Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
SOSYAL DENGE -1/Devlet yapısının tarihi seyri

719 Okunma
ASPxHyperLink

DİNÎ AŞAMALAR
Süleyman Akdemir

IV- DİNÎ AŞAMALAR:

TARİHÇE - GÜNÜMÜZ - EKSTRAPOLASYON

 

            A-GENELOLARAK                              

1) KAVRAM

Canlılar, tek başına ve topluluk halinde yaşayanlar olmak üzere iki grupta toplanabilir. Topluluk deyince akla sürü gelmez; gelmemelidir. Doğa içinde, iş bölümü yapmış ve fertleri tek başına yaşayışlarını sürdüremez hale gelmiş olan varlıklara topluluk diyoruz. Bir canlı grubu, kişilerin kalabalıklığı ve çokluğu anlamına gelen yığın - kitle veya topluluk (toplum) niteliği kazanabilir. Bu durumda, toplu halde yaşayan canlılar kişiliklerini kaybederek kollektif üretim ve kollektif tüketim içinde yaşarlar. Ancak insan toplumları bundan farklıdır.

İnsanlar grup halinde yaşarlar, buna rağmen kişiliklerini de kaybetmezler. İnsanlar, üretimi kollektif olarak yapmakta ancak tüketimi ortak üretime katkıları oranında hak kazanarak bölüşüp birey olarak gerçekleştirmektedirler. Bu nedenle, insanlar, toplum içinde kişiliklerini muhafaza ederler. Diğer canlılarda, toplum halinde yaşama varsa, canlı o toplum için varlığını korur ve toplum içinde görevi bitince varlığını kaybeder. Sürü durumunda ise asıl olan tek varlıklardır ve bu topluluğun işi bitince sürü olmanın fonksiyonu biter ve sürü dağılır. Halbuki insan toplumlarında ne birey sadece toplum için, ne de toplum sadece birey içindir. Her biri ayrı ayrı varlığa sahiptir (1).

Fert toplumu korur. Çünkü yaşayabilmesi için ona ihtiyacı vardır. Ancak fert kendi varlığını aynı zamanda toplumun üstünde tutar. Toplum da fertleri korur. Çünkü onlara muhtaçtır. Ancak toplum da kendi varlığını düşünür. Bu ikili yapı/terkip insanlar için önem taşır. Zaman zaman ferdiyetçilik yönü hakim olur ve toplum dağılır. Zaman zaman da toplumsal yönü ağır basar ve fertler ezilir. Bütün istenen, ferdin temel hak ve hürriyetlerinin toplumun varlığı zedelenmeden sağlanmasıdır. Esasen ne fert toplumsuz ne de toplum fertsiz olabilir (2).

Her şeyden önce, ferdi ayrı olarak ele alıp onun varlığını ve geleceğini incelemek, onun hak ve görevlerini belirlemek; yine toplumu da ayrı olarak ele alıp onun da hak ve görevlerini ayrıca tespit etmek gerekir. Daha sonra fert ve toplum arasındaki ilişki ve ahenk ortaya konulmalıdır. Konu ile ilgili bir örnek verecek olursak eskiden beri, ülkemizde, bazı kırsal yörelerde halen rastlandığı gibi, şöyle bir uygulama vardır: Köyde ev yapmak isteyenler bir usta tutarlar ve bu usta evin taşlarını hazırladığı gibi ormana giderek ağaçlan keser ve köyden bazı kimselerin de yardımıyla evi yapardı. Yani malzemeyi üreten, kullanan ve evi yapan tek ve aynı kişi idi. Günümüzde ise demiri, çimentoyu, tuğlayı, fayansı, boyayı, ayrı ayrı fabrikalar üretmektedir. Hatta aynı malzemeyi üreten birçok firma vardır. Şimdi ne inşaatçı, kişi ya da firma ile çimento veya tuğla fabrikasına karışabilmekte, ne de fabrika müdürü inşaatçı firmaya müdahale edebilmektedir.

İşte, toplum içinde de fertleri eğitip yetiştirme işi ayrı bir olay, bu yetişmiş fertleri o toplum içinde istihdam etme ayrı bir olaydır. Bunlardan biri malzeme üretme, diğeri ise malzemeyi kullanmadır. İnşaat malzemesini üretenler yalnız inşaatçılara beğendirmek için malzeme üretirler. İnşaat ustaları da yalnız inşaat malzemesi üretenlerin mallarını kullanırlar. Burada, bu malzeme benzetmesinden insan faktörünün çok önemli bir farkını daha belirtmek gerekir. İnsanın ayrıca kişiliği olduğu için onu eğitenler topluma eleman yetiştirmeyi ikinci derecede ele alırlar ve daha ziyade fertleri yetiştirmeyi düşünürler.

İktisadî konularda, örneğin inşaat malzemelerindeki fiyat, malzeme üretenler ile inşaatı yapanlar arasında dengeyi kurabilir.

Ancak fert ile toplum arasında denge nasıl kurulacaktır? İşte insanlık, bu sorunu tam olarak çözebilmiş değildir. Biz burada, fert ile toplum arasındaki dengenin nasıl kurulacağını ortaya koymaya çalışacağız. Bu nedenle bazı tanımları gözden geçirmemiz ve yenilememiz gerekmektedir. Bunların başında "din" gelmektedir.

Önceleri din bütün düzeni kapsamış, düzeni oluşturan diğer sosyal kurumlar nüve / tohum halinde din ile varlık bulmuş ve din ile yan yana ilerlemiştir (3). İnsanlık geliştikçe sosyal yapıda değişmeler ve evrim meydana gelmiş, iş bölümü artmış ve toplum güçlenmiştir. Zamanla din ile düzen yer değiştirmiş ve dinin yerine düzen hakim olmaya başlamış, dinin düzene hakimiyeti, düzenin dine hakimiyetine dönüşmüştür. Dinler ve düzenler adına ihtilâller ve isyanlar yapılmış ve arada fert ezilmiştir.

 

2) DİNİN NİTELİĞİ

 

Din, "ferdi eğitip yetiştirmeyi amaç edinen bir sosyal kurum" olarak ele alınabilir. Düzen veya devlet ise, "toplumun varlığını ve gelişmesini amaç edinen sosyal bir kurum" dur. Buna göre, din ve devlet "sosyal kurum" olma gibi ortak bir özelliğe sahiptir.

Din, fertlerin ahlâkî eğitimlerini amaçlamakla birlikte, onların toplum içinde yaşamak zorunda olmalarından dolayı, düzenle de ilgilenir. Buna karşılık, devletin de fertlerin yetişmesinde rolü olması sebebiyle din ile ilgilenmesi söz konusudur. Bu şekliyle din ve düzen birbirinden ayrı iki unsur değil, tam tersine bir kumaşın iki yüzü gibidir. Bunlardan birinin diğerine hakim olmaması halinde dengeden söz edilebilir. Aksi halde denge ortadan kalkmış olur.

İnsan, fert olarak ele alındığı zaman ruh ve bedeni ile tanımlanır. Bu tanım insanın "duygu/his/inanma", "düşünce/fikir", "isteme/ dileme/ irade" ve "sosyal yön/ ünsiyet" yetenekleri ile bütünleşir (4). Hisleri ile iyiyi/ güzeli bulur, fikirleri ile doğruyu arar, iradesi ile faydalıyı yapar ve ünsiyeti ile de adaleti sağlar. İşte bu nedenledir ki, dinler, insana iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, faydalıyı zararlıdan ve adaleti zulümden ayırt edip hakka riayet ederek yaşama azmini veren sosyal kurumlar şeklinde karşımıza çıkar. Dinler, insanları Tanrı'nın varlığına, aracıları kabul etseler bile tek Tanrı'nın olduğuna ve sonunda sorumlu tutulacaklarına ve ölümden sonra da hesaba çekileceklerine inandırır (5) ve fertleri bu geniş perspektif içinde eğitir. Devlet ise insanların bu niteliklerine dayalı olarak ilim, iktisat, idare ve hatta dinden meydana gelen sosyal yapıya göre oluşur. Buna göre, dinin düzen içinde diğer sosyal kurumlar gibi bir kurum olduğu, kendisini belirleyici ve ayırıcı bir fonksiyonu bulunduğu söylenebilir (6).

Bu açıklamalardan hareketle, dinin üç ayrı mânâsı üzerinde durulabilir: 1- Yukarıda da belirtildiği gibi dinin başlangıç dönemlerindeki düzen anlamıdır. 2- Kişilerin içindeki iyilik ve kötülüğü ele alan ve fertlerin inanç, ibadet ve ahlâkî yönleriyle meşgul olmasından dolayı ortaya çıkan psiko-sosyal anlamıdır. Bu şekliyle din aynı zamanda insanların iyi iş yapmalarını, sözlerinde durarak adil bir düzen oluşturmalarını ve doğruyu aramalarını da ister. 3- Sosyal düzen içinde devleti oluşturan dört temel sosyal kurumdan biri olan anlamıdır. Sosyal bir kurum olarak dinin görevi, din hürriyetini sağlamak ve mensuplarını tezkiye etmektir. Dinin bu üç ayrı anlamının birbirine karıştırılmaması ve iyi değerlendirilmesi gerekir.

 

3) PEYGAMBERLER VE ÎLİM ADAMLARI İLİŞKİSİ

 

Tarihte yeni uygarlıklara ve sosyal oluş ve kurumlara iki grup insanlar öncülük etmiştir. Bunlar peygamberler ile felsefeciler veya bir başka deyişle ilim adamlarıdır. İnsanların meydana getirdiği Mezopotamya, İbranî, Hıristiyanlık ve İslâm uygarlıklarının kurucuları peygamberlerdir. Buna karşılık Mısır, Eski Yunan, Roma-Bizans ve Batı uygarlıklarını ise diğer grup meydana getirmiştir. Kutsal kitaplara göre, ikinciler birincilerinin kuvvete dönüşmüş veya bozulmuş şekilleridir. Ancak bunlardan kurucu ve belirleyici olanlar Doğu uygarlıkları olmuştur. Demek ki, bu yaklaşıma göre insanlar ilâhî vahye dayanmadan uygarlık kuramamakta, ancak kurulan uygarlıkları kuvvete dönüştürüp gücü egemen kılabilmektedirler. Bir başka deyişle filozoflar hak uygarlıklarını kuvvet uygarlıklarına dönüştürebilmektedirler. Bu var sayıma göre, yeni bir uygarlık da vahye dayanmak zorundadır. Ancak kutsal kitaplardan Kur'an'ın yazdığına göre (6a), yeni peygamberler gelmeyecek ve yeni kitaplar da inmeyecektir. Öyleyse yeni hakka dayalı bir uygarlık nasıl kurulacaktır? Bu ayırımda bu soruya da cevap verilmeye çalışılacaktır(6b).

Bugün gelişen ilimler, binlerce halta milyonlarca yıl önce oluşmuş varlıkların yaşlarını tespit edebilmekte, işlenmiş bir taş parçasının hangi medeniyete ait olduğunu bilebilmekte, bir kan damlasının kime ait olduğunu, parmak izi ile failin kim olduğunu ortaya koyabilmekte, atılan bir imzanın kimin imzası olduğu tespit edilebilmekle, bilgisayarlar, fotoğrafları tanıyabilmektedir. Esasen insan beyninin de aynı metotları  kullanarak tanıma gücüne sahip olduğu bilinmektedir.

Günümüzde bu tanıma ilmi çok gelişmiştir ve bu ilmin basit matematik kuralları vardır. İstatistiki  dağılım ve istatistiki dağılımdaki sapmanın azlığı bize varlıkları ve olayları tanıtmaktadır. Aynı usulü kullanarak, ne kadar değişmiş ve bozulmuş olurlarsa olsunlar Tevrat, Zebur, İncil, Kuran veya başka mukaddes kitapların aynı kaynaktan gelip gelmedikleri, kâinatı var edenin eseri olup olmadıkları ortaya konulabilir. Böylece onlardan daha güvenli bir şekilde yararlanma imkânı doğar.

Tanrının varlığını ve onun peygamberler ve kitaplar gönderdiğini peşin kabul etmek ne kadar yanlış ise onları peşinen reddetmek de o kadar ilmî değildir. Her şeyi açıkça ilmin kriterlerine göre ortaya koymak gerekir. Gerçeklerden ne dindar olarak, ne de dinsiz olarak korkmak gerekir.

Esasen peygamberler tarihini incelediğimizde bunların nasıl peş peşe sistemli bir şekilde insanlığı bugünkü hale getirdiklerini görürüz. Bu bile bunların ilâhî kaynaklı olduklarını belirtmede yeterlidir. Yoksa bugün bile anlamakta zorluk çektiğimiz bu sistemleri, insanlar parça parça nasıl oluşturabilirlerdi (6c)?

 

            B- TARİHÇE

 

1)    GENEL OLARAK

 

Sosyologlar din kurumunun ilk insan topluluklarından beri var olduğunu yazarlar. Hatta başlangıçta dini, toplumun tek belirleyici kurumu olarak kabul ederler. Bu dönemde din diğer bütün sosyal kurumların üstünde ve onları kapsayıcı bir nitelik taşımaktadır. Biz, burada dinler tarihi üzerinde duracak değiliz. Ancak dinlerin düzen ve düzeni oluşturan diğer sosyal kurumlar ile ilişkilerini sosyal anlaşma ve siyaset bilimi açısından değerlendirerek nasıl ve hangi yönde bir gelişme seyri gösterdiğini belirlemeye çalışacağız. Dinlerin düzene etkileri bakımından gelişmesi "yönetici dinler", "yönlendirici dinler" ve "dinî düzen" ile "lâiklik" olmak üzere üç döneme ayırarak inceleyebiliriz.

 

2)    YÖNETİCİ - KAPALI DİNLER DÖNEMİ

 

Din tarihin ilk toplumlarında bile varlığı bilinen bir kurumdur. İlk topluluklarda, tüm toplumsal yaşama egemen en önemli güç, din olmuştur. Bu aşamada siyasî, iktisadî ve ilmî yapı dinsel yapı ile iç içe, birbiri ile kaynaşmış ve tek bir bütün olarak belirmiştir (7). Hatta Rousseau'ya göre "Başlangıçta, insanların tanrılarından başka kralları, dine dayanan yönetimden başka yönetimleri yoktu". Rousseau devamla, "Her politik toplumun başına bir tanrının konulmuş olması, ortaya ulus (kabile olacak) sayısı kadar tanrı çıkmasına yol açmıştır. Birbirine yabancı ve her zaman düşman olan iki ulus (kabile), uzun süre, aynı varlığı efendi olarak tanıyamamışlardır: Birbirleriyle çarpışan iki ordu da aynı başın buyruğunda olamazlardı. Böylece ulus (kabile) ayrılığından çoktanrıcılık doğdu, bundan da dinsel ve toplumsal hoşgörüsüzlük doğdu ki, bunların ikisi de aynı kapıya çıkar.", (8) der. A. Comte ise entellektüel gelişmeyi üç safhaya ayırır. İnsan zihninin teolojik merhaleden başlamak suretiyle metafizik düşünüş merhalesi üzerinden geçerek pozitif düşünüş çağına vardığını  söyler. A. Comte, bu üç düşünüş tarzının her birinin insanlık tarihinde gelişme bakımından belli bir sosyal düzen yarattığını ispat etmeye çalışır. Örneğin ilk dönemlerde fetişlik aşaması küçük kabilelerin yan yana oturmalarına, çok tanrıcılık ise insanlığı siyaseten teşkilatlanmak suretiyle birtakım halk topluluklarının ayrılmasına, dinin tek tanrıcılık aşaması ise feodal yapı üzerine kurulu büyük devletlerin teşekkülü ve üniversal kilisenin doğuşuna tekabül eder (9). Dinler her aşamada ve özellikle ilk dönemlerde sosyal düzen üzerinde tamamen etkindir.

Sosyal kurumlar ise ancak ilk toplumların, daha büyük ve örgütlü toplumsal bütünler oluşturmasından sonra ortaya çıkmaya başlamıştır.

 

3) YÖNLENDİRİCİ - AÇIK DİNLER DÖNEMİ

 

a) GENEL OLARAK

 

Bir hücre önce büyür; belli bir büyüklüğe ulaştıktan sonra, tek hücre olarak hayatını sürdüremez hale gelir. Bölünmeye başlar; çoğalır. Daha sonra ayrı ayrı yaşayamadıklarından organize hale gelirler; iş bölümü yaparlar. Toplu bir vücut oluşturarak hayatlarını öyle sürdürürler. İlk toplumların yaşadığı düzen de başlangıçta dinin egemen olduğu tek düzen halinde idi. Topluluklar gelişince iyilik ve kötülük kriterine sahip olan dinî kurum tek başına yeterli olamadı. Bölündü ve ilim, idare ve iktisat kurumlarını doğurdu. Kendisi de diğerleri gibi çoğaldı, değişik din ve mezhepler doğdu.

Din ile düzenin birbirinden ayrılması konusunu, bunlarla ilgili gelişmelerin nasıl meydana geldiğini ve muhtemel gelişme seyrinin ne yönde olabileceğini belirlemek gerekir. Başlangıçta tamamen dinin içinde düzenlenen sosyal kurumlar insanların yerleşik hayata geçip devlet ve uygarlıkları oluşturmalarıyla safha safha ayrılmaya başlamıştır. Bu ayrılma sürecinde dinlerin ve bu arada büyük dinlerin elçileri olan peygamberlerin önemli katkıları olmuştur. Sorun, daha çok felsefecilerin dinden ayrılmaları şeklinde ele alınmıştır. Peygamberlerin bu konuda katkılarının bulunup bulunmadığı tartışmasına genelde girilmemektedir. Bu eksikliği gidermek için, burada, daha çok peygamberlerin ayrılmaya ilişkin katkıları üzerinde durulacaktır. Nitekim, lâikliğin temel cümlesi olan "Kayser'in hakkını, Kayser'e         " Hz. İsa'ya aittir.

Keza, bugün sosyal düzende yasaklamaların temelini teşkil eden konular Tevrat'taki "on emir"de bulunmaktadır. Bütün bunlara rağmen, peygamberlerin bu konudaki katkılarının incelenmemesi ilginçtir. Biz, burada bu boşluğu gidermek istiyoruz.

 

b) İLMİN AYRILMASI

 

İlk dönemlerde din adamlarının söyledikleri itirazsız doğru kabul ediliyor ve herkes bu söylenenlere uyuyordu. İnsanlar için delil sadece din adamlarının söyledikleri idi. Zamanla insanın düşünce yeteneğini, duygu yeteneğinden kurtardığı görülür. Düşünce ve ilmin, ilk olarak sistemli bir şekilde Mezopotamya'da dinin etkisinden ayrıldığı söylenebilir. İnsanlar söylenenleri akıl yolu ile muhakeme etmeye başladılar. Bu ayrılmada kutsal kitaplar Hz. İbrahim'in mantığın ilk önermelerini ve kurallarını koyarak öncülük ettiğini yazar (10). İlmin ilk beşiğinin Mezopotamya olduğu ve matematik, mantık ve astronomi gibi ilimlerin ve takvim sistemlerinin, ayrıca bugün dahi kullanmaktan vazgeçemediğimiz altmışlı sistemin (saat, takvim ve daire) temeli bu dönemde atılmıştır. Böylece tarihi gelişmede kavimleri aşan evrensel mesaj ilk olarak ilmî kurumda gerçekleşmiştir (11). Buradaki ayrılma şüphesiz ilmin dinden kopması demek değildir. Aksine dinî düzen içinde özerk bir alan oluşturma olarak kabul edilebilir.

Bu ayrılmanın önemi şuradadır Bu döneme kadar bütün deliller sübjektifti. Kendisine inanılan kimse ister bir hükümdar, isterse bir peygamber olsun, söyledikleri tartışmasız doğru kabul ediliyordu. Doğaldır ki, din adamları ve hükümdarlar çok olduğundan hakikatler de fazlaydı. Kabileler veya kavimler üstü gerçekler yoktu. Ancak sözlü delil olan nakil yerine, akıl ikame edilmeye başlanınca, uluslararası gerçekler ortaya çıktı ve tüm insanlığı birleştiren ilim kurumu doğdu (12). Değişik inanışlara mensup kimselerin bir arada yaşamalarını sağlayan ve bu yaşayışın ortak noktalarını bulan akıl, dinden ilk defa ilmi ayırmış oldu.

 

c) HUKUK DÜZENİNİN AYRILMASI

Kutsal kitaplar incelendiğinde, dinden sosyal kurum olarak ikinci ayrılmanın hukuk düzeninde gerçekleştiği görülür. Daha önce devletin kurallarını ya din adamları veya kendilerini ilâh kabul eden devlet adamlarının sübjektif kararları oluştururdu. Bu kimselerin söyledikleri kanun sayılıyor ve herkes bu kararlara uymak zorunda kalıyordu. Onların bu gücüne sınır getirecek bir müessese de yoktu. Hukuk düzeni konusunda öncülüğü İbranî/Filistin uygarlığı yapmıştır. İlk defa yazılı bir metin ortaya koyan Hz. Musa olmuştur. Esasen "On emir"i de düzenleyen bu metin, Hz. Musa'nın kendi arzusu olmayıp Tanrı'nın emirlerini içeriyordu (13). Kendisi, diğer yöneticiler ve din adamı olan hahamlar bu metne uymak zorunda kaldılar. Böylece sübjektif kararların yerini objektif yazılı metinler almış oluyordu. Artık insanlık din adamlarına, krallara, yani o dönemin yöneticilerine sınır getirmeyi öğrenmiş ve sorumsuzluklarını sona erdirmiştir. Tevrat'ın dinî nitelikli bir kitap olması, yöneticilere sınır getirildiği gerçeğini değiştirmez. Bu gelişme ile kurallar nesnelleşmiştir. Bu kuralları Tanrı'nın koyması, o dönemde, yasaklanacak hareketlerin önceden belirlendiği bir yönetim şekli ortaya çıkarmıştır. "On Emir", bugün dahi sosyal düzenin esaslarını teşkil etmekte olup hiçbiri eskimiş değildir (14).

Bir kavim veya devlette hukuk düzeninin konulması, devletler arasında anlaşmalar yapılması fikrini de geliştirmiştir. Hukuk düzenleri sayesinde kavimler ve devletler arasında sosyal ve ekonomik ilişkilerin kurulması ve geliştirilmesi imkânı doğdu. Böylece mevzuat oluştu ve konulan kurallar koyanları da bağladı.

     d) İKTİSADÎ YAPININ AYRILMASI

 

Ekonominin gelişmesi her şeyden önce hukuk düzeninin varlığını gerektirir. Genel ve objektif hukuk kuralları olmadan ekonominin uluslararası boyut kazanması mümkün değildir. Tevrat ile hukuk düzeninin teşkilinden sonra Filistin'de iktisadî alanda da önemli gelişmeler olmuştur (15). Kutsal kitapların yazdığı' na göre Hz. Davut ve Hz. Süleyman ekonominin ve özellikle teknoloji ile deniz ticaretinin gelişmesine büyük katkılarda bulunmuşlardır (16). Ekonomik yapının dinî düzenin içinden ayrılmasını insanlığa öğretmişlerdir. Daha sonra Eski Yunan'da bu ticaretin kolonileştirme hareketiyle giderek geliştiği ve yaygınlaştığı görülür. İktisat ile tekniğin iç içeliği bu dönemdeki demir (17) ve benzeri madenlerin eritilerek üretimde kullanılmasını ve üretim araçlarının gelişmesini sağlamıştır.

Özellikle ferdî mülkiyet bu gelişmelerle artmış ve uluslararası anlaşmalarda hakemlik sistemi gelişmeye başlamıştır. Her toplumun dini ayrı olmakla beraber ilim yoluyla değişik toplumların düşünceleri birbirine yaklaştırılmış ve anlaşmalar düzeni oluşturulmuştur. Buna bir de hakemlik sistemi eklenince farklı devletler arasındaki ilişkiler, özellikle ekonomik faaliyetler yoğunluk kazanmıştır. Bütün bunların bir sonucu olarak, iktisat da dinden ayrı özerk bir sosyal kurum haline gelmiştir (18).

 

e) DİNİN - AHLÂKIN AYRILMASI

 

Kutsal kitaplara göre tarihî gelişim süreci içinde dinin, düzen anlamındaki dinden ayrılmasının öncülüğünü de bir peygamber yapmıştır: O da Hz. İsa'dır. Bu peygamberin getirmiş olduğu öğretiye göre, insanın kişi olarak ilmî, siyasî ve iktisadî görevleri yanında ayrıca dinî görevleri vardır. Hz. İsa, çok meşhur sözüyle "Kayserin (Sezar) hakkı Kayser'e aittir" (19), derken bu ayırımı açık bir şekilde ifade etmiştir. Hatta, Hz. İsa düzene dönüşmemesi için bir cemaat da oluşturmamış, arkadaşlarına sadece güzel ahlâkı ve Tanrı inancını yaymaları için tavsiyelerde bulunmuştur.

Hz. İsa 'dan sonra yayılan arkadaşları / havarileri, O'nun bu öğretisini bütün dünyaya yaymışlardır (20).

Böylece din ahlâkî yönü geliştirerek, kendisini sosyal düzenden ayırmış oldu. İnsanlık din ile düzenin ayrı şeyler olduğunu öğrendi. Din yeni bir şekil kazandı ve sadece inançlara ait dinî ve ahlâkî kurumun ilke ve esasları insanlara öğretilmiş oldu. Böylece din sosyal düzen anlamındaki dinden ayrılarak gerçek fonksiyonunu evrensel bir nitelik kazanarak elde etti. Ancak daha sonraları Romalıların Hıristiyanlığı kabulü ile yeniden eski haline döner gibi olduysa da kazanılan evrensel nitelikten geri dönülemedi. Ancak Orta Çağ'da Kilise Hz. İsa'nın öğretisini terk ederek bütün Avrupa devletlerini hakimiyeti altına aldı ve teokratik düzene tekrar dönüldü ve Avrupa karanlık bir çağın içine sokulmuş oldu (21).

    4) DİN İLE DÜZEN ARASINDAKİ  SON     DÜZENLEME

 

a) İSLÂMİYET

 

İnsanlık tarihinde semavî dinlerin önde gelen peygamberleri olan Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. Davut ve Hz. İsa (22), gelecekte bir peygamberin kendileri tarafından başlatılanları tamamlayacağını haber vermişlerdir. Hz. İsa bunu tereddüte yer bırakmayacak şekilde bildirmiştir (23). Sonra Hz. Muhammet gelmiş ve daha önceki peygamberler tarafından başlatılanların tamamlandığını bildirmiştir (24). Bu son peygamber'in bu konuda getirdikleri ve tamamladıklarını kısaca belirtmede yarar vardır.

Hz. Muhammed'in getirdikleri kısaca şöyle özetlenebilir:

1- Önceki peygamberlerin getirdiklerini tamamlamış, eski getirilenlerden farklı yeni bir şey icad etmemiştir. Isa, Musa, Davut, İbrahim ve diğer bütün peygamberlerin varisi olduğunu söylemiştir (25).

2- Sadece kendi kavmi olan Araplara değil, bütün beşeriyete hitap ettiğini ve bütün insanları ilgilendiren kuralları bir bütün halinde sunduğunu söylemiştir (26).

  1. Kur'an isimli ilâhi bir kitap getirdiğini, bu kitapta geçmiş peygamberlerin olayları anlatıldığı gibi geleceğin sorunlarının çözümünün de bulunacağını ileri sürmüştür (27).
  2. Ayrıca kendisinin son peygamber olduğunu, artık vahiy gelmeyeceğini (28), bundan sonra karşılaşılacak sorunların ruhbanlar tarafından değil, Kurana dayanarak akıl ve ilim yoluyla ilim adamları tarafından çözüleceğini söylemiştir (29).
  3. Din ve düzenle ilgili hükümlerin daha önceki peygamberlerde olmayan içtihat yolu ile karşılanacağını, hata edilse bile bu hatanın günah kabul edilmeyeceğini, aksine sevap yazılacağını ve doğru sonuca varılsın veya varılmasın içtihatlara göre hareket edilmekle yükümlü olunacağını söylemiştir (30).
  4. Düzenle ilgili olan konularda asıl olanın anlaşmalar olduğunu, uzlaşma suretiyle mevzuatın oluşacağını ve verilen sözlerde mutlaka durulması gerektiğini ortaya koymuştur (31).
  5. Bundan böyle bir dine mensup olanların ayrı ayrı devletlerde yaşayabileceği, ayrıca bir devlet içinde de ayrı ayrı dinden insanların bulunabileceği, din ile düzenin birbirinden ayrıldığı ve dinde zorlama olamayacağı prensiplerini getirmiştir (32).
  6. Sosyal düzende uzlaşma sağlanamaması halinde savaşa başvurmadan ayrılınabileceğini, ayrı ayrı toplumlar oluşturmanın mümkün olduğunu, devletin görevinin bir dini korumak veya O'nu yaymak olmadığını, tam tersine bütün dinlere hürriyet verilmesini sağlamak olduğunu ve esasen devletin hürriyetleri korumak maksadıyla kurulduğunu ortaya koymuştur (33).
  7. Savaşın insan hak ve hürriyetlerine tecavüz edenlere veya korumayanlara karşı yapılacağını, sadece bir dine değil bütün dinlere serbestçe inanabilmeyi sağlamak için de bu yola başvurulabileceğini söylemiştir (34).

10-         Doğal kanunlar gibi sosyal kanunlar olduğunu, ilmin
bu kanunları ortaya koyacağını, kendisinden sonra insanların
vahiyle değil, ilimle yönetileceğini, Kur'an'ın bütün ilimleri ku-
şattığını ve bu Kitab'ın hiç bir zaman değiştirilemeyeceğini, Kendi mucizesinin bu Kitap olduğunu söylemiştir (35).

Yukarıda sayılanlar gerçekleşmekle beraber, tarih bu süreç içinde çok kanlı sahnelerle karşılaştı. Daha önceleri Romalılar tarafından Hıristiyanlara yapılan zulüm, Romalıların ve Bizanslıların Hıristiyan olmalarından sonra bu defa Hıristiyanlık adına haçlı seferleri ile yapılmaya başlandı. "...Ve senin sağ yanağına kim vurursa ona ötekini de çevir. Ve eğer biri seninle mahkemeye gidip senin gömleğini almak isterse ona abanı da bırak. Ve kim seni bir mil gitmeye zorlarsa onunla iki mil git" (36) diyen İsa'nın ümmeti hem içte hem de dışta kanlı savaşlar yaptı. Din hürriyeti adına meşru kılınan savaş, Hıristiyanlık- İslâmiyet savaşına dönüştü ve bin yıldan fazla sürdü. Hatta bu savaşın henüz tam olarak bittiği bile söylenemez. Mamafih, bu savaşların artık kavmîlikten ve çapulculuktan çıkıp ideolojik bir nitelik kazandığı söylenebilir. Artık insanlık hakikatleri aramak için veya inandığı gerçekler uğruna savaşmakladır (37).

Hz. Muhammet'ten sonra kurulan İslâm devletleri genelde dinde zorlama yapmadılar. Değişik dinlere mensup kimseleri bir arada yaşatabildiler ve böylece insanlık çok önemli gelişmelere sahne oldu (38).

 

b) LÂİKLİK

 

Din ile düzen ayırımının tarihî gelişme süreci Avrupa'daki kanlı boğuşmalardan sonra lâiklik ilkesinin benimsenmesi ile sonuçlandı (39). Doğudaki İslâm ülkelerinin din ile düzen ayırımı konusundaki uygulamaları Batı'da da kabul edildi. Ancak özellikle Kara Avrupası bu sorunu tam olarak halledemedi. Ekseriyet sistemi içindeki uygulamalar sebebiyle genelde tek dinin veya mezhebin jandarmalığını yapma şeklinde bir uygulama ortaya çıktı. Çare olarak pozitivizm ve ateizm gibi dinsizliği esas alan dinler ileri sürüldü ve zamanla yönetime bunlar hakim olmaya başladı (40). Dinler, toplumsal hayatın dışında kabul edildiklerinden sosyal hayattan soyutlandı. Bu gelişme dinleri daha da tutucu yaptı.. Sonuçta dinlerin vicdanlarla sınırlı kabul edilmesi gerektiği düşünceleri ileri sürülmeye başladı, ilim adamları din boşluğunu materyalist düşünce ile doldurmaya çalıştılar. Sorunlar giderek arttı ve çatışmaya bir çözüm bulunamadı.

 

C- SORUNLAR - NEDENLER VE ÇATIŞMALAR

 

1)            GENEL OLARAK

 

Sosyolojinin doğuşundan bu yana, ilim adamları tarafından üzerinde en fazla tartışılan konulardan biri "din" olmuştur. Tartışmalar, bu kurumun sosyal bir kurum olmasından çok, niteliği, içeriği ve kapsamı konularında meydana gelmiştir. Bazı yazarlar dinin vicdanlarda kalması gerektiğini (41), bazıları dinin düzeni de kapsadığını (42), bazıları ise bir sosyal kurum olduğunu ve toplumda işlevleri bulunduğunu (43) ileri sürmüşlerdir. Bu düşüncelerden her birine sahip çıkan devletler olmuş ve böylece her biri uygulama imkânı bulabilmiştir (44).

Bugün özellikle dinî alanda karşılaşılan bir dizi sorunlar olduğu gibi, dinin diğer sosyal kurumlar ile çatışması da söz konusudur. Bunların bir kısmı dinden, diğer bir kısmı ise diğer sosyal kurumların dine karşı davranışlarından kaynaklanmaktadır. Şimdi önce sorunlarla nedenleri ve daha sonra ise sosyal kurumlar ile çatışmalar üzerinde kısaca duracağız.

 

2)            SORUNLAR VE NEDENLER

 

Günümüzde, insanlığın uzun süren tarihi boyunca oluşmuş ilme ve akla aykırı inançlar, topluluklara yayılmış bulunmaktadır. Toplulukları adeta hurafeler ve masallar yönlendirmektedir. Bunun sebebi dinlerin yeni gelişmelere ayak uyduramaması, ilme ve akla uygun gerçek inancı takdim edememesidir.

Tanrı'ya inanmayanlar kendilerine tanrılar ararlar ve kendilerinde gizemli güçlerin olduğunu ileri suren din istismarcılarına inanırlar. Böyle bir düzende yaşayan sermayedarlar ve yöneticiler ise bunları desteklerler. Hak din, genelde hakkı savunduğu için sermaye sahiplerinin veya yöneticilerin işine gelmez. Para ve baskı yoluyla din adamlarını emirlerine alırlar. Böylece din istismar aracı haline gelmiş olur. Diğer taraftan, Hak dinler ile hayat arasındaki çelişkiler, biraz da dinlerdeki tutuculuktan kaynaklanan nedenlerle, yöneticileri ve sermaye sahiplerini dine düşman hale getirmiştir.

Eskiden doğa kuvvetlerinden veya hayvanlardan korkanlar, onları ilâhlaştırırlar ve onlara tapmak suretiyle kendilerini koruduklarını zannederlerdi. Şimdi ise Tanrı'ya inanmayanlar diktatörlerden korkmakta, onları adeta ilâhlaştırıp tapmaktadırlar. Bunun nedeninin totaliter rejim uygulamaları olduğu söylenebilir.

Dinler inançlara dayanır; inançların temeli ise insandaki hislerdir (45). Kriteri de iyilik ve kötülüktür; doğruluk ve yanlışlık değildir. Ancak dinlerin de doğruluk ve yanlışlık ilkelerine uymaları ve kendi içlerinde çelişki taşımamaları gerekir. "Bir'in üçe eşitliği" gibi çelişkili ilkeler, o dinin aklî olmasını ortadan kaldırır ve dinlerin hayatiyetlerini kaybetmesine neden olur. Zamanla asliyetini kaybeden dinler bu tür çelişkiler içine girebilmiştir. Bunun nedeninin, tarihî gelişmeler sonucu ortaya çıkan yeniliklere din adamlarının ayak uyduramaması olduğu söylenebilir.

Günümüzde artık eski din adamlarının koyduğu öğretiler yeterli olmamaktadır. Din adamları bunları yenileyemedikleri gibi ilim adamları ile işbirliği içinde de değildirler. Böyle olunca eskiden belirlenmiş helâl ve haramlar artık ihtiyaçlara cevap verememektedir. Bunun sebebinin sosyal olay ve oluşların evrimi olup dinlerin sosyal değişme ve gelişmenin kanunlarına uymayarak statik kalmaya devam etmesi olduğu söylenebilir. Dinler hayatın ihtiyaçlarına cevap veremez hale gelince, lâiklik ilkesi ile sosyal olaylardan soyutlanmışlar, böylece hayat dışı kalmışlardır. Dinlerin bu şekilde sosyal hayattan tamamen soyutlanması müntesiplerinin ve özellikle de din adamlarının tutuculuğunu arttırmış ve bu hâl toplum için zararlı olmaya başlamıştır. Örneğin faize, bu yasağın açıklaması yapılmadan veya yeni bir alternatif geliştirilmeden, karşı çıkılmak istenmiştir (46). Öte yandan iktisadî faaliyetleri son derece yoğun ve karmaşık hale getiren sanayi inkılâbı

çalışma saatleri ile ibadet vakitlerinde çelişmeye neden olmuş, bu gelişmelere dinler ayak uyduramamış veya alternatifler sunamamıştır.

 

3) ÇATIŞMALAR

 

a)            GENEL OLARAK

 

Dinin toplum hayatından soyutlanması beraberinde bir dizi sorunlar çıkarmıştır. Bu sorunlardan bir kısmı, dinin diğer kurumlarla olan ilişkilerine dayanır. Din adamları dinin tarihteki gelişme sürecini bir tarafa bırakarak, düzeni eskisi gibi egemenlikleri altında tutmak isteyince, diğer kurumlarla çatışmalar çıkmış ve din ile düzen arasında kavgaya neden olmuştur. Bu kavga dinin topluluğa düşman fertler yetiştirmeye başlamasıyla sonuçlanmış, bu da baskı rejimlerinin doğmasına neden olmuştur. Sebebi, toplum içinde ahengi esas alan gerçek lâikliğin olmaması, yani sosyal kurumlar arasındaki dengesizliktir. Şimdi dinin diğer sosyal kurumlar ile çatışması üzerinde duralım.

 

b)            DİN İLİM ÇATIŞMASI

 

Dinler, çağın ilmî sonuçlarını öğrenip dinî anlayışlarını ona göre düzenlemiş değildir. Hâlen varlıklarını ilk düzenlemelere göre sürdürmektedirler. Bunun doğal sonucu olarak gelişen ilimler ile din arasında bir çatışma başlamıştır.

 

c) DİNİN DİĞER DİNLERLE ÇATIŞMASI

 

Tarih, dinler arası kavgalarla doludur. Doğu ile Batı arasında gerçekte siyasî olan kavga ve savaşlar, Hıristiyanlık ve İslâmiyet arası kavga ve savaşlar gibi gösterilmiştir. Oysa gerek Hıristiyanlık gerekse İslâmiyet savaşı değil barışı öngörmektedir. Dinler başkalarına düşmanlık üzerine değil, cemaatler arasında dostluk üzerine kuruludur.

 

d) DİN EKONOMİ ÇATIŞMASI

İnsanlık birbirinden kopuk, ayrı ayrı tarım toplumları halinde hayatını sürdürürken, artan nüfus yeterli gıdayı bulamamış ve sanayi aşamasına geçilmiştir. Bu geçişte en önemli rolü sermaye birikimi oynamıştır. Faiz yasağı ise sermaye birikimine, dolayısıyla sanayileşme aşamasına geçişte önemli bir engel olarak görülüyordu. Faizi yasaklayan dinler ile faize ihtiyaç duyan sermaye arasında böylece çatışma başlamıştır (47). Din adamları ve dolayısıyla dinler, faize karşı sermaye birikimini sağlayacak alternatif getiremediklerinden düzene egemen hale gelen sermayedarlar tarafından dışlanmışlardır.

 

e) DİN SİYASET ÇATIŞMASI

 

Başlangıçta insanlar yeterli bilgiye ve ilme sahip olmadıklarından, hayatlarının tamamını dinlerine göre düzenlemişlerdir. Akıl sahibi olmayan insanlar da hayatlarını hislerine göre düzenlerler. İnsanların ve toplumların karşılaştığı sorunların çözümü ise düşünceler ve ilim yolu ile olmaktadır. Bundan dolayıdır ki, eski teokratik düzen artık yoktur ve olması da mümkün değildir. Din adamları hâlâ kendilerini böyle bir dünyada var saymakta ve dinî yönetim istemektedirler. Bu da mümkün olmadığı için çatışma ortaya çıkmaktadır.

Bütün bu sorunların ve çatışmaların dine yüklenmesi, sorunların ve çatışmaların çözümünde yararlı olmayacağı gibi dinin hayattan soyutlanmasını da doğurur ki, bu hal toplum içinde sorunların ve çatışmaların daha da büyümesine neden olur. Bu bakımdan sosyal bir kurum olan dinin toplum içindeki yerinin ve fonksiyonunun belirlenmesi ve bu kurumun gerçek yapısının ortaya konulması gerekir. Şimdi ekstrapolasyon yöntemi ile yapılacak olan da budur.

D- GİDİŞ VE EKSTRAPOLASYON

 

1) GENEL OLARAK

 

TARİHÇENİN DEĞERLENDİRİLMESİ: Buraya kadar dinlerin tarihi gelişmeleri, günümüzde karşılaştıkları sorunlar ile nedenleri ve diğer sosyal kurumlarla çatışmaları üzerinde durulmuştur. Şimdi, dinî gelişmeler açısından günümüzde bulunulan noktanın tespiti yapılacak ve gelecekteki gelişme seyri belirlenmeye çalışılacaktır. Buna geçmeden önce dinin tarihteki gelişmelerini yönetime etkisi açısından bir tablo halinde göstermek istiyoruz (Tablo. 7) (Bak: Şekil. 3 s. 247).

 

Tablo. 7) Dinî aşamalar

TABLO 7'NİN AÇIKLAMASI: Tabloda dinler yönelime etkisi bakımından, üç aşamaya ayrılarak gösterilmiştir. Başlangıçta yönetime dinler egemen olduğundan, bu aşamaya "yönetici dinler" adı verilmiştir. Dinlerin kapalı karakterde olduğu bu aşamada, her aşiret veya kabile ve nihayet kavmin dini, kendi topluluğunu ilzam etmektedir. Dinler kapalıdır. İkinci aşamada dinlerin bütün insanlığa mesaj getiren nitelik kazandığını ve aşama aşama din anlamındaki düzenden toplumu teşkil eden sosyal kurumların ayrıldığını ve belirli bir özerk alan oluşturduğunu görüyoruz. Bu gelişmenin ortaya çıkmasında, peygamberler en az filozoflar kadar etkili olmuşlar, hatta kutsal kitaplara göre bu öncülüğü onlar yapmışlardır. Peygamberler, Suhuf, Tevrat, Zebur ve İncil isimli kutsal kitaplarla insanlığa ilmi, hukuku, iktisadı ve ahlâkı öğretmişlerdir. Üçüncü aşama ise sosyal kurumlar arasında bir dengenin öngörüldüğü düzenleme aşamasıdır. İslâmiyet ile gelen bu son dönemde bütün sosyal kurumlar arasında denge ve ahengi esas alan bir ayırım getirilmiştir. Batı uygarlığı bu dönemi kendi içinde mücadelesini verdiği "lâiklik" ilkesi ile açıklamış, birçok ülkede dinler sistemli bir şekilde toplumdaki işlevlerinden soyutlanmıştır. Batıda lâiklikten anlaşılan sosyal kurumlar arasında ahenk değil ayrılıktır (45). Şimdi gelecekte dinin toplumsal bir kurum olarak var sayımlarını ortaya koymak istiyoruz.

2}DİNİN SOSYAL DENGE İÇİNDEKİ YERİ

a) GENEL OLARAK

Gelecekte din toplum içinde sosyal bir kurum olarak yer alacak ve kendisine yüklenilen fonksiyonları yerine getirecektir. Dinin bütün düzene egemen olması düşüncesi kalkacak, sadece toplum içinde isteklerin belirlenmesi ve ahlâkî bakımdan denetim fonksiyonu teminatlı olmak üzere bu kuruma ait olacaktır. Din diğer sosyal kurumlarla uyum içinde yaşayacaktır. Gelecekte, değişik din ve mezheplerin kalkması değil, tam tersine hücrelerde olduğu gibi varlıklarını koruyabilmesi, ortaklık ve dayanışma içinde yaşaması ve bu işbirliği içine girmesi kaçınılmaz olacaktır. Böyle bir işbirliği geriye dönüş değil, tersine ileri bir adım olarak kabul edilecektir.

            b) DİNİN TOPLUM İÇİNDEKİ FONKSİYONU

 

Sosyal dengeye dayalı düzende, dinin topluluk içinde temel görevi "ahlâkî eğitim" i yapmak olacaktır. Dinin bir topluluk içindeki yeri inşaat malzemesini üreten firmalarınkinin benzeri olduğundan, dinin eğittiği kimseleri topluluk alacak ve kendi yapısı içinde kullanacaktır. Dinin fonksiyonu saha olarak değil de görev olarak belirlenecektir. İyilik ve kötülük kriteri bakımından din topluluğun her yerinde etkisini gösterecektir.

İnşaatta gaye yapı olduğu halde, dinî eğitimde gaye kişinin kendisi olacaktır. Dinlerin, biri kişinin dünya ve ahiret mutluluğunu sağlayacak şekilde yetiştirmek, diğeri ise topluluğa yapı malzemesini üretmek olmak üzere iki yönü kabul edilecektir. Devlet dinlerin bu ikinci yönü ile ilişkide olacaktır. Ahlâklı kişi, her zaman benzer olaylar karşısında benzer davranışlar gösterme özelliğine sahip olduğundan, bu görev toplumsal nitelikli kabul edilecek ve dinlere verilecektir.

Dine topluluk içinde verilecek bir diğer görev halkın isteklerini belirlemek olacaktır. Herkesin isteği ayrı ayrıdır. Din adamları bu istekleri toplayıp belirleyecek, kendilerine göre helâl ve haramı tespit edeceklerdir. Kişiler bunlardan hangisinin cemaati olurlarsa, o dinin veya adamlarının isteklerini arzuladıkları kabul edilecektir. Topluluk onların bu isteklerine cevap verecek şekilde düzenlenecektir. Örneğin, Hıristiyanlar için domuz çiftlikleri, Müslümanlar için koyun çiftlikleri kredisi verilecektir.

Dinin bir diğer görevi mensuplarını tezkiye etmek ve kendi konuları ile ilgili teminat vermek olacaktır. Eskiden olduğu gibi herkesin birbirini tanımasından dolayı tezkiye ve teminata gerek kalmadan iş yapması sistemi kalkacak, onun yerine grup teminatı sistemi kurulacaktır. Gelecekte ilmî, dinî, meslekî ve siyasî teşekküllerin referansları ve teminatlı destekleri alınmadan o konularda iş yapılamıyacaktır. Bilgi bakımından ilmî, beceri bakımından meslekî, suçlar bakımından siyasî teşekküller teminat vereceklerdir. İhmâl, tembellik ve güven bakımından da ahlâkî/ dinî teşekküller tezkiye edecek ve teminat verecektir. Sözünde durmayan,örneğin işyerine gelmeyen birinin verdiği zarar, onu tezkiye eden ahlâkî kuruluş tarafından tazmin edilecektir.

Dinin topluluk içindeki temel işlevi denetleme olacaktır. Denetleme işlevinin gerçekleşebilmesi için, dinî sosyal grupların dayanışma ilkesine göre oluşmaları gerekecektir. Böylece topluluk içinde dine bir işlev verildiği gibi, bu işlevini en iyi yerine getiren ile getirmeyen gruplar arasındaki fark da ortaya çıkmış olacaktır. Dinî grupların teminat ve tezkiyeleri arasındaki ihlâl fazlalığı, o din veya mensuplarının topluma olan zararlarını da kolayca belirlemeye yardımcı olacaktır.

Topluluk içinde örgütlenmelerine göre ele alarak, dinlerin denetim ve teminat açısından işlevlerini biraz daha açmak istiyoruz.

 

Dinî sosyal grupların liderleri, kendi cemaatlarini ahlâk bakımından sıraya koyacaklar, yüksek ehliyetlileri ildeki ahlâkî kuruluşlar, üstün ehliyetlileri ülkedeki ahlâkî ehliyetliler tezkiye edeceklerdir. Bucak ahlâkî teşekkül başkanlarını apartman/aşiret teşekkül başkanları, il ahlâkî teşekkül başkanlarını bucak başkanları ve devlet dinî teşekkül başkanlarını da il başkanları tezkiye edeceklerdir. Böylece dinî grupların adalet dereceleri ile bir dinî grup içinde kişinin adalet derecesi ortaya çıkacak, bunların çarpımı kişinin topluluk içindeki adalet derecesini ortaya koyacaktır. Dinler kendi mensuplarından tezkiye edilmiş olanların işledikleri suçlara göre de adalet derecesini alacaklar, topluluk içinde bazı hizmetleri yüksek adalet derecesine sahip olmayanlar göremeyeceklerdir. Teminatlı tezkiye ile birlikte bu sosyal kontrol/ denetim de sağlanacaktır. Dinler bu tezkiyelerini uyarılarına kulak verip vermeme ilkesine dayandıracak, sosyal bir fonksiyon yüklenmiş olacaktır.

Devlet dinî eğitime müdahale etmeyecek, bunların tamamen serbest yapılması sağlanacaktır. Buna karşılık birliğin sağlanması ve kendi düzeni içinde eleman temini bakımından devlet tarafından sınav sistemi geliştirilecek ve ahlâkî ehliyeti verme devlete ait olacaktır. Ehliyet ve sınav sistemi üzerinde ilim bahsinde durulacaktır.

       d) DİĞER BAZI ÖNERİLER

 

Gelecekte, din adamları, tarihi gelişmelere uyarak toplumun bütününü kendilerinin düzenliyeceği düşüncesini bırakacaklardır. Din adamları yeniliklere ilmin ışığında uyacaklar ve inançları ilme dayandıracaklardır. Tanrı ve ahiret inancı ilmî hale getirilerek Tanrı ve ahiret inancını ilmen ispatlayan hikmet ilimleri tedris edilecektir.

Din adamları, yöneticiler ve sermaye sahiplerinin baskı ve parasal etkilerine karşı korunacak, bunun için dinlerin toplum içinde sosyal gruplar halinde oluşmalarına ve dayanışmalarına imkân tanınacaktır. Bu gruplar yüklenecekleri fonksiyona göre kamu bütçesinden de pay alacaklar, dinî grupların kendi mensuplarını tezkiye etmesi fonksiyonu verilerek sermaye sahiplerinin ve yöneticilerin bu gruplara karşı dengesi sağlanmış olacaktır.

Dinler kendilerini yenileyecekler ve bunda İslâmiyetin öngördüğü içtihat ve icma - konsensüs kurumlarından usul olarak yararlanacaklardır. İçtihat, yeni olaylara kitap ve sünnet ışığında şartların gerektirdiği yeni ilmî çözümler getirmek olarak kabul edilecek ve kitap denilince, kendisinden hüküm çıkarılan ve hakkı üstün tutan bütün metinler ve dar mânâda Kur'an; sünnet ise peygamberlerin ve insanlığın hakka dayalı bütün uygulamaları olarak değerlendirilecektir. Yeni içtihatlarla hayat yeniden düşünülecek ve çözümler yeni şartlara göre getirilecektir. İcma kurumu içtihatlar arasındaki ortak noktaları, bir başka deyişle oydaşmaları ifade edecektir.Dinlerin yeni hayata çözüm getirip getirmedikleri anlaşılacaktır. Dinlerin toplum içindeki işlevleri yasaklamalarla önlenemiyecek, bir dinin sosyal hayattan çekilmesi, ancak kendilerine verilen fonksiyonları yerine getirmedikleri taktirde mensuplarının o dini terketmeleri suretiyle olabilecektir.

Din denildiğinde, insanların duygu ve inançlarının meydana getirdiği sosyal kurum anlaşılacak, bu anlamda ateizm, pozitivizm, materyalizm, kısacası dinsizlik de bir din sayılacaktır. Semavî dinlerin dışında da dinler olacaktır. Gelecekte, insanların toplum içinde kendi iradeleri ile inanabilecekleri ve bu inançlarını örgütleyebilecekleri bir toplumsal yapı, baskıya gerek kalmadan oluşturulacaktır.

DİN İLİM UZLAŞMASI: Gelecekte, ilim ile dinin çatışması giderilecek, din ilmin getirdiği gerçekleri benimseyerek onları halka kabul ettirecek ve halkı onlara uyduracaktır. İlim adamlarının ihtilaf ettikleri yerlerde değişik dinler kendi anlayışlarına uygun olan görüşleri seçeceklerdir. İlim adamlarının ittifakla kabul ettikleri oydaşma /icma'lara bütün dinler ve herkes uyacaktır.

DİN DİN UZLAŞMASI: Dinler arasındaki çatışmalar da önlenecek, dinler arası savaşlara dayanan tarihi gelenek terk edilecek, savaşlar, bir din veya dinler adına değil de, din hürriyeti için yapılacaktır. Dinler arasında diyalog başlatılacak ve dinler siyasîlerin oyuncağı olmaktan çıkarılarak hastalık tedavi edilecektir.

DİN EKONOMİ UZLAŞMASI: İşçilik sisteminden ortaklık sistemine geçilmesi, sermaye birikiminin iştirak suretiyle oluşturulması ve faiz yerine alternatif olarak selem sisteminin getirilmesiyle din ve ekonomi arasında çatışma kalkacaktır. Faiz veresiyedeki ve gecikmedeki para fazlalığı, selem ise siparişten dolayı önceki ödemeden yapılan tenzilat olduğundan, toplum içinde faizin ortaya çıkardığı dengesizlikler kalkacak, sermayenin değerlendiği ve birikiminin sağlandığı alternatif görüşlerle çatışmaya gerek kalmayacaktır.

DİN SİYASET UZLAŞMASI: Dinlere gruplaşma ve toplum içinde denetim fonksiyonu verilecek, ancak gruplaşma çoğunluk sistemi yerine, nisbî temsile göre gerçekleşecektir. Esasen bu sistem sadece din ile siyaset arasındaki çatışmayı gidermek için değil, diğer sosyal kurumlar olan ilmî, siyasî ve iktisadî teşekküllerin nisbî temsil sistemi esasına göre kuvvetler dengesi içinde dayanışmasını da ifade edecektir. Gelecekte, sosyal kurumların her birinin sosyal hayat içinde örgütlenebilmesi ve değişik gruplar oluşturulabilmesi sağlanacaktır.

 

DİPNOTLAR

 

(l)Başgil, A. F., Din ve Lâiklik, istanbul 1979, s. 29-30; Adıvar, A. A., Tarih Boyunca İlim ve Din, İstanbul 1969, s. 36; Ben-Amittay, 25; ünlü sosyolog Durkheim başlangıçta dinin egemen olduğunu kabul eder. 'Tarihte çok önemli yeri olan, halkların her zaman yaşamak için gerekli enerjiyi buldukları din gibi düşünce sistemlerinin, bir yanılsama olması kabul edilemez. Bugün hukukun, ahlâkın, bilimsel düşüncenin dinden doğduğu, uzun süre ondan ayırt edilemedikleri ve onun düşünce biçiminin etkisinde kaldıkları kabul edilmektedir. Nasıl olur da boş hayaller insan bilincini bu kadar güçlü ve kalıcı olarak biçimlendirebilir?", bak: Durkheim, E., Les Formes Elementarles de la Vie Religieuse, 1912, zik: Aron, R., Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, (çev. K. Alemdar), İstanbul 1989, s. 246.

2-Kösemihal, N. §., Sosyoloji Tarihi, İstanbul 1956, s. 105 ve dev.

3-Kösemihal, 141 ve dev.

4-Başgil, duygu ile inanmayı iki ayrı meleke olarak ele almakla ve inanma melekesini sırf insana özgü kabul etmektedir.. Biz inancı duygunun bir işlevi olarak kabul ediyor ve ikisini bir arada mütalaa ediyoruz, bak: Başgil, Din..., 68; Adıvar, 35

5-Dinler genelde iki esas üzerinde durur. Birincisi, tanrı veya tanrılara inanma, ikincisi ise yaptıklarından dolayı hesaba çekilmedir. Tenasüh ilkesini savunan dinler geri dönüşü insanın dünyadaki hareketlerine göre belirler. Semavi dinlerde bu tek Tanrı inancı ve ahiret inancı olarak özetlenebilir.

6-Dinin fonksiyonu, din adamlarından çok sosyologlar tarafından denetim olarak belirlenmiştir. Bak: Dönmezer, S., Sosyoloji, Ankara 1984, s. 241; Toprak, B., Türkiye'de Dinin Denetim İşlevi, (eds. E. Kalaycıoğlu- A. Y. Sarıbay) Türk Siyasal Hayatının Gelişimi, İstanbul 1986, s. 359 ve dev.

(6a) Kur'anAhzab 33/48

(6b) Bize göre bu sorunun cevabı şudur: Kitap ve sünnete dayalı yeni içtihatlarla oluşmuş icmalarla kurulacaktır. Kitap denilince, başta Kuran olmak üzere bütün yazılı metinler Tevrat, Zebur ve incil de dahil semavî kitaplardır. Hatta semavî olmasa bile hakkı üstün tutan her yazılı metindir. Sünnet ise peygamberlerin bu kitapları uygulamalarıdır. Böyle bir metod, bize kitapları doğru anlama imkânını verir. Hatta hakkı üstün tutan diğer uygulamalar da bu konuda birer kaynak teşkil eder. Bütün bunları, pek tabiidir ki, aklımızla değerlendirip ilim yoluyla yorumlamak zorundayız. Paygamberler vahye dayanarak yorumluyordu. Bizlere artık vahiy gelmeyeceğine göre, bizim yapacağımız yorumlar ancak ilme dayalı olabilir. Artık vahyin yerini ilim, vahyin yorumlanmasını ise ilim adamları ve ilmî metodlar almalıdır. Bu arada herkes kendi anlayışına göre katkıda bulunabilir ve sonuçta herkes kendi içtihadına göre hareket eder. İçtihatların birleşmesi ile konsensuslar- icmalar doğar ve böylece din ile ilim arasındaki köprü kurulur ve insanlığa hizmet gelişir. Biz bu yeni anlayışa giderken, hak uygarlığını ibrahim peygamberden başlatarak Hz. Muhammed'e kadar gelen bir oluşum kabul ediyor ve peygamberler arasında fark görmüyoruz. Çin ve Hint gibi diğer ülkelerin de peygamberleri vardı ve onlar da hak uygarlıklarının oluşmasına katkılarda bulunmuşlardır. Yeni uygarlık şu veya bu dine mensup olanların veya falan veya filan kavmin çocuklarının değil, "hakkın üstünlüğü ilkesi"ni benimseyen ve icma ile içtihadı esas kabul edenlerin kuracakları beşerî bir uygarlık olacaktır. Her'dileyene açıktır. Peygamber olmadığı için merkezî bir yeri de yoktur.

(6c) Başgil, Din....... 75 ve dev.; Özek, Ç., Devlet ve Din, is-
tanbul Tarihsiz, 8

7-Bu konuda Durkheim ve Comte'un yaklaşımları üzerinde durulabilir. Bu konuda ayrıntı ve değerlendirmeler için bak: Aron, 60-66,24 ve dev.; Freyer, II., içtimaî Nazariyeler Tarihi, Ankara 1968, s. 47,132 ve dev.; Ayrıca bak: (1) nolu dipnot.

8-Rousseau, J. J., Toplum Sözleşmesi, (çev. V. Günyol), İstanbul 1982, s. 147.

9-Zikreden için bak: Freyer, İL, içtimaî Nazariyeler Tarihi, (çev. T. Çağatay) Ankara 1968; Aron, R., Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, (çev.. K. Alemdar) Ankara 1989, s. 60.

(10)   Kuran, XXI, 51-67; VI, 76-80; Adıvar, 44; Mcncill,24.

 

 

 

(11-)Adıvar, 49; "Geniş bir perspektif içinde bakıldığında bilimin uzun ve çetin gelişmesinde dört aşamayı ayırt etmek mümkündür: (1) Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarına rastlayan ampirik bilgi toplama aşaması...", Bak: Yıldırım, C., Bilim Tarihi, İstanbul 1983, s. 14; Şenel, A., Siyasal Düşünceler Tarihi, Ankara 1986, s. 107-108.

12-İlmin ilk uygarlıklarda gelişmesi ve ayrıntı için bak: Sayılı, A., Mısırlılarda ve Mazopotamyalılarda Matematik, Astronomi ve Tıp, Ankara 1982, s. 1 ve dev.

13-Tevrat, Çıkış 2011-17,22-26

14-Bakara, 2/83; On emir ve ayrıntı için bak: lbni Kesir, (Kasas) 11, s. 99

15-Şenel, Siyasal..., 108 ve dev.

16-Mcneill ,W. H., Dünya Tarihi, (çev. A. Şenel), İstanbul 1985, s. 17; Hz. Süleyman'ın Saba ülkesi ile temas kurması ilişkileri için bak: Kur'an Nemi, 27120-42; Süleyman döneminin üretim ve teknoloji üstünlükleri için bak: Sebe', 34/13.

17-Kuran, Sâd, 38/36-38; Hz. Davud'un çelik teknolojisi ile ilgili bilgisi hakkında bak: Kur'an, Sebe', 34/10

18-Din ekonomi etkisi konusunda bak: Weber, M., Sosyoloji Yazıları, Dünya Dinlerinin Sosyal Sosyolojisi, (çev. T. Parla), İstanbul 1986, s. 227 ve dev.

19-İncil, Matta, XX/21

20-Her evrensel mesaj getiren peygamberin etrafında ya peygamber veya o nitelikte yardımcıları olmuş ve bu kimseler peygamberlerin getirdiği öğretiyi insanlara yaymaya devam etmişlerdir. Hz. Musa'nın yanında Hz. Harun, Hz. Davud'un oğlu Hz. Süleyman ve Hz. İsa'nın 12 arkadaşı (havariler), Hz. Muhammed'in arkadaşları (sahabe veya ashab) bunun tipik örnekleridir. Havarilerin Hz. İsa 'nın yardımcıları olduğu hakkında bak: Kur'an, Alîlmran, 3/52; Saffat, 61114.

21-"Hıristiyanlık ve Karanlık Devir" ile ilgili olarak bak: Adıvar, 98 ye dev.

22-Semavî dinler ve özellikle İslâmiyet bu peygamberlere "büyük peygamberler /ulül-azm" adını verir.

23-"Şimdi ise beni gönderene gidiyorum. Ve sizden kimse: nereye gidiyorsun diye bana sormuyor. Fakat size bu şeyleri söylediğim için yüreğinizi keder doldurdu. Bununla beraber ben size hakikati söylüyorum. Benim gitmem sizin için hayırlıdır, çünkü gitmezsem tesellici (gönülleri ümitle dolduracak kişi) gelmez. Fakat gidersem onu size gönderirim. Ve o geldiği zaman günah için, salah için ve hüküm için dünyayı ilzam edecektir", Yuhanna, XVI, 5-9; "Meryem oğlu Isa, "Ey İsrail Oğulları ben size Allah'ın bir elçisiyim, benden önce gelen Tevrat'ı onaylamak ve benden sonra gelecek ismi Ahmet olan bir peygamberi müjdelemek üzere..'', Kur 'an, 61/6

(24)  Kur'an, 5/3

(25)    "Sana Kitabı kendisinden önce gelenleri onaylamak
üzere indirdi. Daha önce de bütün insanlara hidayet olmak üzere
Tevrat ve İncil'i de indirmişti. Ayrıca Furkan (icma-içtihad)i da
indirdi" Kur'an, 3/3-4; Kur'an, 46/9; Bak: Hatemi, H., İnsan
Hakları Öğretisi, İstanbul 1988, s. 203.

26-Kur'an, 34/28; Kur'an, 21/107

27-Kur'an, 2/2; Kur'an, 18/39

28-Kur'an, 33/40

29-Kur'an, 55/1-3

30-Kur'an, 2/286

31-Kur'an, 23/3

32-Kur'an, 2/256

33-Kur'an, 21193

34-Kur'an, 2/193-194 J

35) Kur'an, 6/115 '

(36)"Matta, 5/39-42

(37) Hz. Muhammed'in Medine Dönemi ile dini alanda önemli bir özgürlüğün başladığını görüyoruz. Bu hususta Ali Himmet Berki ile Osman Keskioğlünun "Hz. Muhammet ve Hayatı, (Ankara 1960, s. 202-212) isimli eserinde aynı kanıyı taşıyan ifadelerini aktarmak istiyoruz. "..Büyük İslâm Peygamberi Medine'ye hicret ettikten sonra müslümanlığın kolayca ve sür'atle intişarı sağlanmış oldu. Eski sıkıntılı ve korkulu günler arkada kalmış, akidelerinden dolayı insanlara işkence yapan müşriklerin eza ve cefa veren ellerin uzanamayacağı Medine'de, hürriyet ve emniyet havası içinde sakin ve tatlı bir hayat başlamıştı. İnsaniçin en aziz şey "hürriyet"tir. Medine'de işte bu vardı. Herkes is-
tediği gibi inanmakta, istediği surette Allah'ına ibadet etmekte
serbestti. Vicdan ve akide hürriyeti sayesinde İslâmiyet nuru et-
rafa saçılıyordu. Müslüman olanlar, akide ve kanaatlerinden
dolayı takip edilmiyordu. Kimseyi akide ve imanından dolayı zor-
lamak yoktu. İslâmiyet, Medine'de bu hürriyeti daha ziyade tesis
ve temine çalışmıştır. İnsanlığa hürriyet sağlanmıştır. * Dinde
zorlama yoktur * âyeti kerimesi bu hususta en parlak bir delildir.
Yahudiler ve Hıristiyanlar, Müslümanlar gibi akide hürriyetine
sahiptiler. Yapılan andlaşmalarda bu hususlar açık olarak tasrih
edilmiştir....İslâm'da harp, hürriyeti müdafaa, tecavüzü önle-
mek için bir zaruret olarak kabul edilmiştir....Bu konuda şu ayet-
lere bakın: *Kendilerine savaş açıldığı için zulme uğramaları se-
bebiyle cihada izin verildi* (Kur'an, 22/39). *Fitnede
n (din hürri-
yetini tehdit eden her zülüm ve ezadan) eser kalmayıncaya kadar
onlarla savaşın, tâ ki din yalnız Allah için ola* (Kur'an, 8/39
). De-
mek ki, harp fitneyi izale için yapılıyor. Bu ayet-i kerimenin so-
nundaki 'Din mahza Allah için olsun'kaydına dikkat buyurulsun.
Bu harbin din hürriyetini sağlamak için olduğunu ne güzel açıklı-
yor. Dini, şunun bunun elinde alet olmaktan kurtarıp sırf Allah
için kılıyor. İslâmiyet kimsenin akide ve reyinden dolayı rencide
edilmesini hoş görmez. Vicdan ve akide hürriyetini sağlamıştır.
Ayetler bu hususta çok açıktır....O zaman Medine'de yaşayan
halk şunlardı: 1- Muhacirlerin ve Ensar'ın teşkil ettiği müslüman
ahali, 2- Evs ve Hazrec kabilesinden henüz müşrik olanlar, Yahu-
diler      'ANDLAŞMA SURETİ' Kureyşe ve Medineye mensup

olup müminler ve müslümanlar ve onlara katışanlar, onlarla birlikte  savaşanlar ayrı bir ümmet teşkil ederler. ..Yahudilere gelince: Onlara yardım edilir. Onlar da müsavi muameleye tabi

olup zulme uğramazlar. Müslümanların sulhu birdir…………………işbu

andlaşmaya karşı gelenlere, birlikte karşı konulur. ...Gerçi bu andlaşma ilk önce müslümanlar arasında yapılmıştı. ..fakat içinde onlara ait (diğer kabilelere) hükümler mevcuttu. Çok geçmeden onlar da Peygamberle benzer andlaşmalar yaptılar ve andlaşma hükümleri içine girdiler..bu andlaşma o günkü aleme göreçok mühim ve yeni bir şeydi. Arabistan ufuklarında bu yeni sesin akisleri çok derin olmuş ve insanlık bu sese hayran kalmıştır."

38-İslâm devletlerinin dinde baskı yapmadıklarına ilişkin bak: "İslâmın çok hızlı yayılmasındaki sırrı ortaya çıkaran ikinci nokta onun 'açıklık' ve 'toleransıdır.'', Garaudy, R., İslâm'ın Va’ dettikleri, (çcv. N. Uzel), İstanbul 1983, s. 45-46; Feyzioğlu, T., Atatürk Yolu, Akılcı, Bilimci, Gerçekçi Yol, Ankara 1987, s. 14.

39-Özek, Ç., Devlet ve Din, İstanbul, s. 46 ve dev.

40-"A. Comte sosyolojisinin son safhası pozitif ilmin rehberliği ile insanî bir din yaratmak hususuna hasrolunmuştur. Bu eser 'İnsanlık Dinini tesis eden sosyoloji traktatı veyahut pozitif siyaset sistemi (Système de politique positive, ou traité de sociologie instituant la religion de l'humanité) adıyla 1851 ve 1854 yıllarında dört cilt olarak intişar etmiştir.", zik: Freyer, 55.

41-Ayrıntı için bak: Başgil, 18 ve dev.

42-Genelde dinin bütün düzeni kapsadığı üzerinde görüşler teokratik nitelikledir. Ancak burada islâmiyet ile diğer dinler arasındaki farklılığı belirtmek gerekir. İslâmiyeti değerlendiren yazarlar önemli bir hataya düşmektedirler, islâmiyet semavî dinlerden sonuncusu olarak gelmiş ve din ve düzenin tamamlandığını ve artık peygamber gelmeyeceğini bildirmiştir. Bu şekli ile İslâmiyet, ilmin ilmî kural ve kriterlerle, siyasetin siyasî usullerle ve ekonominin de kendi kanunları ile işleyeceğini kabul etmektedir. Bu bakımdan İslâmiyet genel hayat akışı içinde ayrı bir kriter yerine kendi getirdiklerinin ilâhî oluşu ile değil ,bu kriterlerle hareket edilmesini istemektedir. Ancak içtihat kapısının kapandığı veya yeni içtihat yapılmasına gerek olmadığını söyleyen din adamları veya alimler Islâmiyetin bu yönünü kavrayamadıklarından çağın gerisinde kalmışlardır. Yazılarında ilmî kriterleri anlatsalar veya siyasî gelişmelerle ilgili görüşler de getirseler, ekonomi ile ilgili açıklamalar da yapsalar, hepsine din niteliği takmaktadırlar ki, bu açıklama şekli ile, olmadığı halde, adeta teokratik bir devleti savunmaktadırlar.

(43)   "Gerçekten din olgusu niteliği başka da olsa, varlığı tartışılmaz bir gerçektir... Din de bir ideoloji olarak, toplum yaşamında etkin olmakta, siyasal tutum ve davranışlara yol açmakta, toplum kültürünün oluşumunda temel öğelerden biri olarak gözükmektedir.". Bak: Mardin, Ş., Din ve İdeoloji, Ankara 1969, s. 16; Özek, 636.

44-Örneğin Doğu bloku ülkelerinde dinin bir vicdan işi olduğu ve toplum hayatından tamamen dışlandığı görülür. Diğer taraftan, her ne kadar yazılı anayasaları tamamen Batılı etkiyi taşıyorsa da İran dinî bir toplum düzeni oluşturma çabası içine girmiştir. Diğer taraftan Batılı ülkelerin çoğunda dinin toplum içinde bir işlevi olduğu genelde kabul görmektedir. Ayrıntı için bak:Başgil, 17-18.

45-Adıvar, 35; Aksi görüş bak: Başgil, Din...?, 75-76.    t

46-Tütengil, C.O., Az Gelişmenin Sosyolojisi, İstanbul 1984, s. 14.

47-Lâiklikle ilgili ayrıntı için bak: Başgil, A. F., Din ve Lâiklik, İstanbul 1979; Feyzioğlu, T., Türk İnkılâbının Temel Taşı: Lâiklik, Atatürk Yolu, Ankara 1987,171-225; Özek, Devlet ve Din, İstanbul Tarihsiz; Arsal, S. M., Teokratik Devlet ve Lâik Devlet, İstanbul 1940; Daver, B., Türkiye Cumhuriyetinde Lâiklik, Ankara 1955.

 

 

 

 

 

 


SOSYAL DENGE -1/Devlet yapısının tarihi seyri
1-ÖN KAPAK İÇİ
934 Okunma
2-KISALTMALAR
840 Okunma
3-İÇİNDEKİLER
846 Okunma
4-ÖNSÖZ
1101 Okunma
5-GİRİŞ
927 Okunma
6-SİYASÎ AŞAMALAR
1071 Okunma
7-İKTİSADÎ AŞAMALAR
1192 Okunma
8-DİNÎ AŞAMALAR
719 Okunma
9-İLMÎ AŞAMALAR
951 Okunma
10-DEĞERLENDİRME VE SONUÇ-şekiller
813 Okunma
11-SOSYAL KURUMLARIN KRONOLOJİSİ ÜZERİNE BÎR YAKLAŞIM *
777 Okunma
12-KAYNAKÇA
955 Okunma