini ortadan kaldırılması için, kredinin faizsiz verilmesi sistemi kurulacak, böylece maliyetlerin yükselmesi önlenecektir. Vergi yerine devletin genel hizmetten pay alması sistemi getirilecektir.

Ortaklık ekonomisinde haksız rekabet kredi bütçeleri yapılması ve kredinin doğrudan üretici ve tüketiciye verilmesi suretiyle önlenmiş olacaktır. Müteşebbis bankalarla değil, üretici veya tüketici ile anlaşması halinde kredi alabilecektir.

Nihayet tüm çatışmaların çaresi bağımsız yargıdır. Yargının bağımsızlığı ise itham sistemi ile çözülecektir.

       e) DEĞERLENDİRME

 

Bu ekonomik sistemin kabulü ve uygulanması ilk bakışta ne gibi avantajlar getirecektir? Acaba günümüzün yukarda sayılan sorunları çözebilecek midir? Yeni bir teknik ve metod getirmekte midir? Anayasal iktisat içinde yer alacak hükümler nelerdir? Şimdi çok kısa olarak yukarıda belirttiğimiz esasların ne gibi sonuçlar doğuracağı üzerinde duracağız.

Ortaklık ekonomisinde yatırım sahipleri tekeller değil, halk olacaktır. Tekelleşmeden doğan yatırımlardaki dengesizlikler ortadan kalkacaktır. Piyasaya tekeller değil, bütün pay sahipleri girdiğinden liberal dönemin serbest piyasa ekonomisi yeniden kurulacaktır. Kredi çalışanlara verildiğinden tekelleşmeler artık olmayacaktır (117).

Ortaklık ekonomisinde sabit giderler bulunmadığından marjinal maliyetle ortalama maliyet aynı olacaktır. Bu nedenle düşük kapasitelerle dahi çalışma imkânı daima mevcut olacak; üretimin birden durması veya ani iflaslar yerine faaliyetlerin yavaşlatılması hatta durdurulması cihetine gidilecek ve uygun şartlar oluştuğunda işletmeler tekrar devreye girebilecektir. Böylece stabil denge sağlanmış olacaktır (118).

Ortaklık ekonomisi devleti ortak kabul ederek müdahele sistemini kaldırdığından rüşvete imkân vermeyecek, çalışana kredi sağladığından tam istihdamı temin edecek, ayrıca krediyi mal karşılığı verdiğinden enflasyona sebep olmayacaktır. Yine kredinin çalışana verilmesi sebebiyle aracı kârı düşecek ve bunun sonucu olarak da gelir dağılımındaki dengesizlik asgariye inecektir. Borçlanma yerine iştiraki asıl alacağından iç ve dış borçlar sorunu kalkacak, bunun bir sonucu olarak da az gelişmiş ülkelerle gelişmiş ülkeler arasındaki fark kapanabilecektir.

 

DİPNOTLAR

1-Ersoy, A., iktisadî Müesseseleşme Tarihi iktisadî Kalkınmanın Tarihi Seyri, izmir 1986 s. 7 ve dev.

2-ihtiyaç ile kurumlaşma arasındaki ilişkiler ve ayrıntı için bak: Ersoy, 7-17.

(3) Ersoy, 4

4-Ersoy, 4; Kurum kavramı için bak: Karatepe, Ş., Osmanlı Siyasî Kurumları, İstanbul 1989 s.11 ve dev.

5-Değişme kavramı ve ayrıntı için bak: Kongar, E., Toplumsal Değişme kuramları ve Türkiye Gerçeği, Ankara 1979, s. 21

6-Ersoy, 6; Şenel, A., Siyasal Düşünceler Tarihi, Ankara 1986, s. 10; Ayrıca bak: Smith, A., Milletlerin Zenginliği, (çev. 11. Derin), istanbul 1948 kitabın birinci bölümü iş bölümü ve uzmanlaşmaya ayrılmıştır.

7-Pekin T., Ekonomiye Giriş, izmir 1978 s. 12;Köklü, iktisadî ihtiyacı, "Bir noksanı gidermeye veya boş bir hissi devam ettirmeye ya da artırmaya elverişli bir mala sahip olma arzusu ve çabası" olarak tanımlar. Bak: Köklü, A., iktisada Giriş,Ankara 1968 s. 136; Ersoy ise "Kısaca insan isteklerinin tatminini sağlayan mal ve hizmetler" olarak tanımlar. Bak: Ersoy, 12.

(8) Ersoy, 12-14

(9) Mcneill, II. W., Dünya Tarihi, (çev. A. Şenel), İstanbul
1985, s. 18; Leakey, L. S. B., İnsanın Ataları, (çev. G. Arsebük),
Ankara 1971 s. 47-55; Şenel, A., ilkel Topluluktan Uygar Toplu-
ma, Ankara 1985, s. 4,53-54

10-Ersoy, 25

11-Ayrıntı için Savaşin, iktisadî kurumların anayasa içinde yer alması gerektiği hususundaki eserine bak: Savaş, V., Anayasal İktisat, İstanbul 1989

12-İktisat tarihini inceleyen ve kriterler getiren yazarlar ve ayrıntı için bak: Ersoy, 27; Rostow, W.W., İktisadî Gelişmenin Merhaleleri, Ankara 1966; Zeytinoğlu, E., iktisat Tarihi, İstanbul 1970, s. 20; Timur, 11., İktisadî Düşünceler Tarihi, İzmir1964, s. 286; Sosyalist yazarlar, toplulukların tarihi gelişmelerini, üretim faaliyetlerinin teşkilatlanmasına göre ilkel komün, kölelik, feodalizm, kapitalizm ve sosyalizm aşamalarına ayırarak incelerler. Ayrıntı için bak: Baby, J., Ekonomi Politiğin Temel Prensipleri, (çev. C. Karakaya) istanbul 1975, s. 42.

13-Bu tasnif genelde Ersoy'unkine uymaktadır. Ancak Ersoy, "pazar mübadelesi" ve " tüccar mübadelesi" dönemleri yerine, "aynî mübadele" ve "paralı mübadele" dönemleri adını vermektedir. Biz parayı semen ile tanımladığımızdan, paranın basit de olsa her aşamada var olduğunu kabul ediyor ve Ersoy'dan bu konuda ayrılıyoruz. Ayrıca aynî mübadele yerine de pazarın keşfedilmesi nedeniyle pazar mübadelesi kavramını daha uygun buluyoruz. Bak: Ersoy, 72-108; İktisadî alanda yeni alternatifler ve modern toplumun sistem politikası: "sosyal piyasa ekonomisi" kavramı için bak: Erkan, İL, Sosyal Piyasa Ekonomisi, izmir 1987 s. 107 ve dev.; Erkan, //., -Erkan C, Ekonomide Sosyal Demokrat Alternatif, istanbul 1989 s. 95 ve dev.

14-Ersoy, 27 ve dev., Mcneill, 19 ve dev.; Şenel, ilkel... s.

  1. e dev.

15-Ersoy, 29

16-Şenel, Siyasal...., 16; Ersoy, 29

17-Ersoy, 29

18-Mülkiyet kurumunun çıkışı ve mahiyeti yazarlar arasında daima tartışma konusu olmuştur. Örneğin Eflatun, özel mülkiyeti topluluk için sakıncalı bir kurum sayarken, Aristo, doğal bir kurum olarak değerlendirmiştir. St. Thomas, Aristo'nun yaklaşımını benimsemiştir, islâm hukukunda mülkiyet, farklı değerlendirilmiş, mutlak mülkiyet kabul edilmemiştir, özellikle toprak mülkiyetinde ihya ve imar şartı koşulmuş, bireyin toprağı verimli kullandığı ölçüde toprak üzerinde tasarruf hakkına sahip olacağı esası getirilmiştir Locke, mülkiyeti doğal kabul ederken, Proudhon hırsızlık olarak değerlendirmiş ve bütün kötülüklerin kaynağı saymıştır. Rousseau, ilkel topluluklarda özel mülkiyetin başlaması ile ihtiras ve açgözlülüğün başladığını ileri sürmüş, Mark ise özel mülkiyeti sosyal sınıflaşmaya neden olduğu içindoğalkarşılamamıştır.Bukonudabak:Ersoy,29-30;Sabine,G. II.,SiyasalDüşüncelerTarihi,I,II,III,(çev.H.Rızatepe-A.Öktem-Ö.Ozankaya)Ankara1964;BenAmitloy,J.,SiyasalDüşüncelerTarihi,Ankara1983;Rousseau,J.J.,insanlarArasında EşitsizliğinKaynağı,(çev.R.N.ileri),istanbul1986;Oppenheimer,F.,Devlet,(ÇevA.Şenel-Y.Sabuncu)Ankara1984

(19) Mcneill,19;Rousseau,83

(20)          Clark,C..&llaswell,M.,TheEconomiesofSubsistan-
ceAgricultureLondon1970p.27;Ersoy,30-37;Mcneill,15-19;
Şenel,Siyasal...,8

(21) Ersoy,31

(22)          Clark-llaswell,27;insanınyaşamasındaçevreselet-
kileriçinbak:Mcneill,19-20

23-Ersoy,31

24-Ersoy,33   

(25)          Karagülle,S.,FaizsizYeniBirBankamodeli,Faizsiz
KredileşmeSistemi,istanbul1987,s.XI

26-Şenel,Siyasal...,9

27-Şenel,Siyasal...,13-14;Ersoy,40

28-Ersoy,40

(29)          Rogers,L.B..&Brown,V.,StoryofNations,NewYork
1956p.12-13;Ribard,A.,İnsanlığınTarihi,(Çev.E.Başar,Ş.
Yalçın,H.Berktay),Istanbul1983s.7-9;Mcneill,20

30-Ersoy,37;Şenel,Siyasal...,13

31-Şenel,Siyasal...,9,15;Ersoy,44

32-Ersoy,42

33-Karagülle,Faizsiz....XI

34-Şenel,Siyasal...,19vedev.;Ersoy,45vedev.

35-Ersoy,47

36-Ersoy,48

37-Mcneill,29;Şenel,Siyasal.......... 19-21

38-Toynbee,A.J.,AStudyofHistory,London1956p.168

39-Karagülle,Faizsiz...,XI;Ersoy,51-52

40-Mcneill,21;Şenel,Siyasal............ 15-16;Ersoy,54vedev.

(41)   Frankfort,H.,UygarlığınDoğuşu,(çev.A.Şenel)An-
kara1989s.15-16;Sayılı,A.,MısırlılardaveMezopotamyalılar-
daMatematikAstronomiveTıp,Ankara1982,s.10;Mcneill,
22

(42) Ersoy,56
(43)Ersoy,67
(44)Ersoy,59

(45)Okandan,R.G.,UmumîHukukTarihiDersleri,İstanbul1952s.101-105;Şenel,Siyasal...,44,58 (46)Ersoy,64,69

47-Ersoy,66

48-Kölelikleilgilibak:Oppenheimer,60-62;ŞenelSiyasal...,45,53,54,62

49-Oppenheimer,51-67;Şenel,İlkel...,231

50-Akdemir,S.,CezaHukukundaMağdurunKorunması, İzmir1988s.127;Mcneill,26

51-Karagülle,Faizsiz.............. XI;Ersoy,57

52-Ersoy,69-70

53-Pekin,T.,EkonomiyeGiriş,İzmir1984s.29

54-Ersoy,70

55-Friedman,M.,-Friedman,R.,Fre Free to Choose, London 1980 p.. 27

56-Ersoy, 74

57-Mcneill, 27

58-Davisson, W. I., & Harper, J. E., European Economic History and The Ancient World, I, New York 1972 p. 49, zik. Ersoy, 77

59-Pazara dönük üretim için bak: Şenel, Siyasal.., 141

60-İbni Haldun, Mukaddime, (Çev. Süleyman Uludağ), İstanbul 1983 ş. 841-842; Ersoy, 69 vd.

61-Karagülle, Faizsiz..., XI

62-Talaş, C, Ekonomik Sistemler, Ankara 1969 s. 71 ve

dev.

(63)          Ersoy, 89

64-Ersoy, 90

65-Ersoy, 89; Şenel, Siyasal...., 52

66-Sanus, B. Z., Para Ekonomisi, I, istanbul I960 s. 174; Şenel, 58; Ersoy, 84

67-Karagülle, Faizsiz..., XI; Ayrıca Bak: Karagülle, S., Para, izmir 1976

68-Kavram ve ayrıntı için bak: Ersoy, 112

69-Ayrıntı için bak: Göze, A., Liberal Marxist Faşist ve Sosyal Devlet Sistemleri, İstanbul 1977; Göze, A., Siyasal Düşünceler ve Yönetimler, istanbul 1986 s. 412

70-Bugün sosyalizmi uygulayan Doğu bloku ülkelerinde gerek mülkiyet gerekse serbest rekabet konusunda önemli değişmeler olmakta ve gelişmeler ilgi ile izlenmektedir. Kapitalizm de özellikle sosyal güvenlik ve işçi hakları konularında önemli değişmelere sahne olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Bir bakıma sosyal devlet sistemi bu iki sistemin eksikliklerini gidermeye yöneliktir. Bak: Göze, Liberal...., 156 ve dev.

71-Mcneill 370 ve dev.; Heaton, H., Economic History of Europe, New York 1948 p. 480-513

72-Ersoy, 116

73-"işçilik müessesesinin iktisadî faaliyetleri belirlemede etkinliğinin artmasına bağlı olarak emek arz ve talebi ve emeğin fiyatı olan ücretle ilgili çeşitli teoriler geliştirildi. İktisat biliminin kurucusu kabul edilen A. Simith, işçi ücretleri bakımından ülkeleri " kalkınan", "duran" ve "gerileyen" ülkeler diye üçe ayırmıştır." Bak: Ersoy, A., İktisadî Düşünceler Tarihi, İzmir 1986, s. 131-132

74-Ritter, K., Dünya Ziraat Tarihi, (çev. K. Köylü) Ankara 1962, s. 153-154

75-Dicleli, V., iktisadî Gelişme Tarihi, Zik, Ersoy, 119

76-Sosyal güvenlik alanında şu esere bak: Talaş, C., Ekonomik Sistemler, Ankara 1969

77-Mcneill, 371; "Kölelik, feodalliğin ilkel aşamaları döneminde zararsız bir kurumdu; ama bu zararsız kurum, "kapitalist" yöntemlerle kullanılmaya, yani köle emeği, feodal bir doğal ekonominin gereksinmelerini karşılamak yerine, ödemelerin para ile yapıldığı bir pazarın gereksinmelerini karşılamak için kullanılmaya başlanır başlanmaz, devletin tüm yaşamı üzerinde son derece yıkıcı bir kanser biçimini alacaktır." Bak: Oppenheimer, 138

(78)  Mcneill, 437 ve dev.

79-Grev ve lokavt hakkında bak: Zaim, S., Çalışma Ekonomisi, istanbul 1977 s. 277-278

80-Keynes ve enflasyon kavramı hakkında bak: Keynes, J. M., The General Theory of Employment, Interest & Money, New York 1936

(81 )Kâğıt paranın kabulü ile para basmak çok kolay hale gelmiş; kredi ve faiz ikilisi sermaye sahipleri ve bankalar aracılığı ile halkı fakirleştirmiştir.

82-Ersoy, 127-128; Yasama organı ve demokrasilerin kritiği hakkında bak: Savaş, 5 ve dev.

83-Ersoy, 128; Mcneill, 370 ve dev.

84-Bak: Ersoy, 129 ve dev.

85-Karagülle, Faizsiz..., XI-XII; Ersoy, 129

86-Günümüzde karşılaşılan iktisadî sorunlar ile ilgili olarak bak: Ülken, Y., 20. Yüzyılda Dünya Ekonomisi, Günümüzün iktisadî Sorunları ve Başlıca Tahlil Aletleri, istanbul 1974 s. 178 ve dev.; Ekin N., Gelişen Ülkelerde ve Türkiye'de işsizlik, istanbul 1971 s. 89 ve dev.; Samuelson, P. A., iktisat, (çev. D. Demir-gil) istanbul 1973 s. 801 ve dev.

87-Tütengil, C. O., Az Gelişmenin Sosyolojisi, istanbul 1984 s. 34; Samuelson, 839 ve dev.

88-"işsizlik, gerek ekonomik gerek sosyal yönden gelişme seviyesi ne olursa olsun bir ülkenin en önemli problemini teşkil etmektedir", Ekin, 3, 239; Tütengil, 61

89-Samuelson, 849

90-Duhm, D., Kapitalizmde Korku, (çev. S. Sölçün) Ankara 1987 s. 95; Samuelson, 47

91-Duhm, 90

92-Samuelson, 178 ve dev., 876 ve dev.; Ülken, 337

93-Ülken, 290

94-Samuelson, 872

95-Tütengil, 113

96-Ülken, 332; Emeğin en düşük ücretle çalıştırılması iktisat teorisinde "ücretlerin tunç kanunu" ile ifade edilir ve bu bununla emeğin sermayedar tarafından daha az ücrete zorlanması anlaşılır. Bu konuda bak: Samuelson, 615 ve dev.

97-"Tekel, arz ve talebe müdahale eder. Bir veya birkaç müstahsil üretici bir sanayi üzerinde tekelci bir kontrol kurarlarsa son durumun rekabet şartları altındaki denge noktasından farklı olmasına sebep olurlar. Tekelci istihsali kısarak müstehliklerin mevcut talep eğrileri üzerinde daha yüksek fiyatlara çıkmalarını sağlar", bak: Samuelson, 433-434, ayrıca eksik rekabet ve tröstlerle ilgili s. 544 ve dev.

(98)  Savaş, 19 ve dev.

(99)             Friedman, M., & Friedman, R.,Free to Choose, New
York & London, 1981 p. 117-118; Akdemir, 126

100-Rekabet ücretleri ve ücretin tunç kanunu hakkında bak: Samuelson, 610 ve dev.; Ayrıca ücret görüşleri ve ayrıntı için bak: Zaim, S., Çalışma Ekonomisi, istanbul 1977 s. 174-186

101-Samuelson, 666

102-Kapitalist sistemin çıkar çatışmasına dayandığı hakkında bak: Samuelson, 40 ve dev.

103-Tütengil, 14

104-Duhm, 90-95

105-Ortaklık sistemi ile ilgili alternatif görüşler S.S. Akevler Kredi ve Yardımlaşma Kooperatifi bünyesinde 1967 yılından beri küçük bir model denemesi olarak izmir'de uygulanmaktadır. Bu kooperatifin yönetim kurulu üyelerinden oluşan bir ekip Marmara Üniversitesinde yapılan tartışmalı ilmi toplantı şeklinde 12 tebliğle ortaklık sistemini kamu oyuna sunmuşlardır. Bir banka çerçevesi içinde ortaklık sistemi anlatılmakta ve ilk var sayımları konulmaktadır. Alternatif görüş olması sebebiyle burada sunulan tebliğcilerin isimlerini vermek istiyoruz Yük.Müh.

Süleyman Karagülle, Doç. Dr. Arif Ersoy, Doç. Dr. lHira Karagülle, Doç. Dr. Ali Erişen, Yrd. Doç. Dr. Remzi Fındıklı ,Doç. Dr. Sabri Tekir Av. Dr. Salih Yavuzer,Doç. Dr. Mehmet Tekelioğlu, Yrd. Doç. Dr. Süleyman Akdemir ,Arş. Gör. Ali Sayı,Yük. Müh. Süleyman Kılıç, Faizsiz Yeni Bir Banka Modeli- Faizsiz Kredileşme Sistemi, İstanbul 1989 s. 1-261

Konunun Batıda bir sistem olarak ileri sürülmesi ise daha yenidir. Nordhaus, W. D., Introduction to the Share Economy, in Nordhaus and John 1986 p. 416420; Nordhaus, W. D., & Andrew, J., eds., The Share Economy: A Symposium, published by the Journal of Comperative Economics, X 1986; Nordhaus, W., Can The Share Economy Conquer Stagflation, The Quarterly Journal of Economics, February 1988 p. 201-217; Ayrıca Bak: Weitz-man, M., The Share Economy, Cambridge 1984; Peck, M. J., Is Japan Really a Share Economy? in Nordhaus and John 1986 p. 427-432

106-Gerek sosyalizm ve gerekse komünizm aşamasında mülkiyet topluma ait olacağından kâr ve faiz teorik olarak düşünülemez.

107-Ersoy, 129 ve dev.

108-Ersoy, 129

109-Ortaklık ilkesi için (105) nolu dipnottaki eserlere bakınız.

110-Doktora tezimizde, mezkûr kriterler üzerinde durmuş ve açıklamalarda bulunmuştuk. Daha sonra bu kriterleri Doç. Dr. Arif Ersoy kullanarak ortaklık aşamasınm var sayımları olarak ele almıştır. Bak: Akdemir, 119-122; Ersoy, 129-132

111-Standartlaşma gelecek dünyanın iktisadî yapısında çok önemli bir rol oynayacaktır. Bu sayede iş bölümü artacak ve ortaklık yaygınlaşacaktır.

112-Klasik iktisat teorilerinde tesis yerine toprak veya doğa konulmakta, tesisler sabit sermaye olarak sermayeye dahil edilmektedir. Ortaklık ekonomisinde tesis ile toprak aynı statüye tabi tutulduğundan toprak yerine tesis kelimesinin kullanılmasını daha uygun buluyoruz. Klâsik iktisatta müteşebbis de ayrı iktisadî girdi türü olarak kabul edilmektedir. Ortaklık ekonomisinde bütün ortaklar birlikte müteşebbis durumunda olduğundan müteşebbisi emeğin içinde kabul ediyoruz. Liberalizm veya kapita- lizmde vergi işletmelerden değil, gerçek ve tüzel kişilerin gelirlerinden alındığından iktisadî girdi olarak ele alınmaktadır. Ortaklık ekonomisinde ise devlet vergiyi bir ortaklık payı olarak aldığından iktisadî bir girdi ve faktör kabul edilmektedir.

113-Kapitalist sistemde bölüşmeyi müteşebbis, sosyalist sistemde ise devlet yapmaktadır.Bu konuda üretim faktörlerinin fıyatlandırılması hakkında bak: Samuelson , 596 ve dev.

114-Yavuzer. M. S., Yeni Bir Faizsiz Banka Modelinde Senet Çıkarılması ve çeşitleri, Faizsiz Yeni Bir Banka Modeli, istanbul 1987 s. 98-116; Tekelioğlu M. S., Senetlerin Karşılıkları ve Teminatı, aynı Kitap s. 141-147; Karagülle, H. Senetlerin Tedavülü ve Fiyatlandırılması, aynı kitap s. 147-157; Erişen, A., Faizsiz Banka Muhasebesi ve işleyişi, aynı kitap s. 159-170; Kılıç, S., Bina ve Fabrika inşasının Senetle Kredilendirilmesi, aynı kitap s. 171-175

115-Sayı, A., Faiz ve Faizin Tarihi Gelişimi, Faizsiz Yeni Bir banka Modeli, istanbul 1987 s. 30; Karagülle, II., s. 155

116-Dipnot (114)'de geçen makalelere bakınız.

117-Ersoy, 132 ve dev.; Kredi kişilerin toplu halde yaşamalarının bir ürünüdür ve topluluğa aittir. Ortaklık ekonomisinde kredi kavramı ve kriterleri için bak: Tekir, S., Faizsiz Sistemde Kredileşme ve Kredi Müessesesi, Faizsiz Yeni Bir Banka Modeli, İstanbul 1987 b. 84; Anlaşmaların serbestçe yapılabilmesi tarafların pazarlık edebilme imkân ve şartlarına sahip olması ile mümkündür. Bu nedenle ortaklık ekonomisinde çalışana kredi, işsizlik sigortası ve asgari geçimin devlet kefaletinde olması gibi unsurlar çalışma hayatının vazgeçilmez prensipleridir. Ancak böyle bir ortamda sermaye karşısında emeğin ezilmesi önlenebilir.

118-Ersoy, 137,181

 

 

 

 

 

 


SOSYAL DENGE -1/Devlet yapısının tarihi seyri
1-ÖN KAPAK İÇİ
934 Okunma
2-KISALTMALAR
841 Okunma
3-İÇİNDEKİLER
846 Okunma
4-ÖNSÖZ
1102 Okunma
5-GİRİŞ
928 Okunma
6-SİYASÎ AŞAMALAR
1071 Okunma
7-İKTİSADÎ AŞAMALAR
1193 Okunma
8-DİNÎ AŞAMALAR
719 Okunma
9-İLMÎ AŞAMALAR
951 Okunma
10-DEĞERLENDİRME VE SONUÇ-şekiller
813 Okunma
11-SOSYAL KURUMLARIN KRONOLOJİSİ ÜZERİNE BÎR YAKLAŞIM *
778 Okunma
12-KAYNAKÇA
955 Okunma