Lütfi Hocaoğlu
Fahişe ve Fahşâ
20.8.2015
29258 Okunma, 81 Yorum

İnsanlar Allah’ın kendilerine yol göstermesi için indirdiği kitapları göz ardı edip kendi akıllarını tanrılaştırdıkları zaman ortaya çok feci sonuçlar çıkar.

Akıllarını tanrılaştırmada batılıların eline kimse su dökemez. Aklını tanrılaştıran batılılar Allah’ın indirdiklerini yok sayarlar ve akıllarına göre yaşamaya başlarlar. Ancak netice fecaattir. Önce zina normalleştirilir, sonra kutsallaştırılır. Bundan sonra sınır tanımayan tanrılaşmış akılları sapıklıkları normlaştırmaya başlar. Önce erkek eşcinselliğini hoş görmeye başlarlar. Bu hoşgörü otomatikman bunun yaygınlaşmasına sebep olur. İnsanlar toplum tarafından hoş görülen şeylere meylederler. Bu, insanın sosyal bir varlık olmasından dolayıdır. Sonra buna paralel olarak kadın eşcinselliği yani lezbiyenlik hoş görülmeye başlanır. Zaman geçer, bu hoşgörü yetmez. Artık bu sapıklıkların resmi evliliklere dönüşmesi gerekir. Sınır tanımayan tanrılaşmış akıllar bunun da bir tercih olduğunu ve verilmesi gereken bir hak olduğunu rahatlıkla ortaya döker ve bu da gerçekleşir. Sonra bu sapıklıklar ve sapıklıkların normal olduğu fikri yaygınlaştıkça yaygınlaşır.

Gün gelir, batılıların bütün fikirlerini ithal etmeye meraklı olan doğu toplumları bu sapık fikirleri içselleştirmeye başlar. Onların da beyni yıkanmaya başlanır. Zaten bu toplumların içinde serbest fikirli (!) insanlar bunu çoktan kabul ediyorlardır. Ama daha da acısı kendini Kuran ehli olarak tanımlayan insanların da bu sapıklıklara hoşgörü gösterilmesi gerektiğini düşünmeleridir.

Peki, bu durumun altında yatan nedir?

Bunun altında yatan sebepler çok açıktır: Kendilerine Müslüman diyenlerin Kuran’dan bihaber olmalarıdır. Kendilerine Müslüman diyenlerin Kuran’ı hayatlarının dışına çıkarmalarıdır. Kendilerine Müslüman diyenlerin Kuran’a inanıyor gibi görünüp aslında batının tanrılaşmış akıllarına ibadet ediyor olmalarıdır. Kendilerine Müslüman diyenlerin kendilerine Kuran’dan bir ayet söylendiğinde, Kuran’dan bir emir veya nehiy söylendiğinde “öyle ama günümüzde uygulanamaz” diyerek Kuran’ı çağ dışı bir kitap olarak görmeleri ve tarihin tozlu raflarına hapsetmeleridir. En acı durum ise kendilerine Müslüman diyenlerin kendilerine Hıristiyan deyip de İncil ve Tevrat’la ilgilenmeyenlerden aslında hiçbir farklarının olmadığı ve daha da acısı bunun farkında olmamalarıdır.

O zaman biz onlar gibi yapmayalım ve Kuran’a bakalım.

وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ

Bu Kuran’da insanlar için her örnekten anlattık. Umulur ki anlarlar.

Zümer 20

Bu ayet aslında Kuran’da bulamayacağımız hiçbir cevap olmadığını söylemektedir. Bunun için örnekleme yönteminin kullanıldığı ve Kuran’da okuduğumuz hikâye gibi olayların ise aslında birer örnek olduğunu anlamamız beklenmektedir.

Bu durumda günümüzün önemli meselesi olan cinsel sapıklıkların da Kuran’da örneklerini bulmalı ve ne yapacağımızı bilmeliyiz.

O zaman Kuran’da geçen kavramlara bakalım:

 

 

Fahişe ve fahşâ tanımı

 

فَاحِشَةٌ الفَاحِشَةُ (Fahişe): Günümüz Türkçesinde ve Arapçasında hayat kadını anlamında kullanılır. Böyle kullanılmasının sebebi müennes yani dişil ism-i fâil olmasıdır. Yani fuhş yapan kadın manasında kullanılmaktadır. Ancak Kuran bu kelimeyi ism-i fâil olarak kullanmaz. Sanki fuhuş yapan insan değil de bir fiilmiş gibi bu fiile fahişe demektedir. Yani hayâsızlık anlamında kullanmaktadır. فحش kökünden gelmiştir. Beşinci babdan فُحْشٌ mastarı bir fiilin şer’i veya örfi olarak kabul edilebilir, hoş görülebilir fiillerin sınırlarının dışında olması manasındadır. Bu mastar Kuran’da geçmemektedir. Bu mastar manasından gelen فَاحِشَةٌ(fahişe) bu aşırı fiillerden özel olarak cinsel olanlarıdır. “Hayâsızlık” anlamında ism-i fâil manasında ism-i fâilden dönüşmüş camid isimdir. Kuran’da geçen çoğulu فَوَاحِشُ الفَوَاحِشُ dur.

الْفَحْشَاءُ: (Fahşâ) Bu kelime de fahişe kelimesi gibi فحش kökünden ve beşinci babdan فُحْشٌ mastarından gelmiştir. Fahşa ise fahişe gerçekleşmeden fahişenin gerçekleşmesine sebep olan düşünceler, fikirler, sözlerdir. Yani fahişenin gerçekleşmesine götüren bütün yollar fahşâdır. Bazıları fâhiş kelimesinin çoğulu olduğunu söylemelerine rağmen Kuran’da kullanımı tekildir ve çoğul olarak kullanılmaz ama anlamsal olarak hem tekil hem de çoğuldur. Tekil olarak ve harf-i tarifle marife olarak gelir. Fahişeye götüren bütün sözler, fiiller, yolların ortak adı Fahşâdır.

 

Bu yazının ana konusu bu iki kelimedir. Kuran hayâsızlığı bu iki kelime ve bu iki kelime ile beraber kullanılan fiillerle anlatır. Bu kullanımlara göz atalım:

 

 

Fahişeleri haram etmek

تَحْريمُ الْفَوَاحِشَ

 

قُلْ إِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَالْإِثْمَ وَالْبَغْيَ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَأَنْ تُشْرِكُوا بِاللَّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا وَأَنْ تَقُولُوا عَلَى اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ (33)

De ki: Yalnızca Rabbim fahişeleri, açık olanını ve gizli olanını ve ism’i ve haksızlıkla olan bağy’i ve sultan indirmediğini Allah’a ortak etmenizi ve Allah’ın üzerine bilemeyeceğinizi söylemenizi haram etti.

Araf 33

 

Burada fahişelerin zahir (açık) ve batın (gizli) olanı haram edilmiştir.

 

 

Fahişelere yaklaşmak

قُرْبُ الْفَوَاحِشَ

 

لَا تَقْرَبُوا الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ

Fahişelere, açık olanına ve gizli olanına yaklaşmayın.

En’am 151

 

Burada fahişe kelimesinin çoğulu الْفَوَاحِشَ olarak gelmiştir. Cem-i mükesser kalıbıdır. Fahişe türlerinin doğrudan birbiri ile bağlantılı olmadığını göstermek için bu şekilde gelmiştir. Eğer الفَاحِشَاتِ şeklinde cem-i müennes salim kalıbıyla gelseydi bir sistem ifade edecekti ve fahişe türleri arasında sistematik bir ilişki olacaktı. Bu sistematik ilişki olmadığı için الْفَوَاحِشَ şeklinde cem-i mükesser kalıbıyla gelmiştir.

Burada fahişeler iki gruba ayrılmıştır. Birinci grup zahir olan grup, ikinci grup batın olan gruptur. Burada مَا ism-i mevsûlü kullanılmış olması da önemlidir. Zahir olan ve batın olanları belirli fahişeler olsaydı الَّتِي ism-i mevsûlü kullanılırdı. Bu şekilde مَا ism-i mevsûlü kullanılmış olması aynı fahişenin zahir de olabileceği, batın da olabileceğinden dolayıdır.

Zahir olan o fahişenin açıkça yapılanı, batın olanı ise fahişenin gizli olarak yapılanıdır.

Her ikisine de yaklaşmama emredilmiştir. Yaklaşma fiili olan الْقُرْبُ ise الْإِتْيَانُ fiilinin başlangıcıdır. Yani bu gelme fiilinin yani sonunda bir etkileşim olan gelmenin başlangıcı yaklaşmadır. Burada fahişelere yaklaşmayın denerek fahişelere gelmenin başlangıcının bile gerçekleştirilmemesi istenmektedir.

 

 

Fahişelerden kaçınmak

اجْتِنَابُ الْفَوَاحِشَ

 

يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْإِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ

İsm’in büyüklerinden ve fahişelerden kaçınırlar.

Şura 37

 

Burada fahişelerden kaçınma (اجْتِنَابُ الْفَوَاحِشَ) ifadesi vardır. Burada uzak durmak için çabalama ifade edilmiştir. Fahişeye gelmede fahişeye yaklaşma, fahişeyi getirmede de fahişeye yaklaştırma vardır. Burada tam tersi bir durum vardır. Fahişe gelebilir diye veya gelen fahişeden uzak durmak için çabalamak, kaçınmak vardır.

 

 

يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْإِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ إِلَّا اللَّمَمَ

İsm’in büyüklerinden ve fahişelerden kaçınırlar, küçük toplamalar hariç.

Necm 32

 

Burada da fahişelerden kaçınma (اجْتِنَابُ الْفَوَاحِشَ) ifadesi vardır. Ancak fahişe ve ism’in büyüklerinden kaçınma ifadesinde bir istisna yapılmıştır. Bu da اللَّمَمَ ifadesidir. Bu kelime لَمٌّmastarından gelmiştir. Bu mastar toplayıp yığmak demektir. Küçük, dağınık ve birbirinden uzak parçaları bir araya toplayıp bazısını bazısının üstüne yığmak manasındadır. لممkökünden birinci babdan mastardır. Bu kökten gelen لَمَّةٌ kelimesi toplayıp yığılan küçük suçları ifade etmektedir. Bunun çoğulu لَمَمٌ dür. Buradaki istisna muttasıl değil, munkatı istisnadır. Yani لَمَمٌ ism’in büyüklerinden veya fahişelerden değildir.

 

 

O bir fahişedir

كَانَ فَاحِشَةً

 

لَا تَقْرَبُوا الزِّنَى إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَسَاءَ سَبِيلًا

Zinaya yaklaşmayın. O bir fahişedir ve yol olarak ne kötüdür.

İsra 32

Bu ayet bize zinanın bir fahişe olduğunu söylemektedir. Fahişe kelimesi nekre gelmiştir. Bu da bir fahişe olduğunu, yani fahişelerden bir fahişe olduğunu söylemektedir. Buna göre fahişe olarak geçen genel kavramın içinde zina vardır. Yani bütün fahişeler zina kavramı içinde değildir. Zina da fahişelerden bir fahişedir. Eğer zina genel fahişe kavramının karşılığı olsaydı الفَاحِشَةَşeklinde marife gelirdi.

 

 

وَلَا تَنْكِحُوا مَا نَكَحَ آبَاؤُكُمْ مِنَ النِّسَاءِ إِلَّا مَا قَدْ سَلَفَ إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَمَقْتًا وَسَاءَ سَبِيلًا

Kadınlardan babalarınızın nikâhladığını nikâhlamayın, geçmişte olan hariç. O bir fahişedir ve çirkindir ve yol olarak ne kötüdür.

Nisa 22

Bu ayet bize babaların nikâhladıkları kadınlarla nikâhlanmanın da bir fahişe olduğunu söylemektedir. Burada da fahişe kelimesi nekre gelmiştir ve bu tür nikâhın da fahişelerden bir fahişe olduğunu söylemektedir.

 

حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ أُمَّهَاتُكُمْ وَبَنَاتُكُمْ وَأَخَوَاتُكُمْ وَعَمَّاتُكُمْ وَخَالَاتُكُمْ وَبَنَاتُ الْأَخِ وَبَنَاتُ الْأُخْتِ وَأُمَّهَاتُكُمُ اللَّاتِي أَرْضَعْنَكُمْ وَأَخَوَاتُكُمْ مِنَ الرَّضَاعَةِ وَأُمَّهَاتُ نِسَائِكُمْ وَرَبَائِبُكُمُ اللَّاتِي فِي حُجُورِكُمْ مِنْ نِسَائِكُمُ اللَّاتِي دَخَلْتُمْ بِهِنَّ فَإِنْ لَمْ تَكُونُوا دَخَلْتُمْ بِهِنَّ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ وَحَلَائِلُ أَبْنَائِكُمُ الَّذِينَ مِنْ أَصْلَابِكُمْ وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ إِلَّا مَا قَدْ سَلَفَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ غَفُورًا رَحِيمًا وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ النِّسَاءِ إِلَّا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ

Anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşin kızları, kız kardeşin kızları, sizi emziren anneleriniz, emzirmeden dolayı kız kardeşleriniz, kadınlarınızın anneleri, ilişkiye girdiğiniz kadınlarınızdan olan korunaklarınızda olan üvey kızlarınız (Eğer onlarla ilişkiye girmemişseniz size cünah yoktur), Sizin soyunuzdan olan oğullarınızın helallikleri, geçmişte olan haricinde iki kız kardeşin arasını cem etmek (Allah mağfiretlidir, merhametlidir) ve kadınlardan muhsen olanlar, cariyeler dışında size haram edildi.

Nisa 23-24

Bu ayette erkekler için cinsel açıdan haram edilen kadınlar açıklanmıştır. Araf 33 ayetinde de fahişelerin haram edildiği belirtilmiştir. Bu ayetle kombine edildiğinde bu ayetteki haramların cinsel haramlık olması nedeniyle bunların her biri ile cinsel ilişki fahişedir.

 

 

Fahişeye gelmek

إِتْيَانُ الفَاحِشَةِ

 

وَلُوطًا إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ أَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ مَا سَبَقَكُمْ بِهَا مِنْ أَحَدٍ مِنَ الْعَالَمِينَ إِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ شَهْوَةً مِنْ دُونِ النِّسَاءِ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ

Ve Lut, Kavmine demişti: Âlemlerden hiç kimsenin sizi onunla geçmediği fahişeye mi geliyorsunuz? Siz kadınlardan başka adamlara şehvetle geliyorsunuz. Siz müsrif bir kavimsiniz.

Araf 80-81

 

Bu ayette Lût, kavmine fahişeye geldiklerini söylemektedir (تَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ). Burada gelme fiillerinden إِتْيَانٌ kullanılmıştır. Bir gelme fiili daha vardır. Bu da مَجِيءٌ fiilidir. İki fiil eş anlamlı olarak değerlendirilmektedir. Oysa arada fark vardır. En temel fark إِتْيَانٌ da gelen kişi ile gelinen kişi ya da yer arasında bir etkileşim vardır. مَجِيءٌ fiilinde ise bu yoktur, daha doğrusu fiil yalın halde gelme fiilidir. Gelme fiilinden sonra başka etkileşimler varsa ayrıca ifade edilir. إِتْيَانٌ da ise gelen ile gelinen arasında bir etkileşim vardır. Bu etkileşim başka cümlelerle açıklanabilir. Açıklanmasa da fehmedilebilir. Burada da إِتْيَانٌ kullanılmıştır ve arkasından bu gelme açıklanmıştır. تَأْتُونَ الرِّجَالَ شَهْوَةً مِنْ دُونِ النِّسَاءِ ifadesi ile kadınlardan başka adamlara şehvetle geliyorsunuz denmektedir. Burada da إِتْيَانٌ kullanılmıştır ve bu gelmenin sadece gelme olmadığı إِتْيَانُ الفَاحِشَةِ yani fahişeye gelmek ifadesinin bir kavram olduğu ve sadece Lût kavminin yaptığı fiille sınırlı olmadığı gösterilmektedir.

Burada Lût kavminin biseksüel olduğu مِنْ دُونِ النِّسَاءِ (kadınlardan başka) ifadesi ile gösterilmektedir. Buradaki إِتْيَانُ الفَاحِشَةِ kavramı erkekler için biseksüelliktir.

 

 

وَلُوطًا إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ أَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ شَهْوَةً مِنْ دُونِ النِّسَاءِ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ

Ve Lut, Kavmine demişti: Göre göre fahişeye mi geliyorsunuz? Siz kadınlardan başka adamlara şehvetle geliyorsunuz. Siz cahillik ediyor olan bir kavimsiniz.

Neml 54-55

 

Bu ayette de aynı durum anlatılmaktadır. Ancak burada bir durum daha vardır. Fahişeye gelmenin görerek olduğu söylenmektedir. وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ (siz görür halde iken) ifadesi haldir. Burada رَأْي fiili değil, إِبْصَارٌ fiili kullanılmıştır. Bu da mecazi değil, hakiki manaya bizi götürmektedir. Yani erkeklere şehvetle gelme herkesin içinde, herkesin gördüğü yerlerde açıkça gerçekleşmektedir.

 

 

وَلُوطًا إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ إِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ مَا سَبَقَكُمْ بِهَا مِنْ أَحَدٍ مِنَ الْعَالَمِينَ أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ وَتَقْطَعُونَ السَّبِيلَ وَتَأْتُونَ فِي نَادِيكُمُ الْمُنْكَرَ

Ve Lut, Kavmine demişti: Âlemlerden hiç kimsenin sizi onunla geçmediği fahişeye mi geliyorsunuz? Siz adamlara geliyorsunuz ve yolu kesiyorsunuz ve toplantınızda münkere geliyorsunuz.

Ankebut 28-29

 

Burada da fahişeye gelmek kavramı kullanılmaktadır. Ancak burada مِنْ دُونِ النِّسَاءِ (kadınlardan başka) ifadesi kullanılmamakta, doğrudan homoseksüellik fahişeye gelmek kavramının içine sokulmaktadır.

 

 

وَاللَّاتِي يَأْتِينَ الْفَاحِشَةَ مِنْ نِسَائِكُمْ فَاسْتَشْهِدُوا عَلَيْهِنَّ أَرْبَعَةً مِنْكُمْ فَإِنْ شَهِدُوا فَأَمْسِكُوهُنَّ فِي الْبُيُوتِ حَتَّى يَتَوَفَّاهُنَّ الْمَوْتُ أَوْ يَجْعَلَ اللَّهُ لَهُنَّ سَبِيلًا وَاللَّذَانِ يَأْتِيَانِهَا مِنْكُمْ فَآذُوهُمَا فَإِنْ تَابَا وَأَصْلَحَا فَأَعْرِضُوا عَنْهُمَا إِنَّ اللَّهَ كَانَ تَوَّابًا رَحِيمًا

Kadınlarınızdan fahişeye gelen kadınlar, onların aleyhinde sizden dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse ölüm onları vefat ettirene veya Allah onlar için bir yol kılana kadar onları evlerde tutun. Ona (fahişeye) gelen sizden iki erkek, ikisine eziyet edin. Eğer ikisi tövbe eder ve ikisi ıslah olursa ikisinden vaz geçin. Allah tövbeleri kabul edendir, merhametlidir.

Nisa 15-16

 

Bu iki ayette dikkat edilmesi gereken çok önemli bir nokta vardır. Bu مِنْ نِسَائِكُمْ ifadesidir. Ayetin gelişine bakınca اللَّاتِي ile başlamaktadır ve dişil çoğuldur. Dişil çoğul olduğu için erkekleri kapsamaz ve ism-i mevsulün sıla cümlesinin yalnızca kadınlar için olduğu anlaşılmaktadır. Buna ilaveten يَأْتِينَ fiili de dişil çoğul fiildir ve erkekleri kapsamaz. Burada da zaten ism-i mevsule dönen ait zamiri olan nisve nunu vardır ve bu ikisi uyum içinde bu fahişeye gelmek fiilini işleyenlerin yalnızca kadınlar olduğunu göstermektedir. Peki, bu durumda مِنْ نِسَائِكُمْ yani kadınlarınızdan ifadesi fazladan mı gelmiştir. Nisa kelimesi üç tür kelimeye izafe edilir. Bunlardan birisi tekil erkek şahıs veya zamirdir ve bu erkeğin eşleri anlamına gelir. Diğeri çoğul erkek şahıs ya da zamirdir. Bu durumda iki şey anlaşılır. Bunlardan biri izafe edilen erkeklerin eşleri, diğeri ise izafe edilen erkeklerin topluluğundaki tüm kadınlardır. Hangisinin olduğu karine ile anlaşılır. Bir diğeri çoğul kadın şahıs ya da zamire izafe edilmesidir. Bu da o kadınların topluluğundaki diğer kadınları göstermektedir.

Bu ayetteki مِنْ نِسَائِكُمْ deki kadınlarınız ifadesi sizin toplumunuzdaki kadınlar ya da eşleriniz olan kadınlar anlaşılabilir. İlki ikincisini kapsamaktadır. Topluluğunuzdaki kadınlar anlaşılınca fahişeye gelen kadınlara uygulanacak ceza o kadınların sizin toplumunuzdan olmasıyla ancak sizin verebileceğiniz bir cezadır anlamına gelir. Eşleriniz anlamına gelince bu kadınların nikâhlı kadınlar olduğu anlaşılır. Ancak arkasından gelen sizden dört şahit getirin (فَاسْتَشْهِدُوا عَلَيْهِنَّ أَرْبَعَةً مِنْكُمْ) cümlesindeki sizden (مِنْكُمْ) ifadesi nedeniyle buradaki نِسَائِكُمْ ün “sizin topluluğunuzdan olanlar” manasına geldiğini anlıyoruz.

Şahitlik gerçekleşirse evlerde tutun emri verilmektedir. Burada evlerinde (فِي بُيُوتِهِنَّ) denmemiş, evlerde (فِي الْبُيُوتِ) denmiştir. Buradan anlaşılmaktadır ki bu evler kadınların yaşadıkları evler değil, nakledildikleri başka evlerdir. Herhangi bir ev olmadığı da, özel bir fonksiyon için yani bu tür kadınların tutulması için ayrılan evler olduğu harf-i tarifle (ال ile) marife olmasından anlaşılmaktadır. Tutulacakları evler herhangi bir ev olsaydı فِي بُيُوتٍ şeklinde nekre gelirdi. Sonrasında bu cezanın bitiş tarihi حَتَّى(-e kadar) ile veriliyor. İki seçenek gösteriliyor:

  • Ölümün onları vefat ettirmesi
  • Allah’ın onlar için bir yol kılması

İlk seçenek gayet açıktır. Ancak ikinci seçenekte kılınacak olan yol olan سَبِيلًاkelimesi nekre olarak gelmektedir. Yani şartlara göre değişecek bir yoldur.

Bundan sonra arkadaki ayet çok ilginç bir şekilde bu ayete “ve” (وَ) atıf harfiyle bağlanıyor. Burada اللَّذَانِ şeklinde ikil erkek ism-i mevsulü kullanılıyor. Sonra bu ism-i mevsul ile uyumlu olarak يَأْتِيَانِ şeklinde ikil erkek sıygasıyla fiil gelmiştir. “İkisi geliyor” anlamındadır. Önceki ayetteki يَأْتِينَ(geliyorlar) dişil çoğul fiilinin eril ikilidir. Fakat bu fiilin mef’ûlü müennes “o” (هَا) zamiridir. Önceki ayetteki يَأْتِينَ fiilinin mef’ûlü olan fahişeye (الْفَاحِشَةَ) işaret etmektedir. Burası çok önemlidir. İlk ayetteki kadınların geldiği fahişe ile ikinci ayetteki iki erkeğin geldiği fahişe aynıdır. Farklı fahişeler olsaydı ikinci ayette هَا zamiri ile gelmezdi yani izmar olmazdı. يَأْتِيَانِ الْفَاحِشَةَ şeklinde tekrarlanırdı yani izhar olurdu.

Burada yapılan fiil birebir olamayacağına göre fahişe olma sebebi aynı olmalıdır. Kadınlar nasıl bir şekilde fahişeye gelmeli ki iki erkeğin geldiği fahişe ile aynı kapsama girmelidir.

Burada diğer önemli konu kadınlar için çoğul kullanması, erkekler için ikil kullanmasıdır. Yani aynı fahişe olmalı ama birisinde çoğul kadın sıygası, diğerinde erkek ikil sıygası ile uyumlu olmalıdır. Aynı zamanda başka ayette cezası yüz kırbaç olan zinadan farklı olmalıdır. Zina da bir fahişedir ama burada bahsedilen fahişeye gelmek ile farklıdır. Çünkü burada farklı bir cezadan bahsetmektedir.

Bunlara ilaveten “fahişeye gelmek” ifadesi de Lut kavminin homoseksüel ilişkileri için kullanılmaktadır.

Burada fahişeye gelmek ile bir fahişe olan zina arasındaki farkı ayırmamız gerekmektedir.

Bunun için zina ayetlerine bakalım:

 

الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مِائَةَ جَلْدَةٍ وَلَا تَأْخُذْكُمْ بِهِمَا رَأْفَةٌ فِي دِينِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَلْيَشْهَدْ عَذَابَهُمَا طَائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ الزَّانِي لَا يَنْكِحُ إِلَّا زَانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً وَالزَّانِيَةُ لَا يَنْكِحُهَا إِلَّا زَانٍ أَوْ مُشْرِكٌ وَحُرِّمَ ذَلِكَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ

Zâniye ve zâni, ikisinden her birine yüz kırbaç vurun ve ikisine karşı Allah’ın dininde bir acıma sizi almasın, eğer Allah’a ve ahir yevme iman ediyorsanız. İkisinin azabına müminlerden bir taife şahit olsun.

Zâni, yalnızca bir zâniyeyi ya da müşrikeyi nikâhlayabilir. Zâniye, yalnızca bizr zani veya müşrik onu nikâhlayabilir. Müminlere bu haram edildi.

Nur 2-3

Bu ayetlerde konumuzla ilgili olan husus zâni ve zâniyenin birbiri ile nikâhlanması hususudur. Öncelikle zina fiilinin gerçekleştirdiği ile nikâhlanması en doğal olanıdır. Buradan şunu anlıyoruz ki zina bir fahişedir ama zina fiilinin gerçekleştirenler arasında nikâh akdi gerçekleşebilir. Yani aralarında nikâh akdi olabilecek iki kişi arasındaki ilişki zinadır.

Aynı zamanda zina fiilinin homoseksüel bir ilişki olmadığını “الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي” şeklinde dişil ve erkek çekimin birlikte kullanılmasından anlıyoruz. Aynı zamanda nikâhlanabilmeleri de bunu göstermektedir.

Buradan “fahişeye gelmek” ifadesinin “aralarında nikâh akdi gerçekleşemeyecek kimseler arasındaki akitsiz cinsel ilişki” olduğunu anlıyoruz.

Tekrar iki ayetimize dönelim. İlk ayette kadınlar çoğul, ikinci ayette erkekler ikil kullanılmıştır. İkinci ile ilkinde gelinen fahişe aynıdır. Bu fahişe zina değildir. Zina aralarında nikâh akdi olabilecekler arasındaki akitsiz cinsel ilişkidir. Bütün bu veri kümesi bizi “fahişeye gelmek” ifadesinin “aralarında nikâh akdi olamayacaklar arasında cinsel ilişki” olduğu bilgisine ulaştırmaktadır.

İlk ayetteki kadınların çoğul, ikinci ayetteki erkeklerin ikil kullanılmasının sebebini açıklayalım:

الَّتِي تَأْتِي الْفَاحِشَةَ

Fahişeye gelen, yani nikâh akdi olamayacak erkeklerle cinsel ilişkide bulunan kadın anlaşılır. İddet süresini beklemediği için aynı dönemde birden fazla erkekle ilişkiye girmiştir ve bu nedenle nikâh akdi olamaz. Ancak lezbiyen ilişkiler anlaşılmaz.

Fahişeye gelen kadın

اللَّتَانِ تَأْتِيانَ الْفَاحِشَةَ

Fahişeye gelen iki kadın, yani nikâh akdi olamayacak iki kadın anlaşılır. Yalnızca lezbiyen ilişki anlaşılır.

Fahişeye gelen iki kadın

اللَّاتِي يَأْتِينَ الْفَاحِشَةَ

Burada yukarıdaki ikisi de anlaşılır. Yani hem nikâh akdi olamayacak erkeklerle cinsel ilişki hem de lezbiyen ilişkiler anlaşılır.

اللَّاتِي = n x الَّتِي + n x اللَّتَانِ

Fahişeye gelen kadınlar

 

Diğer taraftan bu ayette اللَّاتِي has ism-i mevsulünün kullanılması önemlidir. Has ism-i mevsul kullanılması ile bu fiili kadınların organize, örgütlü, bile bile yaptıklarını göstermektedir. Bu nedenle burada “tecavüze uğramış kadınlar” anlaşılamaz.

Burada bizden olmayan kadınların durumu anlatılmamaktadır. Bu da kıyasi olarak tespit edilebilir. Bizden olan kadınlar evlerde tutulmakta ve bu sayede tecrit edilmektedirler. Buna kıyasen bizden olmayan, dışarıdan gelip organize bir şekilde fahişeye gelen kadınlar ise sınır dışı edilebilirler veya başka bir yöntem uygulanabilir.

Sonraki ayette erkekler için ikil sıyga kullanılmıştır. Bu da erkekler arasındaki homoseksüel ilişkidir. Zaten aynı ifade çoğul sıygasıyla Lut kavmi için kullanılmıştır. Bu da “fahişeye gelmek” ile ifade edilmiştir. Çünkü iki erkek arasında nikâh akdi olamayacaktır ve bunun ifadesi de “fahişeye gelmek”tir.

Ayetin devamında bu iki erkeğin bizim toplumumuzdan olduğu “sizden” (مِنْكُمْ) şeklinde ifade edilmiştir. Sonra bu iki erkeğe nasıl bir ceza verileceği söylenmiştir. Erkeklerin evde tutulması istenmemektedir. Erkekler için eziyet cezası vardır. İkisine eziyet edin (آذُوهُمَا) denmiştir. Ancak eziyetin ne seviyede bir eziyet olacağı söylenmemiştir. Ayetin devamından eziyetin amacının ikisinin tövbe etmesi ve ıslah olması ile bu homoseksüellikten vazgeçmeleri olduğu anlaşılmaktadır. “Eğer ikisi tövbe eder ve ıslah olurlarsa ikisini rahat bırakın” (فَإِنْ تَابَا وَأَصْلَحَا فَأَعْرِضُوا عَنْهُمَا) şeklinde gelen ifade onlara verilecek olan eziyetin bırakılmasının şartının tövbe ve ıslah olduğunu göstermektedir. Devamında Allah’ın tövbeleri kabul ettiği ve merhametli olduğu söylenmektedir.

Burada da اللَّذَانِ has ism-i mevsulünün kullanılması fiilin örgütlü, organize, bilinçli bir şekilde gerçekleştiğini, bir tecavüz olmadığını, iki tarafın kontrolü altında yapıldığını göstermektedir.

Diğer önemli bir husus burada erkekler için çoğul ism-i mevsul değil de ikil kullanmasıdır. Çoğul kullanılsaydı kadınları da kapsayabileceğinden başka manalar anlaşılabilirdi. Diğer taraftan erkekler çok eşli olabileceğinden erkek ister birisiyle nikâhlı olsun, isterse olmasın nikâhsız ilişkide bulunduğu kadın evli değilse zaten zina kapsamına girecekti. Evli ise zaten evli kadınların haram edildiği ayette tanımlanmış olmaktadır. Eğer ilişkiye girdiği kadın genelev kadını ise o da bir önceki ayette tanımlanmıştır. Bu nedenle burada ikil kullanılmış ve aslında bütün ayetlere bakınca hiçbir boşluk bırakılmamıştır.

 

Yukarıdaki iki ayette zinanın bir fahişe olduğu ve babaların nikâhladığı kadınlarla nikâhlanmanın da bir fahişe olduğu söylenmişti. Buna göre fahişelerin tanımlanması gerekir.

Fahişe türü

Açıklama

الزِّنَى

Aralarında nikâh akdi olabilecek kimseler arasında nikâhsız cinsel ilişki olması

Zina

النِّكَاحُ مَا نَكَحَ الآبَاءُ مِنَ النِّسَاءِ

Burada babalardan kastedilen baba, babanın babası, babanın erkek kardeşleri ve bu şekilde soyun yukarı doğru gitmesidir.

Bakara 133’de Yakup’un çocukları babaları ölüm döşeğindeyken ona نَعْبُدُ إِلَهَكَ وَإِلَهَ آبَائِكَ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ إِلَهًا وَاحِدًا demektedirler. Senin ve babaların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilahına, bir ilaha ibadet ederiz, demişlerdir. İbrahim Yakup’un dedesi, İsmail amcası, İshak babasıdır. Buradaki babaların (آبَائِكَ) kelimesi baba, amca ve dedeyi kapsamaktadır.

Yusuf suresi 6. ayette Yusuf’a hitaben أَتَمَّهَا عَلَى أَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ denmektedir. Yusuf’a senin iki baban (أَبَوَيْكَ) denmekte, sonra bu iki babanın İbrahim ve İshak (إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ) olduğu bedel olarak söylenmektedir. Bu kelime anne-baba manasında da olduğundan bedel olarak İbrahim ve İshak getirilmiş ve kastedilenin anne-baba olmadığı gösterilmiştir. İbrahim Yusuf’un babasının dedesi, İshak ise dedesidir. Buna göre Kuran’da baba (أَب) kelimesi Türkçedeki baba, amca, babanın babası, babanın babasının babası gibi manaları kapsamaktadır.

Eğer yalnızca Türkçedeki baba kastedilseydi وَالِد kelimesi kullanılırdı.

Babaların nikâhladığı kadınları nikâhlamak

أُمَّهَاتُكُمْ

Annelerle ilişki

Anneleriniz

بَنَاتُكُمْ

Kızlarıyla ilişki

Kızlarınız

أَخَوَاتُكُمْ

Kız kardeşlerle ilişki

Kız kardeşleriniz

عَمَّاتُكُمْ

Halalarla ilişki

Halalarınız

خَالَاتُكُمْ

Teyzelerle ilişki

Teyzeleriniz

بَنَاتُ الْأَخِ

Erkek kardeşin kızları ile ilişki

Erkek kardeşin kızları

بَنَاتُ الْأُخْتِ

Kız kardeşin kızları ile ilişki

Kız kardeşin kızları

أُمَّهَاتُكُمُ اللَّاتِي أَرْضَعْنَكُمْ

Süt annelerle ilişki

Sizi emziren anneleriniz

أَخَوَاتُكُمْ مِنَ الرَّضَاعَةِ

Süt kardeşlerle ilişki

Emzirmeden dolayı kardeşleriniz

أُمَّهَاتُ نِسَائِكُمْ

Kayınvalidelerle ilişki

Kadınlarınızın anneleri

رَبَائِبُكُمُ اللَّاتِي فِي حُجُورِكُمْ مِنْ نِسَائِكُمُ اللَّاتِي دَخَلْتُمْ بِهِنَّ

Üvey kızlarla ilişki

İlişkiye girmediğiniz kadınlarınızdan olan korunaklarınızdaki üvey kızlarınız

حَلَائِلُ أَبْنَائِكُمُ الَّذِينَ مِنْ أَصْلَابِكُمْ

Gelinlerle ilişki

Soyunuzdan olan oğullarınızın helallikleri

أَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ

İki kız kardeşle aynı dönemde ilişki

İki kız kardeşi cem etmek

الْمُحْصَنَاتُ مِنَ النِّسَاءِ إِلَّا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ

Evli kadınlarla ilişki

Cariyeler dışında kadınlardan evli olanlar

اللَّاتِي يَأْتِينَ الْفَاحِشَةَ

Nikâh akdi olamayacak erkeklerle iddet süresini beklemeden cinsel ilişki (genelev ilişkisi) ve lezbiyen ilişki

Fahişeye gelen kadınlar

اللَّذَانِ يَأْتِيَانِ الْفَاحِشَةَ

Erkeklerde homoseksüel ilişki

Fahişeye gelen iki erkek

 

 

Bir fahişeyi getirmek

الْإِتْيَانُ بِفَاحِشَةٍ

 

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا يَحِلُّ لَكُمْ أَنْ تَرِثُوا النِّسَاءَ كَرْهًا وَلَا تَعْضُلُوهُنَّ لِتَذْهَبُوا بِبَعْضِ مَا آتَيْتُمُوهُنَّ إِلَّا أَنْ يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ

Ey iman edenler, kadınlara hoşlanmadıkları halde varis olmanız helal olmaz ve onlara verdiklerinizin bir kısmını götürmek için onlara karşı güç kullanmayın, açıklamış bir fahişeyi getirmeleri hariç.

Nisa 19

 

يَانِسَاءَ النَّبِيِّ مَنْ يَأْتِ مِنْكُنَّ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ يُضَاعَفْ لَهَا الْعَذَابُ ضِعْفَيْنِ

Ey nebinin kadınları, sizden kim açık bir fahişeyi getirirse ona azap iki kat katlanır.

Ahzab 30

 

يَاأَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاءَ فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ وَأَحْصُوا الْعِدَّةَ وَاتَّقُوا اللَّهَ رَبَّكُمْ لَا تُخْرِجُوهُنَّ مِنْ بُيُوتِهِنَّ وَلَا يَخْرُجْنَ إِلَّا أَنْ يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ

Ey nebi, kadınları boşadığınız zaman onları iddetleri için boşayın ve iddeti sayın ve rabbiniz olan Allah’a sığının. Onları evlerinden çıkarmayın ve onlar da çıkmasınlar, açık bir fahişeyi getirmeleri hariç.

Talak 1

 

Bu ayetlerde الْإِتْيَانُ بِفَاحِشَةٍ kavramı vardır. Burada gelme fiili olarak الْإِتْيَانُ kullanılmıştır. Yine bir etkileşim anlatılmaktadır. Ancak burada بِ harf-i ceri ile “gelme” fiili “getirme” manasına dönüşmüştür. الْإِتْيَانُ kullanıldığı için getirilenle getirildiği yerde bir etkileşim vardır. Yani fahişe eylemi gerçekleşmiştir. Yani evde olmayan bir fahişe eve getirilmiştir. Fahişe nekredir. Bu da herhangi bir fahişe anlamındadır. Yani fahişe tanımına giren herhangi bir fahişedir. Ancak bu nekreliğinin yanında fahişe مُبَيِّنَةٍ ile takyid edilmiştir. Açıklayan, açıklanan anlamındadır. Tef’îl babından geldiği için belirginleşmiş, ayrılmış, ispat edilmiş anlamındadır.

 

 

إِنْ أَتَيْنَ بِفَاحِشَةٍ فَعَلَيْهِنَّ نِصْفُ مَا عَلَى الْمُحْصَنَاتِ مِنَ الْعَذَابِ

Bir fahişe getirirlerse azaptan onların aleyhinde muhsan kadınların üzerine olanın yarısı vardır.

Nisa 25

Bu ayette de الْإِتْيَانُ بِفَاحِشَةٍ kavramı vardır. Ancak köle kadınlar için olduğundan dolayı fahişenin مُبَيِّنَةٍ olması şartı aranmamıştır. Buna karşın cezanın da yarı yarıya olduğu belirtilmiştir.

 

 

Bir fahişe yapmak

الْفِعْلُ فَاحِشَةً

 

إِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً أَوْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ ذَكَرُوا اللَّهَ فَاسْتَغْفَرُوا لِذُنُوبِهِمْ

Bir fahişe yaptıkları veya kendilerine zulmettikleri zaman Allah’ı zikrederler, suçları için istiğfar ederler.

Ali İmran 135

 

Burada “fahişeye gelmek” veya “bir fahişe getirmek” ifadesi kullanılmamış, “bir fahişe yapmak” ifadesi kullanılmıştır. “Bir fahişe yapmak” genel bir ifadedir. Fahişeye gelmek ve getirmek ifadelerini kapsamaktadır.

 

 

إِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً قَالُوا وَجَدْنَا عَلَيْهَا آبَاءَنَا وَاللَّهُ أَمَرَنَا بِهَا قُلْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاءِ

Bir fahişe yaptıkları zaman derler: Atalarımızı onun üzerinde bulduk ve Allah onu bize emretti. De ki: Allah fahşâyı emretmez.

Araf 28

Burada da “bir fahişe yapmak” ifadesi kullanılmıştır. Burada fahişeyi yapanlar atalarını onun üzerinde bulduklarını ve onu Allah’ın emrettiğini söylemektedirler. Ancak arkasından gelen cevapta Allah’ın fahişeyi emretmediği şeklinde ifade gelmemiş, Allah’ın fahşâyı emretmediği ifade edilmiştir. Çünkü fahşâ nehyedilmiştir.

 

 

Fahşâyı emretmek

الْأَمْرُ بِالْفَحْشَاءِ

 

الشَّيْطَانُ يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ وَيَأْمُرُكُمْ بِالْفَحْشَاءِ

Şeytan size fakirliği vaad eder ve size fahşâyı emreder.

Bakara 268

 

إِنَّ اللَّهَ لَا يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاءِ

Allah fahşâyı emretmez.

Araf 28

 

مَنْ يَتَّبِعْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ فَإِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ

Kim Şeytan’ın adımlarına uyarsa o fahşâyı ve münkeri emreder.

Nur 21

 

 

إِنَّمَا يَأْمُرُكُمْ بِالسُّوءِ وَالْفَحْشَاءِ وَأَنْ تَقُولُوا عَلَى اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ

O (Şeytan) size kötülüğü ve fahşâyı ve Allah üzerine bilmediğinizi söylemeyi emreder.

Bakara 169

 

Bu ayetlerde fahşânın Şeytan tarafından emredildiği, Allah tarafından emredilmediği belirtilmektedir. Ayetlerde Şeytan tarafından fahişe emredilmiş değil, fahşâ emredilmiştir. Fahşâ, fahişeye giden yoldur. Bu nedenle Şeytan doğrudan fahişeyi emretmemekte, fahşâyı emretmektedir. Zaten fahşâ, fahişeye götürecektir.

 

 

Fahşâyı nehy etmek

النَّهْيُ عَنِ الْفَحْشَاءِ

 

إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ وَإِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

Allah adli ve ihsanı ve yakınlık sahiplerine vermeyi emreder ve fahşâyı ve münkeri ve bağyı nehy eder. Size öğüt verir. Umulur ki anlarsınız.

Nahl 90

 

Bu ayetlerde de fahşânın Allah tarafından nehyedildiği belirtilmektedir. Fahişe Allah tarafından haram edilmiş, fahşâ nehyedilmiştir.

 

اتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَأَقِمِ الصَّلَاةَ إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ

Kitaptan sana vahyolunanı tilavet et ve salatı ikame et. Salat fahşâyı ve münkeri nehy eder. Allah’ın zikri daha büyüktür ve Allah ürettiğinizi bilir.

Ankebut 25

 

Bu ayette de salatın fahşâyı nehyettiği söylenmektedir. Salatın fonksiyonlarından biri budur. İkame edilen salat ile fahşâyı nehyeden salat iki farklı fonksiyon nedeniyle izhar edilmiştir. İlki siyasi fonksiyonları olan salat iken, ikincisi ahlaki fonksiyonları olan salattır. Aynı salat olsaydı ikinci salat zamir olarak إِنَّهَا şeklinde gelirdi.

 

 

Fahşâyı geri çevirmek

الصَّرْفُ عَنِ الْفَحْشَاءِ

 

لَقَدْ هَمَّتْ بِهِ وَهَمَّ بِهَا لَوْلَا أَنْ رَأَى بُرْهَانَ رَبِّهِ كَذَلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّوءَ وَالْفَحْشَاءَ

O (kadın) ona meyletti ve o (Yusuf) da ona (kadına) meyletti. Rabbinin burhanını görmeseydi… Bunun gibi ondan kötülüğü ve fahşâyı geri çevirmemiz için…

Yusuf 24

 

Bu ayette kadın Yusuf’a, Yusuf da kadına meyletmiştir. Ancak fahşâ geri çevrilmiştir. Buradan anlıyoruz ki fahşâ fahişeye giden yoldur. Yani cinsel ilişki öncesindeki yapılan ve cinsel ilişki ile sonlanan fiiller fahşâdır. Fahşâya gitmek üzere olan Yusuf’dan fahşâ geri çevrilmiştir.

 

 

Fahişenin yayılması

شُيُوعُالفَاحِشَةِ

إِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ أَنْ تَشِيعَ الْفَاحِشَةُ فِي الَّذِينَ آمَنُوا لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ

İman edenler içinde fahişenin yayılmasını sevenler, onlar için dünyada ve ahirette elim azap vardır. Allah bilir ve siz bilmezsiniz.

Nur 19

Burada fahişenin yayılması (شُيُوعُالفَاحِشَةِ) kavramı vardır. Bu çok önemlidir. Fahişe durduğu yerde durmaz. Fahişe, tıpkı bir mikrop gibi, bir kanser gibi yayılmaya meyillidir. Burada fahişe harf-i tarifle marifedir (الْفَاحِشَةُ). Yani ya belirli bir fahişedir (ahd) ya da tüm fahişelerdir (istiğrak).

 

 

Sonuç

 

Bütün bu ayetlerden anlamaktayız ki fahişenin çok çeşidi vardır. Fahişe çeşitlerinden en hafif olanı zinadır. Zina en altta yer alırken diğer fahişeler daha üstte yer almaktadır.

يَانِسَاءَ النَّبِيِّ مَنْ يَأْتِ مِنْكُنَّ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ يُضَاعَفْ لَهَا الْعَذَابُ ضِعْفَيْنِ

Ey nebinin kadınları, sizden kim açık bir fahişeyi getirirse ona azap iki kat katlanır.

Ahzab 30

إِنْ أَتَيْنَ بِفَاحِشَةٍ فَعَلَيْهِنَّ نِصْفُ مَا عَلَى الْمُحْصَنَاتِ مِنَ الْعَذَابِ

Bir fahişe getirirlerse azaptan onların aleyhinde muhsan kadınların üzerine olanın yarısı vardır.

Nisa 25

Üstteki ayette nebi hanımları için fahişe getirdiklerinde iki kat ceza olduğu söylenmektedir. Bu çok önemlidir. Çünkü eğer yaparlarsa nebi hanımlarının getirdiği fahişe zina değildir. Çünkü evli oldukları için zina tanımı dışına çıkmaktadır. Bu nedenle uygulanacak olan bir azap vardır ve bunun 200 kırbaç olduğu söylenmemekte, iki kat olduğu söylenmektedir. Bu nedenle burada uygulanacak ceza zina cezasından farklıdır. Çünkü zinadan daha kötü bir fahişe getirmiştir.

Alttaki ayette ise fahişeyi getiren cariyelere uygulanacak cezanın yarım olduğu söylenmektedir. Burada da 50 kırbaç denmemektedir. Bu da zina dışındaki fahişelerinin cezalarının zinadan farklı olduğunu göstermektedir.

Bu nedenle zina dışındaki fahişelere fahişenin ağırlığına göre bir ceza uygulanmalıdır. Bunlar dışında iki durum için ilave bir cezadan bahsedilmektedir. Bunlar yukarıda izah edildi.

Fahişeye gelmenin diğer bir şekli bir topluluk olarak fahişeye gelmek ve fahişenin o topluluk içinde meşru hale gelmesidir. Bunun Kuran’daki tipik örneği Lut Kavmidir. Lut Kavmi homoseksüellik ve biseksüelliği meşrulaştırmış ve artık toplumun bir normu haline getirmiştir. Topluluk tarafından kanıksanmış bu fiile karşı çıkan Lut, eşi haricinde ailesini alıp götürmüş ve Lut’un kavmi yerle bir edilmiştir.

Burada sorgulanması gereken Lut’un karısının niçin geride bırakılıp helak edildiğidir. Bir peygamber hanımıdır. Ahlaksızlık yapması söz konusu değildir. Ahlaksızlık yaptıysa Lut’un onu nikâhında tutmayacağı açıktır. O halde şu soru sorulur: “Lut’un karısı neden helak edildi?”

Bunun mantıklı tek bir izahı vardır. O da yapmadığı halde o sapıklığı meşru görmesi, hak olarak görmesidir. Bu nedenle eşi tarafından Allah’ın emri ile geride bırakılmış ve kavimle beraber helâk edilmiştir.

Burada helâkın sebebi de düşünülmelidir. Allah’ın bir topluluğu helâk etmesi o topluluğun artık düzelmeyeceğinin kesinleşmesi iledir. Fahişe yayılınca ve artık yerleşince artık o topluluk iflah olmaz. Artık normale dönmesi imkân dışıdır. O noktaya gelen topluluk yok olacaktır.

Günümüzde batı toplulukları bu durumdadır. Ancak daha çirkini kendilerine Müslüman diyenlerin Lut’un karısının pozisyonuna düşmeleridir.

Cinsel sapıklıklar topluluk içinde kabul görmeye başladığı anda tıpkı bir mikrop gibi yayılır. Öyle bir hale gelir ki artık çocuklarınızı koruyamamaya başlarsınız. Çünkü artık o “sapıklık” değil bir “tercih” olarak görülmektedir. Bunun sonucunda da her tür cinsel sapıklık bir sonraki nesil için cinsel tercihlerden bir seçenek olarak çıkacaktır karşılarına.

Kuran ehli olduğunu iddia edenler akıllarını başlarına toplamalı ve sapıklıkları ve sapıkları hoş görmemeli, hor görmeli, ıslah etmeye çalışmalı, ıslah olmaları için cezalarını vermeli ve hiçbir sapıklığa göz yummamalıdır.

Aksi halde topluluğumuz Lut kavmi gibi, sapıklığı meşru görenler de Lut’un karısı gibi olur.

 

 


YorumcuYorum
Lütfi Hocaoğlu
21.08.2015
15:18

Sayın Cengiz,

Belki ben vaaz etmek istedim. Belki bu yazının amacı vaaz. :)

Fıkhını da siz yapın. Deliller burada.

Lütfi Hocaoğlu
21.08.2015
15:48

Bu yazının yazılma amacı başkaydı. İstek üzerine yazıldı.

Anayasa'da ne yazdığını Anayasa'dan okuyabilirsiniz. Sitede mevcut.

Lütfi Hocaoğlu
21.08.2015
16:04

Eğer bizim vatandaşımız ise ıslah olana, tevbe edene kadar eziyet edeceğiz.

Eğer bizim vatandaşımız değilse eline tahta bavulunu verip kovacağız.

Lütfi Hocaoğlu
21.08.2015
16:16
Hakkında hakem kararı var mı?
Lütfi Hocaoğlu
21.08.2015
16:26
Eziyetin amacı ıslah olmasıdır. Islah oluncaya kadar eziyet edin diyor. Burada yapmıyorsa zaten ıslah olmuş demektir. Artık ona bir şey yapılmaz.
Lütfi Hocaoğlu
21.08.2015
16:56
Bir önceki yorumda bu sorunun cevabı var.
Lütfi Hocaoğlu
21.08.2015
17:10
Sabıkası var olabilir. Bizim vatandaşımızsa bile ıslah olması için ona eziyet ediyoruz. Islah olması demek artık yapmaması demektir. Yapmayan birine niçin eziyet edeceğiz? Niçin eziyete bu kadar meraklıyız?
Lütfi Hocaoğlu
22.08.2015
14:29

Her şey açık ve cevap verilmemiş bir soru yok.

Sadece "demogoji ve laf kalabalığı"na cevap vermeye gerek yok.

Sorulan soruların cevapları zaten makalede mevcut.

Aynı soruyu tekrar tekrar sormaya da gerek yok.

Makalenin içinden tekrar yapıştırayım:

Erkekler için eziyet cezası vardır. İkisine eziyet edin (آذُوهُمَا) denmiştir. Ancak eziyetin ne seviyede bir eziyet olacağı söylenmemiştir. Ayetin devamından eziyetin amacının ikisinin tövbe etmesi ve ıslah olması ile bu homoseksüellikten vazgeçmeleri olduğu anlaşılmaktadır. “Eğer ikisi tövbe eder ve ıslah olurlarsa ikisini rahat bırakın” (فَإِنْ تَابَا وَأَصْلَحَا فَأَعْرِضُوا عَنْهُمَا) şeklinde gelen ifade onlara verilecek olan eziyetin bırakılmasının şartının tövbe ve ıslah olduğunu göstermektedir. Devamında Allah’ın tövbeleri kabul ettiği ve merhametli olduğu söylenmektedir.

Eziyetin derecesi belirtilmemiştir. Bunun sebebi açıktır. Islah olmak için yapılacak eziyet kişiden kişiye değişir. Kimi hafif bir eziyetle vazgeçer kimi de ağır eziyetle vazgeçer.

Eziyetin başlangıcını ve devamının derecesini hakemler belirler. Ancak kişi ıslah olunca bırakılır.


Makaleyi okumadan ve makalede çok açık olarak cevapları olan soruları ya da hafif bir düşünmeyle anlaşılacak cevapları olan soruları sadece demogoji olsun diye sormanın bir manası yok.

Varsa bir fikriniz ya da değişik bir içtihadınız belirtirsiniz.

Anayasa'da yoksa da bunu da belirtirsiniz ve eklenmeli dersiniz. Hatta nasıl olması gerektiğini söylersiniz ve katkınız olur.


Lütfi Hocaoğlu
22.08.2015
21:27

Estağfirullah. Ben yazılanlardan ve verilen cevaplara rağmen tekrar tekrar aynı soruların sorulmasından demogoji yapıldığı hissine kapıldım. Özür dilerim.


ne kadar eziyet ? ne şekilde bir eziyet ? kim eziyet edecek ? Ölçüsüz ve tanımlanmamış bir hüküm...Cevap verildiyse cevaplamayın ama ben göremedim.

Eğer ayette eziyetin şekli belirtilmemişse bu yere, kişiye, şarta göre değişebileceğindendir.

Bu nedenle buna hakem karar verir. Ölçüsü belirlenmemiş. Çünkü ölçü kişiden kişiye göre değişir. Burada önemli olan eziyet ile kişiyi ıslah etmek. Herkesin ıslah olması için gereken eziyet değişebileceğinden ayette ölçü amaca ulaşana kadar olarak belirtilmiş.

Hakemler hem eziyete ve ne kadar olacağına ve nasıl başlanacağına karar verir hem de ıslah olduklarına karar vererek eziyeti sonlandırır.

Bu eziyet fiziksel olabileceği gibi manevi, sözel eziyet de olabilir. Yere, kişiye, şartlara göre değişebileceğinden esnektir ve hakem kararı ile şekli belirlenir.


"bizim sitede yapmayıp başka sitede yapması ıslah olmuş anlamında mı ?"

Eğer başka sitede yapıyorsa ve o sitede bu konuda ceza alıp bize gelmişse ve bize geldikten sonra yapmıyorsa zaten ıslah olmuş demektir. Islah olana kadar dediği için ayette zaten ıslah olmuştur. Eziyete gerek yoktur.

Süleyman Karagülle
22.08.2015
22:32

 “Dana”, Türkçede ve Arapçada ineğin yavrusudur.  “Dena” kelimesi, ecveften nakısa dönüşmüştür. Yakın” anlamına gelir. Mekanda ve zamanda kullanılmaktadır. Alçalarak, gizli olarak yaklaşmaktan istiare,  “zina” kelimesi oluşmuştur.

Fahşa (ha); Üns” oku atan yayın insan tarafı, vahş” ise yayın av tarafı demektir. Baştaki “ve” harfinin “fe”ye dönüşmesi ile “fahş”, topluluk içinde yapılan vahşilik demektir, topluluğa canavarca saldırmak demektir.

Zinanın fıkhî manası, gizli yapılan cinsi ilişkidir. Şeriata uygun toplulukça bilinen cinsi ilişkiler  zina değildir. Hükümleri evlilik hükümlerine tabidir.

a) Gizli yapıldığı için doğan çocuklardan kimin kime kardeş olduğu bilinemez. Bu  da biyolojik olarak çok iyi bilinen “nesil dejenerasyonuna/yozlaşmasına sebep olur.

b) Hamile kalan kadın çocuğa bakacak babayı bulamaz ve  zulme uğrar. Çocuk  yapanlar onu büyütmek zorundadır.  Babası belli olmayan çocuğun sahibini bulamayız.

c) Hormon ihtilatı. Çocuk babasından aldığı hormonlarla büyür. Döllenme gerçekleştikten sonra annenin başka erkeklerle cinsi ilişkisi, babanın genini taşıyan çocuğun hormon yapısına zarar verir. Genler arasında farklılık olunca hormonlarla genler arasında uyum oluşmaz, sağlıklı çocuk olmaz.

 

d)Evlilik dışı ilişkilerle cinsi tatmin imkanı bulanlar evlenmezler. Avrupa’da olduğu gibi nüfus azalmaya başlar. Bu sebeplerle zina yalnız haram değil, aynı zamanda yasaktır.

 Zinada Fuhşun Tarifi:

Bir kadının bir doğruma dönemi (iddet) içinde   veya biyolojik  yakınları ile yaptığı  cinsi ilişkiler  “fuhuş”tur.

Bir kimse annesiyle, kızıyla, kız kardeşi ile yeğeni ile cinsi ilişki kursa “fuhuş” olur. 

Baldızı ile ilişki kursa, bu aleni olsa da “zina” olur. 

Kurana göre, kayınvalidesi ile (boşanmış  olsa da)  veya  geliniyle cinsi ilişki kursa “fuhuş” yapmış olur.

Zinanın cezası 100  sopadır, fuhşun cezası köleleştirmedir.  Kadınları evlerde hapsetmedir. Erkekleri ise hadım etmektir. (fıkıhçılar  “recm”dir diyorlar.)

Lütfi Hocaoğlu
22.08.2015
22:33

Hayır, ıslah değildir. Çünkü ayette içinizde fahişeye gelirse demiyor. Sizden fahişeye gelen diyor. Mekân belirtilmiyor. Fahişeye nerede gelindiği belirtilmiyor. Ayette böyle bir kayıt yok. Kayıt, bizden olması yani vatandaşımız olması.

O şahıs bizim vatandaşımız ise nerede yaparsa yapsın biz onu ıslah edene kadar eziyet ederiz. Ama bunun için dört şahitle hakem kararı gerekir. Söylentilerle olmaz.

Hüseyin Kayahan
22.08.2015
22:42

Bana kalırsa, biz sadece bizim sitemizde işlenen fiilleri yargılayabiliriz. Nehy ve emirler bucaktan bucağa farklı olacağına göre, başka bir bucağın serbestisini biz yargılayamayız. Bizim hudutlarımız içinde işlenen fiiller soruşturulur. Şehidler bizim sehidlerimizdir, şehadetleri bizim için geçerlidir. Başka bucakta başka ehliyetler vardır, onların şehidlerinin şehadeti de bizim için geçerli değildir.

Fiil olmadan, eğilimden dolayı cezalandırmak, biraz "matrix" gibi değil mi? Düşünmek, hakaret olmadığı sürece istediğini söylemek, fikir hürriyetinden değil midir?

Ayetteki vurgulara tekrar bakmak lazım.

H.Kayahan

Lütfi Hocaoğlu
22.08.2015
22:51

Hüseyin abi,

Fiil olmadan ceza vermiyoruz. Fiil olduğuna dair hakem kararı ile ceza veriyoruz.

Hüseyin Kayahan
23.08.2015
11:25

Fiiller bizim bucağımıza, ilimize ve ülkemize göre yasak veya değildir. Bizim kamu hukukumuz bizim bucağımız için geçerlidir. Biz kendi bucağımızdaki işlenen fiilleri soruştururuz. Hatta bizdeki bir suçundan dolayı hüküm giymiş birinin başka bucağa kaçması halinde takip de etmiyoruz, geri verin talebinde de bulunmuyoruz. Bilgilendirme gerekebilir. Onlar da fiilin orada işlenmesi ve kendi hukuklarına göre yasak olması halinde yargılama yapacaklardır.

Başka bucakta işlenen fiilleri yargılamayı kabul edersek, başka bucaklar da bizde işlenen fiilleri kendi kamu hukukları açısından yargılamaya hak kazanırlar. Bu da kaos oluşturur.

Bizim bucağımızda işlenmediği sürece fiiller bizim ilgi ve yargı alanımızda değildirler.

Hz. Musa suçluları çöle göndermiş, onlar için ayrı bucak kurmuştur. Onların orada nasıl bir yönetim kuracakları, yetkililerin kimler olacakları tam olarak açık değildir.

Fiil olacak ve fiil bizim bucağımızda olacaktır. Başka yerlerdeki onları ilgilendirir. Orada hukuk düzeni oluşamıyorsa orayı gider, fethederiz ve hukuku tesis ederiz ama orada işlenen fiilleri burada yargılamayız.

Saygılarımla.

H.Kayahan

Tayibet Erzen
23.08.2015
22:21

Sayın Hocam,

 إِلَّا اللَّمَمَ ifadesindeki istisna hem muttasıl hem munkatı olabilecek durumda. Bu iki durumun sonuçları birbirinden çok farklı olacağından soruyorum, acaba akli karine dışında gramersel bir şeyi mi gözden kaçırıyorum ? 

Lütfi Hocaoğlu
23.08.2015
23:11

Buradaki istisna müstesnanın cinsinin fahişeler veya ismin büyüklerinden olmaması nedeniyle munkatıdır. Eğer müstesna minhin kastını günah olarak alırsak günah cinsinden olarak muttasıl istisna imiş gibi olur. Aslında tam bu munkatı istisna demektir. Munkatı istisna ortak bir yönü olan ama aynı cinsten olmayan müstesna minh ve müstesnadan oluşur.

Munkatı istisna bize o ortak yönü göstermiş olur. Nasıl ki İblis meleklerden istisna edildiğinde munkatıdır ama ortak bir yönleri vardır. O yön nedeniyle istisna edilmektedir.

Burada da lemme ile ism ve fahişe ortak yöne sahiptirler, yapılması istenmeyen işlerdir. Ancak aynı cinsten olmamaları ile munkatı istisna olmuştur. Zaten ismin büyükleri ve fahişe atıf halinde müstena minh olduğu için ve bunlar da aynı cins olmadıkları halde atıfla müstesna minh oldukları için otomatikman munkatı istisna olmaktadır.

Manasına bakacak olursan Lemm küçük şeyleri, azar azar toplamaktır. Cemm ise büyük şeyleri, çok çok toplamaktır. Lemme bu nedenle günah türünden oldukları için küçük günahtır ve ismin büyüğü ve fahişe olmadığı için müstena munkatıdır.


Tayibet Erzen
24.08.2015
00:21

Sonuç farklılığından tam olarak bunu kast etmiştim ancak muttasıl da olsa mensub olacağından akli karine ile çözülmüş oluyor. 

İblis örneğinde İblis'in melek değil cin olduğu ayetin devamından bilindiği için oradaki istisna munkatı olur, buradaki atıf ise delil değil bana göre çünkü hem büyük kötülük hem de ahlaksızlık olmayıp küçük kötülük veya küçük ahlaksızlık olmasına engel bir karine(gramersel) göremiyorum. Farklı bir günah tasnifine göre ahlaksızlık olmayacağı ne malum?

Fahşa için 'yaklaşmayın' dendiğine ve bu ayette de ictinab'dan bahsettiğine göre ben de ayeti sizin gibi anlıyorum ama bunu ayet bütünlüğünden anlıyorum. Ayet bize yorum payı bırakıyor olabilir, ictihada binaen tabii. Emin olamıyorum. Yani lemme bir tür küçük ism de olabilir. Lemme için sınırları belli bir tarifimiz yok ki. 

Tayibet Erzen
24.08.2015
00:37

Cengiz Bey,

"Kişilerin özeli olan bize göre cinsel sapkınlıklar fahşa haline gelmemiş ise hukukun kapsama alanında olmadığından ona yönelik bir ceza da yoktur."

Eğer bize(o yerel yönetime) göre sapkınlık olarak kabul edilen bir kötü davranışın ne diye yaygınlaşmasını bekleyeceğiz ki? Zaten sapkınlık kapsamındaysa hukuki yaptırım kapsamındadır demektir, kamusal suç olacağından da affı söz konusu değildir.  Amaç toplumsal ahlaksızlığı önlemek ise sizin anlayışınızla geç kalınmış olmuyor mu? Yerel yönetim(bucak vs.) bunu cezalandırmalıdır. Her koyun muhabbeti bu durumu kurtarmaz.

Tayibet Erzen
24.08.2015
01:08

Adamın evine kamera koyamayacağıma göre bundan haberimiz de olmayacak, o zaman zaten sorun yok. 

Ama biliniyorsa eziyet edilmeli. Belirlenen örfe göre müdahale edilmezse Kuran'ın emri nasıl yerine gelecek?

Zina da kişinin özelidir ama ifşa olduğunda 100 sopadan kurtuluş yok.

Lütfi Hocaoğlu
24.08.2015
01:32

Lut kavmi de örfi olarak eşcinselliği meşru görmekteydi. Kendi örflerine göre hiç bir sorun yoktu.

Demek ki Allah yanlış yaptı (Haşa!) Ya da Lut kavmini bize Kuran'da masal olsun diye anlatıyor.

Sonuçta batılıların mantığı da bu. Benim vücudum diyor. Kimseye bir zararım yok diyor. Kimi ilgilendirir kimle yattığım diyor.

Ama Kuran 100 kırbacı vururken acıma tutmasın ve şahitli olsun diyor. Niçin diyor?

Çünkü fahişe bir mikrop gibi yayılır. Fahişe yapanlar toplulukta küçük düşürülür ve insanlar fahişeye yaklaşmamış olurlar.

Evde şarap içme gibi değildir Fahişe. Topluluğa zarar verir. Topluluğu ahlaken çökertir. Topluluğun aile yapısını yok eder ve topluluğu öldürür.

Avrupa'da açıkça eşcinselim diyenler % 10'lara yaklaşmışken (gizlisi ayrı) bunun sebebi normal olarak görülmesi, kimseye zarar vermemesi değil midir?

Bizim bucakta yaşayan kimse için ise şunu düşünün. Bizim bucakta yaşıyor. Gidiyor başka bucaklarda adam öldürüyor ve geri bizim bucağa geliyor. Biz onun öldürdüklerinin diyetini diğer bucaklara vermek zorundayız. Bu adamı barındırır mıyız bucakta?

Aynı şekilde diğer bucaklara gidip fahişe işliyorsa bu topluluktaki diğer insanları da götürecektir. Onları da alıştıracak ve fuhuş turizmi ortaya çıkacaktır. Ayette minküm (sizden) demektedir. Fiküm (içinizde) dememektedir. Minküm (sizden) olduğu müddetçe biz ona cezasını veririz.

Tayibet Erzen
24.08.2015
01:50

Cengiz Bey,

Aynı yönetim birimindeki insanlar için ceza yaptırımı açısından Mümin veya Müslim ayırımı yoktur ki, öyle olsa zaten bir bütünlük sağlanamaz ve aynı bucakta  birbirinden farklı bir sürü hukuk oluşur. Siz sanki Mümin hepsini kabul ediyor da o yüzden Mümin gibi algılamışsınız. Oysa o bucağa mensup olan herkes ya uyar ya gider, diğer bir deyişle 'ya sev ya terk et' kuralı işler.

Örften kastım o bucağın kabul gördüğü kanunlardı ki bunlar da şahsi olamayacak kadar geneldir. Kişinin özgürlük sınırı o kadar da özel ve kişisel değildir aslında.


Lütfi Hocaoğlu
24.08.2015
13:09

Allah yanlış yapmadı, kim Allah'ın yerine kendi anlayışını koyarsa o yanlış yapmış olur. Allahın inayetinde olan birşey, Allaha ait olan sünnetle mükellef değiliz. Lut kavmi fahşayı işlerken aynı zamanda o topluluğun çökmemesi için çözüm üreten Lutun tebliğine de engel oldular, kendi hanelerinde kimseye zarar vermeden değil, bu işi azgınlığa döküp yol kesip adam kaldırıp tecavüze yeltendikleri için cezalandırıldı. 

Lut’un tebliğ yapamadığını da nereden çıkardınız. Bir kere tebliğ yapılmayan topluluğu Allah helak etmez. Tebliğe rağmen böyle yaptıkları için helak edildiler. Biz de başka bucağa karışmayız ama bir bucak fuhuş merkezi haline gelmişse o bucağı hakemlere veririz. Hakem aleyhlerinde karar vermişse ve onlar da düzelmezse hakem kararı ile onlarla savaşırız, tıpkı Lut kavmi gibi onları yok ederiz.

 

Burada sorun yok zaten, özel sözleşmelerinde zina kapsamında alan kimselere zopayı vurursunuz. Batılılar bunu özel hukukun konusu olarak kabul ediyorlarsa sizin topluluğunuzda olsalarda zopayı vuramazsınız. Niye illa size göre zina kapsamında olanın onlarda da zina kapsamında olmasını gerektiriyorsunuz. 

Zina ne zaman özel sözleşmelerin konusu oldu. Kuran bir suça ceza vermişse ve bunun topluluk tarafından yapılmasını istiyorsa o kamu hukukunun konusudur. Bizim toplumumuzda yaşıyorsa bu kamu hukukuna uyar. Zina’yı özel sözleşme konusu yapmak tıpkı batılıların savunduğunu savunmaktır. Ahlaksızlığı savunmaktır.

 

Sizin anlayışınızın korkusu ile mi yaşayacağız demek bu. Baldızı ile evlenmek fuhuş ve zina değildir diye kabul etmiş, şimdi bizim gibi düşünmezsen tahta bavulunu topla git mi diyeceğiz. Üstüne bir de küçük mü düşüreceğiz topluluk önünde. Fatih kanunnamelerinde bile gayri müslim tebea ile ilgili böyle bir düzenleme yapılmamış idari hukuk ve ceza hukuku sadece mümin olan idarecilere uygulanmışken ondan daha ileri bir hukuk getirmek gerekir. 

Fatih kanunnamesi Kuran’dan ileri bir delil değildir. Tabi siz öyle görebilirsiniz. Ayette topluluk önünde kırbacı vurun derken, Kuran’ı delil olarak kabul etmeyip Fatih kanunnamesini ana delil kabul ediyorsanız, buyurun sizin olsun. Bize Kuran yeter, Kuran’ın emirleri yeter, Fatih kanunnamesinin değil.

 

Bana göre içki içmek de fahşadır, topluluk alkolik olup iş zıvanadan çıkarsa heryerde trafik kazaları, kavga gürültü düzensizlik oluşur. Bu da topluluğun huzurunu bozar. Bir kalem aşağı bir kalem yukarı farkı bu. 

İçki içmenin fahşa olduğunun delili nedir? Ayetlerde varsa öğrenelim. Fatih kanunnamesinde varsa da öğrenelim.

 

Avrupada çoğalma nedeni fahşanın yayılmasından dolayı olabilir. Kimseye zarar vermeyen bir cinsel tercih olarak değil, azgınlık olarak heryerde aleni teşhir ile reklamının yapılmasının etkisi çok daha fazla, demokrasi tam gelişmediği için de ahlaki kuruluşların denetim fonksiyonlarının yapması engelleniyor ve Lutun görevinin yapılması orada da engelleniyor. Bu nedenle çaresi de yok sadece genişleme eğilimine giriyor. 

Avrupa’da yayılma nedeni eşcinselliğin tercih olarak görülmesi, zina ve eşcinselliğin sizin düşündüğünüz gibi özel hukukun konusu olmasıdır. Özel hukukun konusu yapıp kamu hukukunun konusu yapmadığınız anda yani Allah’ın dediklerini kulak ardı edince böyle fecaatle karşılaşılır.

 

Orada sorun değilse, bunun derdine biz niye düşelim ki. O zaman o bucağı o kadar düşünüyorsak orada önleyici tedbirler ve çarelerle demokratik yollarla mücadelemizi yaparız orada da. Minküm vatandaş kapsamında ise cezası verilemez, o vatandaşın kendi sözleşmelerine göre hükmedilir. Kişinin kabul etmediği bir cezayı nasıl vereceksiniz ?

Yine aynı şey, tipik bir batılı mantığı. Zina, eşcinsellik özel hukukun konusu olsun diyorsunuz. Zaten bu yazı da sizin gibi düşünen Müslümanlar’a cevap olsun diye yazıldı.

Oysa Kuran bunu kamu hukukunun konusu yapar. Kırbaç cezasını verir, ev hapsi cezasını verir, eziyet cezasını verir. Ama özel hukukun konusu yaparak Kuran’ın üstünü kapatmış olursunuz. Çünkü bu cezayı yemek istemediği için herkes bunu özel hukukun konusu yapar ve böylece Kuran hükümsüz bırakılmış olur.
Tayibet Erzen
24.08.2015
19:55

Cengiz Bey,

Eğer bir kamu veya özel hukuk oluşturulacaksa bunu siz Kuran’ın sınırları içinde yapmalısınız. Devamlı örnek verdiğiniz baldızla evlenme mevzusu zaten içtihat veya tercihle olamayacak bir durumdur. Kuran’da Nisa suresi 23. ayette baldızla evlenme zaten haram edilmiş. Şimdi siz ben sözleşme yaparım ve o bucakta bu benim helal dememle helal olur derseniz bu şuna benzer; ben eşcinselliği yasal sınırlar içine alırım, korurum, bunu yapan benim bucağımda yaşar. Bu durumda Allah’ın sınırları korunmuş mu oldu?

Mümin, Müslim ayırımına gelince. Komşu olan bu iki aile üzerinden konuşursak; siz zinayı özel hukuka soktuğunuz için söylüyorum, size göre Mümin zina yapmazsak yan komşusu zinayı kendi sözleşmelerinde meşru gördüğü için öylece yaşayıp giderler ve böylece fahşa yayılmamış mı olur? Bu nasıl bir toplum?

Kuran’ın helal dediğine helal, haram dediğine haram deme dışında bir hukuk bugün zaten mevcut. Sıkıntı yasallaşmasında, korunmasında değil ki. Sıkıntı yanlış olarak oluşturulmasındadır, bence.

Lütfi Hocaoğlu
24.08.2015
20:23

Kuran bir suça ceza vermiş ise ona inananları bağlar, ona inananlar kendi icmaları ile kendileri için kendi ceza hukukunu oluşturur, bu hukukta kendi aralarında kamu, bucak bazında eğer diğer müslimler ile ortak paydaya gelemiyorlarsa özel hukukları olur. Ben böyle anlıyorum.

Ben Kuran’a inanıyorum ama inanmayan biri var ve ben Kuran’a inandığım için adam öldürürsem kısas yapılıyor bana. Ama o Kuran’a inanmadığı için adam öldürmek onun özel hukukunda serbest. İstediğini öldürüyor ve geziyor sokaklarda. Sizin anlayışınızı diğer konulara da teşmil ederseniz bu sonuç çıkar.

 

1. düzende zorlama yoktur, kişi hür iradesi ile ortak sözleşmelere katılır ve kendi anlayışı ile tasdik ederse o sözleşme onu bağlamış olur, baldızı ile evliliği kabul ediyorsa siz ona zina etti diyemezsiniz. Müslimdir, sisteme katılır, ama sizin ceza sisteminize o konuda katılmaz. 

2. dinde zorlama yoktur, inanç empoze edemezsiniz.

3. dini ahlaki düzenin temel prensiplerini oluşturmada zorlanamaz. 

kişinin zina olarak kabul etmediği bir olguyu zina yapıyorsun diye o kişiyi yargılamak yukarıdaki ayetteki ikraha girer. ahlaki düzende toplulukların ya da kişilerin kendi ahlaki prensiplerini oluşturmaları engellenmiş olur. 

Aynı durumu adam öldürmeye uygulayalım. Ben hür irademle ceza sistemine katılmıyorum. Müslimim. Adam öldürürsem bana ceza veremezsiniz. Çünkü ben o konuya katılmıyorum.

Bir de zorlama kelimesini o kadar yanlış anlıyorsunuz ki batılıların mantığı içine beyin hapsolunca böyle oluyor.

İkrah birisine hoşlanmadığı bir şeyi zorla yaptırmaktır, hoşlanmadığı şeyi ona yapmak demek değildir. Aksi halde ceza diye bir şey olmaz. Kimse cezadan hoşlanmaz. İkrah yok diye kimseye ceza veremezsiniz. Sizin mantığınızla tüm ceza hukuku çöp oldu gitti.

 

Bizim kurandan üstün gördüğümüzü iddia eden sizsiniz, siz de kurandan olduğunu iddia edip kendi görüşünüzü kuranın görüşü gibi sunabilirsiniz, ilahlık taslamakta sınır yoktur. Bana göre ibaresini koyduğunuzda böyle bir sorun kalmaz. Zina ile ilgili kendi topluluğunuzu kurup sözleşmenizi yazarsınız, sorun anında o sözleşmeyi kabul eden kendi topluluğunuza tabii ki uygulanmasını talep ederek kırbaçlatırsınız. Biz de o sözleşmeye katılmış ya da katılmamış olabilir. Ama sizin bu anlayış ve görüşleriniz zina ile ilgili içtihadınızı kabul etmeyen başka kişi ya da toplulukların hukukunu çiğnemenizi gerektirmez.  

Bizim bütün söylediklerimiz Kuran’dan delillere dayanmaktadır. Ama sizin iddia ettiğiniz batının tanrılaştırdığı aklıyla özgürlüklere sınır tanımaması ve zinayı, fahişeyi meşru görmesi mantığıdır.

Şu mantığa bakın. İnsan diyecek ki ben zina edersem beni kırbaçla. Eğer demezse kırbaçlamayacağız. Kim der?

Kuran’ın kırbaçla emrini nasıl yorumluyorsunuz. Kuran’da şart mı var, o kabul ederse zaniyi kırbaçlayın mı diyor?

Eğer Kuran’a inanıyorsanız, yani Kuran’ı delil kabul ediyorsanız ayetten bir delil getirin de görelim. Delil kabul etmiyorsanız, amenna. O zaman sorun yok.

 

İçki içip akli melekelerini yitirip zıvanadan çıkıp vahşet sergileyenler fahşa işler, hukuk kanun ve kurallar altüst edilir. Ben böyle anlıyorum, tüm fahşa diye geçen ayetler bunun delili. Siz aksini ispat edin ki bu anlayışımız hatalıdır.

Lütfen delilinizi Kuran’dan getirin. Akıldan değil. Eğer Kuran’ı delil kabul ediyorsanız. Kuran ona rics der ama fahşa demez.

 

islam dünyasında da özel hukukun konusu idi, islam dünyasında yayılmayıp avrupada yayılmasının nedeni özel hukuk kapsamına almak değil de başka birşey olmasın ? 

İslam dünyasında hiçbir zaman özel hukukun konusu olmadı. Lütfen delil.

 

Kuran birşeyi hiçbir şeyin konusu yapmaz, kişiler tercihleri ile o şeyi kamu ya da özel hukuk konusu yaparlar. Özel hukuktan anladıklarımız farklı şeyler anlaşılan.

Kuran her şeyi her şeyin konusu yapar. Onda her şeyin delili vardır. Her şeyin çözümü vardır. Kamu hukuku kişilerin tercihiyle olmaz. O zaman hırsıza ceza verilmemesi, katile hiçbir şey yapılmaması sonuçlarını ortaya çıkarır ki fecaattir.

 

Ben kendi içtihatlarımla kendi hukukumu oluştururum, buna kimse müdahale edemez, kurandaki o ifadedeki zinayı ben kendi anlayışımla tanımlandırırım, o tanım gereği topluluk içindeki muamelelerimde buna göre sorunların çözülmesini talep ederim.

Tam bir Hong Kong mantığı. Kuran’da zinayı alırsınız istediğiniz gibi tanımlarsınız. Böylece artık zina başka bir şey olur. Ne güzel.

 

Düzen de bana bunun gereğini yapmamda yardımcı olur. Hukuk kişileri niyetlerine göre cezalandırmaz. Onu nereden bilecek. Biri baldızı zina kapsamına alır, diğeri almaz, kişi baldızın zina kapsamında olduğuna içtihadı ile kanaat etti ama o kapsamda tutulmaması için içtihadını tersine kullanıyor ise onun samimiyetini Allah degerlendirsin, siz değil.

İşte özel hukukun konusu yaparsanız böyle sonuçlar ortaya çıkarırsınız. Zina kapsamını içtihatla belirlediniz. Ne güzel. Bana göre hiçbir şey zina değil dedim. Sorun ortadan kalktı. Kuran’daki zaniyi kırbaçlama emri de çöp oldu.

 

İlla niye kırbaç cezası uygulanacak bir topluluk oluşturma gayreti var.

Elbette deliliniz Kuran olmazsa kırbaç cezası uygulamazsınız. Batılıların tanrılaştırdıkları akılları hangi cezayı uygun görmüşse onu uygularsınız, olur biter. Ya da zinayı kutsallaştırdılar diye yapana ödül bile verebilirsiniz.

 

Ya da içtihadı baldızın zina kapsamında idi o fiili işledi ve birden içtihat değiştirdi mi ? o zamanda içtihadını fiili işlemeden önce değiştip değiştirmediğine bakarız, zaten bu kişi ahirette yargılanacaktır, oradan kaçış var mı ? 

Ne güzel. Benim içtihadıma göre adam öldürmek suç. Ama birini öldürmeden önce aniden vazgeçtim, içtihadımı değiştirdim, birisine küfreden adamı öldürmek suç değil diye içtihada vardım. Çünkü ayette diyor ki haksız yere adam öldürmek. Bana küfrettiği için haklı olarak adamı öldürdüm. Benim içtihadım böyle olduğu için bana kısas uygulayamazsınız. Nasıl olsa ahirette yargılanacağım.

 

Bir batılıdan daha özgürlükçü, daha demokratik olmadan alabileceğiniz yol tıkanıktır, hem daha demokratik hem daha adil olabildiğiniz zaman üstün olursunuz, az demokratik olup çok adil olma şansını ben göremiyorum.

İşte ana fikir ortaya çıktı: Batılıların tanrılaştırdıkları akıllarının ortaya çıkardığı düşüncelerini Kuran’ın emirlerinden üstün tutma.

Bir batılı gibi demokratik olma, onların demokrasi mantığı ile hareket etme, hatta onların o aşırı özgürlükçü, akılları tanrılaştırdıkları mantıkları ile hareket etme yolunuzu öyle bir tıkar ki şaşarsınız. Onların ahlaksızlığını ithal etmekten öteye gitmez.

Boşverin batılıların özgürlükçülüğünü, Kuran’a gelin, Kuran’a.

Lütfi Hocaoğlu
25.08.2015
00:35

Niyetim asla küstahlık değildi. Öyle bir düşüncem de olamaz. Öyle anlaşıldıysa özür dilerim.

Ben sizin eskiden beri var olan "heyecan olsun" üslubunuza uygun davrandım, samimiyetimize binaen.

Ben adam öldürme örneğini sizin usulünüz için verdim. Zina için icma yoksa cezayı belirleyemezsiniz veya veremezsiniz dediniz. Hala da diyorsunuz. Kişinin özel hukukunu bağlar diyorsunuz. Ben de bu usulünüzü adam öldürme için uygulayalım dedim. Sistemdeki hata ortaya çıktı.

Diğer taraftan şu konuda haklısınız. Geçiş dönemi hukuku değişik şekillerde gerçekleşebilir. Bazı özel şartlar gerçekleşebilir. Bizim anlattıklarımız mümin bucağın ve mümin kavmin bize göre olan hukukudur. Bize göre olan ideal hukuktur.

Selamlar

Lütfi Hocaoğlu
25.08.2015
01:30

Şu noktada anlaşamıyoruz.

Bize göre kamu hukuku bir tane olur. O bucakta yaşayanlar aynı kamu hukuku içinde hareket ederler. Kamu hukukunu ilgilendiren konularda kendi özel hukukları ve içtihatları geçersizdir.

Köleye yarım, hüre tam, nebinin karısına iki kat uygulaması Kuran'dandır. Şartlar hukukuyla ilgisi yoktur. Hangi şartta olursa olsun onlara ceza bu şekilde uygulanır. Çünkü bu Kuran'la vaz edilmiştir. Tam tersine hüre yarım uygularsan veya nebinin karısına tam uygularsan veya diğerlerine farklı uygularsan bunu ruhsatlar fıkhı ile açıklarsın.

Müminle müslimi biz de ayırırız. Ama kamu hukukunda ayırmayız. Zinada da ayırmayız. Bunun sebebi ayette zani ve zaniye için mümin veya müslim şartı konmaması ama ceza uygulanırken müminlerden bir taifenin şahit olmasının istenmesidir. Sizden bir taife dememiş, müminlerden bir taife demiştir. Buna göre cezayı uygulayan ve şahitler müminlerdir ama cezayı çeken müminler değil, herkestir. Aksi olsaydı mine-l müminin değil, minküm derdi ve hitap müminlere diye müslimleri ayrı tutabilirdik. Gördüğünüz gibi Kuran'dan delil getiriyoruz. Sizin söylediğiniz müslimin ayrı müminin ayrı ceza alması durumunu ayet sadece minküm demeyip minel müminin diyerek ve zani ve zaniye için takyid ile bir şart koymayarak çürütüyor.

Siz de bu şekilde ayetlerle delil getirirsiniz, amenna kabul ederiz.

Batıcı olmanızın sebebi kendi ağzınızla batılıların ileri demokrasisi iddianızdır. Kendiniz söylediniz.

Kurtla kuzunun yanyana olması, barışın ve refahın olmasının tek yolu sağlam bir kamu hukuku ve cezaların uygulanmasıdır.

Ne diyor ayette: Kısasta hayat vardır. Yani adam öldüreni öldürmek, cezanın korkutuculuğu ancak diğer insanları korur. Ne diyor hırsızın elini kesmede, caydırma olarak ellerini kesin diyor. Zaten elleri kesilince caydırma mantıksız olacak değil mi? Başkaları cayacak hırsızlıktan.

Bu nedenle ahlaki iyileştirmeler, ahlaki eğitimler çok önemlidir ama yeterli bir ceza hukukunun olmadığı yerlerde, caydırıcı cezaların olmadığı yerlerde hiç bir işe yaramazlar.

Sam Adian
25.08.2015
02:38

1


Zina ve Fahşa kavramları ile ilgili olarak daha önce fikrimizi beyan etmiştik. Bazıları aynı olmakla birlikte, Zina’ya neden fiziki yaptırım uygulandığı konusu bizde net değildi. Bu bakımdan eksikliği gidermek ve bizeatıf yapılmış olması sebebiyle kendi tanımımızı yapmak gerekli olmuştur.

Elbette burada kimeyse bilimsel metodolojinin ne olduğunu, nasıl hareket edilmesini anlatacak değiliz. Metne bakarken hangi perspektiften bakılması gerektiğini de söyleyecek değiliz. Biz sadece bize göre olan, anlaşılan şeyi söyleyebiliriz.

Tanımlar :

Fahşa :  Genel çerçevesi itibariyle “çılgınlık” tır. Henüz kesin bir tanıma ulaşmış değiliz, ancak, genel itibariyle, çok geniş içeriği olan, hangi sebeple olursa olsun, zaman zaman veya sürekli olarak çılgınlık noktasına gelen davranışları veya eylemleri ifade eden bir kavramdır.  Bir cinsellik suçu veya eylemi değildir. (cinsellikle ilgili bazı eylemler de fahşa kapsamına giriyor olabilir, bu fahşayı cinsel suç haline getirmeye yetmez)

Metinde Fahşa’nın kesin ve net bir yaptırımı yoktur. Bazı türlerine getirilmiş düzenlemeler söz konusudur ki, bunlar fahşa türlerinin özelleştirilmiş halidir. Genelleştirilemez, sadece zina gibi özel olarak tanımlanmış olan eylemler için geçerlidir. Bir ceza ancak bir fiile uygulanır, benzer fillerin varlığı cezanın benzeşerek genişletilmesini gerektirmez.

Fahşa, sözleşmeye dayalı olmayan fiilleri kapsar. Sözleşmeye dayalı olmadığı için hukuki bir yaptırımı yoktur. (zina’daki yaptırımın dayanağı, sözleşmenin ihlali sebebiyledir, fahşa olduğu için yaptırım öngörülmemiştir)

Köle/Cariye :  Metinde Köle veya cariye anlamına gelebilecek herhangi bir ifade yoktur. Köleliği reddene bir sistemin köle hukukundan söz ediyor olması imkansızdır. Metinde geçen ifadeler “sözleşmesi olan hizmet görenleri” ifade eder. Pagan hukukunun kitaba monte edilmiş hali İslam hukuku olarak değerlendirilemez.

(Nisa kelimesinin tanımı yapılmamıştır. Kelimenin kökeni itibariyle “Kadın”anlamına gelmeyebileceği kuşkusu vardır ve değerlendirilmelidir. Çünkü metin eril ve dişil kavramlarını zaten kullanmakta ve canlı varlıkları da bu şekilde tanımlamaktadır. Zevc, cinsiyete atıfla kadın değildir. Bir şeyin eşidir. Bu erkek de olabilir kadın da olabilir)

Cinsellik : Metne göre “insan hakkı”dır ve asla sınırlandırılamaz.

Zina : Nisa veya hizmet görenlerden sözleşmesi olanların sözleşmeyi ihlal etmelerinden doğan bir yaptırımdır. Bir cinsellik suçu değildir. Temelde zinada belirleyici olan Nisa olanın sözleşmesidir. Erkek olan tarafa uygulanan ceza bu sözleşmenin ihlaline ortak olmasından dolayıdır. Erkek olan tarafın sözleşmesi olmayan bir Nisa ile cinsel ilişkisi zina değildir. Sözleşmesi olan bir Nisa’nın sözleşmesi olsun veya olmasın herhangi bir erkekle sözleşme dışı ilişkisi zinadır. Bu da sözleşmenin ihlaline dayanır.

“Aralarında nikah akdi olanların cinsel ilişkisi” olarak tanımlayabilmek için Nisa 24. Ayeti metinden çıkarmak gerekir. Nisa 23 de nikah ifadesi yer almaz.

Eğer zina cinsellik suçu olarak kabul edilirse, cinsellik içeren tüm eylemler suç haline gelir. Kitapla derin bir çelişki oluşturur.

Nebi : Haberci. Topluma bilgi sağlayan, onları bilgilendiren ve rehberlik eden kimseleri ifade eder. Bilgi kaynaklarını kullanabilen, yorumlayabilen ve bilgi üretebilen kimselerdir. Kutsal bir kimse değildir.

Şahit : Görsel tanıklıkla sınırlandırılamaz. Teknik ve fiziki tanıklığı da içine alan geniş bir kavramdır.

Nikah : Zorunlu olmayan bir sözleşmedir. Cinsellik ile ilgisi yoktur. Normal koşullarda cinsel ilişki yaşayamayan, parası olmayan veya gücü olmayan veya herhangi bir sebeple yetersizliği olan kimselerin kamuya başvurmaları halinde kamunun onlara sağlayacağı destek sebebiyle ikili ilişkilerin tescil edilmesi anlamına gelir. Talebe bağlıdır. Kimseyi zorla nikah altına almak mümkün değildir, kimseye nikah şartı getirmek de mümkün değildir.

               

Sam Adian
25.08.2015
02:46

2


Cezalar :

Zina cezası : Sözleşmeden doğan yükümlülüğün tek taraflı olarak ihlali sebebiyle yaptırım uygulama hakkı doğar. Zina cezası cinsellik sebebiyle değil, sözleşme ihlali sebebiyle uygulanabilir. Çünkü suç olan cinsellik değildir.

Tanıklığın yetersizliği :

Kişi haklarının ihlali: Mahremiyetin ihlali veya bireylerin gözetlenmesi, takip edilmesi gibi mahremiyet ihlali veya kişi haklarının ihlali anlamına gelecek eylemlerin önlenmesi içindir. Yetersiz tanıklığa getirilen yaptırım, özgürlükleri korumayı amaçlar.

Suç isnadının önlenmesi :  Toplumsal sözleşmelere göre suç kabul edilen veya yaptırım öngörülen eylemlerin bireylere isnad edilmesini önlemek, iftira ve haksız cezalandırmaların önüne geçmek için tanıklıkta sınırlandırma şartı getirilmektedir. Canı isteyen bir başkasını suçlamasın diye.

“Allah’tan bir yol bulununcaya kadar” mealindeki ifadeye dayananrak üretilen ceza, fiziki bir ceza veya hapis cezası değildir. Bu tamamen eylemi gerçekleştirenleri ve onların etkileyebilecekleri sosyal çevreyi korumayı amaçlayan bir gözetim şeklidir. Bugünkü haliyle hijyen ve sağlık kontrolüdür. Herhangi bir hastalık veya bulaşıcılık riski yoksa kimseyi gözetim altında tutmak mümkün olmaz. Bu bir ceza olarak öngörülmemiştir. Hapis cezası da değildir.

Metodolojik açıdan, kur’ana dayanarak hapis cezası verilemez. Hangi gerekçeyle olursa olsun, bir kimsenin özgürlüğünün kısıtlanması veya ortadan kaldırılması mümkün değildir.

Hizmet görenlerin ceza indirimi :  Hizmet görenler, sözleşme hükümlerine göre hareket eden ama nihayetinde görevlerini yapan kimselerdir. Görevlerini yaptıkları sürece özgürlüklerinin bir kısmından fedakarlık etmiş olurlar. Dolayısıyla sözleşme ihlali olsa bile, özgür iradenin olmayabileceği ihtimali nedeniyle indirim öngörülmektedir. Yani herhangi bir sebeple belli ölçüde feragat gerektiren, bağlayıcılığı olan sözleşmelerin varlığı ceza indiriminin nedenidir.

Sözleşmenin sınırlandırılması : Zani ve zaniye, mü’min ve Müslim, müşrik ve diğerlerinin karşılaştırılması, sözleşme ihlalinin hangi seviyede meydana geldiği ile ilgilidir. Dolayısıyla yeni bir sözleşme ancak aynı seviyede olanlarla yapılır. Sözleşmede denklik esastır. Eşit haklar ve eşit yükümlülüklere dayanır. Bir tarafı baskılayan, bir tarafa aşırı haklar sağlayan sözleşmelerin geçerliliği yoktur.

Lezbiyenlik/homoseksüellik :  Metinde bu anlama gelebilecek herhangi bir ifade yoktur. Lut kavminin uğradığı sonuç, cinsel hayatlarıyla ilgili değil, toplum olarak zarar verir hale gelmelerinden dolayıdır. Yani hukuksuzluklarından dolayıdır. Çok kadınla ilişkiyi kabul eden bir metnin, iki kadını veya iki nisayı tanımlıyor olması son derece doğaldır.

Iddet suresi : Sadece sözleşmeden doğan yükümlülüktür. Temelde cinsellikle ilgisi yoktur. Sözleşmenin hukuki sonuçlarının tesbit edilmesini amaçlar.

Eza : İşkence olarak anlaşılması, metnin sistematiğine tümüyle aykırıdır. Kaldı ki “azab” kelimesi zaten kullanılmakta, çeşitli farklı versiyonları ise zaten kitapta yer almaktadır. Acıtıcı bir şey olması işkenceyi gerektirmez. Tıbbi veya kriminolojik testler de acıtıcı olabilir ki bu da gözetimin amacı ile örtüşen bir durumdur. (bu kavramın tanımlanması gerekmektedir)

Nisa 23 sınırlamaları : Tamamen hukuki sınırlamalardır. Yakın akrabalar arasındaki sözleşmelerin dayandığı çerçeve, genel sözleşme hükümlerinin dışındadır. Çoğu zaman akrabalar arasındaki sözleşmelerin geçerliliği de yoktur. Dolayısıyla sözleşmeye muhatap olacak olanların, sözleşmeye yetkili olmaları da gerekir. Böyle bir sözleşmenin hukuki sonuçları olmayacağı açıktır.

Nebi Nisaları : Buna yönelik herhangi bir yaptırım yoktur. Neden-sonuç ilişkisine dayalı olarak ortaya çıkacak zorluğu ifade eder. “azab” kavramının amacı budur. Kırmızı ışıkta geçenlere azab vardır. Çünkü karşıdan gelen bir otomobilin atında kalabilirler. Herhangi bir kırbaçlama veya zinaya uygulanan cezanın katlanarak uygulanması söz konusu olamaz. Zina bir fahşa türüdür ama fahşa zina değildir.

Cezanın azaltılması veya çoğaltılması : Zina suçuna yönelik cezalar belirlenmiştir. Sadece zina fiilini işleyenler ve yetersiz tanıklığa yaptırım uygulanabilir. Başka herhangi bir fahşa türüne zina için öngörülmüş olan yaptırımlar uygulanamaz. Bu hukuk usulu bakımından da büyük bir yanlıştır. Cezanın genelleştirilmesi mümkün değildir çünkü cezalar fillere aittir. Eğer Zina, Fahşa’yı da kapsıyor hale getirilirse, bu durumda toplumda herkesin kırbaçlanması gerekebilir. Eğer bunda bir sakınca yoksa ve böyle bir hukuku kabul edenler varsa, bu onların bileceği iştir.

Ancak ayette kullanılan ifade “azab”dır ve bu kırbaçlamak değildir. Bir yaptırım da değildir. Filin sonuçları sebebiyle ortaya çıkan zorluğu ifade eder. Neden-sonuç ilişkisinden doğan bir şeydir.

Bu konuda söylencek çok şey vardır ama hukuk sınırları içinde “cinsellik” üzerinden bir suç geliştirmek metin açısından mümkün değildir. Hak olan bir şey suç haline getirilemez.

Hukuk usulu bakımından, bir eylemin veya bir fiilin suç sayılabiliyor olması için, oy filin kural ve koşullarını belirleyen bir sözleşmeye dayanıyor olması gerekir. Sözleşmesiz suç olmaz. Veya kuralsız suç olmaz. Bir sözleşmenin varlığı ve tarafların bu sözleşmeyi imzalamış olmaları gerekir. Hukuk açısından hayali suç üretilemez. Kur’an açısından somut nedenlere bağlı olmalıdır ve bunlar da yazılı olmalıdır. Taraflardan herhangi birinin sözleşmeyi imzalamamış olması, yaptırım uygulamayı önler.

Metin açısından Vücuda hasar verebilecek fiziki ceza uygulaması mümkün değildir. İşkence ve benzeri cezalandırma yöntemleri temel hakların tümüyle ihlali anlamına gelir ki bu metnin öngördüğü sistemin ortadan kaldırılması demektir.

Tartışmalar fazlasıyla dağılmış ve konudan uzaklaşmaya başlamıştır. Ancak bir noktaya daha işaret etmemizde yarar vardır, çünkü tümüyle ayrılmaktayız. Kısas, “adam öldürmek” değildir. Bir kimse öldürülerek hayatta tutulamaz.

Bedene fiziki hasar vermenin yasaklanmış olduğu bir sistemde, hangi sebeple olursa olsun, öldürme, uzuv kesme gibi cezalar düşünülemez. Hırsızlığı gerektirecek koşulları ortadan kaldırmayan bir toplumun, hırsızlık yapana söyleyecek sözü yoktur.

Son olarak, "Kuran" kelimesinin neyi tanımladığı veya ifade ettiği tanımlanması gereken bir kavramdır. "bu kuranda açıkladık" ifadesinin neyi kasdettiği bu bakımdan açık değildir. Ancak mudi'nin iddiası olan "her şeyin örneği" metin olarak kitapta yoktur. Örneğin kitap hastalıkları ve bunlara karşı çözüm önerilerini söylemez. Başka olmayanlar da sayılabilir ama bu yeterli olur. Bu durumda metin kendisiyle çelişmiş olur. Tanımsız hukuk veya fıkıh olmaz. Olursa da herkesin kendi kafasına göre olur ki o da metni bağlamaz.

Bu açıklamayı yapma gereği duyduk, çünkü tartışmalarda atıf yapılmıştı. Görünüşe göre ne hukukta, ne hukuk usulünde, ne de genel metodolojide anlaşma şansımız yoktur.

Sam Adian
25.08.2015
03:08

3


Buraya kadar “Hong Kong” kafası olarak anladığımız hukuk usulune göre metinden çıkarabildiğimiz veya anladıımız görüşlerimizi özetlemeye çalıştık. Şimdi de kısaca söz konusu makalenin “bilimsel” yönüne bir göz atmakta yarar vardır. Böylece aramızdaki bakış farklılığının nereden kaynaklandığı belki anlaşılabilir.

Öncelikle kavramları teşhis etmeden, işlevselleştirmeden, tanımlamadan doğrudan önkabullerle yola çıkarak sonuca gitmeye çalışmanın nasıl bir manzara ortaya koyduğunu size göstermek istiyoruz. Ancak bunu bir polemik konusu yapmak arzusunda değiliz. Bu nedenle tartışmaya girmeyi düşünmüyoruz. Sadece sizinle paylaşmak ve mümkünse düşünmenizi sağlamak yeterli olabilir.

Önce bilimsel metodolojinin ne olduğunu ortaya koymak gerekir. Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi, bir bilginin (knowledge) bilimsel olabilmesi için nesnel (objective) bilgi olması gerekir. Bunun için

a.      a. Önce tasvir edilmesi (betimleme: description),

b.      b. Sonra târif edilmesi (tanımlama: definition),

c.      c. akabinde ölçülmesi (measurement)

d.      d. ve nihâyette tasnif edilmesi (sınıflama: classification) gerektirir.

Bu şekilde elde edilen bilginin bir "bir işe yarama potansiyeli" olması gerekir ki üzerinde çalışılmaya değsin. Bunun dışında kalan bütün söylemler özneldir (subjective). Bir iman itikat konusu olabilir ama asla “ilim” konusu olamaz.

Kur’an denilen metnin sürekli olarak “akla, düşünceye ve deneyime” atıf yapması ile aynı gerekçelere sahiptir. Objeleri ve simgeleri bir araya getiren insan beyni, bunlardan sonuçlar üretir ve dış dünyada olup bitenler ile karşılaştırarak bilgiye ulaşır. Kitabın önerdiği şey de herhalde bu olmalıdır çünkü aksi durumda, özetle “akla” atıf yapan ayetlerin tümü yanlış olmalıdır.

Buna göre, bir “ilmi” veya “bilimsel” çalışma, bütün olasılıkları bir araya getirip her birini ayrı ayrı tanımlayamıyor veya tanımlamıyor ise, bunları ölçeklendiremiyor veya varlık alanına indirgeyemiyorsa, ve elbette çalışmanın veya deneyin doğal süreci içerisinde ortaya çıkan verileri sınıflandıramıyor ise, burada “ilim”den söz edilemez.

Bunu niçin söylüyoruz? Karagüllenin sıklıkla tekrar ettiği “her söze kulak vermek ama en doğrusuna uymak” comlesi sebebiyle. Bu cümle aslında bilimsel metodolojinin doğasını tarif eder. Önkabuller yoktur. Her bilgiyi alırsınız, onu akli süreçlerden geçirirsiniz ve nihayet bir sonuç elde edersiniz. Bu da sizin doğrunuz olur.

Hedefimiz şudur: Genellikle “usul” tartışmaları yapılıyor olmasına rağmen, bu tartışmaların veya “usul” denilen yani “metod” denilen şeyin sadece bir söylemden ibaret olduğunu göstermek isteriz. Islamcı çalışmalarınızın çoğunluğunda bu açıdan derin kaymalar vardır ve zaten gerçekten “ilmi metodoloji” süreçlerine dayalı bir algılama biçimi de ortaya çıkamamaktadır.  

Konuyu fazla dağıtmadan, sadece bilimsel metodolojinin gereklerine göre bir değerlendirme yapalım:

İddia : “İnsanlar Allah’ın kendilerine yol göstermesi için indirdiği kitapları göz ardı edip kendi akıllarını tanrılaştırdıkları zaman ortaya çok feci sonuçlar çıkar.”

Maddi hata :  Burada ciddi bir çelişki vardır. Eğer kutsal metinler, “insanlar –ki bu kavramdan şimdilik bizi anlamamız gerekiyor-“ için “yol gösterici” ise, insanlar bunu nasıl fark edip çözümleyecekler akıl olmadan? Oysa bir önermenin geçerli olabilmesi için, deneysel süreçlerinin tamamlanması ve somutlaşmış olması gerekir. Eğer akıl bir anlam ifade etmiyor ise, bu durumda “yol gösterme” eylemi hiçbir değer taşımaz. Çünkü zaten yol gösterici olan şeyin gösterdiği şeyi anlamamız mümkün olmaz.

İdida : Aklını tanrılaştıran batılılar Allah’ın indirdiklerini yok sayarlar ve akıllarına göre yaşamaya başlarlar.

Maddi hata : Makalenin bu cümlesi ve devamı, makalenin devamında bize ne tür sonuçlar vereceğini açıkça ortaya koyar. Yani bu makalenin bir bilimsel metin olmadığını, “zina” ve benzeri kavramların geleneksel şeklini muhafaza ve kanıtlama çabası içinde olduğunu bize gösterir. Yani metnin içeriği ne olursa olsun, bize önceden kabul edilmiş olan sonuçların ortaya konulacağını söyler. Şu halde bu metin bilimsel bir metin değildir.

Bu küçük iki tesbitten sonra diğer varsayımları göz ardı edebiliriz. Ancak küçük bir noktayı daha belirtmekte yarar vardır.

Örneğin, “Sapıklığın doğuya batıdan ihrac edilidği varsayımı” tümüyle dayanaktan yoksundur. Çünkü : 

  • a.      Bir kadının birden çok erkekle aynı anda evlenme geleneği batıda yoktur. Bu doğunun bir geleneğidir.
  • b.      Çok eşlilik aslıda batının buluşu değildir. Kurumsal manada doğur toplumlarının batıya öğrettikleri bir şeydir. Ancak çok eşlilik (birden çok kadın) yeryüzü tarihi boyunca zaten her kültürde, her toplumda var olan bir şeydir.
  • c.      Doğru ile yanlış veya pozitif ile negatif unsurlar veya olgular, bütün toplumlarda benzer özellikler gösterirler. Örneğin dünyanın hiçbir ülkesinde veya toplumunda tümüyle çıplaklık meşru değildir. Mayo ile şort ile veya benzeri şekilde üstsüz olarak toplumda var olabilirsiniz ama tümüyle çıplak olamazsınız. Bu durum batının buluşu değil.

Gibi pek çok neden sayabiliriz. Bundan sonra kanıtlara geçelim:

Iddia : Zumer 20 örnek gösterilerek, bu cümlenin geleneksel manada “kur’an” denilen metinde her bilginin, her şeyin bir örneğinin gösterildiği iddia edilir.

Maddi hata : “insan” “NVS ” kökünden gelen bir kelimedir ve zaten çok iyi bildiğiniz gibi, “hareket eden” varlıkları ifade eder. Yani bir yere veya bir şeye bağlı olmayan, kendi başına hareket edebilen varlıkları anlatan bir kavramdır. O halde :

a.     Ayette kullanılan “linnasi” ifadesi ile biz, yani “beşer” olarak biz kastediliyor olamayız. Çünkü bizim dışımızda da hareket eden pek çok canlıyı en azından yeryüzünde biliyoruz, başka varlıkların varlığını da metinden biliyoruz.

b.      “Hazel Kur’ani” ifadesinden kastedilen şeyin bir metin olarak var olan kitap olduğunu söyleyebilecek hiçbir kanıt yoktur.

1.       Geleneğin kur’an dediği metin, bir metin olarak veya bir kitap olarak oluşmamıştır. Dolayısıyla bütüncül bir bakış açısı ile bir kitaptan söz etmenin olanağı yoktur.

2.       Metnin pek çok yerinde farklı ifadeler ve tanımlamalar kullanılır. “söz” ve benzeri ifadeler örneklenebilir.

3.       Ayetlerin ifadelerinden yola çıkarak metnin bir şeyi “metin” veya yazılı bir belge” olarak tanımlamak istediğinde bunu rahatlıkla yapabildiği açıktır. O halde, bilimsel dayanağı yoktur. Maddi delil olmasına rağmen, bu maddi delilin tersi doğru kabul edilmektedir.

Kaldı ki örneğin “hastalıkların karşılığı kitapta nerdedir?” gibi cevabı olmayan bir soru sorabiliriz. Bu da iddianın geçersizliğini ortaya koymak için yeterli olur. Çünkü:

  • a.      Metinde hastalıklar tanımlanmamıştır.
  • b.      Yorumlardan farklı olarak metin, bazı “arıza”lardan söz eder ancak bunların çözüm yollarına dair herhangi bir şey söylemez.
  • c.       “Hastalık” olarak anlayabileceğimiz herhangi bir ifade metinde yer almaz.

Örneklemeleri çoğaltabiliriz. O halde iki olasılık ortaya çıkar. Ya bu ifadenin hedefi, metin olarak bilinen bir kitap değildir, veya metin çelişkilidir. Sonuç olarak:

A.     INSAN” kavramı tanımlanmamıştır. Başka yerderde tanımlanmış olması veya biliniyor olma ihtimali, bir bilimsel metnin başvurusu olamaz. Bilimsel çalışma kendi tanımını yapmak zorundadır. Eğer farklı yerlerdeki atıflar veya varsa tanımlar bilimsel çalışmanın da kabulü ise bunun tanımıyla birlikte ifade edilmesi gerekirdi.

B.     Cümlenin “KUR’AN” olarak ifade ettiği kelimenin gerçekte neyi tanımladığı belirtilmemiş, kavramın tanımı yapılmamıştır. Tanımsız bir kavramdan sonuç üretilemez. Çünkü ölçülebilir olmaz.

İddia : “Fahişe” kavramından yola çıkarak, metnin kullandığı kelime, “cinsel” bir algı ile değerlendirilmekte ve özellikle kadınlara atfedilerek bunun cinsel çirkinlik olduğu varsayılmaktadır.

Maddi hata : Kelime “FHŞ” kökünden gelmesi nedeniyle ve kullanılış biçimiyle, bir şeyin eylemsel içeriğinden kaynaklanan “kuraldışılığı” ifade etmesi gerekir. Bu bağlamda:

a.      Metinde “fahşa” olan kavramlar sayılmaktadır ve ve sınıflandırılmaktadır. Dolayısıyla özellikle kadınlara yönelik bir eylem olduğu veya çirkinlik olduğu iddiasının maddi dayanağı ortadan kalkmaktadır.

b.     Kavramın “nitelikli tanımı” yapılmamıştır. Pek çok eyleme özel olarak kullanılabilen ve ilkesel olarak birden çok ve farklı eylemleri ifade edebilen bir kavram olması nedeniyle, tüm “kuraldışı” filleri veya olguların tanımlanmış olması gerekir. Çünkü “zina” Fahşadır ama adaletsizlik de bir fahşadır. Bu iki eylem arasında herhangi bir maddi bağlantı da yoktur. İddia sahibi, En’am 151’e atıfla bu durumu kabul etmekle birlikte, göz ardı etmektedir.

c.      Zahir” ve “Batın” tanımları yapılmamıştır. Açıkta olan bir şeyin tersi gizli olandır. Veya görünen bir şeyin tersi görünmeyen bir şeydir. Fahşa kavramının temelde bir eylemi ifade ediyor oluşu, “batın” olasılığının niteliğini de açıklar. Dolayısıyla batın olan şey, gizli görünmeyen veya bilinmeyen bir şey değil, sonuçları önceden bilinebilen ama henüz ortaya çıkmamış olan şey olur.

d.     Şura 37’ye atıfla, “Yectenibu” kelimesine dayanarak “kaçınma” gerekliliği ifade edilmektedir. Oysa “CNB” kelimenin köküdür ve gerçekte “yedeğe çekme” manasına gelir. Yani “bay-pas” etmektir. Eğer bir şey, görünen veya görünmeyen, bizim irademiz ile veya irademiz dışımızda bize ulaşabiliyor ise, bundan kaçınmanın imkanı yoktur. Kendi tercihlerimizi kontrol edebiliriz ancak, başkalarının neden olduğu sonuçları yönetmemiz mümkün değildir. Dolayısıyla “kaçınma” ifadesinin veya anlayışının dayanağı yoktur. Mantıklı delili de yoktur.

e.     Necm 32’ye atıfla, ve “lmm” kelimesine dayanarak, fahşanın kesin olarak hükmünü ortaya koyuyor olmasına rağmen, bu kavramla ifade edilen türlerinin göz ardı edilmesini kabul eder. Yani çelişki ortaya çıkar. Çünkü metindeki ifade  herhangi bir zorluk veya zorunluluğa dayalı bir eylem değildir. Kaldı ki kelime, “çılgınlık” anlamına gelmektedir. Etimolojik olarak, “kulağın yumuşak yerinden aşağıya doğru sarkan saç” için kullanılmıştır.

İddia : “Zinaya yaklaşmayın. O bir fahişedir ve yol olarak ne kötüdür.” İsra 32 dayanılarak zinanın Fahşa türlerinden biri olduğu iddia edilmektedir.

Maddi hata : Doğrudur. Zina Fahşa türlerinden biridir. Ancak:

a.       Zina’nın hangi koşullarda ve hangi nedenlerle oluşacağı tanımlanmamıştır.

b.      Zina’nın metinde açık ve kesin olarak karşılığı tanımlanmaktadır. Bir fahşa olmakla birlikte, genel kavramdan ayrılmıştır.

c.       Metnin devam eden bölümlerinde de “zina” kavramının gerekçeleri ve hangi koşullarda ortaya çıktığı açıklanmamıştır.

d.      Öyleyse, iddia bir varsayıma dayanmaktadır.

Devamında, Nisa 22’ye atıfla, “enkehe” edilmemesi gerekenler sayılarak bunların da Fahşa olduğu ifadesine dayanılmaktadır ki bu Zina değildir.

a.       Nikah olarak bilinen kavramın ne olduğu açıkça tanımlanmamaktadır. Bunun ne olduğu, hangi şartlarda ve nelere bağlı olarak gerçekleşeceği belli değildir.

b.      Nikah-fahşa ilişkisine konu olan objelerin veya eylemlerin “zina” ile olan ilişkisi ortaya konulamamaktadır. Sadece varsayımsal olarak ifade edilmektedir. Dolayısıyla maddi dayanağı yoktur.

c.       Genel çerçevede zina yaptırımının söz konusu olabilmesi, eylemin bir sözleşmenin ihlaline dayanmasından dolayıdır. Kitabın açıkça ifade ettiği bu hususa rağmen, kadının belirleyici olduğu ve sözleşmeyi ihlal eden davranış sebebiyle zinanın ortaya çıktığı gerçeği göz ardı edilmektedir. Bu durum metin ile çelişmektedir.

d.      Metin, zina kavramını doğrudan cinselliğe bağlamadığı halde, hangi gerekçelerle “cinsel” bir suç olarak anlaşılacaktır?

e.      Nikah kavramının metinde tek bir amaç için kullanılır. Cinsel ilişkiye muhtaç olanların kamuya başvurmaları ile bir sözleşmenin gerçekleştirilmesidir. Aile ilişkisi gibi sosyolojik yakınlık akrabalık bağı sebebiyle zaten bir arada yaşayanların bir sözleşme ile birbirine bağlanamayacağı ilkesi sebebiyle ve “nikah” kavramına atıfla cinselliğe bağlamak herhalde çirkin bir yaklaşım ve ciddi bir çelişkidir.

İddia : A’raf 80-81’e atıfla, “Burada Lût kavminin biseksüel olduğu مِنْ دُونِ النِّسَاءِ (kadınlardan başka) ifadesi ile gösterilmektedir.” Iddiası ortaya atılmaktadır.

Maddi hata: “Biseksüellik” iddiası metnin ifadesi değil sadece bir varsayımdır. Metinden böyle bir sonuç üretilemez. Çünkü :

a.       Metinde kullanılan ve “gelmek” anlamına geldiği iddia edilen “اتي” kökünden türemiş olan kelime, gerçekte henüz olmamış ama olacağı bilinen, mesela akan bir suya kanal açmak anlamına gelir. Yani neden sonuç ilişkisine bağlı olarak nedenleri ortaya çıkan bir şeyin sonuçlarının da kaçınılmaz olacağı biliniyor ise, bunun için bir tedbir veya çözüm üretme işini ifade eder.

b.      gelmek” anlamına gelen başka kelimeler zaten metinde kullanılmaktadır. Eğer metin, birden çok kelimeyi aynı anlamda kullanıyor ise, o halde bilimsel bir değeri olmayacaktır. Her fırsatta “akla” ve “ilme” atıf yapan bir metnin, bilimsel metodolojiyi göz ardı etmesi veya zaman zaman bu çerçevenin dışına çıkması metin açısından önemli bir sorun teşkil eder. Kelimenin kullanılış biçimi, temel anlamını değiştiremez. Gramatik yapı, anlamı yönlendirmek içindir. Değiştirmek için olmamalıdır.

c.       Şehvet” kavramının tanımı yapılmamıştır. Bu kelimenin “cinsel arzu” olarak anlaşılmasını gerektirecek herhangi bir dayanak yoktur çünkü farklı niteliklerde de kullanılmaktadır.

d.      Ayette kullanılan “من دون النّساء” ifadesine dayanılarak “Kadınlardan başka” anlamı tercih edilmektedir. Bu tamamen varsayımsal bir anlamdır. Çünkü “dün” kelimesi “bir başka şeyi” değil, bağlı olduğu sistemin kendi düzeni içerisindeki hiyerarşiyi ifade eder. O halde kastedilen şey, “zamansal olarak kadınlara bağlı olan bir şeyi” ifade etmesi gerekir. Metinde “dün” kavramının farklı kullanımları da zaten vardır ve çelişki ortaya çıkmaktadır.

e.      ISRAF” kelimesinin tanımı yapılmamıştır. Eylemin merkezinde kadın bulunan bir şey nasıl olmalıdır ki, “israf” yani “gereksiz/verimsiz harcama” olsun.

f.        “Nisa” kavramının açık bir tanımı yoktur. “RCL” kelimesi “erilliği” ifade etmekle birlikte, Kelimenin aslı olan “nsv” kökünün hangi dayanaklara göre  anlamlandırılacağı açık değildir. (biz bu konuda kesin bir bilgiye ulaşamadık)

g.       İddia bağlamında, neml 55’te, il önce “israf” olduğu söylenen şeyin, “techelun” ifadesine bağlanmaktadır. Bu kavram “bir şeyi biliyor olmasına rağmen göz ardı etmeyi” ifade eden bir kavramdır.

h.      Ankebut 29’a atıf ile, ortaya atılan ve aynı kavrama “مِنْ دُونِ النِّسَاءِ” dayanılarak homoseksüellik ifade ettiği idda edilen cümlede, “Kat’a” ve “Sebil” kavramları tanımlanmamış, doğrudan varsayımsal olarak sonuç çıkarılmıştır. Oysa “sebil” en basit haliyle kolektif bir eylemi veya olguyu, bir şebekeyi, bir networkü, “Kat’a” ise, bu networkün ilişkisini kesmeyi (akan suyun önünü kesmeyi) ifade eder. Buradan yola çıkarak cinselliğe atıfta bulunmanın veya böyle varsaymanın dayanağı yoktur. Çünkü:

1.       Eğer kullanılan kavramlar “mecaz” olarak kabul edilirse, bu durumda metnin gerçekte ne söylediğini anlamanın imkanı ortadan kalkmış olur.

2.       Eğer sözün sahibini tanrıyor olsaydık, ne kasdettiğini sorma şansımız olabilirdi. Ancak böyle bir seçenek mevcut olmadığına göre, sözün sahibi bizi sadece tahminlere dayalı sonuçlar üretmeye zorlamış olmalıdır. Bu da metnin güvenilirliğini ve tutarlılığını ortadan kaldırmak için yeterlidir.

3.       Eğer kullanılan kavramlar mecazi değil de gerçek ve basit anlamları ile kullanılıyor ise, bu durumda maddi dayanaklarının ortaya konulması ve açıklanabilir, ölçülebilir, somutlaştırılabilir olması gerekir. Bunun için varsayımlar değil, nesnel verilere ihtiyaç vardır.

Bu bağlamda, biseksüellik veya homoseksüellik olarak anlaşılabilecek herhangi bir dayanak bulunmamaktadır.  Metnin genel bütünlüğü içerisinde cinsellik ve buna bağlı eylemlerin hangi nedenlere bağlı olarak tanımlandığı, buna bağlı olarak sonuçlarının nasıl ifade edildiği ve genel olarak cinsellik kavramına atfedilebilecek eylemlerin olasılıkları göz ardı edilmiştir. Evrensel olduğu iddiasında olan bir metnin, açıkça ortaya koymadığı kavram ve ifadelere sırf sosyolojik veya geleneksel anlayış sebebiyle yorum düzeyinde atıflar yaparak “ahlaki meşruluk” kazandırmaya çalışmak, kitabı basit ve ilkel bir kabile kültürünü tanımlayan metin halina dönüştürmek anlamına gelecektir. Kaldı ki:

a.       Biseksüellik, homoseksüellik veya lezbiyenlik günümüz dünyasına mahsus bir şey değildir. Herhalde geçmişte de benzer davranışlar olmalıdır. Veya sözün sahibi, bu davranışların ortaya çıkabileceğini hesaplamış olmalıdır. Şu halde, evrensel bilginin böyle bir şeyi açıkça ifade etmemesi veya göz ardı etmesi mantıklı değildir.

b.      Ahlak, kitabın insanlara getirdiği bir lütuf değil, insanların kitaba getirdikleri bir yanlıştır. Dolayısıyla kitaptan “ahlak” çıkarmak herhalde geleneksel paradigmayı meşrulaştırmak anlamına gelecektir. Doğada ahlaksızlık yoktur. Yani bir düzen içerisinde var olan olayların veya objelerin, kuralları değiştirmesi veya bozması mümkün değildir. O halde ahlak veya ahlaksızlık tamamen göreceli bir algıdır ki kitabın böyle bir şeyle ilgileniyor oluşu son derece anlamsızdır.

İddia : Nisa 15 ve 16’ya atıfla “Ölümün onları vefat ettirmesi” ve “Allah’ın onlar için bir yol kılması” şeklinde anlaşılan ifadeler.

Maddi hata : Metnin bütününde olduğu gibi, kavramsal tanımsızlık burada da karşımıza çıkmaktadır. Ancak bununla sınırlanmış değildir. Şöyle ki:

a.       “Mevt” kavramının gerçekte “ölüm” olarak anlaşılıp anlaşılamayacağı veya gerçekte bu kavramın neyi ifade etmek istediği açık değildir. Kitap bir son’dan söz etmez. Dolayısıyla, ölümün bir bitiş veya sürecin sonu olarak anlaşılabileceğini kanıtlayabilecek herhangi bir veri bulunmamaktadır.

b.      “Allah” kavramı ile ifade edilmek istenen şeyin ne olduğu belli değildir. Bu zamirin bir “Tanrı”ya işaret ettiği sadece bir iddiadır ve kitabi dayanağı yoktur. Aslında kitapta bir “Tanrı” dan da söz edilmemektedir. Öyleyse çözüm üretecek olan şeyin ne olduğu, hangi verilere göre çözümün gerçekleşmiş olacağı, nitelikleri somut olarak ortaya konulmamaktadır.

c.       Fahşa’ya bağlı gerekçelerle ortaya çıkan sorunların nasıl giderileceği veya bunlara karşı nasıl önlemler alınacağı belirlenmemiştir.

d.      Her ne kadar yazar, bu konuyu açık bırakmış olmakla birlikte, doğrudan konuyu zina ile ilişkilendirmemekle birlikte, cinsel suç olarak tanımlamaktadır. Oysa metinden böyle bir sonuç çıkarmak mümkün değildir.

İddia : Nur 2 ve 3. Ayetlere atıfla : “Yani aralarında nikâh akdi olabilecek iki kişi arasındaki ilişki zinadır.”

Maddi hata : Kavramsal tanımsızlığa bağlı olarak ortaya çıkan ama genelleştirilmesi mümkün olmayan bir ifadeden yola çıkarak.

c.       Neden mü’minler için haram edildiği?

d.      Neden Müslim olanlara herhangi bir atıfta bulunulmadığı

e.      Zani ve zaniye’nin hangi gerekçeyle “nikah” ilişkisinin meşru sayıldığı (veya diğerleri)

f.        Zina’nın hangi şartlarda ortaya çıkacağı ve yargı konusu yapılabileceği açıkça ifade edilmemiştir. “Şahit” kavramının tanımı yapılmadığı gibi, sadece tanıklığın bir eylemi suç saymaya yetmesi, maddi delilleri olmadan yargılama konusu yapılması herhalde hukuksallığı katletmek anlamına gelir.

Açıklanmamaktadır. Kimin “Mü’min” olduğu belli olmadığı gibi, kimin “müşrik” veya “zani/zaniye” olduğunun maddi delilleri de yoktur. Nikah sadece bir olasılıktır. Ancak daha geniş manada bir zorunluluk değildir. Konu bağlamında ortaya atılan

1.       İddet süresini beklemeden erkeklerle ilişkiye girmek

2.       Lezbiyen ilişki

3.       Veya hem erkeklerle cinsel ilişki, hem de lezbiyen ilişki

İddialarına yönelik maddi dayanak bulunmamaktadır. Özellikle tekil ifadelerden yola çıkarak hüküm kurmak, kitabın genel mantığına uygun değildir. Kavramların hem metin içerisinde farklı açıklamalarla tanımlanıyor olması, hem de somut karşılıklarının bulunması gereklidir. Geçmişte olduğu varsayılan bir eylemin veya fiilin veya bir olayın bugün tanımlanması veya bilinmesi mümkün değildir. Metindeki ifadeler ancak bugünkü koşullarda somut karşılıkları varsa anlam kazanır.

Pratikte bir şeyin yasak veya haram sayılıyor olabilmesi için, o şeyin olası zararları veya yıkıcı etkilerinin ortaya konulmuş olması gerekir. Cinselliğin hangi çerçevede sınırlandırıldığının tanımı olmadan, sosyolojik manada biseksüellik veya lezbiyenlik veya homoseksüellik gibi sınıfsal atıflara girişmek mantıklı değildir. Metinde cinselliğin çerçevesi nerede çizilmektedir ve hangi koşullarda meşru, hangi koşullarda gayr—i meşru olacağı nerede ifade edilmektedir?

Örneğin “Fahşa” kavramını tanımlayabilecek nitelikte olan ifadeler, bu bağlamda göz ardı edilmektedir. Şöyle ki:

  • a.       Fahşa ve “nefse zulmetme” arasındaki rasyonel ilişki nedir?
  • b.      Ataların fahşa yapıyor olması ve bu eylemin Tanrısallığı arasındaki ilişki nedir?

İddia : “Bu nedenle zina dışındaki fahişelere fahişenin ağırlığına göre bir ceza uygulanmalıdır”

Maddi hata :

  • a.      Zina’nın cezası tanımlanmaktadır.
  • b.      Zina dışında olası Fahşa eylemlerine uygulanacak tek bir yaptırım vardır ve bu da bellidir.
  • c.      Yaptırımların artırılması anlamına gelebilecek herhangi bir cezai müeyyide yoktur. Azab kavramı “ceza” olarak anlaşılamaz.
  • d.      O halde, hangi gerekçeye dayanılarak zina dışındaki fahşa olabilecek olası eylemlere yönelik herhangi bir ceza tanımı yapılabilir? Zaten tanımlı olan yaptırımlar yetersiz mi kalmıştır?

e.      Eğer metnin önerileri ciddiye alınacak şeyler değil ise, neden metne ihtiyaç olsun?

İddia : “fahişeyi getiren cariyelere uygulanacak cezanın yarım olduğu söylenmektedir.”

Maddi hata :  İlkesel olarak peygambere atıfla, kölelik kavramının ortadan kaldırıldığı söylenmektedir. Metnin bu konuda herhangi bir tanımı veya öngörüsü yoktur. Buna rağmen

  • a.       Hangi gerekçe ile bir köle olan “cariye” kurumundan söz edilmektedir?
  • b.      Köleliği ortadan kaldırdığı iddia edilen bir metne dayanarak hangi somut kanıtlara göre kölelik hukuku geliştirilmektedir?
  • c.       Hukuksal anlamda “cariye” tanımını kullanmak, her şeyden önce metnin öngörüleri ile çelişki anlamına gelecektir. Metinde bunun karşılığı olmasa bile, geleneğin kendi söylemi içerisinde tutarsızlık demektir.

d.      İddia metin ile çelişmektedir.

İddia :  “Bunun mantıklı tek bir izahı vardır. O da yapmadığı halde o sapıklığı meşru görmesi, hak olarak görmesidir.”

Maddi hata : Peygamberlerin kusursuzluğundan yola çıkarak eşlerinin de kusursuz olması varsayımına dayanan tutarsız bir iddiadır. Çünkü:

  • a.       Peygamber olanların da hata yapabileceği
  • b.      Onların toplumun diğer üyelerinden farklı olmadığı
  • c.       Beşer türünden oldukları

Metnin açıkça ifade ettiği şeylerdir. Şu halde, hangi gerekçe ile böyle bir çıkarım yapılabilmektedir? Bu metin ile çelişki anlamına gelmez mi?

Tabii, “sapıklık” olarak tanımlanan şeylerin ne olduğu, hangi toplumların ahlaki değerlerinin daha doğru, hangilerinin yanlış olduğu çokça tartışılması gereken bir konudur. Buna bağlı olarak iddia edildiği gibi, sapıklık olarak kabul edilen (yazar tarafından) şeylerin cezalandırılması, bunların hoş karşılanmaması ve asla müsamaha gösterilmemesi önerisi, şiddetin bir başka şekli olmalıdır.

Burada şunu ifade etmeliyiz: bu metin bir bilimsel metin değildir. Dolayısıyla herhangi bir değeri yoktur. Biz sadece bilimsel metodoloji açıdan olası maddi hataları ortaya koyduk ve tutarsızlığını ifade ettik. Metnin içerdiği “teolojik” algı bizim eleştirdiğimiz veya ilgilendiğimiz bir mesele değildir. Herkes dilediği gibi inanabilir. Bizim ifade etmeye çalıştığımız şey, “bilimsellik” iddiasında olanların ortaya koydukları çalışmaların bilimsellikten ne kadar uzak olduğunu göstermekten ibarettir.

Böyle bir metodoloji ve anlayış ile ortaya koyulabilecek olan hukuk veya fıkıh, herhalde evrensel niteliklere sahip bir hukuk olmayacaktır. 

Sam Adian
25.08.2015
03:27

3


Buraya kadar “Hong Kong” kafası olarak anladığımız hukuk usulune göre metinden çıkarabildiğimiz veya anladıımız görüşlerimizi özetlemeye çalıştık. Şimdi de kısaca söz konusu makalenin “bilimsel” yönüne bir göz atmakta yarar vardır. Böylece aramızdaki bakış farklılığının nereden kaynaklandığı belki anlaşılabilir.

Öncelikle kavramları teşhis etmeden, işlevselleştirmeden, tanımlamadan doğrudan önkabullerle yola çıkarak sonuca gitmeye çalışmanın nasıl bir manzara ortaya koyduğunu size göstermek istiyoruz. Ancak bunu bir polemik konusu yapmak arzusunda değiliz. Bu nedenle tartışmaya girmeyi düşünmüyoruz. Sadece sizinle paylaşmak ve mümkünse düşünmenizi sağlamak yeterli olabilir.

Önce bilimsel metodolojinin ne olduğunu ortaya koymak gerekir. Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi, bir bilginin (knowledge) bilimsel olabilmesi için nesnel (objective) bilgi olması gerekir. Bunun için

a.      a. Önce tasvir edilmesi (betimleme: description),

b.      b. Sonra târif edilmesi (tanımlama: definition),

c.      c. akabinde ölçülmesi (measurement)

d.      d. ve nihâyette tasnif edilmesi (sınıflama: classification) gerektirir.

Bu şekilde elde edilen bilginin bir "bir işe yarama potansiyeli" olması gerekir ki üzerinde çalışılmaya değsin. Bunun dışında kalan bütün söylemler özneldir (subjective). Bir iman itikat konusu olabilir ama asla “ilim” konusu olamaz.

Kur’an denilen metnin sürekli olarak “akla, düşünceye ve deneyime” atıf yapması ile aynı gerekçelere sahiptir. Objeleri ve simgeleri bir araya getiren insan beyni, bunlardan sonuçlar üretir ve dış dünyada olup bitenler ile karşılaştırarak bilgiye ulaşır. Kitabın önerdiği şey de herhalde bu olmalıdır çünkü aksi durumda, özetle “akla” atıf yapan ayetlerin tümü yanlış olmalıdır.

Buna göre, bir “ilmi” veya “bilimsel” çalışma, bütün olasılıkları bir araya getirip her birini ayrı ayrı tanımlayamıyor veya tanımlamıyor ise, bunları ölçeklendiremiyor veya varlık alanına indirgeyemiyorsa, ve elbette çalışmanın veya deneyin doğal süreci içerisinde ortaya çıkan verileri sınıflandıramıyor ise, burada “ilim”den söz edilemez.

Bunu niçin söylüyoruz? Karagüllenin sıklıkla tekrar ettiği “her söze kulak vermek ama en doğrusuna uymak” comlesi sebebiyle. Bu cümle aslında bilimsel metodolojinin doğasını tarif eder. Önkabuller yoktur. Her bilgiyi alırsınız, onu akli süreçlerden geçirirsiniz ve nihayet bir sonuç elde edersiniz. Bu da sizin doğrunuz olur.

Hedefimiz şudur: Genellikle “usul” tartışmaları yapılıyor olmasına rağmen, bu tartışmaların veya “usul” denilen yani “metod” denilen şeyin sadece bir söylemden ibaret olduğunu göstermek isteriz. Islamcı çalışmalarınızın çoğunluğunda bu açıdan derin kaymalar vardır ve zaten gerçekten “ilmi metodoloji” süreçlerine dayalı bir algılama biçimi de ortaya çıkamamaktadır.  

Konuyu fazla dağıtmadan, sadece bilimsel metodolojinin gereklerine göre bir değerlendirme yapalım:

İddia : “İnsanlar Allah’ın kendilerine yol göstermesi için indirdiği kitapları göz ardı edip kendi akıllarını tanrılaştırdıkları zaman ortaya çok feci sonuçlar çıkar.”

Maddi hata :  Burada ciddi bir çelişki vardır. Eğer kutsal metinler, “insanlar –ki bu kavramdan şimdilik bizi anlamamız gerekiyor-“ için “yol gösterici” ise, insanlar bunu nasıl fark edip çözümleyecekler akıl olmadan? Oysa bir önermenin geçerli olabilmesi için, deneysel süreçlerinin tamamlanması ve somutlaşmış olması gerekir. Eğer akıl bir anlam ifade etmiyor ise, bu durumda “yol gösterme” eylemi hiçbir değer taşımaz. Çünkü zaten yol gösterici olan şeyin gösterdiği şeyi anlamamız mümkün olmaz.

İdida : Aklını tanrılaştıran batılılar Allah’ın indirdiklerini yok sayarlar ve akıllarına göre yaşamaya başlarlar.

Maddi hata : Makalenin bu cümlesi ve devamı, makalenin devamında bize ne tür sonuçlar vereceğini açıkça ortaya koyar. Yani bu makalenin bir bilimsel metin olmadığını, “zina” ve benzeri kavramların geleneksel şeklini muhafaza ve kanıtlama çabası içinde olduğunu bize gösterir. Yani metnin içeriği ne olursa olsun, bize önceden kabul edilmiş olan sonuçların ortaya konulacağını söyler. Şu halde bu metin bilimsel bir metin değildir.

Bu küçük iki tesbitten sonra diğer varsayımları göz ardı edebiliriz. Ancak küçük bir noktayı daha belirtmekte yarar vardır.

Örneğin, “Sapıklığın doğuya batıdan ihrac edilidği varsayımı” tümüyle dayanaktan yoksundur. Çünkü : 

  • a.      Bir kadının birden çok erkekle aynı anda evlenme geleneği batıda yoktur. Bu doğunun bir geleneğidir.
  • b.      Çok eşlilik aslıda batının buluşu değildir. Kurumsal manada doğur toplumlarının batıya öğrettikleri bir şeydir. Ancak çok eşlilik (birden çok kadın) yeryüzü tarihi boyunca zaten her kültürde, her toplumda var olan bir şeydir.
  • c.      Doğru ile yanlış veya pozitif ile negatif unsurlar veya olgular, bütün toplumlarda benzer özellikler gösterirler. Örneğin dünyanın hiçbir ülkesinde veya toplumunda tümüyle çıplaklık meşru değildir. Mayo ile şort ile veya benzeri şekilde üstsüz olarak toplumda var olabilirsiniz ama tümüyle çıplak olamazsınız. Bu durum batının buluşu değil.

Gibi pek çok neden sayabiliriz. Bundan sonra kanıtlara geçelim:

Iddia : Zumer 20 örnek gösterilerek, bu cümlenin geleneksel manada “kur’an” denilen metinde her bilginin, her şeyin bir örneğinin gösterildiği iddia edilir.

Maddi hata : “insan” “NVS ” kökünden gelen bir kelimedir ve zaten çok iyi bildiğiniz gibi, “hareket eden” varlıkları ifade eder. Yani bir yere veya bir şeye bağlı olmayan, kendi başına hareket edebilen varlıkları anlatan bir kavramdır. O halde :

a.     Ayette kullanılan “linnasi” ifadesi ile biz, yani “beşer” olarak biz kastediliyor olamayız. Çünkü bizim dışımızda da hareket eden pek çok canlıyı en azından yeryüzünde biliyoruz, başka varlıkların varlığını da metinden biliyoruz.

b.      “Hazel Kur’ani” ifadesinden kastedilen şeyin bir metin olarak var olan kitap olduğunu söyleyebilecek hiçbir kanıt yoktur.

1.       Geleneğin kur’an dediği metin, bir metin olarak veya bir kitap olarak oluşmamıştır. Dolayısıyla bütüncül bir bakış açısı ile bir kitaptan söz etmenin olanağı yoktur.

2.       Metnin pek çok yerinde farklı ifadeler ve tanımlamalar kullanılır. “söz” ve benzeri ifadeler örneklenebilir.

3.       Ayetlerin ifadelerinden yola çıkarak metnin bir şeyi “metin” veya yazılı bir belge” olarak tanımlamak istediğinde bunu rahatlıkla yapabildiği açıktır. O halde, bilimsel dayanağı yoktur. Maddi delil olmasına rağmen, bu maddi delilin tersi doğru kabul edilmektedir.

Kaldı ki örneğin “hastalıkların karşılığı kitapta nerdedir?” gibi cevabı olmayan bir soru sorabiliriz. Bu da iddianın geçersizliğini ortaya koymak için yeterli olur. Çünkü:

  • a.      Metinde hastalıklar tanımlanmamıştır.
  • b.      Yorumlardan farklı olarak metin, bazı “arıza”lardan söz eder ancak bunların çözüm yollarına dair herhangi bir şey söylemez.
  • c.       “Hastalık” olarak anlayabileceğimiz herhangi bir ifade metinde yer almaz.

Örneklemeleri çoğaltabiliriz. O halde iki olasılık ortaya çıkar. Ya bu ifadenin hedefi, metin olarak bilinen bir kitap değildir, veya metin çelişkilidir. Sonuç olarak:

A.     INSAN” kavramı tanımlanmamıştır. Başka yerderde tanımlanmış olması veya biliniyor olma ihtimali, bir bilimsel metnin başvurusu olamaz. Bilimsel çalışma kendi tanımını yapmak zorundadır. Eğer farklı yerlerdeki atıflar veya varsa tanımlar bilimsel çalışmanın da kabulü ise bunun tanımıyla birlikte ifade edilmesi gerekirdi.

B.     Cümlenin “KUR’AN” olarak ifade ettiği kelimenin gerçekte neyi tanımladığı belirtilmemiş, kavramın tanımı yapılmamıştır. Tanımsız bir kavramdan sonuç üretilemez. Çünkü ölçülebilir olmaz.

İddia : “Fahişe” kavramından yola çıkarak, metnin kullandığı kelime, “cinsel” bir algı ile değerlendirilmekte ve özellikle kadınlara atfedilerek bunun cinsel çirkinlik olduğu varsayılmaktadır.

Maddi hata : Kelime “FHŞ” kökünden gelmesi nedeniyle ve kullanılış biçimiyle, bir şeyin eylemsel içeriğinden kaynaklanan “kuraldışılığı” ifade etmesi gerekir. Bu bağlamda:

a.      Metinde “fahşa” olan kavramlar sayılmaktadır ve ve sınıflandırılmaktadır. Dolayısıyla özellikle kadınlara yönelik bir eylem olduğu veya çirkinlik olduğu iddiasının maddi dayanağı ortadan kalkmaktadır.

b.     Kavramın “nitelikli tanımı” yapılmamıştır. Pek çok eyleme özel olarak kullanılabilen ve ilkesel olarak birden çok ve farklı eylemleri ifade edebilen bir kavram olması nedeniyle, tüm “kuraldışı” filleri veya olguların tanımlanmış olması gerekir. Çünkü “zina” Fahşadır ama adaletsizlik de bir fahşadır. Bu iki eylem arasında herhangi bir maddi bağlantı da yoktur. İddia sahibi, En’am 151’e atıfla bu durumu kabul etmekle birlikte, göz ardı etmektedir.

c.      Zahir” ve “Batın” tanımları yapılmamıştır. Açıkta olan bir şeyin tersi gizli olandır. Veya görünen bir şeyin tersi görünmeyen bir şeydir. Fahşa kavramının temelde bir eylemi ifade ediyor oluşu, “batın” olasılığının niteliğini de açıklar. Dolayısıyla batın olan şey, gizli görünmeyen veya bilinmeyen bir şey değil, sonuçları önceden bilinebilen ama henüz ortaya çıkmamış olan şey olur.

d.     Şura 37’ye atıfla, “Yectenibu” kelimesine dayanarak “kaçınma” gerekliliği ifade edilmektedir. Oysa “CNB” kelimenin köküdür ve gerçekte “yedeğe çekme” manasına gelir. Yani “bay-pas” etmektir. Eğer bir şey, görünen veya görünmeyen, bizim irademiz ile veya irademiz dışımızda bize ulaşabiliyor ise, bundan kaçınmanın imkanı yoktur. Kendi tercihlerimizi kontrol edebiliriz ancak, başkalarının neden olduğu sonuçları yönetmemiz mümkün değildir. Dolayısıyla “kaçınma” ifadesinin veya anlayışının dayanağı yoktur. Mantıklı delili de yoktur.

e.     Necm 32’ye atıfla, ve “lmm” kelimesine dayanarak, fahşanın kesin olarak hükmünü ortaya koyuyor olmasına rağmen, bu kavramla ifade edilen türlerinin göz ardı edilmesini kabul eder. Yani çelişki ortaya çıkar. Çünkü metindeki ifade  herhangi bir zorluk veya zorunluluğa dayalı bir eylem değildir. Kaldı ki kelime, “çılgınlık” anlamına gelmektedir. Etimolojik olarak, “kulağın yumuşak yerinden aşağıya doğru sarkan saç” için kullanılmıştır.

İddia : “Zinaya yaklaşmayın. O bir fahişedir ve yol olarak ne kötüdür.” İsra 32 dayanılarak zinanın Fahşa türlerinden biri olduğu iddia edilmektedir.

Maddi hata : Doğrudur. Zina Fahşa türlerinden biridir. Ancak:

a.       Zina’nın hangi koşullarda ve hangi nedenlerle oluşacağı tanımlanmamıştır.

b.      Zina’nın metinde açık ve kesin olarak karşılığı tanımlanmaktadır. Bir fahşa olmakla birlikte, genel kavramdan ayrılmıştır.

c.       Metnin devam eden bölümlerinde de “zina” kavramının gerekçeleri ve hangi koşullarda ortaya çıktığı açıklanmamıştır.

d.      Öyleyse, iddia bir varsayıma dayanmaktadır.

Devamında, Nisa 22’ye atıfla, “enkehe” edilmemesi gerekenler sayılarak bunların da Fahşa olduğu ifadesine dayanılmaktadır ki bu Zina değildir.

a.       Nikah olarak bilinen kavramın ne olduğu açıkça tanımlanmamaktadır. Bunun ne olduğu, hangi şartlarda ve nelere bağlı olarak gerçekleşeceği belli değildir.

b.      Nikah-fahşa ilişkisine konu olan objelerin veya eylemlerin “zina” ile olan ilişkisi ortaya konulamamaktadır. Sadece varsayımsal olarak ifade edilmektedir. Dolayısıyla maddi dayanağı yoktur.

c.       Genel çerçevede zina yaptırımının söz konusu olabilmesi, eylemin bir sözleşmenin ihlaline dayanmasından dolayıdır. Kitabın açıkça ifade ettiği bu hususa rağmen, kadının belirleyici olduğu ve sözleşmeyi ihlal eden davranış sebebiyle zinanın ortaya çıktığı gerçeği göz ardı edilmektedir. Bu durum metin ile çelişmektedir.

d.      Metin, zina kavramını doğrudan cinselliğe bağlamadığı halde, hangi gerekçelerle “cinsel” bir suç olarak anlaşılacaktır?

e.      Nikah kavramının metinde tek bir amaç için kullanılır. Cinsel ilişkiye muhtaç olanların kamuya başvurmaları ile bir sözleşmenin gerçekleştirilmesidir. Aile ilişkisi gibi sosyolojik yakınlık akrabalık bağı sebebiyle zaten bir arada yaşayanların bir sözleşme ile birbirine bağlanamayacağı ilkesi sebebiyle ve “nikah” kavramına atıfla cinselliğe bağlamak herhalde çirkin bir yaklaşım ve ciddi bir çelişkidir.

İddia : A’raf 80-81’e atıfla, “Burada Lût kavminin biseksüel olduğu مِنْ دُونِ النِّسَاءِ (kadınlardan başka) ifadesi ile gösterilmektedir.” Iddiası ortaya atılmaktadır.

Maddi hata: “Biseksüellik” iddiası metnin ifadesi değil sadece bir varsayımdır. Metinden böyle bir sonuç üretilemez. Çünkü :

a.       Metinde kullanılan ve “gelmek” anlamına geldiği iddia edilen “اتي” kökünden türemiş olan kelime, gerçekte henüz olmamış ama olacağı bilinen, mesela akan bir suya kanal açmak anlamına gelir. Yani neden sonuç ilişkisine bağlı olarak nedenleri ortaya çıkan bir şeyin sonuçlarının da kaçınılmaz olacağı biliniyor ise, bunun için bir tedbir veya çözüm üretme işini ifade eder.

b.      gelmek” anlamına gelen başka kelimeler zaten metinde kullanılmaktadır. Eğer metin, birden çok kelimeyi aynı anlamda kullanıyor ise, o halde bilimsel bir değeri olmayacaktır. Her fırsatta “akla” ve “ilme” atıf yapan bir metnin, bilimsel metodolojiyi göz ardı etmesi veya zaman zaman bu çerçevenin dışına çıkması metin açısından önemli bir sorun teşkil eder. Kelimenin kullanılış biçimi, temel anlamını değiştiremez. Gramatik yapı, anlamı yönlendirmek içindir. Değiştirmek için olmamalıdır.

c.       Şehvet” kavramının tanımı yapılmamıştır. Bu kelimenin “cinsel arzu” olarak anlaşılmasını gerektirecek herhangi bir dayanak yoktur çünkü farklı niteliklerde de kullanılmaktadır.

d.      Ayette kullanılan “من دون النّساء” ifadesine dayanılarak “Kadınlardan başka” anlamı tercih edilmektedir. Bu tamamen varsayımsal bir anlamdır. Çünkü “dün” kelimesi “bir başka şeyi” değil, bağlı olduğu sistemin kendi düzeni içerisindeki hiyerarşiyi ifade eder. O halde kastedilen şey, “zamansal olarak kadınlara bağlı olan bir şeyi” ifade etmesi gerekir. Metinde “dün” kavramının farklı kullanımları da zaten vardır ve çelişki ortaya çıkmaktadır.

e.      ISRAF” kelimesinin tanımı yapılmamıştır. Eylemin merkezinde kadın bulunan bir şey nasıl olmalıdır ki, “israf” yani “gereksiz/verimsiz harcama” olsun.

f.        “Nisa” kavramının açık bir tanımı yoktur. “RCL” kelimesi “erilliği” ifade etmekle birlikte, Kelimenin aslı olan “nsv” kökünün hangi dayanaklara göre  anlamlandırılacağı açık değildir. (biz bu konuda kesin bir bilgiye ulaşamadık)

g.       İddia bağlamında, neml 55’te, il önce “israf” olduğu söylenen şeyin, “techelun” ifadesine bağlanmaktadır. Bu kavram “bir şeyi biliyor olmasına rağmen göz ardı etmeyi” ifade eden bir kavramdır.

h.      Ankebut 29’a atıf ile, ortaya atılan ve aynı kavrama “مِنْ دُونِ النِّسَاءِ” dayanılarak homoseksüellik ifade ettiği idda edilen cümlede, “Kat’a” ve “Sebil” kavramları tanımlanmamış, doğrudan varsayımsal olarak sonuç çıkarılmıştır. Oysa “sebil” en basit haliyle kolektif bir eylemi veya olguyu, bir şebekeyi, bir networkü, “Kat’a” ise, bu networkün ilişkisini kesmeyi (akan suyun önünü kesmeyi) ifade eder. Buradan yola çıkarak cinselliğe atıfta bulunmanın veya böyle varsaymanın dayanağı yoktur. Çünkü:

1.       Eğer kullanılan kavramlar “mecaz” olarak kabul edilirse, bu durumda metnin gerçekte ne söylediğini anlamanın imkanı ortadan kalkmış olur.

2.       Eğer sözün sahibini tanrıyor olsaydık, ne kasdettiğini sorma şansımız olabilirdi. Ancak böyle bir seçenek mevcut olmadığına göre, sözün sahibi bizi sadece tahminlere dayalı sonuçlar üretmeye zorlamış olmalıdır. Bu da metnin güvenilirliğini ve tutarlılığını ortadan kaldırmak için yeterlidir.

3.       Eğer kullanılan kavramlar mecazi değil de gerçek ve basit anlamları ile kullanılıyor ise, bu durumda maddi dayanaklarının ortaya konulması ve açıklanabilir, ölçülebilir, somutlaştırılabilir olması gerekir. Bunun için varsayımlar değil, nesnel verilere ihtiyaç vardır.

Bu bağlamda, biseksüellik veya homoseksüellik olarak anlaşılabilecek herhangi bir dayanak bulunmamaktadır.  Metnin genel bütünlüğü içerisinde cinsellik ve buna bağlı eylemlerin hangi nedenlere bağlı olarak tanımlandığı, buna bağlı olarak sonuçlarının nasıl ifade edildiği ve genel olarak cinsellik kavramına atfedilebilecek eylemlerin olasılıkları göz ardı edilmiştir. Evrensel olduğu iddiasında olan bir metnin, açıkça ortaya koymadığı kavram ve ifadelere sırf sosyolojik veya geleneksel anlayış sebebiyle yorum düzeyinde atıflar yaparak “ahlaki meşruluk” kazandırmaya çalışmak, kitabı basit ve ilkel bir kabile kültürünü tanımlayan metin halina dönüştürmek anlamına gelecektir. Kaldı ki:

a.       Biseksüellik, homoseksüellik veya lezbiyenlik günümüz dünyasına mahsus bir şey değildir. Herhalde geçmişte de benzer davranışlar olmalıdır. Veya sözün sahibi, bu davranışların ortaya çıkabileceğini hesaplamış olmalıdır. Şu halde, evrensel bilginin böyle bir şeyi açıkça ifade etmemesi veya göz ardı etmesi mantıklı değildir.

b.      Ahlak, kitabın insanlara getirdiği bir lütuf değil, insanların kitaba getirdikleri bir yanlıştır. Dolayısıyla kitaptan “ahlak” çıkarmak herhalde geleneksel paradigmayı meşrulaştırmak anlamına gelecektir. Doğada ahlaksızlık yoktur. Yani bir düzen içerisinde var olan olayların veya objelerin, kuralları değiştirmesi veya bozması mümkün değildir. O halde ahlak veya ahlaksızlık tamamen göreceli bir algıdır ki kitabın böyle bir şeyle ilgileniyor oluşu son derece anlamsızdır.

İddia : Nisa 15 ve 16’ya atıfla “Ölümün onları vefat ettirmesi” ve “Allah’ın onlar için bir yol kılması” şeklinde anlaşılan ifadeler.

Maddi hata : Metnin bütününde olduğu gibi, kavramsal tanımsızlık burada da karşımıza çıkmaktadır. Ancak bununla sınırlanmış değildir. Şöyle ki:

a.       “Mevt” kavramının gerçekte “ölüm” olarak anlaşılıp anlaşılamayacağı veya gerçekte bu kavramın neyi ifade etmek istediği açık değildir. Kitap bir son’dan söz etmez. Dolayısıyla, ölümün bir bitiş veya sürecin sonu olarak anlaşılabileceğini kanıtlayabilecek herhangi bir veri bulunmamaktadır.

b.      “Allah” kavramı ile ifade edilmek istenen şeyin ne olduğu belli değildir. Bu zamirin bir “Tanrı”ya işaret ettiği sadece bir iddiadır ve kitabi dayanağı yoktur. Aslında kitapta bir “Tanrı” dan da söz edilmemektedir. Öyleyse çözüm üretecek olan şeyin ne olduğu, hangi verilere göre çözümün gerçekleşmiş olacağı, nitelikleri somut olarak ortaya konulmamaktadır.

c.       Fahşa’ya bağlı gerekçelerle ortaya çıkan sorunların nasıl giderileceği veya bunlara karşı nasıl önlemler alınacağı belirlenmemiştir.

d.      Her ne kadar yazar, bu konuyu açık bırakmış olmakla birlikte, doğrudan konuyu zina ile ilişkilendirmemekle birlikte, cinsel suç olarak tanımlamaktadır. Oysa metinden böyle bir sonuç çıkarmak mümkün değildir.

İddia : Nur 2 ve 3. Ayetlere atıfla : “Yani aralarında nikâh akdi olabilecek iki kişi arasındaki ilişki zinadır.”

Maddi hata : Kavramsal tanımsızlığa bağlı olarak ortaya çıkan ama genelleştirilmesi mümkün olmayan bir ifadeden yola çıkarak.

c.       Neden mü’minler için haram edildiği?

d.      Neden Müslim olanlara herhangi bir atıfta bulunulmadığı

e.      Zani ve zaniye’nin hangi gerekçeyle “nikah” ilişkisinin meşru sayıldığı (veya diğerleri)

f.        Zina’nın hangi şartlarda ortaya çıkacağı ve yargı konusu yapılabileceği açıkça ifade edilmemiştir. “Şahit” kavramının tanımı yapılmadığı gibi, sadece tanıklığın bir eylemi suç saymaya yetmesi, maddi delilleri olmadan yargılama konusu yapılması herhalde hukuksallığı katletmek anlamına gelir.

Açıklanmamaktadır. Kimin “Mü’min” olduğu belli olmadığı gibi, kimin “müşrik” veya “zani/zaniye” olduğunun maddi delilleri de yoktur. Nikah sadece bir olasılıktır. Ancak daha geniş manada bir zorunluluk değildir. Konu bağlamında ortaya atılan

1.       İddet süresini beklemeden erkeklerle ilişkiye girmek

2.       Lezbiyen ilişki

3.       Veya hem erkeklerle cinsel ilişki, hem de lezbiyen ilişki

İddialarına yönelik maddi dayanak bulunmamaktadır. Özellikle tekil ifadelerden yola çıkarak hüküm kurmak, kitabın genel mantığına uygun değildir. Kavramların hem metin içerisinde farklı açıklamalarla tanımlanıyor olması, hem de somut karşılıklarının bulunması gereklidir. Geçmişte olduğu varsayılan bir eylemin veya fiilin veya bir olayın bugün tanımlanması veya bilinmesi mümkün değildir. Metindeki ifadeler ancak bugünkü koşullarda somut karşılıkları varsa anlam kazanır.

Pratikte bir şeyin yasak veya haram sayılıyor olabilmesi için, o şeyin olası zararları veya yıkıcı etkilerinin ortaya konulmuş olması gerekir. Cinselliğin hangi çerçevede sınırlandırıldığının tanımı olmadan, sosyolojik manada biseksüellik veya lezbiyenlik veya homoseksüellik gibi sınıfsal atıflara girişmek mantıklı değildir. Metinde cinselliğin çerçevesi nerede çizilmektedir ve hangi koşullarda meşru, hangi koşullarda gayr—i meşru olacağı nerede ifade edilmektedir?

Örneğin “Fahşa” kavramını tanımlayabilecek nitelikte olan ifadeler, bu bağlamda göz ardı edilmektedir. Şöyle ki:

  • a.       Fahşa ve “nefse zulmetme” arasındaki rasyonel ilişki nedir?
  • b.      Ataların fahşa yapıyor olması ve bu eylemin Tanrısallığı arasındaki ilişki nedir?

İddia : “Bu nedenle zina dışındaki fahişelere fahişenin ağırlığına göre bir ceza uygulanmalıdır”

Maddi hata :

  • a.      Zina’nın cezası tanımlanmaktadır.
  • b.      Zina dışında olası Fahşa eylemlerine uygulanacak tek bir yaptırım vardır ve bu da bellidir.
  • c.      Yaptırımların artırılması anlamına gelebilecek herhangi bir cezai müeyyide yoktur. Azab kavramı “ceza” olarak anlaşılamaz.
  • d.      O halde, hangi gerekçeye dayanılarak zina dışındaki fahşa olabilecek olası eylemlere yönelik herhangi bir ceza tanımı yapılabilir? Zaten tanımlı olan yaptırımlar yetersiz mi kalmıştır?

e.      Eğer metnin önerileri ciddiye alınacak şeyler değil ise, neden metne ihtiyaç olsun?

İddia : “fahişeyi getiren cariyelere uygulanacak cezanın yarım olduğu söylenmektedir.”

Maddi hata :  İlkesel olarak peygambere atıfla, kölelik kavramının ortadan kaldırıldığı söylenmektedir. Metnin bu konuda herhangi bir tanımı veya öngörüsü yoktur. Buna rağmen

  • a.       Hangi gerekçe ile bir köle olan “cariye” kurumundan söz edilmektedir?
  • b.      Köleliği ortadan kaldırdığı iddia edilen bir metne dayanarak hangi somut kanıtlara göre kölelik hukuku geliştirilmektedir?
  • c.       Hukuksal anlamda “cariye” tanımını kullanmak, her şeyden önce metnin öngörüleri ile çelişki anlamına gelecektir. Metinde bunun karşılığı olmasa bile, geleneğin kendi söylemi içerisinde tutarsızlık demektir.

d.      İddia metin ile çelişmektedir.

İddia :  “Bunun mantıklı tek bir izahı vardır. O da yapmadığı halde o sapıklığı meşru görmesi, hak olarak görmesidir.”

Maddi hata : Peygamberlerin kusursuzluğundan yola çıkarak eşlerinin de kusursuz olması varsayımına dayanan tutarsız bir iddiadır. Çünkü:

  • a.       Peygamber olanların da hata yapabileceği
  • b.      Onların toplumun diğer üyelerinden farklı olmadığı
  • c.       Beşer türünden oldukları

Metnin açıkça ifade ettiği şeylerdir. Şu halde, hangi gerekçe ile böyle bir çıkarım yapılabilmektedir? Bu metin ile çelişki anlamına gelmez mi?

Tabii, “sapıklık” olarak tanımlanan şeylerin ne olduğu, hangi toplumların ahlaki değerlerinin daha doğru, hangilerinin yanlış olduğu çokça tartışılması gereken bir konudur. Buna bağlı olarak iddia edildiği gibi, sapıklık olarak kabul edilen (yazar tarafından) şeylerin cezalandırılması, bunların hoş karşılanmaması ve asla müsamaha gösterilmemesi önerisi, şiddetin bir başka şekli olmalıdır.

Burada şunu ifade etmeliyiz: bu metin bir bilimsel metin değildir. Dolayısıyla herhangi bir değeri yoktur. Biz sadece bilimsel metodoloji açıdan olası maddi hataları ortaya koyduk ve tutarsızlığını ifade ettik. Metnin içerdiği “teolojik” algı bizim eleştirdiğimiz veya ilgilendiğimiz bir mesele değildir. Herkes dilediği gibi inanabilir. Bizim ifade etmeye çalıştığımız şey, “bilimsellik” iddiasında olanların ortaya koydukları çalışmaların bilimsellikten ne kadar uzak olduğunu göstermekten ibarettir.

Böyle bir metodoloji ve anlayış ile ortaya koyulabilecek olan hukuk veya fıkıh, herhalde evrensel niteliklere sahip bir hukuk olmayacaktır. 

Lütfi Hocaoğlu
25.08.2015
21:03

1

 

Zina ve Fahşa kavramları ile ilgili olarak daha önce fikrimizi beyan etmiştik. Bazıları aynı olmakla birlikte, Zina’ya neden fiziki yaptırım uygulandığı konusu bizde net değildi. Bu bakımdan eksikliği gidermek ve bizeatıf yapılmış olması sebebiyle kendi tanımımızı yapmak gerekli olmuştur.

Elbette burada kimeyse bilimsel metodolojinin ne olduğunu, nasıl hareket edilmesini anlatacak değiliz. Metne bakarken hangi perspektiften bakılması gerektiğini de söyleyecek değiliz. Biz sadece bize göre olan, anlaşılan şeyi söyleyebiliriz.

Ama maalesef yorumun devamında yazının ilmi bir metin olmadığını devamlı olarak söylüyorsunuz. Size göre bilinen ve anlaşılanın bilimsel olduğunu, bizim yazdıklarımızın bilimsel olmadığını söylüyorsunuz.

Ancak şunu çok iyi bilmek gerekir:

Bilgi olmadan fikir olmaz.

Arapça bilmeden de Kuran’dan hüküm çıkarılamaz. Tabi ki amacınız tahrif değilse.

 

Tanımlar :

Fahşa :  Genel çerçevesi itibariyle “çılgınlık” tır. Henüz kesin bir tanıma ulaşmış değiliz, ancak, genel itibariyle, çok geniş içeriği olan, hangi sebeple olursa olsun, zaman zaman veya sürekli olarak çılgınlık noktasına gelen davranışları veya eylemleri ifade eden bir kavramdır.  Bir cinsellik suçu veya eylemi değildir. (cinsellikle ilgili bazı eylemler de fahşa kapsamına giriyor olabilir, bu fahşayı cinsel suç haline getirmeye yetmez)

Metinde Fahşa’nın kesin ve net bir yaptırımı yoktur. Bazı türlerine getirilmiş düzenlemeler söz konusudur ki, bunlar fahşa türlerinin özelleştirilmiş halidir. Genelleştirilemez, sadece zina gibi özel olarak tanımlanmış olan eylemler için geçerlidir. Bir ceza ancak bir fiile uygulanır, benzer fillerin varlığı cezanın benzeşerek genişletilmesini gerektirmez.

Fahşa, sözleşmeye dayalı olmayan fiilleri kapsar. Sözleşmeye dayalı olmadığı için hukuki bir yaptırımı yoktur. (zina’daki yaptırımın dayanağı, sözleşmenin ihlali sebebiyledir, fahşa olduğu için yaptırım öngörülmemiştir)

Fahşanın çılgınlık olduğunu iddia etmeniz çok ilginçtir. Hem Arapça bilmeyeceksiniz, Arapça sözlükleri orjinalinden okuyamayacaksınız ama Fahşa’ya verilen anlamın yanlış olduğunu söyleyip doğrusunun “çılgınlık” olduğunu iddia edeceksiniz. Lütfen orijinal Arapça sözlükleri açınız ve Fahşa, Fahişe, Fuhuş, Fahiş kelimelerini okuyunuz bakalım. Maalesef (sizin için) ben onlarca sözlüğü taradım, bu kök ile ilgili onlarca sayfa orijinal lügat maddesi taradım ve bununla da yetinmeyip internette bu konudaki Arapça forumları okudum.

Siz de verdiğiniz “çılgınlık” manasını gösteren bir orijinal Arapça metin parçası buraya koyun, biz de görelim. Sadece anlamı budur diyerek anlamı o olmuyor.

 

Köle/Cariye :  Metinde Köle veya cariye anlamına gelebilecek herhangi bir ifade yoktur. Köleliği reddene bir sistemin köle hukukundan söz ediyor olması imkansızdır. Metinde geçen ifadeler “sözleşmesi olan hizmet görenleri” ifade eder. Pagan hukukunun kitaba monte edilmiş hali İslam hukuku olarak değerlendirilemez.

(Nisa kelimesinin tanımı yapılmamıştır. Kelimenin kökeni itibariyle “Kadın”anlamına gelmeyebileceği kuşkusu vardır ve değerlendirilmelidir. Çünkü metin eril ve dişil kavramlarını zaten kullanmakta ve canlı varlıkları da bu şekilde tanımlamaktadır. Zevc, cinsiyete atıfla kadın değildir. Bir şeyin eşidir. Bu erkek de olabilir kadın da olabilir)

Sözleşmesi olan hizmet görenler anlamını veriyorsunuz. Kölelik yoktur diyorsunuz. Doğru söylediğinizi var sayalım, o zaman Peygamber’in döneminde ve sahabe döneminde köle yoktu da deyin de bir duyalım.

Nisa’nın kadın anlamına gelmeyeceği kuşkusunu düşünüyorsunuz. Niçin açıp bakmıyorsunuz lügatlara ya da niçin Kuran’ın bütününe bakmıyorsunuz. Nisa “kadınlar” demektir zaten, “kadın” demek değildir. İsm-i cemdir. Tekili ünsa’dır. Nisa’ya canlı varlık manasını vermek sanki bir tahrif çalışmasına benziyor. Kuran’da geçen anlamı çok kesin olan, anlamı konusunda herhangi bir ihtilaf olmayan kelimeleri bile zihinlerde kuşkulu hale getirmek metnin manasını tahrif amacından başka bir şeye benzemiyor.

Zevc zaten eril veya dişil bir kelime değildir. İkisi için ortaktır. Erkeğe izafe edilirse kadın, kadına izafe edilirse erkek anlaşılır. Allah’a şükür, şimdiye kadar ilk defa doğru bir ifade gördük.

 

Cinsellik : Metne göre “insan hakkı”dır ve asla sınırlandırılamaz.

Metinde böyle bir ifade yok. Nereden çıkardınız. Metin bunun tam tersini söylüyor. Galiba yazıyı okumadınız, üstün körü geçtiniz.

 

Zina : Nisa veya hizmet görenlerden sözleşmesi olanların sözleşmeyi ihlal etmelerinden doğan bir yaptırımdır. Bir cinsellik suçu değildir. Temelde zinada belirleyici olan Nisa olanın sözleşmesidir. Erkek olan tarafa uygulanan ceza bu sözleşmenin ihlaline ortak olmasından dolayıdır. Erkek olan tarafın sözleşmesi olmayan bir Nisa ile cinsel ilişkisi zina değildir. Sözleşmesi olan bir Nisa’nın sözleşmesi olsun veya olmasın herhangi bir erkekle sözleşme dışı ilişkisi zinadır. Bu da sözleşmenin ihlaline dayanır.

Bunu neye dayandırdınız. Sürekli olarak metnin ilmi olmadığını iddia ediyorsunuz. Bunun dayanağı nedir. Lügatlar mı, ayetler mi? Bence sizin tahrif etmek isteyen aklınız.

 

“Aralarında nikah akdi olanların cinsel ilişkisi” olarak tanımlayabilmek için Nisa 24. Ayeti metinden çıkarmak gerekir. Nisa 23 de nikah ifadesi yer almaz.

Nikâh ifadesi yer almaz tabi ki. Çünkü burada zaten aralarında nikâh yapılamayacak kimselerden bahsetmektedir. Burada haram edildi denmektedir. Çünkü haram edilen aralarındaki cinsel ilişkidir.

 

Eğer zina cinsellik suçu olarak kabul edilirse, cinsellik içeren tüm eylemler suç haline gelir. Kitapla derin bir çelişki oluşturur.

Bu nasıl müthiş bir bilimsel açıklama. Yani cinsellik serbestse her durum için serbest, yasaksa her zaman yasaktır diyorsunuz. Sizin mantığınızla cinsellik tümüyle serbest olur ve ensest ilişkiler de suç olmaz. Çelişki aslında burada. Laf kalabalığı ile olmuyor, önce mantıklı olmak gerekir.

 

Nebi : Haberci. Topluma bilgi sağlayan, onları bilgilendiren ve rehberlik eden kimseleri ifade eder. Bilgi kaynaklarını kullanabilen, yorumlayabilen ve bilgi üretebilen kimselerdir. Kutsal bir kimse değildir.

Tanım doğrudur. Kutsal kimse yoktur. Ama burada tanımlanan nebi en-nebi’dir ve belirli bir kimsedir.

 

Şahit : Görsel tanıklıkla sınırlandırılamaz. Teknik ve fiziki tanıklığı da içine alan geniş bir kavramdır.

Aynen katılıyorum. Şahitlik görsel ve/veya bilimseldir.

 

Nikah : Zorunlu olmayan bir sözleşmedir. Cinsellik ile ilgisi yoktur. Normal koşullarda cinsel ilişki yaşayamayan, parası olmayan veya gücü olmayan veya herhangi bir sebeple yetersizliği olan kimselerin kamuya başvurmaları halinde kamunun onlara sağlayacağı destek sebebiyle ikili ilişkilerin tescil edilmesi anlamına gelir. Talebe bağlıdır. Kimseyi zorla nikah altına almak mümkün değildir, kimseye nikah şartı getirmek de mümkün değildir.

Lisanu-l Arabdan:

نَكَحَ فلان امرأَة يَنْكِحُها نِكاحاً إِذا تَزوجها.

Filan kimse kadını nikahladı, onu nikahlar, nikâh (mastar), onunla zevc olduğu zaman.

 

أَصل النكاح في كلام العرب الوطء، وقيل للتزوّج نكاح لأَنيه سبب للوطء المباح.

Arap kelâmında nikâhın kökeni “cinselliktir”. Ve denilir ki tezevvüc (eş olmak, zevç olmak) içindir. Mübah cinselliğin sebebidir.

 

النكاح الوطء وقد يكون العَقْدَ

Nikah cinselliktir ve akit gerçekleşmiştir.

 

Siz nasıl nikâhın cinsellikle ilişkisi yoktur diyorsunuz. Manası çok açık ve net olan, manasında icma olan bir kelimeye öyle saçma manalar verebiliyorsunuz ki akıl almıyor. Hiçbir dayanak yok. Amaç belli: Kuran’ı tahrif.


Lütfi Hocaoğlu
25.08.2015
21:12

2

 

Cezalar :

Zina cezası : Sözleşmeden doğan yükümlülüğün tek taraflı olarak ihlali sebebiyle yaptırım uygulama hakkı doğar. Zina cezası cinsellik sebebiyle değil, sözleşme ihlali sebebiyle uygulanabilir. Çünkü suç olan cinsellik değildir.

Çok güzel, cinsellik tümüyle serbest olmalı ya sözleşme ihlali ortaya çıktı. Hangi sözleşmenin ihlali?

Bir de tek taraflı ihlal oluyor. Ama ayete bakmıyoruz tabi. Bilimsellikte zirve. Ayette zaniye ve zani diyor. Tek taraflı ihlalde neden iki tarafa ceza veriyoruz. Kuran’ı tahrif etmek için, zinayı cinsellikten çıkarmak için, sonsuz cinsellik için, sonsuz ahlaksızlık için mantığın kaybolma anı: tek taraflı ihlale iki taraflı ceza. Bu en ilkel kabilelerde bile yoktur.

 

Tanıklığın yetersizliği :

Kişi haklarının ihlali: Mahremiyetin ihlali veya bireylerin gözetlenmesi, takip edilmesi gibi mahremiyet ihlali veya kişi haklarının ihlali anlamına gelecek eylemlerin önlenmesi içindir. Yetersiz tanıklığa getirilen yaptırım, özgürlükleri korumayı amaçlar.

Suç isnadının önlenmesi :  Toplumsal sözleşmelere göre suç kabul edilen veya yaptırım öngörülen eylemlerin bireylere isnad edilmesini önlemek, iftira ve haksız cezalandırmaların önüne geçmek için tanıklıkta sınırlandırma şartı getirilmektedir. Canı isteyen bir başkasını suçlamasın diye.

Katılıyorum. Kimseye zina isnadında bulunamazsınız. Bunun amacı suçu at izi kalsın şeklinde bir durumun önlenmesidir. Kim iddia ederse ve dört şahit getiremezse 80 kırbacı yer.

 

“Allah’tan bir yol bulununcaya kadar” mealindeki ifadeye dayananrak üretilen ceza, fiziki bir ceza veya hapis cezası değildir. Bu tamamen eylemi gerçekleştirenleri ve onların etkileyebilecekleri sosyal çevreyi korumayı amaçlayan bir gözetim şeklidir. Bugünkü haliyle hijyen ve sağlık kontrolüdür. Herhangi bir hastalık veya bulaşıcılık riski yoksa kimseyi gözetim altında tutmak mümkün olmaz. Bu bir ceza olarak öngörülmemiştir. Hapis cezası da değildir.

Metodolojik açıdan, kur’ana dayanarak hapis cezası verilemez. Hangi gerekçeyle olursa olsun, bir kimsenin özgürlüğünün kısıtlanması veya ortadan kaldırılması mümkün değildir.

Evet, bugünkü anlamda bir hapis cezası değildir. Zaten ayette evlerde hapsedin dememekte, evlerde tutun demektir. Onların toplumdan tecridi amaçlıdır.

 

Hizmet görenlerin ceza indirimi :  Hizmet görenler, sözleşme hükümlerine göre hareket eden ama nihayetinde görevlerini yapan kimselerdir. Görevlerini yaptıkları sürece özgürlüklerinin bir kısmından fedakarlık etmiş olurlar. Dolayısıyla sözleşme ihlali olsa bile, özgür iradenin olmayabileceği ihtimali nedeniyle indirim öngörülmektedir. Yani herhangi bir sebeple belli ölçüde feragat gerektiren, bağlayıcılığı olan sözleşmelerin varlığı ceza indiriminin nedenidir.

Kölelere hizmet görenler manası verirseniz işte böyle tuhaflıklar ortaya çıkar. Hizmet görenlere niçin ceza indirimi uyguluyorsunuz. Onlar hür değil mi? Hizmet gördüğü için tüm cezaları yarım mı alacaklar?

Batılı kafası ile kölelik yoktur diye iddia ederseniz işte böyle çelişkiler içinde boğulursunuz. Zaten çok açık bir ifade ile köleliği tanımlıyorsunuz: “özgür iradenin olmayabileceği ihtimali”. Kendi çelişkinizi kendiniz açıkça ortaya koyuyorsunuz.

 

Sözleşmenin sınırlandırılması : Zani ve zaniye, mü’min ve Müslim, müşrik ve diğerlerinin karşılaştırılması, sözleşme ihlalinin hangi seviyede meydana geldiği ile ilgilidir. Dolayısıyla yeni bir sözleşme ancak aynı seviyede olanlarla yapılır. Sözleşmede denklik esastır. Eşit haklar ve eşit yükümlülüklere dayanır. Bir tarafı baskılayan, bir tarafa aşırı haklar sağlayan sözleşmelerin geçerliliği yoktur.

Yani müslimle mümin arasında sözleşme olmaz diyorsunuz. O zaman Medine sözleşmesinin ilk maddesini okuyunuz. Bunu nereden çıkardınız. Zani ve zaniyeye elbette asıl manası dışında saçma manalar yüklerseniz böyle tuhaf çözümler bulmanız gerekecektir. Bir tahrif başka yeri bozar, onu düzelteyim derken başka yerde çelişkiler ortaya çıkar.

 

Lezbiyenlik/homoseksüellik :  Metinde bu anlama gelebilecek herhangi bir ifade yoktur. Lut kavminin uğradığı sonuç, cinsel hayatlarıyla ilgili değil, toplum olarak zarar verir hale gelmelerinden dolayıdır. Yani hukuksuzluklarından dolayıdır. Çok kadınla ilişkiyi kabul eden bir metnin, iki kadını veya iki nisayı tanımlıyor olması son derece doğaldır.

Lut kavminin cezasının cinsel olmadığı sonucuna ne güzel vardınız. Galiba Kuran’ı hiç okumadınız. Ya da daha doğrusu homoseksüelliği nasıl meşrulaştırırım diye bir derde düştünüz ve bu saçmalıkta ve zırvalıktaki en zirve iddiayı ortaya attınız.

Şehvetle erkeklere geliyorsunuz ne demek? Kadınlar yerine erkeklere geliyorsunuz ne demek. Ama bunun için sizin çözümleriniz açıktır: Nisa’ya başka mana verirsiniz, Recul’e başka mana verirsiniz, olur biter. Öyle ya kafadan atmada sınır yok. Bilgiye de gerek yok. Bu böyledir diye yazınca öyle oluyor ya.

 

Iddet suresi : Sadece sözleşmeden doğan yükümlülüktür. Temelde cinsellikle ilgisi yoktur. Sözleşmenin hukuki sonuçlarının tesbit edilmesini amaçlar.

Cinsellikle ilişkisi yoksa niçin boşananlar bekliyorlar. Başka biriyle cinsel ilişkide olması sözleşmenin hukuki sonuçlarını belirlemeye engel mi? Yine akıl dışı mana. Pardon bu kitap akledenlere hidayetti.

 

Eza : İşkence olarak anlaşılması, metnin sistematiğine tümüyle aykırıdır. Kaldı ki “azab” kelimesi zaten kullanılmakta, çeşitli farklı versiyonları ise zaten kitapta yer almaktadır. Acıtıcı bir şey olması işkenceyi gerektirmez. Tıbbi veya kriminolojik testler de acıtıcı olabilir ki bu da gözetimin amacı ile örtüşen bir durumdur. (bu kavramın tanımlanması gerekmektedir)

Metinde hiç bir yerde “işkence” ifadesi geçmemektedir. Bunu kendi kendinize uyduruyorsunuz. Kuran’ın anlamsal tahrifinin yanında bizim metni de tahrif ediyorsunuz.

 

Nisa 23 sınırlamaları : Tamamen hukuki sınırlamalardır. Yakın akrabalar arasındaki sözleşmelerin dayandığı çerçeve, genel sözleşme hükümlerinin dışındadır. Çoğu zaman akrabalar arasındaki sözleşmelerin geçerliliği de yoktur. Dolayısıyla sözleşmeye muhatap olacak olanların, sözleşmeye yetkili olmaları da gerekir. Böyle bir sözleşmenin hukuki sonuçları olmayacağı açıktır.

Bu nasıl bir sözleşme yasağı ki “anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşin kızları, kız kardeşin kızları, sizi emziren anneleriniz, emzirmeden dolayı kız kardeşleriniz, kadınlarınızın anneleri, ilişkiye girdiğiniz kadınlarınızdan olan korunaklarınızda olan üvey kızlarınız (Eğer onlarla ilişkiye girmemişseniz size cünah yoktur), Sizin soyunuzdan olan oğullarınızın helallikleri, geçmişte olan haricinde iki kız kardeşin arasını cem etmek (Allah mağfiretlidir, merhametlidir) ve kadınlardan muhsen olanlar” ile sözleşme yapmak haram oluyor. Aklın sınırları zorlanıyor. Bunun cinsellikle ilişkisi olmadığını iddia ettiğiniz anda bu insanlarla aranızda sözleşme yapamaz hale geliyorsunuz. Sözgelimi halanızla ya da teyzenizle bir şirket kurmanız haram oluyor.

Tahrife çalışmak çelişkileri de getiriyor ve tuhaflıkların zirvesine çıkıyor.

Bir de sözleşme yapamayacaklarımız her nedense sadece kadınlar. Amcalar, dayılar yok. Allah Allah, bu nasıl bir iş. Sözleşmeyi kadınlarla yapmak harammış. Öyle ya sizin mantığınıza göre kadınlar ikinci sınıf oldular. Onlarla sözleşme yapamıyoruz.

İşte manayı tahrif etmeye kalkınca böyle saçmalıklar ortaya çıkıyor.

 

Nebi Nisaları : Buna yönelik herhangi bir yaptırım yoktur. Neden-sonuç ilişkisine dayalı olarak ortaya çıkacak zorluğu ifade eder. “azab” kavramının amacı budur. Kırmızı ışıkta geçenlere azab vardır. Çünkü karşıdan gelen bir otomobilin atında kalabilirler. Herhangi bir kırbaçlama veya zinaya uygulanan cezanın katlanarak uygulanması söz konusu olamaz. Zina bir fahşa türüdür ama fahşa zina değildir.

Azabın manasını “fiziksel hasar ihtimali” manasına getirdiniz ya helal olsun. Ayette açıkça nebi nisalarına fahişe getirmeleri halinde iki kat azap var derken siz burada olması söz konusu olamaz diyorsunuz. Tabi bunu iddia ederken iki kat kelimesine başka mana veriyorsunuzdur. Zina ayetini okuduğunuzda 100 kırbaç vurun dedikten sonra azblarına müminlerden bir taife şahit olsun diyor. Yani 100 kırbacın azap olduğu açıkça söylendiği halde tahrifat için azaba başka mana, iki kata başka mana üretebilirsiniz. Ama sizin çabalarınız Kuran’ı tahrif edemez.

Diğer taraftan Kuran’ı ve metni dikkatli okumadığınız belli oluyor. Dikkatle okuyun bakalım. Zina fahşa mı fahişe mi?

 

Cezanın azaltılması veya çoğaltılması : Zina suçuna yönelik cezalar belirlenmiştir. Sadece zina fiilini işleyenler ve yetersiz tanıklığa yaptırım uygulanabilir. Başka herhangi bir fahşa türüne zina için öngörülmüş olan yaptırımlar uygulanamaz. Bu hukuk usulu bakımından da büyük bir yanlıştır. Cezanın genelleştirilmesi mümkün değildir çünkü cezalar fillere aittir. Eğer Zina, Fahşa’yı da kapsıyor hale getirilirse, bu durumda toplumda herkesin kırbaçlanması gerekebilir. Eğer bunda bir sakınca yoksa ve böyle bir hukuku kabul edenler varsa, bu onların bileceği iştir.

Ancak ayette kullanılan ifade “azab”dır ve bu kırbaçlamak değildir. Bir yaptırım da değildir. Filin sonuçları sebebiyle ortaya çıkan zorluğu ifade eder. Neden-sonuç ilişkisinden doğan bir şeydir.

Zina fahşa değil, fahişedir. Fahişelerin de en hafifidir. Azabın kırbaçlama olmadığını iddia etmek zina ayetinde onların azabına şahit olsun ifadesini yok saymaktır. Üstünü örtmektir, kapatmaktır.

 

Bu konuda söylencek çok şey vardır ama hukuk sınırları içinde “cinsellik” üzerinden bir suç geliştirmek metin açısından mümkün değildir. Hak olan bir şey suç haline getirilemez.

Sizin hukukunuza göre ensest ilişkiler de suç değildir, haktır, o da cinselliktir. Sınırsız özgürlük vardır ya. Çünkü Nisa 23’ü anne, hala, teyze v.b. gibilerle sözleşme yapma hakkının haram edilmesi olarak yorumladınız. Cinsellik ya herkes için serbest ya da herkes için yasaktır mantığını ileri sürdünüz.

 

Hukuk usulu bakımından, bir eylemin veya bir fiilin suç sayılabiliyor olması için, oy filin kural ve koşullarını belirleyen bir sözleşmeye dayanıyor olması gerekir. Sözleşmesiz suç olmaz. Veya kuralsız suç olmaz. Bir sözleşmenin varlığı ve tarafların bu sözleşmeyi imzalamış olmaları gerekir. Hukuk açısından hayali suç üretilemez. Kur’an açısından somut nedenlere bağlı olmalıdır ve bunlar da yazılı olmalıdır. Taraflardan herhangi birinin sözleşmeyi imzalamamış olması, yaptırım uygulamayı önler.

Buna göre aralarında sözleşme olmadığı için batıdaki gibi herkes istediğiyle yatar diyorsunuz. Cinsellikte sınırsızlık.

Önce bir hukuk usulü okuyun. Kamu hukuku nedir, özel hukuk nedir? Sizin söylediğiniz özel hukuk için geçerlidir. Kamu hukukunda böyle bir şey yoktur. Kuran’da bir fiil için bir ceza belirtilmişse o kamu hukukunu ilgilendirir. Kişinin sözleşme yapmasını gerektirmez.

 

Metin açısından Vücuda hasar verebilecek fiziki ceza uygulaması mümkün değildir. İşkence ve benzeri cezalandırma yöntemleri temel hakların tümüyle ihlali anlamına gelir ki bu metnin öngördüğü sistemin ortadan kaldırılması demektir.

Bunun da çözümünü bulmuşsunuzdur. Celde kelimesine kırbaçlama değil, başka mana verirsiniz. Mesela “cildi boyamak” nasıl? Nasıl olsa aynı kökten geliyor. Sözleşmelere uymayanların cildi belirli bir renge boyanır ve ifşa edilmiş olurlar. Ben sizin yerinize güzel bir tahrif ürettim.

 

Tartışmalar fazlasıyla dağılmış ve konudan uzaklaşmaya başlamıştır. Ancak bir noktaya daha işaret etmemizde yarar vardır, çünkü tümüyle ayrılmaktayız. Kısas, “adam öldürmek” değildir. Bir kimse öldürülerek hayatta tutulamaz.

Kısas adam öldürmek demek değildir. Doğru. Adam öldürmede kısas vardır. Kısas misilleme yapmak, karşılık vermek demektir. Öldürene aynı şekilde misilleme yapmak, onu da öldürmektir.

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِصَاصُ فِي الْقَتْلَى

Ey iman edenler, Katla’da kısas size yazıldı.

Bunun da çözümünü bulursunuz nasıl olsa. Katla’ya başka mana bulursunuz. Ama bu konuda size yardımcı olamayacağım. Onu da kendiniz yapın.

 

Bedene fiziki hasar vermenin yasaklanmış olduğu bir sistemde, hangi sebeple olursa olsun, öldürme, uzuv kesme gibi cezalar düşünülemez. Hırsızlığı gerektirecek koşulları ortadan kaldırmayan bir toplumun, hırsızlık yapana söyleyecek sözü yoktur.

Bedene fiziksel zarar vermenin yasaklandığı sistemi nereden çıkardınız. Cümleye öyle başlanıyor ki sanki Kuran bedene fiziksel zarar vermeyi yasaklıyor sanacaksınız. Bilmeyenler de bu adam doğru söylüyor sanacak. Dayanak nerde, dayanak! Ayet göze göz, buruna burun, yaraya yara diyor. Asın, elleri ve kolları çaprazlama kesin diyor. Ama çözümü basit değil mi? Her kelimeye başka başka manalar uydurursunuz. Bir bakarsınız ki Kuran olmuş başka bir Kuran.

 

Son olarak, "Kuran" kelimesinin neyi tanımladığı veya ifade ettiği tanımlanması gereken bir kavramdır. "bu kuranda açıkladık" ifadesinin neyi kasdettiği bu bakımdan açık değildir. Ancak mudi'nin iddiası olan "her şeyin örneği" metin olarak kitapta yoktur. Örneğin kitap hastalıkları ve bunlara karşı çözüm önerilerini söylemez. Başka olmayanlar da sayılabilir ama bu yeterli olur. Bu durumda metin kendisiyle çelişmiş olur. Tanımsız hukuk veya fıkıh olmaz. Olursa da herkesin kendi kafasına göre olur ki o da metni bağlamaz.

Kuran kelimesinin neyi ifade ettiği açıktır. Ayette bu Kuran dediği zaman, harf-i tarifle getirdiği zaman okuduğunuz kitaptır. Öyle ya tahrifte sınır yok. Kuran kelimesinin nekre geçtiği yerlerde başka manalara geldiği doğrudur ama marife geçtiği yerlerde, özellikle de haza ile geldiği zaman başka mana vermek imkân dışıdır.

 

Bu açıklamayı yapma gereği duyduk, çünkü tartışmalarda atıf yapılmıştı. Görünüşe göre ne hukukta, ne hukuk usulünde, ne de genel metodolojide anlaşma şansımız yoktur.

Evet asla ve asla anlaşma şansımız olmadığı açıktır. Çünkü bizim metodumuz bilimseldir. Delillere dayanır, kendi içinde tutarlıdır. Çünkü bizim amacımız Kuran’ı anlamaktır, tahrif değil.

Lütfi Hocaoğlu
25.08.2015
21:48

3

 

Buraya kadar “Hong Kong” kafası olarak anladığımız hukuk usulune göre metinden çıkarabildiğimiz veya anladıımız görüşlerimizi özetlemeye çalıştık. Şimdi de kısaca söz konusu makalenin “bilimsel” yönüne bir göz atmakta yarar vardır. Böylece aramızdaki bakış farklılığının nereden kaynaklandığı belki anlaşılabilir.

Öncelikle kavramları teşhis etmeden, işlevselleştirmeden, tanımlamadan doğrudan önkabullerle yola çıkarak sonuca gitmeye çalışmanın nasıl bir manzara ortaya koyduğunu size göstermek istiyoruz. Ancak bunu bir polemik konusu yapmak arzusunda değiliz. Bu nedenle tartışmaya girmeyi düşünmüyoruz. Sadece sizinle paylaşmak ve mümkünse düşünmenizi sağlamak yeterli olabilir.

Önce bilimsel metodolojinin ne olduğunu ortaya koymak gerekir. Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi, bir bilginin (knowledge) bilimsel olabilmesi için nesnel (objective) bilgi olması gerekir. Bunun için

a. Önce tasvir edilmesi (betimleme: description),

b. Sonra târif edilmesi (tanımlama: definition),

c. akabinde ölçülmesi (measurement)

d. ve nihâyette tasnif edilmesi (sınıflama: classification) gerektirir.

Bu şekilde elde edilen bilginin bir "bir işe yarama potansiyeli" olması gerekir ki üzerinde çalışılmaya değsin. Bunun dışında kalan bütün söylemler özneldir (subjective). Bir iman itikat konusu olabilir ama asla “ilim” konusu olamaz.

Evet dediğiniz tam olarak doğrudur. Bu nedenle biz bütün kelimelerin sözlük manalarını alıyoruz. Arapça gramer bilgisini kullanıyoruz.

Şunu da eklemek gerekir. Bir konuda bilimsel çalışma yapabilmek için o konunun dilini bilmek gerekir. Tıp dilini bilmeyen tıbbi konularda araştırma yapamaz, bilimsel yazı yazamaz. Arapça dilini ve gramerini incelikleri ile bilmeyen de Kuran’dan hüküm çıkaramaz. Çıkarır ama saçmalıklar üst üste gelir. Daha da tuhafı bilimsel metin yazanların metinlerinin yanlış olduğunu, bilimsel olmadığını iddia edebilir hem de hiçbir bilimsel kanıt getirmeden.

 

Kur’an denilen metnin sürekli olarak “akla, düşünceye ve deneyime” atıf yapması ile aynı gerekçelere sahiptir. Objeleri ve simgeleri bir araya getiren insan beyni, bunlardan sonuçlar üretir ve dış dünyada olup bitenler ile karşılaştırarak bilgiye ulaşır. Kitabın önerdiği şey de herhalde bu olmalıdır çünkü aksi durumda, özetle “akla” atıf yapan ayetlerin tümü yanlış olmalıdır.

Evet Kuran akla atıf yapar ve ayetler akli bir bütünlük içinde yorumlanmalıdır. Aksi halde çelişkiler yumağı ortaya çıkar. Akli yapılmayan yorumlar bir yerde tahrif yapayım derken başka yerde akla uygun olmayan sonuçlar doğurabilir.

 

Buna göre, bir “ilmi” veya “bilimsel” çalışma, bütün olasılıkları bir araya getirip her birini ayrı ayrı tanımlayamıyor veya tanımlamıyor ise, bunları ölçeklendiremiyor veya varlık alanına indirgeyemiyorsa, ve elbette çalışmanın veya deneyin doğal süreci içerisinde ortaya çıkan verileri sınıflandıramıyor ise, burada “ilim”den söz edilemez.

Aynen öyledir. Ancak sınıflandırmanın yapılabilmesi için o konuda bilgi sahibi olmak gerekir. O konunun dilini bilmek gerekir. O konunun dilini bilmeden yapmaya çalıştığınız ilim saçmalıktan öteye gitmez. Arapça bilmeden Kuran üzerinde yazılmış bir metnin bilimsel olmadığını iddia etmek gibi.

 

Bunu niçin söylüyoruz? Karagüllenin sıklıkla tekrar ettiği “her söze kulak vermek ama en doğrusuna uymak” comlesi sebebiyle. Bu cümle aslında bilimsel metodolojinin doğasını tarif eder. Önkabuller yoktur. Her bilgiyi alırsınız, onu akli süreçlerden geçirirsiniz ve nihayet bir sonuç elde edersiniz. Bu da sizin doğrunuz olur.

Aynen katılıyorum. En güzeline uyarız. En saçmasındaki saçmalıkları da ortaya dökeriz.

 

Hedefimiz şudur: Genellikle “usul” tartışmaları yapılıyor olmasına rağmen, bu tartışmaların veya “usul” denilen yani “metod” denilen şeyin sadece bir söylemden ibaret olduğunu göstermek isteriz. Islamcı çalışmalarınızın çoğunluğunda bu açıdan derin kaymalar vardır ve zaten gerçekten “ilmi metodoloji” süreçlerine dayalı bir algılama biçimi de ortaya çıkamamaktadır.

İlmi metodoloji kendi içinde tutarlıdır. Çelişkiler yumağı yoktur. Tahrif çelişkileri getirir.

 

Konuyu fazla dağıtmadan, sadece bilimsel metodolojinin gereklerine göre bir değerlendirme yapalım:

İddia : “İnsanlar Allah’ın kendilerine yol göstermesi için indirdiği kitapları göz ardı edip kendi akıllarını tanrılaştırdıkları zaman ortaya çok feci sonuçlar çıkar.”

Maddi hata :  Burada ciddi bir çelişki vardır. Eğer kutsal metinler, “insanlar –ki bu kavramdan şimdilik bizi anlamamız gerekiyor-“ için “yol gösterici” ise, insanlar bunu nasıl fark edip çözümleyecekler akıl olmadan? Oysa bir önermenin geçerli olabilmesi için, deneysel süreçlerinin tamamlanması ve somutlaşmış olması gerekir. Eğer akıl bir anlam ifade etmiyor ise, bu durumda “yol gösterme” eylemi hiçbir değer taşımaz. Çünkü zaten yol gösterici olan şeyin gösterdiği şeyi anlamamız mümkün olmaz.

Katılıyorum, aklı olmayanlara kutsal kitaplar rehberlik etmez.

 

İdida : Aklını tanrılaştıran batılılar Allah’ın indirdiklerini yok sayarlar ve akıllarına göre yaşamaya başlarlar.

Maddi hata : Makalenin bu cümlesi ve devamı, makalenin devamında bize ne tür sonuçlar vereceğini açıkça ortaya koyar. Yani bu makalenin bir bilimsel metin olmadığını, “zina” ve benzeri kavramların geleneksel şeklini muhafaza ve kanıtlama çabası içinde olduğunu bize gösterir. Yani metnin içeriği ne olursa olsun, bize önceden kabul edilmiş olan sonuçların ortaya konulacağını söyler. Şu halde bu metin bilimsel bir metin değildir.

Bir kelimenin tanımı, tarifi ne ise odur. Tam tersine o kelimeye kafanıza göre mana vermek bilimsel değildir.

Burada bir tahrif metodundan bahsedilmektedir. Yani zina kelimesini gördüğümüz zaman onun geleneksel manasını düşünmeyeceğiz. Sözlük manasını düşünmeyeceğiz. Ona nasıl bir mana yükleyeceğimizi düşüneceğiz ve bu da bilimsel olacak, tahrif değil.

 

Bu küçük iki tesbitten sonra diğer varsayımları göz ardı edebiliriz. Ancak küçük bir noktayı daha belirtmekte yarar vardır.

Örneğin, “Sapıklığın doğuya batıdan ihrac edilidği varsayımı” tümüyle dayanaktan yoksundur. Çünkü : 

a.      Bir kadının birden çok erkekle aynı anda evlenme geleneği batıda yoktur. Bu doğunun bir geleneğidir.

b.      Çok eşlilik aslıda batının buluşu değildir. Kurumsal manada doğur toplumlarının batıya öğrettikleri bir şeydir. Ancak çok eşlilik (birden çok kadın) yeryüzü tarihi boyunca zaten her kültürde, her toplumda var olan bir şeydir.

c.      Doğru ile yanlış veya pozitif ile negatif unsurlar veya olgular, bütün toplumlarda benzer özellikler gösterirler. Örneğin dünyanın hiçbir ülkesinde veya toplumunda tümüyle çıplaklık meşru değildir. Mayo ile şort ile veya benzeri şekilde üstsüz olarak toplumda var olabilirsiniz ama tümüyle çıplak olamazsınız. Bu durum batının buluşu değil.

Gibi pek çok neden sayabiliriz. Bundan sonra kanıtlara geçelim:

Doğu da ne zaman bir kadın birden çok erkekle evlendi. Bu nasıl bir saçma iddiadır. İslamiyet’te asla böyle bir şey olmamıştır.

Çok eşlilik vardır ve helâldir.

Çıplaklar kampları, çıplak gezmelerin meşruluğu doğuda icat edilmedi.

 

Iddia : Zumer 20 örnek gösterilerek, bu cümlenin geleneksel manada “kur’an” denilen metinde her bilginin, her şeyin bir örneğinin gösterildiği iddia edilir.

Maddi hata : “insan” “NVS ” kökünden gelen bir kelimedir ve zaten çok iyi bildiğiniz gibi, “hareket eden” varlıkları ifade eder. Yani bir yere veya bir şeye bağlı olmayan, kendi başına hareket edebilen varlıkları anlatan bir kavramdır. O halde :

a.Ayette kullanılan “linnasi” ifadesi ile biz, yani “beşer” olarak biz kastediliyor olamayız. Çünkü bizim dışımızda da hareket eden pek çok canlıyı en azından yeryüzünde biliyoruz, başka varlıkların varlığını da metinden biliyoruz.

Dedim ya, fikrin olması için ilminin olması gerekir. Bir metinin ilmi olmadığını iddia etmen için o konuda ilminin olması gerekir diye.

El-insaf: İnsan NVS kökünden mi gelir? ENS kökünden gelir. Birisini sosyal, yakın, arkadaşça hissetmek manasındaki mastarla aynı kökendendir. Kökünü dahi bilmediğiniz bir kelimeye klasik insan manası vermemek için nasıl bir saçmalama bu. Yani böcekler, atlar, kuşlar da insan oluyor. İşte ilimsizce, kafadan atarak ortaya atılan iddianın sonucu. A’sını bilmediğiniz Arapça’yla bu metnin bilimsel olmadığını iddia ediyorsunuz. Çok komik oluyor. Bari bilen birine sorun insan kelimesinin hangi kökten geldiğini.

 

b. “Hazel Kur’ani” ifadesinden kastedilen şeyin bir metin olarak var olan kitap olduğunu söyleyebilecek hiçbir kanıt yoktur.

1.       Geleneğin kur’an dediği metin, bir metin olarak veya bir kitap olarak oluşmamıştır. Dolayısıyla bütüncül bir bakış açısı ile bir kitaptan söz etmenin olanağı yoktur.

2.       Metnin pek çok yerinde farklı ifadeler ve tanımlamalar kullanılır. “söz” ve benzeri ifadeler örneklenebilir.

3.       Ayetlerin ifadelerinden yola çıkarak metnin bir şeyi “metin” veya yazılı bir belge” olarak tanımlamak istediğinde bunu rahatlıkla yapabildiği açıktır. O halde, bilimsel dayanağı yoktur. Maddi delil olmasına rağmen, bu maddi delilin tersi doğru kabul edilmektedir.

Nedir peki? Kuran’ın adının Kuran olmadığını iddia edebilirsiniz. İnsan kelimesinin böcekler manasını geldiğini iddia edebildiğinize göre, hiç şaşmamak gerek.

 

Kaldı ki örneğin “hastalıkların karşılığı kitapta nerdedir?” gibi cevabı olmayan bir soru sorabiliriz. Bu da iddianın geçersizliğini ortaya koymak için yeterli olur. Çünkü:

a.      Metinde hastalıklar tanımlanmamıştır.

b.      Yorumlardan farklı olarak metin, bazı “arıza”lardan söz eder ancak bunların çözüm yollarına dair herhangi bir şey söylemez.

c.       “Hastalık” olarak anlayabileceğimiz herhangi bir ifade metinde yer almaz.

Örneklemeleri çoğaltabiliriz. O halde iki olasılık ortaya çıkar. Ya bu ifadenin hedefi, metin olarak bilinen bir kitap değildir, veya metin çelişkilidir.

Maraz kelimesinin manası hastalık değil midir? Kaldı ki Kuran metninde her şeyden söz eder ama onu anlayabilmek için onun ilmini bilmek gerekir. Kafadan atmakla olmaz.

 

Sonuç olarak:

A.  “INSAN” kavramı tanımlanmamıştır. Başka yerderde tanımlanmış olması veya biliniyor olma ihtimali, bir bilimsel metnin başvurusu olamaz. Bilimsel çalışma kendi tanımını yapmak zorundadır. Eğer farklı yerlerdeki atıflar veya varsa tanımlar bilimsel çalışmanın da kabulü ise bunun tanımıyla birlikte ifade edilmesi gerekirdi.

Siz tanımladınız ya. Böcek, kuş, inek v.s. Hepsine insan dediniz ya.

 

B.     Cümlenin “KUR’AN” olarak ifade ettiği kelimenin gerçekte neyi tanımladığı belirtilmemiş, kavramın tanımı yapılmamıştır. Tanımsız bir kavramdan sonuç üretilemez. Çünkü ölçülebilir olmaz.

Doğru size göre Kuran başka bir şeydir. Tahrifte bu yöntemi ilk defa görüyorum. Kuran’a Kuran dememek için metin denmesi de ilk defa karşılaşılan bir şey. Kuran’ın ismini bile tahrif çabası. Tahrifte sınır yok.

 

İddia : “Fahişe” kavramından yola çıkarak, metnin kullandığı kelime, “cinsel” bir algı ile değerlendirilmekte ve özellikle kadınlara atfedilerek bunun cinsel çirkinlik olduğu varsayılmaktadır.

Maddi hata : Kelime “FHŞ” kökünden gelmesi nedeniyle ve kullanılış biçimiyle, bir şeyin eylemsel içeriğinden kaynaklanan “kuraldışılığı” ifade etmesi gerekir.

Bunu nereden çıkarıdınız. El-delil. Delil sizin aklınız mı? Öyle ya Kuran kelimesine başka, insan kelimesine başka manalar verebilen birisi için fahişe kelimesine mana uydurmak zor olmasa gerek.

Fahişe kelimesini siz üstün (!) Arapça bilginizle kadınlara atfedebilirsiniz. Ama yazıyı okumadığınız için görmemişsiniz. Orada açıklıyor fahişe kelimesinin ne olduğunu. Arapça’da ism-i fâil kalıbından gelen camid isimler vardır. Saika’nın yıldırım olması gibi. Onu kadınlara has yapmaz. Fahişe hem erkek için hem kadın için kullanılır Kuran’da ve yazıda gayet net açıklanmıştır.

 

Bu bağlamda:

a.      Metinde “fahşa” olan kavramlar sayılmaktadır ve ve sınıflandırılmaktadır. Dolayısıyla özellikle kadınlara yönelik bir eylem olduğu veya çirkinlik olduğu iddiasının maddi dayanağı ortadan kalkmaktadır.

Daha metni okumamışsınız. Fahşa ile fahişenin farkını da bilmiyorsunuz. Sonra fahşa kelimesine fahişe manası veriyorsunuz.

 

b.     Kavramın “nitelikli tanımı” yapılmamıştır. Pek çok eyleme özel olarak kullanılabilen ve ilkesel olarak birden çok ve farklı eylemleri ifade edebilen bir kavram olması nedeniyle, tüm “kuraldışı” filleri veya olguların tanımlanmış olması gerekir. Çünkü “zina” Fahşadır ama adaletsizlik de bir fahşadır. Bu iki eylem arasında herhangi bir maddi bağlantı da yoktur. İddia sahibi, En’am 151’e atıfla bu durumu kabul etmekle birlikte, göz ardı etmektedir.

Adaletsizliğin fahşa olduğunu nereden çıkardınız. Hangi ayetten veya hangi lügattan. Doğru ya insan böcek olabiliyorsa fahşa da adaletsizlik olabilir.

 

c.      Zahir” ve “Batın” tanımları yapılmamıştır. Açıkta olan bir şeyin tersi gizli olandır. Veya görünen bir şeyin tersi görünmeyen bir şeydir. Fahşa kavramının temelde bir eylemi ifade ediyor oluşu, “batın” olasılığının niteliğini de açıklar. Dolayısıyla batın olan şey, gizli görünmeyen veya bilinmeyen bir şey değil, sonuçları önceden bilinebilen ama henüz ortaya çıkmamış olan şey olur.

Ayetleri okumamışsınız. Fahşa değil, fahişenin batın ve zahir olanından bahseder. Batın kelimesine bu manayı da vermeniz sizin için hiçbir zorluk ifade etmez.

 

d.     Şura 37’ye atıfla, “Yectenibu” kelimesine dayanarak “kaçınma” gerekliliği ifade edilmektedir. Oysa “CNB” kelimenin köküdür ve gerçekte “yedeğe çekme” manasına gelir. Yani “bay-pas” etmektir. Eğer bir şey, görünen veya görünmeyen, bizim irademiz ile veya irademiz dışımızda bize ulaşabiliyor ise, bundan kaçınmanın imkanı yoktur. Kendi tercihlerimizi kontrol edebiliriz ancak, başkalarının neden olduğu sonuçları yönetmemiz mümkün değildir. Dolayısıyla “kaçınma” ifadesinin veya anlayışının dayanağı yoktur. Mantıklı delili de yoktur.

Yine manasal tahrif. Buna göre Tağut’tan ictinab edenler derken ayette Tağut’u yedeğe çekenler anlamalıyız. Ricsten ictinab edin deyince de ricsi yedeğe çekelim. Sizin mantığınızda fahişeler kötü değildir. Bu nedenle yedeğe çekelim ki fahişeler ileride lazım olur. Elbette insan böcek ya da inek olursa, ictinab da yedeğe çekme olur.

 

e.     Necm 32’ye atıfla, ve “lmm” kelimesine dayanarak, fahşanın kesin olarak hükmünü ortaya koyuyor olmasına rağmen, bu kavramla ifade edilen türlerinin göz ardı edilmesini kabul eder. Yani çelişki ortaya çıkar. Çünkü metindeki ifade  herhangi bir zorluk veya zorunluluğa dayalı bir eylem değildir. Kaldı ki kelime, “çılgınlık” anlamına gelmektedir. Etimolojik olarak, “kulağın yumuşak yerinden aşağıya doğru sarkan saç” için kullanılmıştır.

Kelimenin manasını nereden alıyorsanız yanlış alıyorsunuz. Diyorum ya o ilmin dilini bilmezseniz bu sonuç ortaya çıkar. Kulak ile ilgili tanım Makayisu-l Luga’da vardır. İfade aynen şöyledir: شحمةَ الأذنين  yani iki kulağın yağlı kısmı, kulak memesi manasındadır ama o kelime Lemme kelimesi değil, limme kelimesidir. Onun çoğulu da limem’dir, lemem değildir. Sağdan soldan sözlüklerden aşırma yaparsanız ve ilmini bilmezseniz böyle gayr-i ilmi şeyler yazarsınız ve ilmi olan metnin ilmi olmadığını iddia edebilirsiniz. Sonra da bu verdiğiniz anlamla diğer kelimeye hangi ilişkiden dolayı “çılgınlık” anlamını verirsiniz.

 

İddia : “Zinaya yaklaşmayın. O bir fahişedir ve yol olarak ne kötüdür.” İsra 32 dayanılarak zinanın Fahşa türlerinden biri olduğu iddia edilmektedir.

Maddi hata : Doğrudur. Zina Fahşa türlerinden biridir.

Metnin düzgün okunmadığı görünüyor. Zina fahşa değildir, fahişedir.

 

Ancak:

a.       Zina’nın hangi koşullarda ve hangi nedenlerle oluşacağı tanımlanmamıştır.

b.      Zina’nın metinde açık ve kesin olarak karşılığı tanımlanmaktadır. Bir fahşa olmakla birlikte, genel kavramdan ayrılmıştır.

c.       Metnin devam eden bölümlerinde de “zina” kavramının gerekçeleri ve hangi koşullarda ortaya çıktığı açıklanmamıştır.

d.      Öyleyse, iddia bir varsayıma dayanmaktadır.

Bu metinde tanımlanmıştır. Metnin okunmadığı belli oluyor. Ama sizin kastettiğiniz metin herhalde Kuran oluyor. Kuran bir ifadeyi tanımlama gereği duymaz, çünkü muhatabanın o ifadeden ne anlayacağı ve kelimenin manasının ne olduğu açıktır. Buna göre, sizin ifadelerinize göre Kuran’da eksiktir, bilimsel değildir. Çünkü tanımlamaları yapmamıştır. Zaten Kuran’a metin, Kuran’ın yazarına da metnin yazarı dediğinize göre, Kuran hakkındaki düşünceniz ortaya çıkıyor.

Kuran Allah’ın kitabıdır. Eksikliklerden münezzehtir. Eğer siz böyle düşünmüyorsanız Kuran üzerinde niçin tartışıyorsunuz? Yoksa işinizin gereği mi?

 

Devamında, Nisa 22’ye atıfla, “enkehe” edilmemesi gerekenler sayılarak bunların da Fahşa olduğu ifadesine dayanılmaktadır ki bu Zina değildir.

Yine metni okumadan yazılmış bir ifade. Metinden alıntı:

Bu ayette erkekler için cinsel açıdan haram edilen kadınlar açıklanmıştır.

 

a.       Nikah olarak bilinen kavramın ne olduğu açıkça tanımlanmamaktadır. Bunun ne olduğu, hangi şartlarda ve nelere bağlı olarak gerçekleşeceği belli değildir.

Ne olduğu gayet açıktır. Ama siz insanı kedi yapabildiğinize göre buna da rahatlıkla başka mana verebilirsiniz.

 

b.      Nikah-fahşa ilişkisine konu olan objelerin veya eylemlerin “zina” ile olan ilişkisi ortaya konulamamaktadır. Sadece varsayımsal olarak ifade edilmektedir. Dolayısıyla maddi dayanağı yoktur.

Neresi varsayım. Metin okunmamış ya da okunmuş ama metni bilimsel göstermemek için böyle bir iddia yapılmaktadır.

 

c.       Genel çerçevede zina yaptırımının söz konusu olabilmesi, eylemin bir sözleşmenin ihlaline dayanmasından dolayıdır. Kitabın açıkça ifade ettiği bu hususa rağmen, kadının belirleyici olduğu ve sözleşmeyi ihlal eden davranış sebebiyle zinanın ortaya çıktığı gerçeği göz ardı edilmektedir. Bu durum metin ile çelişmektedir.

Yani sözleşme yoksa cinsellik serbest. İsteyen istediği ile yatsın.

 

d.      Metin, zina kavramını doğrudan cinselliğe bağlamadığı halde, hangi gerekçelerle “cinsel” bir suç olarak anlaşılacaktır?

Metin diye kastettiğiniz Kuran herhalde. Tabi zina da havada uçan kuşlardır diye mana verirsiniz, olur biter. Oysa ki ayetin devamında zaninin ve zaniyenin kimlerle nikahlanabileceği söylenmektedir. Ama size göre zina yerde yürüyen böceğin üstüne basmak suçu bile olabilir. Bunun için engel tanımayacağınız açıktır.

 

e.      Nikah kavramının metinde tek bir amaç için kullanılır. Cinsel ilişkiye muhtaç olanların kamuya başvurmaları ile bir sözleşmenin gerçekleştirilmesidir. Aile ilişkisi gibi sosyolojik yakınlık akrabalık bağı sebebiyle zaten bir arada yaşayanların bir sözleşme ile birbirine bağlanamayacağı ilkesi sebebiyle ve “nikah” kavramına atıfla cinselliğe bağlamak herhalde çirkin bir yaklaşım ve ciddi bir çelişkidir.

Elbetteki size zor değil nikâh kelimesine böyle tuhaf manalar üretmek. Yanlış mana vermişsiniz nikâh “ormanda yürürken ayağı kayanların sözleşme yapması” manasındadır.

 

İddia : A’raf 80-81’e atıfla, “Burada Lût kavminin biseksüel olduğu مِنْ دُونِ النِّسَاءِ (kadınlardan başka) ifadesi ile gösterilmektedir.” Iddiası ortaya atılmaktadır.

Maddi hata: “Biseksüellik” iddiası metnin ifadesi değil sadece bir varsayımdır. Metinden böyle bir sonuç üretilemez.

Tam da o manaya gelir. Hangi gramer kuralına dayandırdınız o manaya gelmeyeceğini. Elbette sizin için sorun yok. Nisa’ya kadın manasına gelmez, recül’e erkek manasına gelmez dersiniz. Sorun ortadan kalkar.

 

Çünkü :

a.       Metinde kullanılan ve “gelmek” anlamına geldiği iddia edilen “اتي” kökünden türemiş olan kelime, gerçekte henüz olmamış ama olacağı bilinen, mesela akan bir suya kanal açmak anlamına gelir. Yani neden sonuç ilişkisine bağlı olarak nedenleri ortaya çıkan bir şeyin sonuçlarının da kaçınılmaz olacağı biliniyor ise, bunun için bir tedbir veya çözüm üretme işini ifade eder.

Gelmek kelimesine bu manayı vermek de müthiş bir şey. Hangi lügatten aldınız. Yine ilimsiz, dayanaksız, istenilen sonuca varmak için verilmiş bir mana.

 

b.      gelmek” anlamına gelen başka kelimeler zaten metinde kullanılmaktadır. Eğer metin, birden çok kelimeyi aynı anlamda kullanıyor ise, o halde bilimsel bir değeri olmayacaktır. Her fırsatta “akla” ve “ilme” atıf yapan bir metnin, bilimsel metodolojiyi göz ardı etmesi veya zaman zaman bu çerçevenin dışına çıkması metin açısından önemli bir sorun teşkil eder. Kelimenin kullanılış biçimi, temel anlamını değiştiremez. Gramatik yapı, anlamı yönlendirmek içindir. Değiştirmek için olmamalıdır.

Evet anlamı yönlendirmek içindir. Değiştirmek için değildir. Gelmek kelimesine gelmek değildir demek insana attır, nisaya kadın değildir diyen biri için bu değiştirme çok kolaydır.

 

c.       Şehvet” kavramının tanımı yapılmamıştır. Bu kelimenin “cinsel arzu” olarak anlaşılmasını gerektirecek herhangi bir dayanak yoktur çünkü farklı niteliklerde de kullanılmaktadır.

شَهْوَةٌ: Arzulamak demektir. Bir şeyi lezzetinden veya metasından dolayı kullanmaya nefsinin meyletmesi manasındadır.

Adamlara şehvetle geliyorsunuz ifadesini nasıl çarptırabilirsiniz. Gerçi sorun yok. İstediğiniz gibi çarptırabilirsiniz. Doğru doğru, şehvet “manzara seyretmektir.” (!)

 

d.      Ayette kullanılan “من دون النّساء” ifadesine dayanılarak “Kadınlardan başka” anlamı tercih edilmektedir. Bu tamamen varsayımsal bir anlamdır. Çünkü “dün” kelimesi “bir başka şeyi” değil, bağlı olduğu sistemin kendi düzeni içerisindeki hiyerarşiyi ifade eder. O halde kastedilen şey, “zamansal olarak kadınlara bağlı olan bir şeyi” ifade etmesi gerekir. Metinde “dün” kavramının farklı kullanımları da zaten vardır ve çelişki ortaya çıkmaktadır.

Hayır tam tersine. Bilmeden konuşuyorsunuz. Dûn kelimesi yalnızca onun olması gerekirken, onunla beraber ondan başkasına da anlamına gelir. Onun dışındaki manasına gelmez. Onun dışındaki manasına gelen gayri kelimesidir.

Önce Arapça öğrenin, ondan sonra ahkâm kesin.

 

e.      ISRAF” kelimesinin tanımı yapılmamıştır. Eylemin merkezinde kadın bulunan bir şey nasıl olmalıdır ki, “israf” yani “gereksiz/verimsiz harcama” olsun.

Müsriflik metinin konusu değildir ki tanımlama yapılsın.

 

f.        “Nisa” kavramının açık bir tanımı yoktur. “RCL” kelimesi “erilliği” ifade etmekle birlikte, Kelimenin aslı olan “nsv” kökünün hangi dayanaklara göre  anlamlandırılacağı açık değildir. (biz bu konuda kesin bir bilgiye ulaşamadık)

Elbette kesin bir bilgiye ulaşamazsınız. Çünkü bilgiye ulaşacağınız kaynakları kullanmayı, onun dilini bilmiyorsunuz. Bilmeseniz de bir anlam uydurursunuz. İnsan kelimesine kurt manası verebildiğinize göre nisa’ya da aslan manası verebilirsiniz.

 

g.       İddia bağlamında, neml 55’te, il önce “israf” olduğu söylenen şeyin, “techelun” ifadesine bağlanmaktadır. Bu kavram “bir şeyi biliyor olmasına rağmen göz ardı etmeyi” ifade eden bir kavramdır.

h.      Ankebut 29’a atıf ile, ortaya atılan ve aynı kavrama “مِنْ دُونِ النِّسَاءِ” dayanılarak homoseksüellik ifade ettiği idda edilen cümlede, “Kat’a” ve “Sebil” kavramları tanımlanmamış, doğrudan varsayımsal olarak sonuç çıkarılmıştır. Oysa “sebil” en basit haliyle kolektif bir eylemi veya olguyu, bir şebekeyi, bir networkü, “Kat’a” ise, bu networkün ilişkisini kesmeyi (akan suyun önünü kesmeyi) ifade eder. Buradan yola çıkarak cinselliğe atıfta bulunmanın veya böyle varsaymanın dayanağı yoktur.

Gramer kurallarını bilmezseniz bu ortaya çıkar. Orada iki cümle atıfla gelmektedir. İkisi de ayrı ayrı suçlardır. İkinciyi ilkinin hal cümlesi yapmaya kalkışıyorsunuz ki gramer kurallarına aykırıdır. Pardon, sizi gramer kuralları bağlamıyordu değil mi? İstediğiniz manaları vermek için gramer önemsizdi, değil mi? Unutmuşum.

 

Çünkü:

1.       Eğer kullanılan kavramlar “mecaz” olarak kabul edilirse, bu durumda metnin gerçekte ne söylediğini anlamanın imkanı ortadan kalkmış olur.

Bunu nereden çıkardınız.

 

2.       Eğer sözün sahibini tanrıyor olsaydık, ne kasdettiğini sorma şansımız olabilirdi. Ancak böyle bir seçenek mevcut olmadığına göre, sözün sahibi bizi sadece tahminlere dayalı sonuçlar üretmeye zorlamış olmalıdır. Bu da metnin güvenilirliğini ve tutarlılığını ortadan kaldırmak için yeterlidir.

Yani Kuran’ı yazanı tanımıyoruz diyorsunuz. Az kaldı Allah kelimesine başka mana vermenize.

 

3.       Eğer kullanılan kavramlar mecazi değil de gerçek ve basit anlamları ile kullanılıyor ise, bu durumda maddi dayanaklarının ortaya konulması ve açıklanabilir, ölçülebilir, somutlaştırılabilir olması gerekir. Bunun için varsayımlar değil, nesnel verilere ihtiyaç vardır.

Laf kalabalıkları. Somut bir şey yok.

 

Bu bağlamda, biseksüellik veya homoseksüellik olarak anlaşılabilecek herhangi bir dayanak bulunmamaktadır.  Metnin genel bütünlüğü içerisinde cinsellik ve buna bağlı eylemlerin hangi nedenlere bağlı olarak tanımlandığı, buna bağlı olarak sonuçlarının nasıl ifade edildiği ve genel olarak cinsellik kavramına atfedilebilecek eylemlerin olasılıkları göz ardı edilmiştir. Evrensel olduğu iddiasında olan bir metnin, açıkça ortaya koymadığı kavram ve ifadelere sırf sosyolojik veya geleneksel anlayış sebebiyle yorum düzeyinde atıflar yaparak “ahlaki meşruluk” kazandırmaya çalışmak, kitabı basit ve ilkel bir kabile kültürünü tanımlayan metin halina dönüştürmek anlamına gelecektir.

Şehvetle adamlara gelmek, erkeklere gelmek ne manaya geliyor. Pardon, yine unuttum. Şehvete bir mana uydurursunuz, Recul’e de uydurursunuz, gelme’ye de uydurursunuz, başka bir mana ortaya çıkarırsınız. Tahrifte sınırlama yok kuralı gereği.

 

Kaldı ki:

a.       Biseksüellik, homoseksüellik veya lezbiyenlik günümüz dünyasına mahsus bir şey değildir. Herhalde geçmişte de benzer davranışlar olmalıdır. Veya sözün sahibi, bu davranışların ortaya çıkabileceğini hesaplamış olmalıdır. Şu halde, evrensel bilginin böyle bir şeyi açıkça ifade etmemesi veya göz ardı etmesi mantıklı değildir.

Elbette Lut kavmi geçmişte yaşadı, günümüzde yaşamadı ki. Gayet açıkça ifade edilen bir şeyi açıkça ifade etmiyor diye iddia etmek elbette şehvete, erkeğe, gelmeye başka mana vermekle mümkün. Ondan sonra da Allah ki eğer ona Allah diyorsanız ki şimdiye kadar bu ifadeyi kullanmadınız, ifade etmedi diyorsunuz.

Kuran’a metin, Allah’a da metnin sahibi demek, sizin Kuran’a inanarak değil, tahrif amacıyla yaklaştığınızı gösteriyor.

 

b.      Ahlak, kitabın insanlara getirdiği bir lütuf değil, insanların kitaba getirdikleri bir yanlıştır. Dolayısıyla kitaptan “ahlak” çıkarmak herhalde geleneksel paradigmayı meşrulaştırmak anlamına gelecektir. Doğada ahlaksızlık yoktur. Yani bir düzen içerisinde var olan olayların veya objelerin, kuralları değiştirmesi veya bozması mümkün değildir. O halde ahlak veya ahlaksızlık tamamen göreceli bir algıdır ki kitabın böyle bir şeyle ilgileniyor oluşu son derece anlamsızdır.

Elbette ahlak insanın doğasında vardır ama ahlaksızlık yapabilme de doğasında vardır. Sizin insan dediğiniz diğer hayvanlarda yoktur.

 

İddia : Nisa 15 ve 16’ya atıfla “Ölümün onları vefat ettirmesi” ve “Allah’ın onlar için bir yol kılması” şeklinde anlaşılan ifadeler.

Maddi hata : Metnin bütününde olduğu gibi, kavramsal tanımsızlık burada da karşımıza çıkmaktadır. Ancak bununla sınırlanmış değildir. Şöyle ki:

a.       “Mevt” kavramının gerçekte “ölüm” olarak anlaşılıp anlaşılamayacağı veya gerçekte bu kavramın neyi ifade etmek istediği açık değildir. Kitap bir son’dan söz etmez. Dolayısıyla, ölümün bir bitiş veya sürecin sonu olarak anlaşılabileceğini kanıtlayabilecek herhangi bir veri bulunmamaktadır.

Mevt kelimesine de “ölüm” manası vermemek. Tahrifte mükemmellik. Ne manası verecekmişiz. Ben hayal gücümün sınırlarını zorluyorum ama bir şey gelmiyor, başka mana gelmiyor. Mevtin son olduğunu da nereden çıkardınız. Kuran’ı okumamışsınız, konuşuyorsunuz. Son kelimesi zaten vardır Kuran’da. Mevt zaten son değildir. Yeni bir hayatın başlangıcıdır.

 

b.      “Allah” kavramı ile ifade edilmek istenen şeyin ne olduğu belli değildir. Bu zamirin bir “Tanrı”ya işaret ettiği sadece bir iddiadır ve kitabi dayanağı yoktur. Aslında kitapta bir “Tanrı” dan da söz edilmemektedir. Öyleyse çözüm üretecek olan şeyin ne olduğu, hangi verilere göre çözümün gerçekleşmiş olacağı, nitelikleri somut olarak ortaya konulmamaktadır.

İşte dilin altındaki bakla ortaya çıktı. Allah’ın ne olduğu açıktır. Alemlerin rabbidir. Tek ilahtır. Ondan başka ilah yoktur. Tanrı kavramı ile ilahı kastediyorsanız Kuran Allah’ın tek ilah olduğunu söyler.

Ya siz niçin inanmadığınız, yazarının bir insan olduğunu düşündüğünüz bir kitapla meşgulsünüz? Görev gereği mi?

 

c.       Fahşa’ya bağlı gerekçelerle ortaya çıkan sorunların nasıl giderileceği veya bunlara karşı nasıl önlemler alınacağı belirlenmemiştir.

“Yok canım” demekten başka bir şey gelmiyor elimden. Size göre “metni”, bize göre “Kuran’ı” hiç okumamışsınız galiba.

 

d.      Her ne kadar yazar, bu konuyu açık bırakmış olmakla birlikte, doğrudan konuyu zina ile ilişkilendirmemekle birlikte, cinsel suç olarak tanımlamaktadır. Oysa metinden böyle bir sonuç çıkarmak mümkün değildir.

Nasıl bir sonuç çıkar? Zina karşılıklı sohbet mi? Zina yolda yürürken yuvarlanmak mı? Merak ediyorum ne mana verdiğinizi? Ne mana verdiğinizi söylemeden o mana değil diyorsunuz. Aşırı derecede bilimsel bir yaklaşım.

 

İddia : Nur 2 ve 3. Ayetlere atıfla : “Yani aralarında nikâh akdi olabilecek iki kişi arasındaki ilişki zinadır.”

Maddi hata : Kavramsal tanımsızlığa bağlı olarak ortaya çıkan ama genelleştirilmesi mümkün olmayan bir ifadeden yola çıkarak.

Laf kalabalığı yaparak mümkün olmayan v.s. demekle öyle olmuyor. Kavram gayet güzel açıklandı yazıda.

 

c.       Neden mü’minler için haram edildiği?

Galiba bize göre adı “Kuran” olan size göre adı “metin” olan kitabı, bize göre kelamı Allah’a ait olan, size göre “metnin yazarına” ait olan kitabı okumamışsınız galiba. Erkek ve kadın zaniye verilecek cezada “müminlerden zaniye ve zani” mi diyor? Ben göremedim. Siz nereden uydurdunuz.

 

d.      Neden Müslim olanlara herhangi bir atıfta bulunulmadığı

Niçin atıfta bulunacakmış. Herkese haram. Herkese haram olan bir şey için sırayla tüm toplulukların ismini mi sayacak. Bu nasıl mantık?

 

e.      Zani ve zaniye’nin hangi gerekçeyle “nikah” ilişkisinin meşru sayıldığı (veya diğerleri)

Pardon sizin “metin” dediğiniz, bizim “Kuran” dediğimiz kitap sizin istediğiniz gibi yazılmamış. “Metin yazarı” (!) bilimsel bir metin yazmamış ya Kuran’da gerekçeleri madde madde saymamış ki sizi tatmin edememiş. Bu nasıl metin yazarı da böyle eksik metinler yazıyor? (Haşa)

 

f.        Zina’nın hangi şartlarda ortaya çıkacağı ve yargı konusu yapılabileceği açıkça ifade edilmemiştir. “Şahit” kavramının tanımı yapılmadığı gibi, sadece tanıklığın bir eylemi suç saymaya yetmesi, maddi delilleri olmadan yargılama konusu yapılması herhalde hukuksallığı katletmek anlamına gelir.

Öyle ya bizim Kuran dediğimiz sizin “metin” dediğiniz kitabın yazarı yine büyük bir hata yapmış. “Şahit” kavramını enine boyuna açıklamamış. İşte bilimsel olmadan Kuran’ı okursanız, Kuran’ı bir kulun eseri kabul ederseniz böyle saçmalarsınız. Şahit kelimesini de böyle yorumlarsınız. Yusuf suresinde anlatılan Yusuf’un başına gelen gömlek yırtılma olayında bir şahit şahitlik etti demekte ve şahitliğin bilirkişilik olduğunu göstermektedir. Bu Kuran Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın kitabıdır, siz öyle kabul etmeseniz de. İçinde hiçbir çelişki ve eksiklik yoktur. Sizin bakış açınız ve ilminiz onu anlamaya yetmez sadece.

 

Açıklanmamaktadır. Kimin “Mü’min” olduğu belli olmadığı gibi, kimin “müşrik” veya “zani/zaniye” olduğunun maddi delilleri de yoktur. Nikah sadece bir olasılıktır. Ancak daha geniş manada bir zorunluluk değildir.

Kimin mümin olduğu Kuran’da gayet açıktır. Tanımlanmaktadır. Açıp okusaydınız görürdünüz. Ama öğrenmek için, hidayet için okusaydınız görürdünüz. Tahrif için değil.

 

Konu bağlamında ortaya atılan

1.       İddet süresini beklemeden erkeklerle ilişkiye girmek

2.       Lezbiyen ilişki

3.       Veya hem erkeklerle cinsel ilişki, hem de lezbiyen ilişki

İddialarına yönelik maddi dayanak bulunmamaktadır. Özellikle tekil ifadelerden yola çıkarak hüküm kurmak, kitabın genel mantığına uygun değildir.

Arapça bilmeden ahkam keserseniz böyle olur işte. Has ism-i mevsul nedir, İsm-i fail nedir, ne manalara gelir? Bunları bilmeden bu yazıyı zaten anlayamazsınız. Anlayamadığınız için de sadece çamur atarsınız.

 

Kavramların hem metin içerisinde farklı açıklamalarla tanımlanıyor olması, hem de somut karşılıklarının bulunması gereklidir. Geçmişte olduğu varsayılan bir eylemin veya fiilin veya bir olayın bugün tanımlanması veya bilinmesi mümkün değildir. Metindeki ifadeler ancak bugünkü koşullarda somut karşılıkları varsa anlam kazanır.

Sizin metin dediğiniz, bizim Kuran dediğimiz kitapta bunların hepsinin karşılığı vardır. Bir de kelimenin manası o kadar açıktır ki Kuran bunu tekrar açıklamaz. Ama pardon. Siz insan kelimesine köstebek manası da veriyordunuz değil mi? Nisa’nın anlamı bilinemezdi size göre, Recul’de adam demek değildi. Şehvet ise tanıma muhtaçtı.

Size göre “metin” olan “Kuran” da bir giriş bölümü olmalıydı ve içindeki kavramlar açıklanmalıydı. Ama maalesef bu kitap insan eseri olmadığı için bu şekildedir. Sizin gibi bir insan eseri olsaydı böyle yapardı.

 

Pratikte bir şeyin yasak veya haram sayılıyor olabilmesi için, o şeyin olası zararları veya yıkıcı etkilerinin ortaya konulmuş olması gerekir. Cinselliğin hangi çerçevede sınırlandırıldığının tanımı olmadan, sosyolojik manada biseksüellik veya lezbiyenlik veya homoseksüellik gibi sınıfsal atıflara girişmek mantıklı değildir. Metinde cinselliğin çerçevesi nerede çizilmektedir ve hangi koşullarda meşru, hangi koşullarda gayr—i meşru olacağı nerede ifade edilmektedir?

Yok yaaa. Metin dediğiniz Kuran’da hepsinin çerçevesi çizilmektedir. Pardon pardon, şehvetle erkeklere geliyorsunuz ifadesinde size göre şehvet belirsizdi, gelme başka manadaydı, erkek kelimesi de anlaşılmaya muhtaç, anlamı bilinmeyen bir kelimeydi. Tahrif edecekseniz bari mantıklı bir şekilde yapın. Bu kadar saçma bir tahrif hemen sırıtıyor.

 

Örneğin “Fahşa” kavramını tanımlayabilecek nitelikte olan ifadeler, bu bağlamda göz ardı edilmektedir. Şöyle ki:

a.       Fahşa ve “nefse zulmetme” arasındaki rasyonel ilişki nedir?

b.      Ataların fahşa yapıyor olması ve bu eylemin Tanrısallığı arasındaki ilişki nedir?

Ataların yaptığı fahşa değil, fahişedir. Önce yazıyı dikkatle okuyun. Tanrısallıkla ilişki ne demek? Bunu nereden çıkardınız. Anlamsız bir ifade. Ne ilgisi var. Nefse zulmetmeyi açık da ayetlerden okuyun, anlarsınız (bir ihtimal).

 

İddia : “Bu nedenle zina dışındaki fahişelere fahişenin ağırlığına göre bir ceza uygulanmalıdır”

Maddi hata :

a.      Zina’nın cezası tanımlanmaktadır.

b.      Zina dışında olası Fahşa eylemlerine uygulanacak tek bir yaptırım vardır ve bu da bellidir.

c.      Yaptırımların artırılması anlamına gelebilecek herhangi bir cezai müeyyide yoktur. Azab kavramı “ceza” olarak anlaşılamaz.

d.      O halde, hangi gerekçeye dayanılarak zina dışındaki fahşa olabilecek olası eylemlere yönelik herhangi bir ceza tanımı yapılabilir? Zaten tanımlı olan yaptırımlar yetersiz mi kalmıştır?

e.      Eğer metnin önerileri ciddiye alınacak şeyler değil ise, neden metne ihtiyaç olsun?

Yine okunmamış yazı. Fahşa değil, fahişedir. Azab kavramı ceza değil midir? Zani ve zaniyeye yüz kırbaç vurulurken azaplarına müminlerden bir taife şahit olsun demektedir. Yüz kırbaç azap değil de nedir. Akletmiyor musunuz? Ayeti okumuyor musunuz?

Zina dışındaki fahişeleri getirene iki kat, yarım azaptan bahsetmektedir. Sizin aklınıza göre başka ceza yoksa iki kat ve yarım azap ne demek. Pardon bu kitap akledenlere hidayetti. Sorumu geri aldım.

 

İddia : “fahişeyi getiren cariyelere uygulanacak cezanın yarım olduğu söylenmektedir.”

Maddi hata :  İlkesel olarak peygambere atıfla, kölelik kavramının ortadan kaldırıldığı söylenmektedir. Metnin bu konuda herhangi bir tanımı veya öngörüsü yoktur.

Köleliğin kaldırıldığını kim iddia etmektedir. Sizin “metin” dediğiniz, bizim “Kuran” dediğimiz kitapta böyle bir ifade yoktur. Kitapta olmayanı kitaba eklemek de elbette çok eski bir tahrif metodu.

 

Buna rağmen

a.       Hangi gerekçe ile bir köle olan “cariye” kurumundan söz edilmektedir?

b.      Köleliği ortadan kaldırdığı iddia edilen bir metne dayanarak hangi somut kanıtlara göre kölelik hukuku geliştirilmektedir?

Pardon, duyamadım. Sizin “metin” dediğiniz “Kuran”ın neresinde kölelik kaldırılmış? Ben göremedim, ya siz.

 

c.       Hukuksal anlamda “cariye” tanımını kullanmak, her şeyden önce metnin öngörüleri ile çelişki anlamına gelecektir. Metinde bunun karşılığı olmasa bile, geleneğin kendi söylemi içerisinde tutarsızlık demektir.

d.      İddia metin ile çelişmektedir.

Metin dediğiniz Kuran’ı iyi okuyun. Bir daha okuyun. Bir daha okuyun. Bize de söyleyin köleliğin hangi ayette kaldırıldığını.

 

İddia :  “Bunun mantıklı tek bir izahı vardır. O da yapmadığı halde o sapıklığı meşru görmesi, hak olarak görmesidir.”

Maddi hata : Peygamberlerin kusursuzluğundan yola çıkarak eşlerinin de kusursuz olması varsayımına dayanan tutarsız bir iddiadır.

Çünkü:

a.       Peygamber olanların da hata yapabileceği

b.      Onların toplumun diğer üyelerinden farklı olmadığı

c.       Beşer türünden oldukları

Metnin açıkça ifade ettiği şeylerdir. Şu halde, hangi gerekçe ile böyle bir çıkarım yapılabilmektedir? Bu metin ile çelişki anlamına gelmez mi?

Olayı nasıl da saptırma. Peygamber kusursuz değildir. Peygamber de kusurludur. Ama peygamber fahişe yapmaz, fahişe yapan hanımını da nikâhında tutmaz.

Yine Kuran’a “metin” diyerek Kuran’ı küçültme çabası burada da gözleniyor.

 

Tabii, “sapıklık” olarak tanımlanan şeylerin ne olduğu, hangi toplumların ahlaki değerlerinin daha doğru, hangilerinin yanlış olduğu çokça tartışılması gereken bir konudur. Buna bağlı olarak iddia edildiği gibi, sapıklık olarak kabul edilen (yazar tarafından) şeylerin cezalandırılması, bunların hoş karşılanmaması ve asla müsamaha gösterilmemesi önerisi, şiddetin bir başka şekli olmalıdır.

Tabi ki tartışırsınız, bir kitaba inanmazsanız. İnandığımız kitap olan Kuran bunu çok açık ve net anlatmaktadır. Ama inanmadığınız bir kitaba “metin” diyerek küçülterek, kitabın sahibi olan Allah yerine de “metnin yazarı” ifadesini kullanarak kitabı değersizleştirmeye çalışmak çabasında olan biri için bu kitap bir şey ifade etmez. O halde bir şey ifade etmeyen bir kitapla bu nasıl bir uğraşıdır. Daha önce de bu konuda tartışmıştık. Scientologist olarak Kuran’la bu kadar uğraşmak niye, görev gereği mi?

 

Burada şunu ifade etmeliyiz: bu metin bir bilimsel metin değildir. Dolayısıyla herhangi bir değeri yoktur. Biz sadece bilimsel metodoloji açıdan olası maddi hataları ortaya koyduk ve tutarsızlığını ifade ettik. Metnin içerdiği “teolojik” algı bizim eleştirdiğimiz veya ilgilendiğimiz bir mesele değildir. Herkes dilediği gibi inanabilir. Bizim ifade etmeye çalıştığımız şey, “bilimsellik” iddiasında olanların ortaya koydukları çalışmaların bilimsellikten ne kadar uzak olduğunu göstermekten ibarettir.

Böyle bir metodoloji ve anlayış ile ortaya koyulabilecek olan hukuk veya fıkıh, herhalde evrensel niteliklere sahip bir hukuk olmayacaktır. 

Bu metne bilimsel değildir diyebilmek için önce Kuran’ı anlayacak kadar Arapça bilmeniz gerekir. Bilmediğiniz bir konuda ahkam kesip ilminiz olmayan bir konuda yazılmış bir yazıya bilimsel değildir diye iddia etmek ancak cahil cesareti ile açıklanır.

Zaten yorumların içinde bu cahillikler açıkça görülmektedir. Başka bir mana verilmesi mümkün olmayacak kelimelere saçma sapan manalar vermek, insana hareket eden her canlı demek, nisa’nın ne olduğunun henüz bilinmediğini iddia etmek, recul kelimesinin anlamının belirsizliğini iddia etmek, şehvet kelimesinin anlamının anlaşılmayacağını söylemek gibi ve diğer pek çok saçmalıkları iddia eden birinin son derece bilimsel yazılmış bir yazının bilimsel olmadığını iddia etmesi komediden başka bir şey değildir.

Arkeoloji konusundaki terimleri bilmeden bir arkeoloji metninin bilimsel olmadığını iddia etmek nasıl bir saçmalıksa, bir köy mollasının bildiği kadar sarf-nahiv bilmeden, irab analizi yapamadan, klasik Arapça sözlüklere bakmayı bilmeden Kuran hakkında ahkam kesmek ancak ve ancak cahil cesareti olmaktan öte gidemez.


Sam Adian
26.08.2015
01:41

Muhterem beyefendi

Söylediklerinize verilecek bir ceap yok. Siz en büyüksünüz, en ulusunuz ve siz ne diyorsanız o doğrudur. Zaten sizden başka kimse kitabı anlayamaz.

Hakkınızı teslim etmemiz lazım. Ancak biz kimseye hakaret etmedik.

Ancak, Sayın Karagülle için de bir notumuz var: Bu metni yazdığımız zaman sonuçlarının ne olacağını aşağı yukarı tahmin ederek yazdık. Birtakım öznel ve saygıdeğer iddiaları olan bir camianın "Ahlaksızca" ve hatta "Küstahca" hakaretler sıralaması sizin hangi kuralınızla örtüyüor merak ediyoruz. Bunu anlamak için de size bir fırsat yaratmak istedik. 

Buyrun, ilkelerinizi ortaya koyun ve hakem dediğiniz kurumu çalıştırın. Ne işe yaradığını görelim.

Bize ahlak dersi verenlerin, önce ahlaklı olması gerekir. Saygı bekleyenlerin saygılı olması gerekir.

Bizim yapmamız gereken bir savunma yok, metin ortada, dileyen okur ve ne tür bir hakaret içerdiğini tesbit eder. 

AHLAK MI?

İŞTE SİZE FIRSAT

BUYRUN

Başarılar diliyoruz.


Sam Adian
26.08.2015
10:24

DÜZELTME

"Birtakım öznel ve saygıdeğer iddiaları olan bir camianın" şeklindeki cümle "Birtakım özel ve saygıdeğer iddiaları olan bir camianın içinden birilerinin" şeklinde olmalıydı.

Elbette kastımız herkes değildir. Eyleme uyan kim varsa onları kastediyoruz.


Düzeltmek isteriz.

Tayibet Erzen
26.08.2015
11:29

Kuran’ın “Her söze kulak verin” emri olmasa saatlerimin heba olacağını bile bile bu tartışmayı takip etmezdim ama hakkını vermek lazım Lütfi Bey bu makaleyi paylaşmış ve bu tartışmalar yaşanmamış olsa biz sadece tespitlerin ve isabetlerin doğruluğuna hayran kalmakla ve Kuran’a tekrar tekrar iman etmekle yetinecektik ama öyle olmadı. Makaleye yapılan eleştiriler sayesinde fahşa, fahişe, zina konuları tam da Kuran’ın vurguladığı gibi yerleşti zihinlerimize. Antitezler(gerçi tez olamayacak kadar çiğ ifadelerdi ama) tezi güçlendirdi, Allah razı olsun.

Adı Kuran, yazarı Allah olan bu yüce kitapta;

Zina suçtur,

Kölelik vardır,

Kısas(adam öldürenin canına kast) vardır,

Çok eşlilik vardır,

Homoseksüellik, biseksüellik, lezbiyenlik helak olma sebebidir,

İçki haramdır,

Faiz haramdır.

Tüm bunlar yaratıcıyı Allah, kitabı Kuran olarak kabul edenler için vardır. O yüzden içki içmek, her türlü cinsel serbesti içinde olmak ve diledikleri gibi yaşamak isteyen birileri varsa bunun için Kuran’ı çürütme gibi boş bir çaba içine girmelerine gerek yoktur, sadece takılsınlar.

 

NOT: Bu, saygı sınırları korunarak yazılmış bir yorumdur umarım sonrasında “Biz cici çocuklarız, niye bize böyle davranıyorsunuz?” gibi kırılgan ve sitem dolu mesajlara maruz kalmayız.


Tayibet Erzen
26.08.2015
11:49
Sanmam, muhtemelen hakeme başka bir mana vermiştir. "Buyur gel burada tartışalım" falan da diyor olabilir yani. Sonuçta dilini bilmediğimiz için haliyle ne dediğini de anlayamıyoruz.
Sam Adian
26.08.2015
12:23

Cümlenin anlaşılmayacak bir yanı yok. Tekraren ve açıkça tekrar edelim

HAKEMLERINIZE HAVALE ETTIK

artık gereğini mi yaparsınız, yoka, niyet okuyuculuğu yapıp senaryo mu yazarsınız bilemeyiz.

Biz sadece kendi ilkelerinizde ne kadar tutarlı olduğunuzu ve gerçekten neyi savunduğunuzu öğrenmek istiyoruz.

Her ne kadar biz sonuçlarını tahmin ediyor olsak da, yine de önyargılı olmak yerine, sonuçları görmeyi tercih ederiz.

Sam Adian
26.08.2015
12:56

Hayır ksinlikle düşünmüyoruz. Temel hukuk normlarına bağlı kalacak, bilimsel verileri dikkate alarak sonuç üretecek bir kimseyi tanımıyoruz. Eğer siz bunu yapabileceğinizi düşünüyorsanız buyrun siz olun. Eğer tartışmaya açmanız gerekiyorsa bunu sizin yapmanız gerekir, bizim değil. Çünkü bu site ve ilkeler sizin ilkeleriniz.

Ancak mesele sadece savunma meselesi değildir. İlkelerinizin ne kadar tutarlı ve yaptırıma dönüşebiliyor olduğu çok daha önemlidir. Bu aynı zamanda iddiaların veya ilkelerin tutarlılığını ve uygulanabilirliğini de gösterir.

Bizim savunmamız gereken bir şey yok. Biz kitabı herhangi bir metin gibi okur, ne anlıyorsak ona göre hareket ederiz. Hiç kimse bizi kendi kuralları ile yargılayamaz veya bize kendi kuralları veya yöntemlerine göre anlam dayatamaz. Bizim farklı anlıyor olmamız veya farklı sonuçlar üretmemiz, bir metnin söylemeye çalıştığı şey değil, bizim anladığımız şeydir. Biz Allah'ın zihnini okuyacak yetenekte değiliz, böyle bir yeteneğe sahip olanlar varsa onları da tanımıyoruz. 

Biz sizin metotlarınızın pek çoğunu kabul etmiiyoruz. Delil kabul ettiklerinizin büyük bir kısmını da delil olarak kabul etmiyoruz. Kabul etmediğimiz bir şey ile kimse bizi yargılama hakkına sahip değildir. Bilimsel bir tartışma ancak ortak bir anlayış üzerinden gerçekleşebilir. iz kimseyi neden iman ettiğini sorgulamayız. Ama kimse de bizim neye inanıp neye inanmadığımızı sorgulama hakkına sahip değildir. Bir kavramın ne ifade ettiğini söylemek ile, bir başkasının inancını sorgulamak çok başka şeylerdir.

Buyrun, biz iy izleyicileriz.

Tekraren, bu konunun nasıl sonuçlanacağı hakkında bazı fikirlerimiz var. Daha önce de tanık olduk. Ciddiyetten uzak, söz yerinde ise sulandırılmış bir şey haline dönüştürüldü. Şimdi farklı bir şey ortaya çıkar mı bilmiyoruz. Ama biz (özellikle biz) sizi izliyor olacağız.


Lütfi Hocaoğlu
26.08.2015
13:15

İnsanlar bir tartışma ortamına girdikleri zaman önce kendilerini tanıtırlar.

Siz de o ortamda o kişinin düşüncesine, fikrine göre tartışırsınız.

Söz gelimi söyler: ben ateistim der, ben agnostiğim der, ben deistim der, ben Kuran ehliyim der, ben İncil ehliyim der, ben Tevrat ehliyim der, ben Moon tarikatındanım der, ben Scientologist’im der.

Böylece onunla tartışırken tartışma şekliniz değişir.

Ateistle ve agnostikle tartışırken hiçbir kitap üzerinden tartışmazsınız. Allah’ın varlığı üzerindeki tabii delillerle tartışırsınız.

Deistle tartışırken mevcut kitapların Allah’a ait olup olmadığı hususunda tartışırsınız, buna göre deliller getirirsiniz.

İncil veya Tevrat ehliyim diyorsa onunla tartışırken onlarla ortak bir kelimeye geliriz: La İlahe İllallah. Ondan sonra diğer konuları konuşuruz.

Ama tartıştığımız kimsenin inancını, fikrini bilmemiz gerekir. İnancını ve asıl fikrini saklamaması gerekir.

Ama birisi sanki sizinle aynı kutsal kitaba inanıyor gibi o kutsal kitabın derin yorumlarına kalkışıp çaktırmadan o kutsal kitaba sıradan bir metin gibi davranıyor, o kutsal kitabın sahibine de herhangi bir metin yazarı gibi bakıyorsa, o kitabın emirlerini ve yasaklarını yok etme çabasına girişiyorsa o zaman o sizin inancınıza, kitabınıza çaktırmadan, ustalıkla hakaret ediyordur. Diğer taraftan sizin yazdığınız metni çaktırmadan, laf kalabalıkları ile hiçbir ilmi değeri olmayan iddialarla “ilmi değil” diyerek küçük görüyor ve size çaktırmadan “cahil” diyerek ustalıkla hakaret ediyorsa ona onun gibi cevap vermezsiniz, açıkça, dürüstçe fikrinizi söylersiniz.

Sam Adian
26.08.2015
13:43

Hayır

Söylemek istediğimiz şey siz de dahil bu niteliklerde birini tanımıyoruz. Siz eğer bunu yapabileceğinize inanıyorsanız biz söze itibar eden insanlarız. Bizim için beyan esastır. Ama sizi tanımıyoruz. Dolayısıyla sizin hakkınızda da herhangi bir fikir beyan edemeyiz.

Söylediğimiz budur. Biz tatmin olma peşinde değiliz. Biz sitenin ve özellikle akevlerin ilkelerinin tutarlılığını görmek istiyoruz hepsi bu. Bizim inancımızın ne olduğunun bir önemi yok. Sizin ne yapacağınız önemlidir.

Kabul etmek zorunda değilsiniz, zaten biz bu sebeple Hakeme havale ettik dedik. Hukuk bu şekilde çalışmaz.

Hüseyin Kayahan
26.08.2015
17:44

Davacısı, konusu ve davalısı belli olmayan yargılama yapılamaz. Konu ve talep eden ile talep edilen mutlaka belli olmalıdır. Her davalı için ayrı ayrı dava ikame edilir. Belki hakemler bunları birleştirebilirler.

Hakim ve klasik mahkeme usulu olsaydı, mahkemeye hitaben konu ve davalıyı havi imzalı dilekçe yazmanız gerekecekti. Akevlerde Hakimlik değil, hakemlik sistemi uygulandığından, hakemlik yetkisine havi olan kimselerden bir tanesine baş vurup, konuyu anlatıp, hakeminiz olmasını temin etmeniz gerekiyor. Hakeminiz belli olduktan sonra muhatap(lar)ınıza ( bilgi verip, hakem(ler)ini tayin etmesini isteyeceksiniz. Bundan sonraki işlemler, yargılama hakemlerin işidir.

Yoksa, "Sizi hakemlerinize havale ediyorum" cümlesi boş cümledir, hukuki bir tasarruf olmaz.

Makalenin konusu ile ilgili görüşlerim mahfuzdur.

Saygılarımla.

H.kayahan

Sam Adian
26.08.2015
20:53

Adl : Dengesizliğin giderilmesidir. Tüm hizmet ve uygulamalarda fırsat eşitliğinin yaratılması, herkesin eşit oranda hak ve hizmetlerinden yararlanma koşullarının düzenlenmesi yasalar. Zayıf olanın güçlü ile eşit hale getirilmesi. Eksik tarafın tamamlanması. Dengesizlik sadece bir işin veya bir fiilin ortaya çıkması ile oluşmaz. Dengesizlik, aynı zamanda sosyolojik statü üzerinde de oluşabilir. Bu genel bir kavramdır.

Burada sorulması gereken bir soru var : Dengesizlik nasıl ortaya çıkacak ve kim giderecek?

Temelde bu sözleşmeler ile tesbit edilir. Ancak her zaman sözleşmenin varlığı mümkün olmayabilir. Bu durumda dengesizlik sebebiyle zarar gören tarafı haklarını kim tesbit edecek ve bunu nasıl giderecek sorusu gündeme gelir. Hakeme başvursun, gitsin derdini anlatsın, hakemi ikna etsin, o hakem de gitsin karşı tarafın hakemini bulsun aralarında anlaşsın vs. dediğiniz zaman, dengesizlik sebebiyle zaten bir yaptırrım etkisi olmayan, veya pek çok sebeple kimseyi ikna edemeyen bir kimsenin uğradığı bur zararı nasıl gidereceksiniz? O zaman şöyle bir sonuç çıkar : Güçlü olan / etken olan her zaman kazanır.  Böyle bir adalet anlayışı veya hukuk anlayışı yoktur.

Bu boş bir iddiadır ve tutarsızdır. Çünkü kamunun sorumluluğunu gözardı ettiği gibi, bireylerin sosyal bir varlık olarak toplumda eşit haklara sahip olduğu gerçeğini de etkilemiş olur. Siz insanları zorla nikahlamaya kalkarken kimseye sormuyorsunuz, ama söz konusu olan “adl” olunca, e efendim gitsin hakemi ikna etsin diyorsunuz? Öyle mi? Aslında haklısınız, çünkü siz "hakem sistemi" demekle aslında "adl" sistemini kabul etmediğinizi de beyan etmiş oluyorsunuz. Yani sizin bir yargı sisteminiz yok. Böyle olunca elbette hukuki bir bağlayıcılığı olmaz.

Böyle bir şey yoktur. Sizin kur’an dediğiniz, bizim de metin dediğimiz kitaptan bizim anladığımız şudur :

Adl, kurumsal bir kavramdır. Bir kurumdur. Amacı her türlü dengesizliğin giderilmesini sağlamak, toplumsal dengeyi kurmaktır. (Nisa 58 ayeti dikkatli okumanızı önermek isteriz, En’am 1)

Dengesizliğin giderilmesinden sorumlu olanlar da “Amenu” olanlardır. Herhangi kimseler değil. Bunlar “adl”den sorumludurlar ve işleri budur. (Nisa 135, Maide 8, Nahl 76). Herhangi bir başvuru gerektirmeksizin, bir eylemin veya bir dengesizliğin ortaya çıkması halinde müdahale etmeleri gerekir. Eğer “yok canım öyle değildir” deniliyorsa, o zaman “mü’min”in mü’min olmasına, Allah’ın Allah olmasına da gerek yoktur. Ayette boşuna kullanılmış demektir.

Adl, bir talep değilemirdir” (Nahl 90, Şura 15). Bunu yerine getirecek olan da toplumsal mekanizmalardır,, yani günümüz kavramları ile adalet sistemidir. Herkese sorumluluk yükler. Buna göre, gerek re’sen yargılama yapılması, gerekse farkedilen bir dengesizliğin bildirilerek kamunun harekete geçmesi zorunludur. Kimsenin dilekçesine ihtiyaç yoktur.

Son olarak, Mücadelerin bir başvuru ile değil, Toplumun içinde biri veya birileri dengesizliğin sebebi olursa veya bir dengesizliğin ortaya çıkmasına neden olursa, onlarla “ktl” etmeniz emrediliyor. Size ne canım, şikayet etsin, dilekçe yazsın ondan sonra bakarsınız çaresine demiyor. Hayır onlarla “ktl” edin diyor. Nasıl yapacaksınız bunu? (meseleyi dağıtmamak için “ktl” kavramına girmek istemiyoruz)

Süleyman Karagülle ile olan tartışmamızda kendisine şunu söyledik: Biz Yargı sistemini Kabul ediyoruz. Ancak biz sizin anlayışınızı Kabul etmiyoruz. Sizin anlayışınız bize göre işlevsel ve “dengeyi sağlayıcı” değildir. Bir adalet sistemi oluşturulmasına izin vermez. Sizin ceza anlayışınız da bizim Kabul ettiğimiz bir şey değil.

Şimdi söyler misiniz, biz hangi gerekçeyle, hangi yargı sistemine göre sizin hakemlerinize gidip yalvaralım ve ne olur bir care bulun diyelim? Böyle bir seçeneğiniz yok. Siz “hakem sistemini Kabul et” diye dayatırsınız. Hadi Kabul edelim, peki bizim hukukumuzu ve bizim ceza anlayışımızı kim Kabul edecek?

Bir başka mesele daha vardır. “Ahlaksızlığın” veya “Haksızlığın” tesbiti ile ilgilidir. Söz konusu meselede böyle bir şey var mıdır yok mudur? Bunu neye göre tesbit edeceksiniz? Kendinize göre mi? oysa bunlar son derece göreceli kavramlardır ve her topluma göre değişir. Kimi toplumlar küfretmeyi hakaret sayar, kimi toplumlar saymaz. Şimdi siz “e canım ne olmuş yani” mi diyeceksiniz? Şıracının şahidi bozacı hikayesindeki gibi. Yahut biri bir kimseyi öldürdü, siz de gördünüz. “E canım öldürülen tarafın akrabaları gelip şikayet etsin” mi diyeceksiniz? Peki ya öldürülen kimse komşu köyden biriyse? Onlar sizing hukukunuzu veya sisteminizi tanımıyorlarsa? “bre gavur once iman et sonra gel” mi diyeceksiniz?

Medine sözleşmesini esas alıyorsanız, orada doğrudan resulun müdahale yetkisi vardır ve hiç bikr başvuruya gerek kalmaksızın re’sen karar alıp müdahale eder. Kitabı esas alıyorsanız, orada da “e canım dilekçe yazsın” deme şansınız olmaz. Toplumsal dengenin, toplumlararası dengenin sorumlusu bireyler değil, kamudur. Tesbit eder ve gereğini yapar.

Bu mesele çok su götürür.

Biz izleyiciyiz, çünkü bizi “sisteminiz”in nasıl koruyacağını merak ediyoruz. Daha ilk adımda lastik patlamış görünüyor.

Oldukça sert bir açıklama olduğunun farkındayız. Ama bu meselenin sulandırılması bize değil, daha çok size zarar verir. Bizim anlayışımız bellidir. Siz Kabul etmek zorunda değilsiniz. Ancak aramızda bir anlaşma olacaksa, herkesin hukukuna göre olmak zorundadır. Sizin hukukunuz bizi bağlamaz. Bu yüzden sorumluluğun size ait olduğunu söyledik. Gerekçelerini de söyledik. Cengiz bey bunu Kabul ettiğine göre, mesele yok. Biz artık izleriz. Bundan sonra yine de “boş laftır” diyorsanız, size başarılar dileriz. Yeni bir komünist manifesto yazmak için zorlanmayın, eskisini biraz revise etmeniz yeterli olur.

Sam Adian
26.08.2015
21:00

Bizim anlayışımıza göre : 

- Hakaret bir özgürlük değildir. Hangi gerekçeyle olursa olsun, hiç kimse bir başkasına ne inancı sebebiyle, veya inançsızlığı sebebiyle, ne mensup olduğu toplum, gurup veya sosyal organizasyon sebebiyle veya ırkı sebebiyle veya herhangi bir başka sebeple hakarete maruz kalamaz. Kimsenin böyle bir özgürlüğü yoktur.

Sizin böyle bir özgürlük anlayışınız olabilir, ama o bizi bağlamaz.

Biz meselenin yargılanması gerektiğini söyledik. Hala birileri çıkıp "davacısı olmayan" diyebiliyorsa, sizi alkışlamamız gerekir. Herhalde BBC ye bunun için ilan vermemiz falan gerekiyor sizin hukuk anlayışınıza göre.

Sam Adian
26.08.2015
23:52

Sayın Demirci

Kavramlarda zaman zaman ifade zorluğu çekebiliyoruz. Akevler eğer bir bina ise hayır bunu yargılamak mümkün değildir. Ama Akevler eğer insanlardan oluşan bir topluluk ise, evet hem tek tek yargılanabilir, hem de topluluk olarak yargılanabilir.

Burada iki temel unsur vardır.

1. Kişisel hakaret, ahlaksız ve küstah bir tutum sebebiyle muhatabını aşağılama gayreti, tabi bu cehaletten kaynaklanır ama yargı kronusudur

2. Akevler (gorup)'in ortaya koyuduğu ilkelerin tutarlılığı. Kendi ilkelerine uymayan veya inanmayan bir topluluk herhalde yeryüzünde başka bir yerde yoktur. Eğer bu topluluk kendi ilkelerine inanmıyor veya onları uygulamadan kaçabiliyorsa, o halde ortada ilke falan da yoktur. Bu sebeple ilkeselliğin varlığı ve bunun hukuk diline tercümesi de yargı konusudur. Hukukun konusudur.

Eğer biz burada eşit haklara sahipsek, Ve eğer Akevler iddia ettiği gibi çoğulculuğu savunan ve kabul eden bir topluluk ise, o halde bizim hukumuzu da gözetmek zorundadır. Yani bizim ilkelerimizi de dikkaate almak zorundadır. Almıyorsa bu da yargı konusu olur.

Bize göre

Lütfi Hocaoğlu
27.08.2015
00:53

Kendine hakaret edildiğini iddia eden ama 1,2,3 adlı başlıklarla inceden inceye hakaretleri sıralayan saygıdeğer beyefendi ardından gelen yorumlarda da inceden inceye hakaretleri saydırmaya devam ediyor. Bu konuda o kadar ustalaşmış ki kibar kibar giydiriyor.

Ama biz saf değiliz. Ne kadar sabretsek de olmuyor, duramıyoruz. Elimizde değil. Ayetin dediği gibi eizze (azizler) olmak zorundayız.


Bakalım nasıl ustaca hakaret ediliyormuş. Bir örnek olsun ve ibret olsun diye ortaya dökelim:

 

Hakaret 1:

AHLAK MI?

İŞTE SİZE FIRSAT

BUYRUN

Başarılar diliyoruz.

Yani siz ahlaksız olarak biliniyorsunuz. Ahlaklı olduğunuzu göstermek için size bir fırsat tanıyoruz. Bizim dediğimizi yaparsanız ahlaklı olduğunuzu gösterecek ve bizden ahlaklı payesini alacaksınız. Bu fırsatı sakın kaçırmayın.

 

Hakaret 2:

HAKEMLERINIZE HAVALE ETTIK

artık gereğini mi yaparsınız, yoka, niyet okuyuculuğu yapıp senaryo mu yazarsınız bilemeyiz.

Biz sadece kendi ilkelerinizde ne kadar tutarlı olduğunuzu ve gerçekten neyi savunduğunuzu öğrenmek istiyoruz.

Her ne kadar biz sonuçlarını tahmin ediyor olsak da, yine de önyargılı olmak yerine, sonuçları görmeyi tercih ederiz.

Sizden beklenen niyet okuyuculuğu yapmaktır ya da senaryo yazmaktır. Sizin gibi ilkesiz bir topluluğun bizim istediğimiz sonuca ulaşıp ulaşamayacağınızı görelim bakalım. Bizim gibi üstün insanlara laf söyleyebilen bu mahlûku yargılayın da görelim.

Hakemlerinize havale ettik, hakeme gitmedik çünkü biz yargılamada taraf olamayız, bizim gibi üstün insanlar sizinle nasıl aynı şartlar altında yargılanır. Hakemlerinize havale ederiz sizin gibi insancıklar kendi kendilerini yargılarlar.

 

Hakaret 3:

Hayır ksinlikle düşünmüyoruz. Temel hukuk normlarına bağlı kalacak, bilimsel verileri dikkate alarak sonuç üretecek bir kimseyi tanımıyoruz.

Akevlerin tamamı hukuksuzdur. Akevler’deki herkes hak yer. Akevler’deki herkes ilkeldir, hukuk normlarından habersizdir.

Akevler’deki herkes cahildir. O kadar cahildir ki bilimsel verileri dikkate bile alacak kapasitede değildir.

 

Hakaret 4:

Hiç kimse bizi kendi kuralları ile yargılayamaz veya bize kendi kuralları veya yöntemlerine göre anlam dayatamaz.

Biz sizden üstünüz. Siz kimsiniz ki bizi yargılayabileceksiniz. Siz ancak kendi kendinizi yargılarsınız. O yüzden hakemlerinize havale ettik dedik ya, hakeme gitmedik ya niye ısrar ediyorsunuz Cengiz bey. Çünkü siz bilimsel verileri dikkate almazsınız, hukuk dışısınız. Bizi işin içine katmadan o mahlûku yargılayın, cezasını verin.

 

Hakaret 5:

Biz sizin metotlarınızın pek çoğunu kabul etmiiyoruz. Delil kabul ettiklerinizin büyük bir kısmını da delil olarak kabul etmiyoruz. Kabul etmediğimiz bir şey ile kimse bizi yargılama hakkına sahip değildir. Bilimsel bir tartışma ancak ortak bir anlayış üzerinden gerçekleşebilir. iz kimseyi neden iman ettiğini sorgulamayız. Ama kimse de bizim neye inanıp neye inanmadığımızı sorgulama hakkına sahip değildir. Bir kavramın ne ifade ettiğini söylemek ile, bir başkasının inancını sorgulamak çok başka şeylerdir.

Kimse bizim neye inanıp inanmadığınızı sorgulamaz. Biz gerçek inancımızı da söylemek zorunda değiliz. Biz sizin delil kabul ettiklerinizi delil kabul etmeyiz ama o delillerden hükümler çıkarır ve sizin delillerinizi kabul etmesek bile onların yanlışlığını ortaya koyma üstünlüğüne sahibiz. Siz kimsiniz? Siz bizi yargılayamazsınız, sizin delillerinizi biz kabul etmeyiz ama sizin delilleriniz üzerinden size hükümler dayatabiliriz. Biz sizden üstünüz.

 

Hakaret 6:

Tekraren, bu konunun nasıl sonuçlanacağı hakkında bazı fikirlerimiz var. Daha önce de tanık olduk. Ciddiyetten uzak, söz yerinde ise sulandırılmış bir şey haline dönüştürüldü. Şimdi farklı bir şey ortaya çıkar mı bilmiyoruz. Ama biz (özellikle biz) sizi izliyor olacağız.

Biz sizin hakemliğinizi kabul etmeyiz ama sizin kendi kendinizi yargılamanız gerekiyor. Biz sizinle nasıl aynı hakem altında eşit seviyede yargılanırız. Biz sizin bu kadar üstünüzde insanlarken sizin hakemliğini ne ola ki. Siz kimsiniz ki gayr-i ciddi, sulu, cahiller ve bilim dışı insanlarsınız.

Biz sizi yukarıdan izleriz ve bizim istediğimiz yargılama sonucuna varırsanız kabul ederiz. Aksi halde siz bir hiçsiniz.

 

Hakaret 7:

Söylemek istediğimiz şey siz de dahil bu niteliklerde birini tanımıyoruz. Siz eğer bunu yapabileceğinize inanıyorsanız biz söze itibar eden insanlarız. Bizim için beyan esastır. Ama sizi tanımıyoruz. Dolayısıyla sizin hakkınızda da herhangi bir fikir beyan edemeyiz.

Söylediğimiz budur. Biz tatmin olma peşinde değiliz. Biz sitenin ve özellikle akevlerin ilkelerinin tutarlılığını görmek istiyoruz hepsi bu. Bizim inancımızın ne olduğunun bir önemi yok. Sizin ne yapacağınız önemlidir.

Kabul etmek zorunda değilsiniz, zaten biz bu sebeple Hakeme havale ettik dedik. Hukuk bu şekilde çalışmaz.

Evet Cengiz sen de Akevler’in tamamı da bizim niteliklerimizin çok çok altında insanlarsınız. İmkân dışı ama yapabileceğinizi düşünüyorsanız ki yapamazsınız, yani eğer kendi kendinizi yargılamak istiyorsanız biz yukarıdan size bakacağız ey niteliksiz Akevler’liler.


Hakaret 8:

Sayın Demirci

Kavramlarda zaman zaman ifade zorluğu çekebiliyoruz. Akevler eğer bir bina ise hayır bunu yargılamak mümkün değildir. Ama Akevler eğer insanlardan oluşan bir topluluk ise, evet hem tek tek yargılanabilir, hem de topluluk olarak yargılanabilir.

Burada iki temel unsur vardır.

1. Kişisel hakaret, ahlaksız ve küstah bir tutum sebebiyle muhatabını aşağılama gayreti, tabi bu cehaletten kaynaklanır ama yargı kronusudur

Evet, Akevler sizin değeriniz bir binadan fazla öteye gitmez çünkü içindekiler sıfır hükmündedir ama insancıklar olduğunuzu düşünüyorsanız siz yargılanırsınız. Sizinle eşit olarak biz nasıl yargılanalım. Ancak sizin topunuz aynısınız, topluca yargılanırsınız, bizim gibi üstün insanlar hiç Akevler insancıklarının bir tanesi ile yargılanabilir mi?

 

Hakaret 9:

2. Akevler (gorup)'in ortaya koyuduğu ilkelerin tutarlılığı. Kendi ilkelerine uymayan veya inanmayan bir topluluk herhalde yeryüzünde başka bir yerde yoktur. Eğer bu topluluk kendi ilkelerine inanmıyor veya onları uygulamadan kaçabiliyorsa, o halde ortada ilke falan da yoktur. Bu sebeple ilkeselliğin varlığı ve bunun hukuk diline tercümesi de yargı konusudur. Hukukun konusudur.

Eğer biz burada eşit haklara sahipsek, Ve eğer Akevler iddia ettiği gibi çoğulculuğu savunan ve kabul eden bir topluluk ise, o halde bizim hukumuzu da gözetmek zorundadır. Yani bizim ilkelerimizi de dikkaate almak zorundadır. Almıyorsa bu da yargı konusu olur.

Bize göre

Akevler ilkeler ortaya atan ama ilkesiz bir topluluktur. Ondan daha aşağılık bir topluluk yeryüzünde yoktur. Bu topluluğun ne kadar ilkesiz ve ne kadar aşağılık olduğu yargının konusudur.

Akevler’in zaten ilkeleri yoktur. Bu nedenle bizim ilkelerimizi dikkate almalı ve kendi kendini bizim ilkelerimizle yargılamalıdır. Biz hiç Akevler gibi ilkesiz, aşağı bir toplulukla aynı şartlar altında yargılanabilir miyiz? Bu hiç olabilir mi? Ancak bizim gibi üstün insanların ilkeleriyle Akevler kendi kendini yargılar ve biz de yukarıdan izleriz.

 

Görüyorsunuz değil mi hakaret etmedeki ustalığı. Tipik olarak böyle yapılır. İlke, temel hukuk normları, ahlak, nitelik, bilimsellik gibi ifadeler kullanılır. Ama içi boş olan, doldurulmayan bu ifadelerle karşıdaki insanı, topluluğu küçük görüp çaktırmadan hakaretler sıralanır. Sonra da yaygara koparılır: “biz cici çocuklarız, siz pis insanlarsınız. Biz size hakaret edebiliriz ama siz hiç bir şey söyleyemezsiniz” diye.

Ama yemezler bunu. Başka mecralarda belki başarılı sonuçlar alabilirler ama Akevler'de asla.

Lütfi Hocaoğlu
27.08.2015
12:11
Cengiz Bey,

Benim bu sayfada hakeme gitmeye ihtiyacım yok. Niçin gideyim. Yazının sahibiyim ve bu yazıdaki tasarruflar bana ait. Diğer taraftan müminim ve müminler dışındakilere karşı üstünüm (ayet). İstersem yorumları kaldırırım ama kaldırmıyorum. Gerekli cevapları verebiliyorum. İnce hakaretlere karşı da ağzının payını verebiliyorum. Hatta o kadar güzel veriyorum ki en ufak bir karşılık verilemiyor. Karşılığında size ve tüm Akevler'e hakaretler yağdırılıyor ama siz yalvarıyorsunuz saygıdeğer ilkeli beyefendinin (!) hakemi olayım diye.

Olay çok basit. Zelil zelil gelecek ve hakemini seçecek. Talebini bildirecek. Eğer talebini mantıklı bulursak lütfedeceğiz ve kabul edeceğiz. Eğer mantıksız bulursak biz de hakemimizi seçeceğiz. Hakemler başhakemi seçecek ve karar verilecek. Biz de karara dünyanın el ilkeli topluluğu olan Akevler'den olma gereği uyacağız. Bu kadar basit.

Bu kadar çırpınmanıza gerek yok sizin ilkesiz ve hukuk dışı olduğunuzu söyleyen birini savunmak için.
Hüseyin Kayahan
27.08.2015
12:37

Dünyadaki bütün anlaşmaların altında, hatta imzaladığımız bono senetlerinin altında, son madde olarak, "ihtilaf halinde hangi hukukun geçerli olacağı, hangi şehirdeki mahkemelerin geçerli olacağı, vb. maddeler yazılır. Farklı devletlerin tüzel veya gerçek kişileri arasında hangi ülkenin hukukunun geçerli olacağı, aynı ülke vatandaşları veya tüzel kişileri arasında da hangi şehir mahkemelerinin geçerli olacağı mutlaka yazılır. Bunlar belirtilmemişse, iddia eden, talep eden; talep edilenin hukukuna tabi olur.

Akevler sitesindeki fiiller, Akevler hakemlik sistemine tabidir. Zira sitenin en başında zaten yazıldır. Orada yazanlar, yorum koyanlar, okuyanlar orada yazılı olan kurallara tabidirler. Mal satarken de siz şartlarınızı deklare edersiniz ve talip olanlar sizin şartlarınıza göre mal almak zorundadırlar. Özel anlaşmalarda da ne yazarsanız o geçerli olur.

Karagülle, Kuran'daki "hakemen min ehlihi ve hakemen min ehliha/ onun yakınlarından bir hakem, öbürünün yakınlarından bir hakem" ayetini esas almış ve kıyas yolu ile tüm ihtilaflara uygulayarak "TAHKİM USULÜNÜ" benimsemiştir. Tahkim usulü ülkemizde tüm spor karşılaşmaların, dünyada da uluslar arası anlaşmalarda geçerli olan bir usuldür. Atanmış hakemlerle yapılan yargılamaların sakıncalarını burada yamak gereksizdir.

Mağdur olduğunu düşüne kişi sitenin yargılama usulüne uygun olarak dilekçesini yazıp, hakemlerden birine verecektir. Bunu isterse yapar, istemezse yapmaz. Davacı hakeme başvurulmuş ise, davalı kişi artık bundan kaçınamaz ve hakemini seçmesi zorunludur. Bana göre hakemini seçmemesi cezayı mültezimdir. Sonunda taraflar kendi seçtikleri hakemlerin kararlarına uymak zorundadırlar ve karar kesindir. İptali istenemez, karardan mağdur olduğunu düşünen kişi bu defa hakemler aleyhine dava açmak zorundadır. Hoşumuza gitmese de hukuk böyle işler. Böyle sıkıntılı olması, sudan sebeplerle insanların sürekli dava üretmesini de bir parça engellemektedir.

Yukarıdaki olayda, Sam bey müşteki olduğu kişi, kişilerden ve hatta yönetim tüzel kişiliğinden seçeceği bir hakem aracılığı ile hakkını arayacaktır. Talebi ve kimlerden istendiği açık bir şekilde belli olmalıdır. Hukukta kesinlik esastır.

Lütfi bey kendisine karşı bir yargı tahkim edilirse (birisi hakemini seçer ve bir dava ikame ederse) o zaman hakemini seçmek zorundadır. 

Lütfi bey de ayrıca ve aynı şekilde, eğer varsa, müşteki olduğu konu ile ilgili olarak, başka bir dava açacak, hakemini seçecek ve davalı olacak kişi ve kişilere bildirecektir. Bu davaların konuları aynı olabilir, ayrı olabilir. Davalar ayrı görülebilir, birleştirilebilir, vs. Bunlar yargılama usulü ile ilgili konulardır, hakemler hallederler.

Konular farklı olur. Birisi kişilik haklarına saldırı olduğunu düşünebilir, hakaret gördüğünü düşünebilir, vs. Bu haller sürekli oluyorsa kişilerin hakeme/yargıya gitmesinde fayda vardır. Münferit ve hafif şeylerse affetmekte fayda vardır.

Hem aynı çevrede bulunup, hem de savaş/kavga halinde kalmak, iman ve islam ile mümkün değildir. Bu devlet seviyesinde düşünüldüğünde teröre, anarşiye benzer. Hem hukuk düzeni oluşmuştur hem de dağlarda veya geceleri elinde silah gezen insanlar vardır. Bu ikisi bir arada mümkün değildir. Hukuk düzeninde "ihkak-ı hak/kişinin hakkını kendi alması" mümkün değildir. Hakkın tespiti yargı ile, yerine getirilmesi de kolluk kuvvetleri aracılığı ile olur.

Mağdur olduğunu hisseden ya yargıya gitmeli ya da bunu dillendirmemelidir. Hem yargıya gitmemek, hem de mağdurum demek telif olmaz. 

Tayibet Erzen
27.08.2015
14:32

 

Cengiz Bey,

Sizi tanıdığımız için biliyoruz ki siz sırf bu hakemlik müessesesi işlesin ve Akevler’de işlerin nasıl yürüdüğü görülsün derdindesiniz ve yine sizi iyi tanıdığımızdan biliyoruz ki gayet iyi niyetlisiniz. Ancak…

SAYIN ADİAN’IN HAK, ADALET, SAYGI, HAKEM GİBİ BİR DERDİ YOK.

Olsa önce kendine çeki düzen verir. Bu da oldukça açıktır. Her neyi görev edindiyse Kuran’a dayalı bir sistemin işlevsizliğini ısrarla vurgulamak hatta GÖSTERMEK için uğraşmakta kendisi.

Siz hakaret görmüyorsunuz ama, çok çok pardon ama sormak lazım nedir sizin hakaret sınırınız? İlla anaya, bacıya mı sövmek lazım?

Ahlaksızlık,

Hukuksuzluk,

İlkellik,

Ciddiyetsizlik,

Niteliksizlik,

Hem tüm bunları söyleyecek, hem aşağılayacak, hem beğenmeyecek, hem de yazık gidecek hiçbir yeri yokmuş gibi hep bu kapıya dadanacak? Bu ne yaman çelişki böyle?

Benim gördüğüm tek şey, Adian ve ekibinin Akevler’den ciddi manada tırsması ve Adil Düzen’in gelmesinden duyulan kaygıdır. Yoksa kimse tabiri caizse bu kadar iğrendiği bir platforma bu kadar müptela olmaz. Yorumu takip edenler de bilgiye dair bir iddianın söz konusu olmadığını ve varsa yoksa temelde var olan değerleri yok sayma gayretini göreceklerdir. Biz işi gücü bıraktık, bu kadar cehaletle nasıl böyle dik bir duruş sergilenebiliyor onu anlamaya çalışıyoruz.

Madem kendisi gerçekten mağdur, o zaman ispat etsin, usule uysun, hakemini seçsin. Ondan sonra görsün bakalım Akevler çapsız mı, değil mi.

Ve şuna da dikkat edilsin lütfen, tek bir yorum kaldırma yok, müdahale yok, sansür yok. Akevler ekolünün nezaket anlayışı budur.

 

 

 

�L�AX
Hüseyin Kayahan
27.08.2015
15:35

Cengiz bey, acizane tavsiyem şu olabilir:

Sam beyden yazılı olarak talebini alınız. Bu mahfuz olarak kalsın. Hukukta bu da esastandır. Sonra çıkan karar beğenilmezse, hakem olarak mağdur olmamanız içindir. Sözlü anlatımlarda yanlış anlaşılma olmuş olabilir. Siz yazılı metindeki hususları inceler ve karara bağlarsınız. Bu önemlidir, yazılı talebi mutlaka alınız.

Sitedeki bir yorumda "sizi hakemlere havale ediyorum" cümlesi yargılamayı başlatmaz. Çünkü talep yok. "şunu talep ediyorum..." şeklinde bir cümle olması gerekir. "Şu kişi bana vurmuştur, malımı çalmıştır, bana hakaret etmiştir, vb." şeklinde olayın anlatımı ve sonunda da "şunu, şunu talep ediyorum" diye maksadını belirtmesi lazımdır.

Hakemini kendisi tayin etmelidir ki, sonunda çıkan karara razı olsun. Ya da yönetime veya vekalet vereceği bir insana "benim adıma bir hakem seç" demesi lazımdır ki, karar dolaylı da olsa kendi rızası ile alınmış olsun. Yani sizin seçeceğiniz herhangi bir hakemi kabul ediyorum diye baştan yazılı beyanı olması lazımdır.

Sizi hakem olarak kabul ettiğini de ayrıca yazılı alınız, bu da gereklidir. Yoksa fuzuli tasarruf olmuş olabilir.

Siz hakemliği kabul edip, gerekli yazıları aldıktan sonra muhataplara müracaatla hakem tayin etmelerini talep ediniz. Böylece prosüdür işlemeye başlasın. Mahkeme süreci başladıktan sonra da tarafları ve hakemleri etkileyeceği için o konuda karar çıkıncaya kadar ve ila nihaye kimse konuşmamalıdır. Zira çıkan karar "Allah ve resulünün/yargının" kararıdır. Memnun olmayan taraflar bu defa hakemler hakkında yargıya gidebilirler ama taraflar hakkında aynı iddia ile yeni yargı ikame edemezler. 

Arkadaşların da dediği gibi, günlerdir esas konu ile değil de iddialarla uğraşıyoruz, insanların vaktine yazıktır. İnanın ben makalenin içeriğini tam inceleyemedim, ilmi olan yorumları da.

yargılamayı ya bir an önce başlatın ve kendi mecrasında yürüsün, ya da kifayeti müzakere diyelim. Makaleye yazık oluyor, yüzlerce yorum oldu, ama konu ile alakası yok.

Başka bir makalede "yargı konusunu" işleyelim, müesseseyi daha işlevsel hale de getirelim. Başvurmak da, sonuçlandırmak ta kolay olan bir kurum olsun. Bu rahmet olur.

Saygılarımla.

H.K.ayahan




Hüseyin Kayahan
27.08.2015
15:45

Sitenin hakemler listesi yok mu acaba? Bunu Sam beye bildirelim, birini seçsin. Bunların hiç birine güvenmiyorum diyorsa -maalesef- yapılabilecek bir şey yoktur, zira güvenemediği kişinin verdiği karar kendi rızasını kapsamaz. Bir müessesede kalmak ve faal olmak isteyenler o müessesenin tüzüğüne uyarlar. Bu; partide, dernekte, kooperatifte, şirkette, devlette de böyledir. Tüzüğünü değiştirinceye kadar ona uyarız, gücümüz yetmezse o yerden ayrılırız. Allah'ın arzı mutlaka geniştir.

Saygılarımla.

H.Kayahan


Hüseyin Kayahan
27.08.2015
15:55

Sitenin hakemler listesi yok mu acaba? Bunu Sam beye bildirelim, birini seçsin. Bunların hiç birine güvenmiyorum diyorsa -maalesef- yapılabilecek bir şey yoktur, zira güvenemediği kişinin verdiği karar kendi rızasını kapsamaz. Bir müessesede kalmak ve faal olmak isteyenler o müessesenin tüzüğüne uyarlar. Bu; partide, dernekte, kooperatifte, şirkette, devlette de böyledir. Tüzüğünü değiştirinceye kadar ona uyarız, gücümüz yetmezse o yerden ayrılırız. Allah'ın arzı mutlaka geniştir.

Saygılarımla.

H.Kayahan


Sam Adian
27.08.2015
16:44

Bir çok noktaya derkenar koymamız gerek:

Birincisi Hanımefendi de davanın konusudur. Aynı gerekçeler onun için de geçerlidir. Hakemin bu konuyu da not etmesini arzu ederiz.

Muhataptan bağımsız olarak:

1.       Biz yazılı bildirimde bulunduk, sizin sisteminize göre hakem çağrısında bulunduk. Size bir yargıç göndermedik veya sizi burada yargılamaya kalkmadık. Dolayısıyla sizin sisteminize göre bir sürecin işlemesini zaten kabul etmiş olduk. Burada tartışılacak bir husus yoktur. Ancak :

a.       Sizden olmayan bir kimse, sizin koyduğunuz hukuka göre mi değerlendirilecek? Sizin hukukunuzu benimsemeyen birine böyle bir dayatmada bulunulamaz. (kurallara uymakla, hangi  hukuka göre yargılanacağını belirlemek ayrı ayrı şeylerdir.)

b.      Bir yargılama, Ahbap-çavuş ilişkisi içinde mi gerçekleşecek?

Gibi önemli noktalar vardır.

2.       Bu sitedeki sözleşmede hangi sistemin işletileceği yazılıdır. Öğer imzalanan bir sözleşme varsa sadece “Hakem” sisteminin uygulanmasına yöneliktir. Dolayısıyla burada Hangi hukuka göre yargılanacağı veya değerlendirileceği sözleşme altına alınmış değildir. Her ne kadar tartışmalarda “çoğulculuk”  kabul ediliyor olsa da, sözleşmelerde ve uygulamada bunun örneğini görmedik. Dolayısıyla, bononun altına atılmış olan imzada mahkemenin nerede olacağını tesbit etmek ayrı bir şeydir, mahkemenin hangi yasalara göre karar vereceğini belirlemek ayrı bir şeydir.

Bunu da örnekledik, örneğin “ahlak” göreceli bir kavramdır. Bunu hangi ahlak anlayışına göre belirliyorsunuz? Diye sorduk.Bizim anlayışımız veya hukukumuz sizinki ile aynı değil. Bizi kendi hukukunuzla yargılayamazsınız. Nasıl hareket edeceksiniz diye sorduk? Ama cevap alamadık.

3.       Sayın kayahanın kural olarak koyduğu şey, metne aykırıdır. (bize göre) Delilsiz bir iddiadır. Karagüllenin ne söylediği değil, kitabın ne söylediği önemlidir bizim için. Buna rağmen yazılı beyanda da bulunduk. Burada yazılan şeyler herhalde bir beyanır.

4.       Talebin ne olduğu ve nedenleri de açıktır, ama sayın Kayahan’ı rahatlatmak için metnin devamında bunu açıklıkla yeniden beyan etmek boynumuzun borcu olmuştur.

Öncelikle bir noktanın altını kalın çizgilerle çizelim :  BIZIM KIMSEYLE BİR DERDİMİZ YOK. Söylediklerimiz ne kimseyi doğrudan muhatap alan şeylerdir, ne de kimseyi aşağılama veya hakaret maksadı taşır. Ama bunun bir önemi yoktur. Nasıl Kayahan “Açıklık” ve “Kesinlik” talep ediyorsa, aynı şey bizim için de geçerlidir. Herkes için geçerlidir. Bunun için :

a.       “Sen aslında şunu demek istiyorsun veya olmalısın” gibi bir serzenişin hukukta yeri yoktur. Sosyal ilişkilerde de yeri yoktur. Kim kimin aklını okuyabiliyor da, ne düşündüğünü, niyetinin ne olduğunu tesbit edebiliyor?

b.      Hukukta “Beyan esastır” bizi defalarca bu platformda, ve sayısız miktarda başka mecralarda Müslümanlar sadece “niyet”e binaen bize yapmadıkları hakareti bırakmadılar. Kendilerine açıklıkla “Hayır, biz kimsenin emrinde değiliz, kimse için çalışmayız, kimseye mecbur değiliz” dediğimiz halde “Hayır siz şöyle olmalısınız” yakıştırmaları ile binlerce kez karşılaştık. Burada da müteaddit kereler bunu ifade ettik. Söylediklerimizi ve yazdıklarımızı  okumamış olanlar, okuyup da anlamamış olanlar, Karagülle ile olan yazışmalarımızdaki beyanlarımıza bakabilir. Buna rağmen, aynı suçlamalar devam etti, ediyor. Biz de bu durumda sorma hakkına sahip oluyoruz : Siz Tanrı mısınız? Nereden biliyorsunuz bizim ne düşündüğümüzü?

c.       Benzer şekilde “Ha bak sen bunu bilmiyorsun, tanımını getirmedin, tarif etmedin vs.” gibi suçlamalar da var. Biz hiçbir zaman emin olmadığımız bir kavramı veya konuyu tarif etmeye, oradan hükümler çıkarmaya veya fikir beyan etmeye kalkmadık. Varsa fikrimiz eksikse eksik olarak ifade ettik. Fikrimiz yoksa bilmediğimizi söyledik. Bu husus da yazdıklarımız içerisinde vardır. Okuduğu halde anlamamış olanlar yine karagülle ile olan yazışmalarımıza bakabilir. Karagülle’nin kayıtlarında vardır ve muhtemelen bunu gizlemeyecektir.

d.      Herkese iddialarını kanıtlama fırsatı verdik. Biz kimseyi yargılamıyoruz. İddiası olanlar iddialarını kanıtlamak durumundadır. Kanıtlayamazlar ise, en azından müfteri olurlar.

Benzer örneklemeleri çoğaltabiliriz, sıkça ve sonsuz miktarda sıkıntı vardır. Ama burada biraz daha somut verilere göre fikir beyan etmek gerekir. Çünkü herkes anlamak zorundadır.

Hakaret gerekçesi olan şeyler neydi?

İddia : Sen görevlisin, hangi mecraya çalışıyorsan, onun adına hareket ediyorsun. Kur’anı tahrif etmeye çalışıyorsun, kafana göre mana veriyorsun…..

Cevap : Size ne bundan bizim kimin adına çalıştığımız veya hangi amaca hizmet ettiğimiz….

a.       Kitabın mülkiyeti size mi ait?

b.      Kitabın yazarı ile oturup kahve mi içtiniz?

c.       Kitabın avukatı siz misiniz? Tanrı’nın sizin avukatlığınıza ihtiyacı mı var?

d.      Kitabın resmi yorumcusu siz misiniz? Hangi kelimeye hangi manayı vereceğimizi size mi soracağız?

e.      Siz kim oluyorsunuz da, bizim kitapla ilgilenip ilgilenemeyeceğimize karar veriyorsunuz? Ne haddinize… 

Biz istediğimiz gibi kitapla ilgileniriz. Bu kitap, sizin babanızın malı değil. Yazarının da size ihtiyacı yok. Muhatabı biziz ve biz onu değerli buluyorsak, bunu hangi amaçla yaptığımız veya hangi amaçla değerli bulduğumuz ve ilgilendiğimiz sizin derdiniz değildir.

İddia : Neye inandığını bilmiyoruz, inancını söylemedi…

Cevap : Size ne bundan? Biz size “böyle inanmak zorundasınız” mı dedik? Veya sizi bir şeye inanmaya mecbur mu bıraktık? Biz sadece fikrimizi beyan ettik. Beğenmiyorsanız eleştirirsiniz. Ama bunu hakaret ederek yapamazsınız.

Bizim eleştiriye tahammülümüz olmadığını söyleyenler için yine yazdıklarımız ve bize söylenenenler ortadadır. Okuyup anlamayanlar yine Karagülle’ye müracaat edebilirler. İktisat Teorisi tartışmalarımız esnasında karagülle bizi acımasızca ve son derece ağır bir şekilde çok eleştirdi. Biz hiçbir zaman bu eleştirilere farklı bir anlam yüklemedik ve eleştiri olarak kabul edip kendisine teşekkür ettik. Çünkü yapılan şeyin bir bilimsel tartışma olduğunu bilerek hareket ettik. Yüzlere sayfa tutan yazışmalarımız içerisinde onca eleştiriyi, onca acımasız eleştiriyi  kabul ettik ve üstelik mutlu olduk. Bize çok katkısı oldu. Bunu yine yapmaktan hiçbir zaman çekinmeyiz.

İddia : Kur’an da zina vardır. Siz zinayi ortadan kaldırmak istiyorsunuz…

Cevap :  Biz kitapta “zina yoktur” mu dedik? Böyle bir cümlemiz mi var? Bu iddianın sahibi bunu kanıtlamak zorundadır. Kanıtlayamıyorsa onun için söylenmesi gereken şeyler bellidir.

Bizim şöylediğimiz şey şudur: Zina bir FHŞ (yanlış anlaşılmasın diye) türüdür. Ama FHŞ zina değildir. Zinanın gerçekleşebilmesi için koşullarının yerine gelmiş olması gerekir:

a.       Taraflardan Nisa olanın, veya hizmet görenlerin GEÇERLI BİR SÖZLEŞMESİ olması gerekir.

b.      Çünkü bir suçun tesbit edilebilmesi, ancak yazılı sözleşmelerin varlığı ile mümkündür. Yazılı bir sözleşme yoksa, suç da yoktur. Modern hukukta bazı durumlarda tanık yeterli olmaktadır ki bu yanlıştır ve zaten bizim itiraz ettiğimiz bir noktadır. Ancak modern hukukta da yasallık koşulu vardır. Dolayısıyla sözleşme gereği bu şekilde karşılanmaktadır.

c.       Cinsellik bir “INSAN HAKKIDIR”. Asla suça dönüştürülemez, sınırlandırılamaz. Eğer kitapta cinselliğin “SUÇ” olduğunu gösteren bir ayet, varsa ve siz bunu kanıtlarsanız, sizin söylediğinize uyarız. Eğer yoksa, o zaman nerenizle uyduruyorsunuz diye sorarız. Daha önceki tartışmalarımızdan hatırlıyoruz, cinselliğin bir insan hakkı olduğu beyan edilmişti. Eğer bir fikir değişikliği varsa kanıtlanması ve ortaya konması gerekir. Aksi halde, suç ve suçun tesbitinin cinselliğe atfedilemeyeceği, bunun yasallık ve sözleşmelere dayalı bir suç olması gerektiği açıktır. Biz bunu kimseye dayatmıyoruz. Bu bizim görüşümüzdür. İsteyen kabul eder isteyen etmez. Anlayıp anlamamak da serbesttir.

İddia : Kölelik vardır …

Cevap :  Kitabı boşverelim. Yani tanrı bizi birbirimize köle olalım diye mi yarattı?  Biz otomobil üretiyoruz ama otomobilleri birbirinin kölesi haline getirmiyoruz. Sizin inandığınız şey nasıl bir şeydir ki, bizi üretenlerin birbirimize köle olmamızı kural olarak belirlemiş olsun? Tabii bunun kitapta bir karşılığı olmadığı için söyleyecek başka şey de bulamıyoruz açıkçası. Kitapta bir karşılığı olsa, oradan cevap verirdik.

İddia : Kısas(adam öldürenin canına kast) vardır,

Cevap :  Biz Kısas’ın “adam kesmek, doğramak” olmadığını söyledik. Daha önce bunun gerekçelerini de söylemiştik. Yine söyleyelim :

a.       Bir canlıyı öldürmenin hiçbir haklı gerekçesi yoktur. Bu katil bile olsa.

b.      Metin, öldürmeyi şiddetle ve kesin olarak yasaklar. Buna herhangi bir istisna koymaz.

c.       Bilerek veya kazara bir kimsenin ölümüne neden olan kimseye verilecek ceza ölüm cezası olamaz. Çünkü böyle bir uygulama metin ile çelişki teşkil eder. Dolayısıyla Kısas kelimesinin başka bir anlamı olmalıdır.

d.      “Kısas” ile “kıssa arasındaki farkı bizim Arapçamız olmadığı için olsa gerek anlayamıyoruz örneğin. Her ikisi de aynı kökten olmasına rağmen , Biri hikaye oluyor, diğeri adamı doğramak oluyor. Bunun mantığı bize uymaz.

e.      Kısas yoluyla bir kimseyi öldürünce, nasıl hayatta tutmuş olabiliriz diye de anlayamıyoruz.

İddia : Çok eşlilik vardır….

Cevap : Biz ne zaman çok eşlilik yoktur dedik? Fakat okuyanların ne okuduklarını fark ettiklerinden emin değiliz. Bizim dediğimiz şuydu :

a.       Bir kadının aynı anda birden çok erkek ile evlenmesi batının geleneği değildir. Asyanın pagan geleneğidir. Bunu batıda bulamazsınız, hindistanın dağlık köylerinde bulabilirsiniz. Afganistanın bazı bölgelerinde de.

b.      Her ne kadar çok eşlilik bir dürtü olsa bile, daha çok bu dinlere dayanır. Batının buluşu da değildir. Vs.

İddia :  içki içmek haramdır, faiz haramdır….

Cevap : Hadi canım. Neye göre? Veya neyinize göre? Siz kim oluyorsunuz da, Allah’ın yasaklamadığı bir şeye HARAM diyorsunuz? Allah’ın mülkü babanızın çiftliği mi?

a.       Bir kere Faiz denilen şeyin ne olduğunu öğrenmek gerekir. Faizin parayla veya borçla ilişkisi yoktur. Faiz denilen şey, Sermayenin marjinal ürünüdür. Sermayenin ne olduğunu bilmiyorsanız, karagülleye sorun size öğretecektir.

b.      Faizin yasaklanışı, kitabi bir gereklilikle değil, tamamen geleneksel ve ideolojik sebeplerle olmuştur.

c.       Riba ile faiz kavramını karşılayanların, Riba’nın neden borçlar üzeinde değil de, nakit alışverişe bağlandığını açıklamaları gerekir. Bir malın parasını ödersiniz, malı satın alırsınız. Burada fazi olmaz. Nasıl oluyor da Riba oluyor?

d.      Riba’nın borçlar üzerinde etkili olması ve bu sebeple faiz olması iddiasınad olanlar, Tedayün ayetini birkaç kere okumak zorundadırlar. Eğer öyle olsaydı, ayrı ayrı ifade etmezdi. Nerenizden uyduruyorsunuz bunları?

Biz size kitaba iftira ediyorsunuz demedik. Ama siz kitaba iftira ediyorsunuz. Bunun için peygamberi de alet ediyorsunuz. Ama bu bizim meselemiz değil. Kitabın sahibi biz değiliz, hesabını soracak olan da bu yüzden biz değiliz. Sahibi olan koyucağını söylemekte, iddia etmektedir. O halde hesabını da kendisi sorar. Bizi ilgilendirmez.  İstediğinizi söyleyebilirsiniz. Tutarlı olursa sizi dinleriz, tutarsız olursa güler geçeriz.

İddia : Allah, kitabı Kuran olarak kabul edenler için….. çki içmek, her türlü cinsel serbesti içinde olmak ve diledikleri gibi yaşamak isteyen birileri varsa bunun için Kuran’ı çürütme gibi boş bir çaba içine girmelerine gerek yoktur

Cevap : Bizim kitabın söylediklerini çürütmek gibi bir amacımız olduğunu nereden anladınız? Bizim böyle bir ifademiz mi oldu? Bu konuda elinizde kanıt var mı? Varsa ortaya koyun ve biz de yaptığımız hatayı fark edelim ve sonuçlarına katlanalım. Yoksa ne haddinize sizin hakkımızda uydurma sözler sarfetmek…

a.       Biz hiçbir zaman kitabın ne kelimelerini, ne ifadelerini, ne de metnini değiştirme gayreti içine girmedik. Bizim iddiamız, kitabı Müslüman olduğu iddiasında olanların tahrif ettiğidir. Yağız hırsızın ev sahibini bastırması misali, bizim iddiamızla bizi mi suçluyorsunuz? Kendinize bakın.

b.      Sizin babanızın malı mı bu kitap? Ne haddinize kimin neye inanacağı veya kitabın kime ne anlatacığı? Bunu siz mi belirleyeceksiniz? Sözün sahibi böyle bir yetki mi verdi size?

c.       Biz hiçbir zaman “Allah şöyle demek ister” “Kuran böyle demek istiyor” gibi bir cümle kurmayız. Biz sadece metni okur ve oradan ne anlıyorsak ona bakarız. Bu da kimsenin derdi değildir. Fikrimizi de açıkça beyan ederiz. Yanlışsa düzeltiriz, değilse fikrimizde ısrar ederiz.

Siz öyle söylüyorsunuz diye, kitabın sizin söylediklerini onaylamak gibi bir mecburiyeti yoktur. Biz kimsenin inancına karışmıyoruz. Ama bir metin üzerinde tartışırken, metinden anladığımızı beyan ederiz ve bunu tartışırız. Sizin görüşleriniz bize göre yanlışsa bunu da söyleriz. Ama bu sizin neye inanacağınızı söylemek değildir. Bu kadar basit bir ayrıntıyı anlamıyor musunuz. Bize ne sizin neye inandığınızdan, nasıl yaşadığınızdan… Ve size ne bizim neye inandığımızdan….

Evet biz mükemmel değiliz. Bilmediğimiz çok şey var. Bilmediklerimiz üzerinde bir iddiamız da yok. Ama biz asla şunu yapmayız :  “Efendim gramer böyledir, mana şudur”…. Tamam bu bir iddiadır. Nezaket gösterip “yahu sen manayı nerende uydurdun” diye sormadık. Lisan-ul Arab’a bakmış, orada öyleymiş….

Böyle bir iddiada ne söylenebilir?

a.       Geleneksel pratikler bizim için ne delildir, ne de referanstır.

b.      Sünneti veya hadisi biz delil olarak kabul etmeyiz. Kitabın tevatür yoluyla nakledilmiş olması, sahibinin problemidir bizim değil. Biz kitaptaki bir tanıma veya kavrama bakarız, onun rasyonel karşılığı varsa, tanımlayabiliyorsak alırız ve doğru kabul ederiz. Gerisi bizi bağlamaz. Kitabın bize hangi yöntemle ulaştığı başka kaynakları kutsallaştırmaz veya delil yapmaz.

c.       Bir manayı, ancak kitabın o kavrama getirdiği tanım çerçevesinde veririz.  Lisan-ul Arab’ın ne söylediği bizi hiç bağlamaz. Ona da bakarız, kitaba uyuyorsa itiraz etmeyiz. Ama falan kitapta biri böyle söylüyor diye biz de öyle kabul etmek zorunda değiliz.  

d.      Kitapta tanım bulamıyorsak başka kitapların o konuda söylediklerine bakarız. Orda da bulamıyorsak geçeriz veya pratikte olası uygulamalarına göre bir anlam çıkarırız.

e.      Tekbir cümleden, tek bir kelimeden asla mana üretmeye kalkmayız. Mutlaka o kavramın veya cümlenin başka bir yerde açıklaması, detayı olması gerektiğini biliriz. Ancak ona göre bir mananın doğru veya yanlış olduğuna karar veririz. Falanın söylediği filanın söylediği bizi hiç ilgilendirmiyor. Bizi böyle saçmalıklarla suçlayamazsınız.

Bundan başka, bizim “Ahlaksızlık” olarak kabul ettiğimiz ifadeler, iddialar veya cümleler sahibinindir ve zaten bütün bu saydığımız meseleler de dahil olmak üzere hakeme havale ettik. Hakem de bunu kabul etti.  Biz hiç kimsenin “Kompleks”lerine göre hareket edecek değiliz. Ne kimseye ima yollu hakarette bulunuz, ne de böyle bir çaba içine gireriz. Ne söylüyorsak açıkça söylüyoruz. İster beğenirsiniz ister beğenmezsiniz.  Bu sebeple :

a.       Akevlere hakaret etmedik. Akevlerin ilkelerinin pratikte nasıl hayata geçeceğini görmek istediğimizi söyledik. Bize göre yanlış ilkelerdir. (elbette hepsi değil ve zaten hepsini bilmiyoruz)

b.      Tartışma konusu olan şey, en başta ikesel olarak kişisel hakaretlerdir. Daha önce sabrettik ve denemeye çalıştık. Karagüllenin bütün ısrarlarına rağmen ve bizim de bütün anlatma çabamıza rağmen anlatamadık.  Sonuçları  da ortada. Bizim amacımız tartışmaktır. Buna kim ne mana yüklerse yüklesin bizi  ilgilendirmez. Biz sadece tartışmak isteriz. Çünkü ancak bu şekilde yaptığımız hatanın farkına varabiliriz. Bir teoriyi veya bir varsayımı pratiğe aktarmaya çalışıp yanlış yaparak zaman kaybetmek yerine, o aşamaya geçmeden önce en azından teori düzeyinde hatalarımızı fark etmeyi  ve düzeltemeyi isteriz. Başka hiçbir amacımız yoktur.

c.       Biz burada kimseyi mutlu etme gayretinde değiliz. Bu nedenle söylediklerimiz kim nasıl anlıyor diye dert edecek değiliz. İsteyen istediği gibi anlar. Ama hakkımızda senaryo yazmadan önce medeni insanlar gibi çıkıp “sen bu konuda ne demek istiyorsun” diye sorar. Sormuyorsa kendi bileceği iştir.

d.      Tartışma konusu olan bir diğer mesele hukuk ve ilkelerdir. Biz sizin inandıklarınıza inanmıyoruz. Sizin bildiğiniz Müslüman türünden de değiliz. Kitap da babanızın malı veya çiftliği değil. O halde, aramızdaki hukuk neye göre olacak. Adam çıkmış, ben istediğim gibi hakaret ederim, başkaları da gelip bana yalvarır kafasında. Deli bile böyle bir cümle kurmaz. Her şeyden önce sizi aşağılamak isteseydik sizinle muhatap olmazdık. Bu yeterince sizi aşağılamış olurdu zaten. Çünkü sizi ciddiye almamış olurduk. Bu kadar basit bir şeyi anlamak zor mu?

e.      Biz akevlerden tırsan veya iğrenen kimseler değiliz. Kimseyi tanımıyoruz ki iğrenç veya korkunç olduğuna karar verelim. Yeryüzünde bizim için korkutucu olan hiçbir şey yoktur. Henüz uzaya açılmadık orada ne olduğunu bilmiyoruz. Gidince öğreniriz. Ama şimdilik burada bizim için korkunç sayılabilecek hiçbir şey yoktur. Bu iddia ancak aşağılık kompleksinden doğan cahilce bir iddia olabilir.

f.        Bizim bir iddiamız olmadığını söyleyenlerin goog’le ya girip bin sayfaya yakın yayınladığımız kitabı indirmelerini ve okumalarını tavsiye ederiz. Düşüncelerimiz yanlış olabilir veya doğru olabilir. Bunu uygulama gösterir. Ama bilimsel metot çerçevesinde, kitabı referans alaraka bir teori ortaya koyduk.  Kitabı okursunuz, adam gibi eleştirirsiniz. Hiçbir sorun yok. Bilimsel olmadığını da söyleyebilirsiniz. Tutarsızlık varsa bunları da söyleyebilirsiniz. Biz bunları bize söyleyin diye İslamcılara yalvardık. Bunun da tanığı Sayın Karagülle’dir.Bizi eleştirin dedik. Yaptıkları tek şey, hakaret etmekten ibaret. Sözü olmayanlar hakaret ederler veya sözü tevil ederek hakaret kabul ederler.

Ne diyebiliriz başka? Allah’a inanmaktan bahsedenler için söylenecek tek bir söz kalıyor. Allah sizi ıslah etsin.

Sayın Kayahan’ın hatasını da söylemeden geçmeyelim :  Bizim evimize hırsız girmedi. Dolayısıyla biz birilerine gidip, evimize hırsız girmiştir diye şikayette bulunuyor değiliz. Burada tartışılan mesele, “Herkese açık olan bir alanda cereyan eden” şeydir. Bu eylemin kendisi zaten yazılı talepdir ve beyandır. Eğer bir kimse bizim evimize girmiş ve eşyamızı çalmış olsaydı, o zaman gider neyimizi çaldığını yazılı olarak beyan ederdik. İddianızın metinden dayanağını getirmeniz gerekir. Ama tabi bu usul açısından. Öte yandan bu ve diğer yazdıklarımız zaten yazılı metindir ve geçerlidir. Ne söylediği ve amacı da bellidir. Buna rağmen siz ısrar ederseniz, o zaman biz de “meseleyi sulandırmak ve yokuşa sürmek” amacınız olduğuna kanaat getiririz. Sizin için delillerimizi de yazmıştık.

Ceniz beyin söylediğimizi anladığını görüyoruz. Bizim de kabulumuzu yazılı olarak burada beyan ettiğimiz de açıktır. Eğer kuşkunuz varsa, kopyalayıp bir yerde kayıt altına alabilirsiniz. Cengiz bey “Ben kabul ediyorum “ dedikten sonra biz kenarda duracağımızı ve izleyeceğimizi söyledik. Ancak hakaretler ve ithamlar durmuyor. Bu nasıl bir anlayış böyle? Ancak burada da itirazımız var : Hakemler tarafları dinlemeden mi karar verecekler? Bizim gerekçelerimizi, dayanaklarımızı bilmeden mi hareket edecekler? Böyle şey olabilir mi? Ne demek “Sen sus ben karar veririm” böyle bir şey yok. Eksik bir şey varsa bize sorulmalıdır, biz tamamlarız. Ha bunu alenen yapmak zorunda değiliz. Ama sizin söylediğiniz dikte etmekten başka bir anlama gelmez.

Sonuç olarak, Cengiz beyi tanımıyoruz, taraf olmayı ve hakem olmayı kabul ettiğine göre bizim için geçerlidir. Dolayııyla bizim adımıza hakem Cenngiz Bey'dir. Tartışmanın konusu da bellidir ve yazılıdır. Önyargılarımız yoktur. Doğru yaparsa teşekkür ederiz, herkese de yararı olur. Yanlış yaparsa ancak sonuçlandığında bilebiliriz veya anlayabiliriz. Şimdi sadece varsayımlarımızı söyleriz. Ve öyle de yaptık. Tartışmanın konusu da bellidir. Başka hakem listesine ihtiyacımız yok. Bu ısrarınızı anlayamıyoruz ama sizin bileceğiniz iş. Biz beyanımızı da, amcımızı da, muhataplarımızı da açıkça yazdık ve belirledik. Başka bir şeye ihtiyacınız var mı?

Sam Adian
27.08.2015
17:29

Hakemimiz Cengiz Beydir

Muhatapları da 

a. Akevler ilkeleri 

b. Ahlakçılık ve dayatma

c. Hakaretler (Hoca beyefendi ve Erzen hanımefendi)

ve yukadıdaki metinde yazılı olan her şey



Tayibet Erzen
27.08.2015
18:09

“nerenizle uyduruyorsunuz?”, “babanızın çiftliği mi”

Bu nasıl bir seviye? Bunu söyleyen biri mi çıkıp ahlak konusunda hakeme gidiyor? Yazık.

Öncelikle yaptığım tüm yorumlar kendi fikrim olup bunun için çarşı-pazar yoklaması yapmadım, zaten yorum da bu demektir, dolayısıyla bu konuda söylenecek bir şey yok. Herkes aynı şeyi söyleyecek olsa veya söylenecek şeylere tahammül edecek sinirlere sahip olmasak, kapıyı pencereyi kapatıp evimizde otursak daha iyi ederiz, kaldı ki burada kimseye o denli bir saldırı yapılmış değil. Ne yazdığım ortada, hepsinin de arkasındayım. Anlayabilecek herkese de hem anlatacak ilme hem de tahammüle sahibim, Allah'a şükürler olsun.

Davacının yapması gereken birini … sebebiyle hakeme veriyorum demektir. “Bana hakaret” ettiler de ne demek? Sokakta lolipopu alınan çocuk bile artık yapmıyor bunu.

Biriyle aynı fikirde olmamak, haliyle kendi görüşünü savunurken onunkileri çürütme yoluna gitmek hakaret değildir. Hakemler oturup baştan aşağı her şeyi okuyup üslupları bir incelesinler de görelim kim ne kadar çizmeyi aşmış.

Neyse, amenna ve saddekna…

Benim hakemim kendisi de kabul ederse Hüseyin Kayahan Bey’dir.

Hüseyin Bey,

Affınıza sığınıyorum. Çok yoğun çalıştığınızı ve artan zamanınızı ilmi çalışmalara verdiğinizi biliyorum. Böyle bir sebeple değerli vaktinizi almak istemem ama hakemim olur musunuz?

 

Lütfi Hocaoğlu
27.08.2015
18:28

 

İddia : Sen görevlisin, hangi mecraya çalışıyorsan, onun adına hareket ediyorsun. Kur’anı tahrif etmeye çalışıyorsun, kafana göre mana veriyorsun…..

Cevap : Size ne bundan bizim kimin adına çalıştığımız veya hangi amaca hizmet ettiğimiz….

a.       Kitabın mülkiyeti size mi ait?

b.      Kitabın yazarı ile oturup kahve mi içtiniz?

c.       Kitabın avukatı siz misiniz? Tanrı’nın sizin avukatlığınıza ihtiyacı mı var?

d.      Kitabın resmi yorumcusu siz misiniz? Hangi kelimeye hangi manayı vereceğimizi size mi soracağız?

e.      Siz kim oluyorsunuz da, bizim kitapla ilgilenip ilgilenemeyeceğimize karar veriyorsunuz? Ne haddinize… 

Biz istediğimiz gibi kitapla ilgileniriz. Bu kitap, sizin babanızın malı değil. Yazarının da size ihtiyacı yok. Muhatabı biziz ve biz onu değerli buluyorsak, bunu hangi amaçla yaptığımız veya hangi amaçla değerli bulduğumuz ve ilgilendiğimiz sizin derdiniz değildir.

Aynı soruları size soralım. Kitabın mülkiyeti size mi ait, yazarıyla kahve mi içtiniz? Avukatı siz misiniz? Tanrı’nın sizin avukatlığınıza ihtiyacı mı var? Resmi yorumcusu siz misiniz? Siz kim oluyorsunuz da bizim kitap hakkındaki yorumlarımız yanlış diyebiliyorsunuz. Doğrusu bizimki diyebiliyorsunuz. Bin yıldan fazladır Müslümanlar yanlış anlamış, biz doğru anladık diyorsunuz. Size bu hakkı kim verdi?

 

İddia : Neye inandığını bilmiyoruz, inancını söylemedi…

Cevap : Size ne bundan? Biz size “böyle inanmak zorundasınız” mı dedik? Veya sizi bir şeye inanmaya mecbur mu bıraktık? Biz sadece fikrimizi beyan ettik. Beğenmiyorsanız eleştirirsiniz. Ama bunu hakaret ederek yapamazsınız.

Bizim eleştiriye tahammülümüz olmadığını söyleyenler için yine yazdıklarımız ve bize söylenenenler ortadadır. Okuyup anlamayanlar yine Karagülle’ye müracaat edebilirler. İktisat Teorisi tartışmalarımız esnasında karagülle bizi acımasızca ve son derece ağır bir şekilde çok eleştirdi. Biz hiçbir zaman bu eleştirilere farklı bir anlam yüklemedik ve eleştiri olarak kabul edip kendisine teşekkür ettik. Çünkü yapılan şeyin bir bilimsel tartışma olduğunu bilerek hareket ettik. Yüzlere sayfa tutan yazışmalarımız içerisinde onca eleştiriyi, onca acımasız eleştiriyi  kabul ettik ve üstelik mutlu olduk. Bize çok katkısı oldu. Bunu yine yapmaktan hiçbir zaman çekinmeyiz.

Bizi sizin inandığınız çok ilgilendirir. Niçin saklıyorsunuz o zaman? O zaman bir gizlilik yok mudur? Fikrinizi beyan edersiniz amenna. Ama sizin ki yanlış diyemezsiniz. Yüzlerce yıldır bu yanlış anlaşılmış diyemezsiniz.

Eleştiriye tahammülünüzün derecesi eskiden beri ortadadır. Hamr makalenizde içinde ilmi açıklama dışında hiçbir ifade olmayan yorumları sizin iddianızı çürüttüğü için hemen kaldırdınız. Başka makalelerde de kaldırılması için makale sahiplerine telefon bile açtınız. Sabıkanızdan biliyoruz.

 

 

İddia : Kur’an da zina vardır. Siz zinayi ortadan kaldırmak istiyorsunuz…

Cevap :  Biz kitapta “zina yoktur” mu dedik? Böyle bir cümlemiz mi var? Bu iddianın sahibi bunu kanıtlamak zorundadır. Kanıtlayamıyorsa onun için söylenmesi gereken şeyler bellidir.

Bizim şöylediğimiz şey şudur: Zina bir FHŞ (yanlış anlaşılmasın diye) türüdür. Ama FHŞ zina değildir. Zinanın gerçekleşebilmesi için koşullarının yerine gelmiş olması gerekir:

a.       Taraflardan Nisa olanın, veya hizmet görenlerin GEÇERLI BİR SÖZLEŞMESİ olması gerekir.

b.      Çünkü bir suçun tesbit edilebilmesi, ancak yazılı sözleşmelerin varlığı ile mümkündür. Yazılı bir sözleşme yoksa, suç da yoktur. Modern hukukta bazı durumlarda tanık yeterli olmaktadır ki bu yanlıştır ve zaten bizim itiraz ettiğimiz bir noktadır. Ancak modern hukukta da yasallık koşulu vardır. Dolayısıyla sözleşme gereği bu şekilde karşılanmaktadır.

c.       Cinsellik bir “INSAN HAKKIDIR”. Asla suça dönüştürülemez, sınırlandırılamaz. Eğer kitapta cinselliğin “SUÇ” olduğunu gösteren bir ayet, varsa ve siz bunu kanıtlarsanız, sizin söylediğinize uyarız. Eğer yoksa, o zaman nerenizle uyduruyorsunuz diye sorarız. Daha önceki tartışmalarımızdan hatırlıyoruz, cinselliğin bir insan hakkı olduğu beyan edilmişti. Eğer bir fikir değişikliği varsa kanıtlanması ve ortaya konması gerekir. Aksi halde, suç ve suçun tesbitinin cinselliğe atfedilemeyeceği, bunun yasallık ve sözleşmelere dayalı bir suç olması gerektiği açıktır. Biz bunu kimseye dayatmıyoruz. Bu bizim görüşümüzdür. İsteyen kabul eder isteyen etmez. Anlayıp anlamamak da serbesttir.

Siz bizim söylediğimize ne zaman uydunuz. Sizin söylediğinizi çürüttüğümüz anda hemen yorumları kaldırdınız, başka bir yazı koydunuz. Onu çürüttük, tekrar başka bir yazı. Onu da çürüttük, tekrar başka bir yazı.

 

 

İddia : Kölelik vardır …

Cevap :  Kitabı boşverelim. Yani tanrı bizi birbirimize köle olalım diye mi yarattı?  Biz otomobil üretiyoruz ama otomobilleri birbirinin kölesi haline getirmiyoruz. Sizin inandığınız şey nasıl bir şeydir ki, bizi üretenlerin birbirimize köle olmamızı kural olarak belirlemiş olsun? Tabii bunun kitapta bir karşılığı olmadığı için söyleyecek başka şey de bulamıyoruz açıkçası. Kitapta bir karşılığı olsa, oradan cevap verirdik.

Size ne bizim inancımızdan, bizim inancımızda kölelik var. Hadi buyrun. Niye bize zorlatıyorsunuz kitabı sizin anladığınız gibi anlamamızı. Biz böyle anlıyoruz. Buyrun.

 

 

İddia : Kısas(adam öldürenin canına kast) vardır,

Cevap :  Biz Kısas’ın “adam kesmek, doğramak” olmadığını söyledik. Daha önce bunun gerekçelerini de söylemiştik. Yine söyleyelim :

a.       Bir canlıyı öldürmenin hiçbir haklı gerekçesi yoktur. Bu katil bile olsa.

b.      Metin, öldürmeyi şiddetle ve kesin olarak yasaklar. Buna herhangi bir istisna koymaz.

c.       Bilerek veya kazara bir kimsenin ölümüne neden olan kimseye verilecek ceza ölüm cezası olamaz. Çünkü böyle bir uygulama metin ile çelişki teşkil eder. Dolayısıyla Kısas kelimesinin başka bir anlamı olmalıdır.

d.      “Kısas” ile “kıssa arasındaki farkı bizim Arapçamız olmadığı için olsa gerek anlayamıyoruz örneğin. Her ikisi de aynı kökten olmasına rağmen , Biri hikaye oluyor, diğeri adamı doğramak oluyor. Bunun mantığı bize uymaz.

e.      Kısas yoluyla bir kimseyi öldürünce, nasıl hayatta tutmuş olabiliriz diye de anlayamıyoruz.

Size göre böyledir. Bize göre öyle değildir. Metin belli şartlarda öldürmeyi emreder. Öldüreni öldürmeyi emreder, belli şartlarda affedilebileceğini belirtir. Biz böyle anlıyoruz. Niye kendi fikrinizi bize dayatıyorsunuz. Siz kendi düzeninizi kurun kimseyi öldürmeyin. Biz öldüreceğiz. Niçin dayatıyorsunuz. Kitapta böyledir diye, böyle anlatmaktadır diye, yoksa Tanrı iğle kahve mi içtiniz?

 

İddia :  içki içmek haramdır, faiz haramdır….

Cevap : Hadi canım. Neye göre? Veya neyinize göre? Siz kim oluyorsunuz da, Allah’ın yasaklamadığı bir şeye HARAM diyorsunuz? Allah’ın mülkü babanızın çiftliği mi?

Siz kim oluyorsunuz da Allah’ın haram kıldığına helal diyorsunuz. Size göre helalse için. Bize göre haramdır ama siz ısrarla siz yanlış biliyorsunuz, ben Tanrı ile kahve içtim, o bana söyledi, helal dedi diye iddia ediyorsunuz.

 

a.       Bir kere Faiz denilen şeyin ne olduğunu öğrenmek gerekir. Faizin parayla veya borçla ilişkisi yoktur. Faiz denilen şey, Sermayenin marjinal ürünüdür. Sermayenin ne olduğunu bilmiyorsanız, karagülleye sorun size öğretecektir.

Şimdi de bilmişlik. Biz bilmiyoruz, siz biliyorsunuz ya el atından ince ince giydirmeler. Kimseye sormaya ihtiyacımız yokj, biz faizin ne olduğunu da sermayenin ne olduğunu da biliyoruz.

 

b.      Faizin yasaklanışı, kitabi bir gereklilikle değil, tamamen geleneksel ve ideolojik sebeplerle olmuştur.

Hadi canım. Bizim ayetlerimizde var. Tani siz iyi biliyorsunuz ya, kahve meselesi.

 

c.       Riba ile faiz kavramını karşılayanların, Riba’nın neden borçlar üzeinde değil de, nakit alışverişe bağlandığını açıklamaları gerekir. Bir malın parasını ödersiniz, malı satın alırsınız. Burada fazi olmaz. Nasıl oluyor da Riba oluyor?

İşte sizin metin dediğiniz Kuran tam bunu söylüyor. Onlar riba bey gibidir derler diyor sizin için. Sonra da çakıyor cevabı.

 

d.      Riba’nın borçlar üzerinde etkili olması ve bu sebeple faiz olması iddiasınad olanlar, Tedayün ayetini birkaç kere okumak zorundadırlar. Eğer öyle olsaydı, ayrı ayrı ifade etmezdi. Nerenizden uyduruyorsunuz bunları?

Siz ribayı helal kabul edin. Niçin bize dayatıyorsunuz? Niçin sizin fikrinizin doğru olduğunu iddia ediyorsunuz. Hani demokratiktiniz. Pardon kahve meselesi, unutmuşum.

 

Biz size kitaba iftira ediyorsunuz demedik. Ama siz kitaba iftira ediyorsunuz. Bunun için peygamberi de alet ediyorsunuz. Ama bu bizim meselemiz değil. Kitabın sahibi biz değiliz, hesabını soracak olan da bu yüzden biz değiliz. Sahibi olan koyucağını söylemekte, iddia etmektedir. O halde hesabını da kendisi sorar. Bizi ilgilendirmez.  İstediğinizi söyleyebilirsiniz. Tutarlı olursa sizi dinleriz, tutarsız olursa güler geçeriz.

İşte hakaret. Siz bir görüş bildirince, biz bu uydurmadır deyince bu bizim görüşümüz bizi bağlar oluyor, ama biz bir görüş bildirince iftira ediyoruz. Sonsuz demokratiklik yaşasın.

 

İddia : Allah, kitabı Kuran olarak kabul edenler için….. çki içmek, her türlü cinsel serbesti içinde olmak ve diledikleri gibi yaşamak isteyen birileri varsa bunun için Kuran’ı çürütme gibi boş bir çaba içine girmelerine gerek yoktur

Cevap : Bizim kitabın söylediklerini çürütmek gibi bir amacımız olduğunu nereden anladınız? Bizim böyle bir ifademiz mi oldu? Bu konuda elinizde kanıt var mı? Varsa ortaya koyun ve biz de yaptığımız hatayı fark edelim ve sonuçlarına katlanalım. Yoksa ne haddinize sizin hakkımızda uydurma sözler sarfetmek…

Peki çabanız nedir? Kuran’dan anladıklarınızla yaşamak istiyorsanız buyrun yaşayın. Ama Kuran’dan başka türlü anlayanların anladıklarının yanlış olduğunu iddia etmek nedir? Benim fikrim Kuran’ın tek yorumudur, bunun dışında yorumlar kabul edilemez demek değil midir. Pardon, bugünlerde hafızamda sorun var, yine unutmuşum, kahve meselesi.

 

a.       Biz hiçbir zaman kitabın ne kelimelerini, ne ifadelerini, ne de metnini değiştirme gayreti içine girmedik. Bizim iddiamız, kitabı Müslüman olduğu iddiasında olanların tahrif ettiğidir. Yağız hırsızın ev sahibini bastırması misali, bizim iddiamızla bizi mi suçluyorsunuz? Kendinize bakın.

Siz tahrifle suçlanınca ispat edin, böyle bir şey yok diyorsunuz. Ama Müslümanların tahrif ettiğini söylüyorsunuz. Yine unuttum, Tanrı ile kahve içtiğinizi, pardon, kusura bakmayın.

 

b.      Sizin babanızın malı mı bu kitap? Ne haddinize kimin neye inanacağı veya kitabın kime ne anlatacığı? Bunu siz mi belirleyeceksiniz? Sözün sahibi böyle bir yetki mi verdi size?

Evet, sizin babalarınızın malı mı? Size ne bizim neye inanacağımızdan. İnandığınıza inanın. Ama durmadan siz yanlış inanıyorsunuz, siz yanlış biliyorsunuz, yüzlerce yıl kitap yanlış anlaşılmış diye ben mi diyorum? EL-İNSAF.

 

c.       Biz hiçbir zaman “Allah şöyle demek ister” “Kuran böyle demek istiyor” gibi bir cümle kurmayız. Biz sadece metni okur ve oradan ne anlıyorsak ona bakarız. Bu da kimsenin derdi değildir. Fikrimizi de açıkça beyan ederiz. Yanlışsa düzeltiriz, değilse fikrimizde ısrar ederiz.

Evet öyle cümle kurmazsınız. Sadece metinde yok. İnsan köstebek demektir, siz yanlış biliyorsunuz, rab başka bir şeydir, Allah sizin bildiğiniz şey değildir, salat yere yatma kalkma değildir dersiniz.

Fikrinizin yanlışlığı ortaya çıkınca kimlerden çekiniyorsanız alelacele yorumları kaldırırsınız, başka birisinini yazısında ise telefon açıp kaldırmasını istersiniz.

 

Siz öyle söylüyorsunuz diye, kitabın sizin söylediklerini onaylamak gibi bir mecburiyeti yoktur. Biz kimsenin inancına karışmıyoruz. Ama bir metin üzerinde tartışırken, metinden anladığımızı beyan ederiz ve bunu tartışırız. Sizin görüşleriniz bize göre yanlışsa bunu da söyleriz. Ama bu sizin neye inanacağınızı söylemek değildir. Bu kadar basit bir ayrıntıyı anlamıyor musunuz. Bize ne sizin neye inandığınızdan, nasıl yaşadığınızdan… Ve size ne bizim neye inandığımızdan….

İnancımıza karışmıyorsunuz ama inandığımız şeyin yanlış olduğunu, manasını Müslümanların tahrif ettiğini iddia edersiniz.

Size ne bizim inandığımızdan.

 

Evet biz mükemmel değiliz. Bilmediğimiz çok şey var. Bilmediklerimiz üzerinde bir iddiamız da yok. Ama biz asla şunu yapmayız :  “Efendim gramer böyledir, mana şudur”…. Tamam bu bir iddiadır. Nezaket gösterip “yahu sen manayı nerende uydurdun” diye sormadık. Lisan-ul Arab’a bakmış, orada öyleymiş….

Elbette mananın nereden geldiğini sormazsınız. Çünkü sözlüğün, gramerin bir dili anlamk için hiçbir önemi yok. Bir dilde yorum yapmak için o dilin gramerini bilmeye de gerek yok, lügatlarına bakmaya da gerek yok.

Evet, mükemmel değilsiniz, ama gramer ve lügat bilgisi olmadan Kuran’dan yorum yapmaktan çekinmiyorsunuz. Mükemmel değilsiniz ama çok cesaretlisiniz.

 

Bundan başka, bizim “Ahlaksızlık” olarak kabul ettiğimiz ifadeler, iddialar veya cümleler sahibinindir ve zaten bütün bu saydığımız meseleler de dahil olmak üzere hakeme havale ettik. Hakem de bunu kabul etti.  Biz hiç kimsenin “Kompleks”lerine göre hareket edecek değiliz. Ne kimseye ima yollu hakarette bulunuz, ne de böyle bir çaba içine gireriz. Ne söylüyorsak açıkça söylüyoruz. İster beğenirsiniz ister beğenmezsiniz. 

Evet, açık açık hakaret ediyorsunuz.

 

Bu sebeple :

a.       Akevlere hakaret etmedik. Akevlerin ilkelerinin pratikte nasıl hayata geçeceğini görmek istediğimizi söyledik. Bize göre yanlış ilkelerdir. (elbette hepsi değil ve zaten hepsini bilmiyoruz)

Yukarıdaki yorumlarınızda görülüyor nasıl da hakaret etmediğiniz (!).

Bu site Akevler ilkelerine göre çalışır. Bu site Akevler’indir ve Akevler ilkeleriyle burada yazı yazarsınız ve hakemlik de burada Akevler ilkeleri ile işler. Siz de bir site yapar, yazarlar bulursunuz ve sisin ilkelerinizle çalıştırırsınız.

 

 

b.      Tartışma konusu olan şey, en başta ikesel olarak kişisel hakaretlerdir. Daha önce sabrettik ve denemeye çalıştık. Karagüllenin bütün ısrarlarına rağmen ve bizim de bütün anlatma çabamıza rağmen anlatamadık.  Sonuçları  da ortada. Bizim amacımız tartışmaktır. Buna kim ne mana yüklerse yüklesin bizi  ilgilendirmez. Biz sadece tartışmak isteriz. Çünkü ancak bu şekilde yaptığımız hatanın farkına varabiliriz. Bir teoriyi veya bir varsayımı pratiğe aktarmaya çalışıp yanlış yaparak zaman kaybetmek yerine, o aşamaya geçmeden önce en azından teori düzeyinde hatalarımızı fark etmeyi  ve düzeltemeyi isteriz. Başka hiçbir amacımız yoktur.

Hatalarınızı defalarca gösterdik. Siz sadece yorumları sildiniz, yorumları kaldırdınız. Bunu size hakem olmak için çırpınan Cengiz beye bile yaptınız.

 

c.       Biz burada kimseyi mutlu etme gayretinde değiliz. Bu nedenle söylediklerimiz kim nasıl anlıyor diye dert edecek değiliz. İsteyen istediği gibi anlar. Ama hakkımızda senaryo yazmadan önce medeni insanlar gibi çıkıp “sen bu konuda ne demek istiyorsun” diye sorar. Sormuyorsa kendi bileceği iştir.

Evet, biz de bu görüşteyiz. Ama birinin anladığına yanlış anlamışsın, senin yazdığın ilmi değil diyerek hiçbir ilmi değeri olmayan yorumlar yazarsanız cevabınızı alırsınız.

 

d.      Tartışma konusu olan bir diğer mesele hukuk ve ilkelerdir. Biz sizin inandıklarınıza inanmıyoruz. Sizin bildiğiniz Müslüman türünden de değiliz. Kitap da babanızın malı veya çiftliği değil. O halde, aramızdaki hukuk neye göre olacak. Adam çıkmış, ben istediğim gibi hakaret ederim, başkaları da gelip bana yalvarır kafasında. Deli bile böyle bir cümle kurmaz. Her şeyden önce sizi aşağılamak isteseydik sizinle muhatap olmazdık. Bu yeterince sizi aşağılamış olurdu zaten. Çünkü sizi ciddiye almamış olurduk. Bu kadar basit bir şeyi anlamak zor mu?

Yazdığınız mecra Akevler olduğuna göre Akevler ilkelerine göre yargılanırsınız.

 

e.      Biz akevlerden tırsan veya iğrenen kimseler değiliz. Kimseyi tanımıyoruz ki iğrenç veya korkunç olduğuna karar verelim. Yeryüzünde bizim için korkutucu olan hiçbir şey yoktur. Henüz uzaya açılmadık orada ne olduğunu bilmiyoruz. Gidince öğreniriz. Ama şimdilik burada bizim için korkunç sayılabilecek hiçbir şey yoktur. Bu iddia ancak aşağılık kompleksinden doğan cahilce bir iddia olabilir.

Yine hakaret ediyorsunuz ama sonra etmedim diyeceksiniz.

 

f.        Bizim bir iddiamız olmadığını söyleyenlerin goog’le ya girip bin sayfaya yakın yayınladığımız kitabı indirmelerini ve okumalarını tavsiye ederiz. Düşüncelerimiz yanlış olabilir veya doğru olabilir. Bunu uygulama gösterir. Ama bilimsel metot çerçevesinde, kitabı referans alaraka bir teori ortaya koyduk.  Kitabı okursunuz, adam gibi eleştirirsiniz. Hiçbir sorun yok. Bilimsel olmadığını da söyleyebilirsiniz. Tutarsızlık varsa bunları da söyleyebilirsiniz. Biz bunları bize söyleyin diye İslamcılara yalvardık. Bunun da tanığı Sayın Karagülle’dir.Bizi eleştirin dedik. Yaptıkları tek şey, hakaret etmekten ibaret. Sözü olmayanlar hakaret ederler veya sözü tevil ederek hakaret kabul ederler.

Olabilir, binlerce sayfa yazma, çok çok yazmak, sürekli laf söylemek söylediklerinizi doğru yapmıyor.

Lütfi Hocaoğlu
27.08.2015
18:34

Hakemimiz Cengiz Beydir

Muhatapları da 

a. Akevler ilkeleri 

b. Ahlakçılık ve dayatma

c. Hakaretler (Hoca beyefendi ve Erzen hanımefendi)

ve yukadıdaki metinde yazılı olan her şey


Davanın muhatabı ilke olmaz. Ahlakçılık ve dayatma diye de muhatap olmaz. Kaldı ki bu site Akevler'e ait bir sitedir. Akevler ilkeleri ile yargılanırsınız.

Hakaretler de dava muhatabı olmaz.

"Yukarıdaki metinde yazılı her şey" ifadesi çok daha ilginç. Hani her tür fikre saygı gösteriyordunuz. Niçin metindeki her şey sizi rahatsız ediyor. Niçin? Doğru oldukları için mi? Sürekli her türlü fikre saygı derler böyleleri, sonra sizin fikrinizden rahatsız olurlar. Yorumları kaldırarak bunu gösterirler, şimdi de yazı kalksın istiyor.

Talebiniz nedir, talebiniz? Talebinizi söyleyin.

Cengiz bey, sen de çok fazla heyecanlanma. Henüz talep gelmedi. Akevler'i yargılama iştahı içinde bu kadar heyecana gerek yok. Talebi öğrenelim de hakemimizi seçelim.


Sam Adian
27.08.2015
18:40

Allah sizi ISLAH ETSIN

CENGIZ BEY

AHLAKSIZCA VE KÜSTAÇTA TAVIRLAR YARGILAMANIN KONUSUDUR HESABININ SORULMASINI ISTIYORUZ

BU AHLAKSIZLIĞIN KAYNAĞI HER NE ILKE ISE ONLARIN DA SORGLUNMASI GEREKIR

VE YUKARIDA HAKKIMIZDA ITHAM EDILMISH OLAN TUM DETAYLARDIR.


Biz size Ahlaksız dememeye çalışıyoruz, ama siz kabul etmiyorsunuz. Ahlaksızca ve kustahça davrandınız ve davranmaya da devam ediyorusunuz.

NOKTA

Hüseyin Kayahan
27.08.2015
21:55

Değerli arkadaşlar,

mutlaka hepiniz bir dava dilekçesi görmüşsünüzdür, lütfen yapmayınız. Yorumlara yazılan haber cümleleri dilekçe değildir ki. Dilekçe mahkemeye, bizde hakeme yazılır. Kim davacı ise hakemine yazsın. Niçin böyle yapılıyor, bilmiyorum. Bağcıyı dövmek gibi bir şey. Üzüm yemeliyiz. Makalenin yorumlarında niçin davalaşıyorsunuz ki..? Şikayet varsa hakeme gidilir, hakemler sorarsa delil ve şahitler gösterilir, vs. Hakemler sormadıkça yürüyen bir davada beyan da bulunmak doğru değildir ki... Bunun bizimle, ilmi bir konu ile ne alakası var?

Cezada fiiller yargılanır. Fail, fiili işleyen olduğu için yargının muhatabıdır.

Hiç bir mahkeme, anayasa mahkemeleri de dahil esastan inceleyip, yasaları değiştirme yetkisine sahip değildir. Yasayı yasama koyar, yargı değil. Yargı hem yasa koysa hem de yargı yapsa bu kıyametin gelmesi demektir. Koyan başka denetleyen başka olacak.

Lütfi bey ve Tayibet hanıma açılacak davada  konu hakaret ise, hakemlerden bunun tetkiki isteniyor demektir. Hakemler dava sonunda hakeret edilmiştir veya edilmemiştir, şeklinde karar alırlar ama "falan ilkeyi kaldırın" şeklindeki talep, en azından bu davanın konusu değildir.

Akevler sitesinin ilkelerinin kaldırılması isteniyorsa davanın muhatapları da değişir, muhtevası da. Devletin tanıdığı özgürlükler kapsamında herkes her türlü oluşumu kurar, kurallarını oluşturur ve onu benimseyenler oraya yönelirler.

"Akevler sitesinin şu ilkesi; yürürlükteki yasalara, insan hakları beyannamesine, Kuran'a uygun değildir, dolayısıyla kaldırılmalı veya değiştirilmelidir" şeklinde bir şikayette ve tavsiyede elbette bulunulabilir ve bunun böyle olduğu hakem kararı ile sabitlenmek istenebilir ama hakemlerin o ilkeyi kaldırma yetkileri yoktur ki. Biz böyle anladık, böyle uygun gördük ve uyguladık dediklerinde yapacak bir şey yoktur. Ne kadar insan varsa o kadar da Kuran anlayışı olması doğaldır. Aramızda ortak noktalar ortaya çıkarsa o konularda işbirliği yaparız. Yoksa elbette herkes kendi görüşüne göre yaşayacaktır, zira sonunda hesabı sadece kendisi verecektir. Kimse kimsenin suçunu yüklenmeyecektir.

Yukarıdaki arzlarda, c fıkrasının dışında dava konusu olabilecek konu yoktur. Hakarete uğradığını düşünen kimse, elbette hakeme gidebilir.

a. Akevler ilkelerinin muhatabı yazarlar ve yorumcular değildir. 

b. Ahlakçılık ve dayatma vasıtası ile insana bir noksanlık gelmiş olmaz. Dayatılanları kabul etmezsiniz ve siz yine söyleyeceklerinizi söylersiniz. Nitekim herkes de söyleyebiliyor.

Saygılarımla.

H.Kayahan

Hüseyin Kayahan
27.08.2015
22:08

Tayibet hanım, teveccühünüze çok teşekkür ediyorum, çok mütehassis oldum.

Size yardımcı olmayı çok isterim ama sizin de açık bir şekilde belirttiğiniz gibi çok yoğun, çok dağınık ve çok sıkıntılı dönemlerden geçiyorum. Özel problemlerim de var. 

Davalı hale gelirseniz lütfen başka bir hakemi bulmaya çalışın. Beni en son, en son, en son seçenek olarak görünüz, en azından bu sene.

Umarım arkadaşlar da anlayışlı olurlar.

Saygılarımla.

H.Kayahan


Hüseyin Kayahan
29.08.2015
09:57

Bu yorumu dün yazmış ama yüklemeyi başaramamıştım.

Kuranda şöyle bir konuşma geçiyor (mealen, aklımdaki kadarı ile):

-ya Musa sağ elindeki nedir?

-O benim asamdır.

-Onunla ne yaparsın?

-Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim ve daha başka işlerde de kullanırım.

Devamını biliyorsunuz.

Benim vaktim benim için önemlidir, her ne kadar onu en yüksek verimle kullanamasam da.

Ben de vaktimin çoğunu kendi günlük ihtiyaçlarım için, çoluk çocuğun ihtiyaçları için,  sosyal ilişkilerimiz için harcıyorum. Biraz zaman arttırabilirsem de Akevler sitesinde vakit geçiriyorum. Benim zamanım Musanın asası gibidir ve benim pek çok işime yarıyor. Henüz onu ejderhaya dönüştürecek bir yol bulamadım...

Geçinmek için çalışmak zorunda olmayan, ya da çok az çalışıp da yeterli getiri temin edenler, ev-anne-baba-akrabaya vakit harcamak zorunda kalmayanlar vb. çok zaman alan faaliyetlerde bulunmayanlar, elbette zamanımın çok kıymetli olduğuna vurgu yaparak (!), beni anlayamayabilirler. 

Benim zamanım kıymetli değil ama benim için önemlidir. O zamanın içinde geçinecek kadar getiriyi ancak elde edebiliyorum. Sosyal, kültürel ve ilmi faaliyetlere zaman ayıramıyorum, zaman bulsam da konsantre olamıyorum.

Elimden geldiği kadar yorum, görüş ve cevaplarımı sitede vermeye çalışıyorum, zira vakit hiç bir şeye yetmiyor.

Et-teesüfü ise hiç hak etmediğimi düşünüyorum.

Kuranın adl olunuz emri ile, dava dilekçesi yazmanın ne alakası var, anlayamıyorum, demek ki bu işlere ehil değilim.

Dünya gittikçe standartlaşmaktadır. Bu sadece teknolojide değil, hayatın her yerinde görülmektedir.Teknolojide İngilizler ve sözlerinin geçtiği coğrafyalar, dünyadaki teknik standartlara sürekli direnmektedir. Hala soldan gitmekteler, ölçü sistemlerinde metrik/onlu sisteme uymamaktalar ama spor müsabakalarınında uluslararası kurallar olması gerektiğini kabul ediyorlar. Eskiler buna usul de diyordu.

Hakemleşmenin de bir standardı vardır ve ben ona vurgu yapmaya çalıştıkça benim için de niyet okumalar başladı. Cengiz beye başarılar dilerim. Muhataplar anlaşılmıştır ama bana göre mağdur olunan konuları ve bunun sonunda talep edilen sonucu havi talep dilekcesini altında isim ve mümkünse imzası ile almalıdır. Kendisi de bir usul koyabilir. O usule uygun formatta yargılama yapmalıdır, zira kendisini tevkil edenle sorunu olursa, usule uygun yazılı metinlere ihtiyacı olacaktır.

Müşteki kendisinin kendi hukukuna yargılanması gerektiğini, Akevlerin yargı usulü ve kurallarının onu bağlamadığını (bana) beyan etmektedir. Hukuk sistemlerinin ayrı olduğu davaların hal şekli başkadır, Cengiz beye bunu hatırlatmak isterim. Davanın ileriki safhalarında onu zorluklarla karşılaşabilir. Yol ve yöntemini baştan müvekkiline açık ve sarih olarak anlatmalıdır.

Hakem olabileceklerden o konuda ihsası rey istenmektedir, bu da sakıncalıdır, sonra "zaten o da taraftı" iddiasına maruz kalırlar.

Benim anlayabildiği kadar olmak üzere; İlmi olmayan, tahrikkar, fikre değil kişiye yöneltilmiş yargılara, niyete yönelik ithamlara v.b olan yazılara cevap vermemeye çalışıyorum, lütfen cevap vermiyorsam alınganlık gösterilmesin, ben (yanlış da olsa) söylemeye çalıştığım gibi algılamışımdır, kusur yine benimdir, muhatabımın değildir.

Saygılarımla.

H.Kayahan

Lütfi Hocaoğlu
29.08.2015
10:26

Cengiz bey,

Henüz talebinizi görmedik ki hakem seçelim.

Talebiniz denir? Hala bu ortada yok. Lütfi ile Tayibet'in asılmasını mı istiyorsunuz yoksa ömür boyu hapse çarptırılmasını mı? Yoksa kendi kurduğu ve yönettiği web sitesinden atılmasını mı talep ediyorsunuz. Yoksa siteden rahatsızsınız da sitenin kapatılmasını mı istiyorsunuz yada birileri rahatsız da siz de ona çanak mı tutmak istiyorsunuz. O zaman kurarsınız ya da müvekkiliniz kurar bir web sitesi o mecrada ikiniz sürekli sonsuz özgürlük içinde birbirinize yazarsınız da yazarsınız.

Bu sitede yapabileceğiniz şey hakaret olarak nitelenebilecek ifadelerin kaldırılması veya değiştirilmesi olabilir. Başka bir şey değildir. Bu ifadeleri söyleyin, bildirin.

İstediğiniz nedir?

Dava dilekçeniz nerede? Suç olduğunu düşündüğünüz ifadeler nedir?

Hala ortada bir talep yok, böyle dava mı olur?


Lütfi Hocaoğlu
30.08.2015
16:52
Hakemim Süleyman Akdemir'dir.
Hüseyin Kayahan
31.08.2015
18:15

Akevler Kooperatifi 1967 yılında kurulmuştur. 48 yaşındadır. Başı arkadaşlarımızdan daha yaşlıdır. Akevler sadece İstanbul'da oluşan bir kurum değildir. İstanbul onun bir şubesi hükmündedir, ayrı kural ve statü içinde değildir.

Hukuk ciddidir. Suçun şahsiliği, suçun kanuniliği ve benzeri konular önemlidir. Suç yasalarda (yani toplumsaldır, topluluktan topluluğa farklılık gösterir) suç olarak tesmiye edilmişse suç olur, değilse suç olmaz. Suçtan müşteki ve mağdur olan varsa dava ikame edilir, değilse dava görülmez, ammenin veya kişinin bir zarar görmüş olması gerekir. vs... 

İzmir Akevlerde de zaman zaman nizalar olmuş ve hakeme gidilmiştir. Dava dilekçesi onlardan da istenmiştir, işlemler ve kararlar ilgili defterlerde kayda geçirilmiştir. Bu; Sam beyin şahsına yapılmış bir ayrımcılık değildir, böyle düşünülmesi ilginç...

Hakem olarak Akdemir'in seçilmesi bence isabet olmuştur, zira hukukcu ve avukattır; bu konuları hepimizden daha iyi bilse gerektir. Yol yöntem ve gerekçeleri, Akevler içinde eskiden yapılmış davaları da bilmesi, bizlere katkı sağlayacaktır.

Saygılarımla.

H.Kayahan

Tayibet Erzen
01.09.2015
10:07

Cengiz Bey,

Müvekkiliniz olmayan bir sözleşme üzerinden hala hırsızlık isnadında bulunuyor. Hataların revizesi için aynı sabır ve nezaketle kendisine de durumu açıklayıp gerekli uyarıları yapar mısınız, lütfen.

Tayibet Erzen
01.09.2015
12:13

İdam sehpasında Temel’e sormuşlar:

-Nedir son isteğin?

O da cevap vermiş:

-Ha bu da bana ders olsun.

Öyle bakmayın, çok derin manaları var bu fıkranın :)

Tayibet Erzen
01.09.2015
12:24

İdam sehpasında Temel’e sormuşlar:

-Nedir son isteğin?

O da cevap vermiş:

-Ha bu da bana ders olsun.

Öyle bakmayın, çok derin manaları var bu fıkranın :)

Tayibet Erzen
01.09.2015
13:21
Dedim ya çok derin manaları var diye. Siz yine de sorun tabii, hepimize ama :)
Hüseyin Kayahan
01.09.2015
17:03

İddiaların lehinde veya aleyhinde em küçük bir ima dahi yapmadığım halde, hala hem davacı hem de vekili olayı şahsileştirdiğimi düşünüyorlar. Onları ikna etmem mümkün görünmemektedir.

Açıkça makalenin altında bu yargılamanın devam etmemesini, çok davalı olmuş bir kardeşiniz olarak, tecrübeme istinaden, bir davanın başlayabilmesi için ön şartın talep dilekçesi olduğunu, bunun da muhataplara (davalı, hakem, v.b kişilere) yönelik olmasını, iddia ve sonunda talebin de açık olması gerektiğini, vs. söyledim. O dilekçenin de buraya makalenin altına değil, hakemine ve/veya dergi yönetimine olması gerektiği gibi konuları belirttim. Bunlardan dolayı bu ısrarımın hala olayın kişiselleşmesi olarak görülmesi en azından benim için düşündürücüdür. Demek ki meramımı anlatmada eksiklerim vardır.

Sizin hayr bildiğiniz bir şey şer, şer bildiğiniz bir şey de hayr olabilir; siz bilmezsiniz Allah daha iyi bilir mealindeki ayet ben ve Sam arasında cereyean etmişti. Eskiden konuşmayan ve yazmayan biri idim. Sam beyin yazdıkları beni o kadar tahrik etti ki, cevap vermeden duramaz hale geldim ve o günden beri klavyemin döndüğü kadarı ile yazmaya çalışıyorum. Bu konuda kendisine teşekkür borçluyum. Onun sayesinde yorum ve makale yazmaya başladım.

Saygılarımla.

H.Kayahan

Hüseyin Kayahan
10.09.2015
15:36

Süleyman Karagüllenin yorumudur:

Bizim sitemiz her düşünene açıktır. Hakem kararı dışında yazı sansür edilmez. Hakaret olabilir. “Derginizde sapık diyenler var, araştırın ceza verin.” Denmektedir. Bunlar saçma sözlerdir.

Biz size sitemizi beğendirmek zorunda değiliz. Sen kendi yazılarınla o sitede iyi yazar ol.

Siteyi itham etmeniz hakarettir. Site hata yapmaz, yazarlar hata yapar. Biz size karışmadığımız gibi, başkalarına da karışmıyoruz. Hakemlere giderler ama usulüne göre giderler.

Cengiz kendisini zorla hakem yaptı. Akdemir de kabul etti. İkisi de hata yapıyor. Mahkeme Sümerlerden beri vardır. Kuralları basittir.

1- Davacı belli olmalıdır. Ancak insan dava eder, eşya dava edemez. Ortaklık ortaklar adına dava eder.

2- Davalı vardır. Her birine ayrı ayrı dava açmak gerekir. Kitleye dava açılamaz. İnsandan başkası suçlanamaz.

3- İhlal edilen hak belli olmalıdır. Bir kimse bir haksızlığı iki defa yapsa ayrı dava açılamaz. Benzer olaylara tek dava açılamaz. Olay ispatlanmalıdır. Tek taraflı “böyle yaptı” demekle dava ikame edilmez.

4- Sonunda karşı tarafın ne yapması gerektiği belirtilmelidir. Bunları davacı bilmiyorsa hakemi hatırlatmalıdır. Dava dilekçesini hakemi tespit etmelidir. Talep edileni belli olmayan dava açılamaz.

Ne yazık ki, sizin gayeniz kaybolan bir hakkın elde edilmesi değil, Akevler’i zan altında bırakıp, onun faaliyetlerini aksatmaktır. Buna sizin gücünüz yetmez.

Sizi imtihan ediyorum diyorsunuz. Biz sizi ne zaman bize öğretmen atadık? Ben arkadaşlarıma bir şey söyleyemem. Çünkü onlar saldırmıyorlar. Bize saldırmak için değil, karşılıklı tartışarak gerçeği bulmak için yazın diyoruz.

Bir kelimeye söyleyen ne mana veriyorsa, o kelime o manadadır. Kuran Fransızca veya İngilizce değildir. Kuran’ın dilini ancak Kuran’ın ortaya çıktığı tarihteki Arapça ile anlayabilirsiniz. Onun manasını ona karşı olanların verdikleri ile değil, onun yanında olanların diliyle anlayabilirsiniz. Doğru bulursunuz veya bulmazsınız. Kuran’ı İngilizce imiş gibi anlamaya çalışmak sapıklıktır. Yani dalalettir. Dalalette olana dalalette olduğunu söylemek hakaret değildir.

Siz Kuran’ı ortaya koyan Muhammed’in dilini kabul etmiyorsunuz. Kuran’ın ortaya çıktığı zamanki insanların konuştuğu dili kabul etmiyorsunuz. 1000 senedir onu anlayan, uygarlıklar kuranların dilini kullanmıyorsunuz. Sonra diyorsunuz ki, “siz bilmiyorsunuz”. “İnfak mevduattır” diyorsunuz. Tarlayı eken mevduat mı vermiş olur?

Siz bize hakaret edebilirsiniz. Buna cevap vermeyebiliriz ama bizim sitede bize göre saçmalıklara cevap veririz. Salat, namazdır. Zekat vergidir. İnfak, infak eden için çıktıdır. İnfak edilen için girdidir. Karz mevduat ve kredidir. Bunun aksini iddia etmek, bize göre saçmalıktır. Siz saçmasınız demiyoruz, fikriniz saçma.

Bizim site herkese açıktır. Biz hiç kimseyi, sizi de yola getirmeye çalışmayız. Herkes kendisini yola getirir. Mağdur olan usulüne göre hakemlere gider. Saldırmak için değil, haklı olup olmadığını anlamak için hakemlere gider. Karşı tarafın haksızlığını değil, kedisinin haklı olup olmadığını anlamak için hakemlere gider.

Siz diyorsunuz ki “Ben haklıyım. Siz bana ‘haklı’ derseniz imtihanı kazanırsınız, ‘haksız’ derseniz imtihanı kaybedersiniz.” Yine de Akevler’de iki hakem karar verecek, bütün Akevler haklı olacaktır.

Bununla beraber sizin ve arkadaşlarınızın bizi yıkmak için de olsa bizimle ilgilenmenizden memnunuz. Sizi, bizi destekleyip yazılarımızı okumayanlara tercih ediyoruz.

Selamlar.

Lütfi Hocaoğlu
14.09.2015
00:17

Makaledeki terimlere dikkatle tekrar bakarsanız:

Zina bir fahişedir. Ama ityanu-l fahişe ayrı bir kavramdır. Zina bu gelinen el-fahişe içinde değildir.

Bu nedenle bir çelişki yoktur.

Verdiğiniz örneğe göre:

1.maddeye göre evet, bu zina kapsamındadır.

2.maddeye göre, evet zinadır ve fahişedir ama ityanu-l fahişe kavramı içinde değildir.

3.maddeye göre, evet zanidir ve zaniye ile nikahlanmalıdır.

Son durumda ise bize göre zina suçu kamu hukuku kapsamında olduğu için, suç nerede işlenmişse oranın kamu hukukuna göre uygulama yapılır.

Tayibet Erzen
14.09.2015
12:48

1-Bir erkek(evli veya bekar fark etmez), nikah olmaksızın bir kadınla cinsi münasebette bulunursa bu zinadır. Zina olmaması için bu kadınla nikah(evlilik akdi) yapmış olması gerekir.

2- Zina bir tür fahişedir.(İsra-32)

3- Zani ancak bir zaniye ile evlenebileceğinden zaninin eşinden boşanması gerekir. (Nur-3)

 

Doktor ile Samın zina ve fahişe tanımları farklı olduğu için ortak imza attıkları bu metnin uygulamasının neye göre ya da hangi usul ve kurallar dairesinde olacağı hakkında görüşleri öğrenmek istiyorum.

Sözleşme, tarafların ortak bir anlayış üzerinde birleşmeleri halinde anlamlı olur. Taa baştan farklı kabulleri olan insanların bırakın bir sözleşmeye uymayı, ilmi bir platformda fikri tartışmalarda bile bulunamadıklarını hep beraber gördük. Bu hususta her ne kadar muhatap ben olmasam da teziniz bana dayanaksız ve uygulanamaz geldi.

 

 

 

qui�Y�_qB
Tayibet Erzen
14.09.2015
16:31

Zina, zani, fuhuş, fahişe bunlar güzel konular tabii ki konuşalım ama öncesinde belirtmeliyim ki sitede Tayyibet veya Taybet diye bir arkadaşımız yok. Ben usul olarak ne tahfif ne teşdid usulünü benimsiyorum, dikkat edersek sevinirim :)

Sorunuzu anlamadığımı ancak şunu ifade etmek istediğimi söylemeliyim:

Kızı nikahına alıp almama yapılan zinayı yok etmez, o sonraki süreç. Alır, almaz o başka ama burada önemli olan mümine bir kadının zani bir adamla veya mümin bir erkeğin zaniye bir kadınla evli olamayacağıdır.

Diğer maddeler de kızarmış ama???


Tayibet Erzen
14.09.2015
19:03

Zani bir adamla evli kalmanın nesi ödül? Hangi Mümine kadın kendine böyle bir şeyi reva görür ki? İnsanlar eşleri vefat edince de dul kalır, sadece sonuç üzerinden gidilmemeli bence.(Böyle diyorum ama demek istediğinizi doğru anladığımdan hala emin değilim.)

Evlilik 100 değneği niye kaldırsın ki? "Hele bir evleneyim zinanın dibine vurucam, ne de olsa sopa yok" mu diyecek adam? Valla anlamıyorum, hesabınızın haklanmadığından emin misiniz?


Lütfi Hocaoğlu
14.09.2015
23:35

Cengiz bey,


Makaleyi okumadan aynı şeyleri tekrar tekrar soruyorsunuz. Burada makaleyi tekrar etmek gereksiz.

Lütfen makaleyi dikkatlice okuyun. Makalede fahişe dediğimde burada fahşa diyorsunuz. Ben zinaya makalede fahişedir diyorum. Siz ben değil demişim gibi anlıyorsunuz.

Diğer tanımları da tekrar okuyun. Sorularınızın cevabı makalede zaten var.

Lütfen tekrar dikkatlice okuyun





Tayibet Erzen
15.09.2015
10:36

Cengiz Bey,

Evli ve çocukları olan bir adam, haksız yere birini öldürse ve kendisine kıyas uygulansa, bu durumda masum olan eşi ve çocuklarını da mı cezalandırmış oluyoruz? Onlar zarar görmesin diye adamı af yoluna falan mı gitmek gerekiyor?


Lütfi Hocaoğlu
15.09.2015
10:40

Cengiz bey,

Daha önce de söyledik ya bu yazı vaaz için :)

Bu yazıda cezalar, cezaların uygulanış şekli, arızi durumlar, af edilme durumları v.s ele alınmadı ve bu yazının konusu değil. Bu söyledikleriniz burada yorumlarla olmaz. Bunun için ayrı bir yazı yazmak gerekir.

Hatta mümkünse böyle bir makaleyi sizden bekleriz.

Lütfi Hocaoğlu
15.09.2015
14:39

Cengiz bey,

Allah korusun :)

Seninle hakemlik olmak istemem :) :) :)

Tayibet Erzen
15.09.2015
15:43

Bir usul belirlenir ve her yerde uygulanır ancak bu yolla bir metodoloji oluşur. Aksi halde olayın önemi görecelidir. Bir toplumun gülüp geçtiği bir suça, başka bir toplum tüm bir aileyi feda edebilir. Misal, töre cinayetleri.

Öte yandan kuralı siz koyuyorsanız mesela yok, 1001 tane varyasyonla farklı çözümler bulursunuz ama şeriata göre yaşam bir kabulle başlar. Bu da Kuran’dır. Fıkıhta psikolojik yaklaşım diye bir usul varsa da ben bilmiyorum. Hüküm başka şey, hikmet başka şeydir.

Örneğin; beş altı tane küçük, bakıma muhtaç çocuğu olan bir adam hırsızlığı meslek haline getirdiğinde elini kesmemiz gerekirken “elini kesersek bu adam iş bulamaz, çoluk çocuk aç kalır, perişan olurlar o yüzden elini kesmeyelim de başka bir şey bulalım” demek ne kadar abes ise zaninin mağdure ailesinin hakkını korumaya çalışmak da o kadar abestir.

Aynı temel kabul üzerinden konuşacak olursak kimse Şari’den daha adaletli ve merhametli değildir. Sırf akıl ve psikoloji yoluyla kanun oluşmaz. Bunu çok iyi bilen Cengiz Bey’e sonraki hamle görünür.

Tayibet Erzen
15.09.2015
23:27

Varyasyonlar ancak uygulama örfe veya ictihada bırakılınca ortaya çıkabilir. Kuran’da belirtilen cezalar esnek değildir çünkü sınır bellidir. Adam öldürme, zina, hırsızlık, iftira gibi. Bir de yoruma bırakılanlar var, eziyet gibi, ıslah gibi, ‘Allah onlara bir yol açıncaya kadar’ ifadesinde olduğu gibi. Eziyetin tanımı ve sınırları bucaktan bucağa değişebilir veya ıslah bucak icmasına göre uygulanabilir.

Örneğin kat’ ceza olarak varsa bile uygulamada çok azdır. Neden? Çünkü ayetin nekalen vurgusu gerçekleşmiştir. Ama o kol kesilmeyinceye kadar bu caydırıcılık gerçekleşmezdi.

Açlık sınırında iken hırsızlık yapan adam değil, onu aç bırakan toplum suçludur. Onda hemfikiriz. Tabii ki en az insan zarar görecek şekilde uygulama yapılmalı(yapılabiliyorsa) ancak cezaların uygulanma süreçlerini sonuçlardan yola çıkarak psikoloji ile süslemeniz bende kesin hüküm engeline takılır. Buyursunlar.


Tayibet Erzen
16.09.2015
00:08

“Hem psikolojiden dem vururum, hem kişilik analiz yaparım” diyorsunuz yani. Valla ürktüm kendimden. Hemen bir kamuoyu açıklaması yapma ihtiyacı duyuyorum:

Efendim,

Siz bakmayın Cengiz Bey’in dediklerine, aslında dünyalar tatlısı bir insanım. Tek kusurum doğru olduğuna inandığım şeye fazla sarılmamdır ki, o da beni zatı muhteremin gözünde uzlaşmaz bir şahsiyet yapmaya yetmiş. Kırıldım, gücendim, örselendim valla.

Şaka bir yana, başımız kalabalık bu ara. Şu dava bir bitsin sakin kafa hakemleşiriz, olur mu?

(Herkes rahatlasın, bu kesinlikle bir ŞAKAdır.)





Çok Okunan Makaleler
Mete Firidin
Hz. Musa Ne Zaman Yaşadı?
12.5.2011 79100 Okunma
11 Yorum 07.04.2020 15:05
Mete Firidin
Hz. Nuh, İbrahim, Yusuf ve Musa Kronolojisi
5.4.2015 60955 Okunma
10 Yorum 12.01.2020 16:47
Mete Firidin
Hurufu Mukatta
9.4.2011 59079 Okunma
7 Yorum 25.03.2020 18:55
Mete Firidin
Hz. İbrahim Ne Zaman Yaşadı?
28.2.2011 57060 Okunma
4 Yorum 25.03.2020 18:59
Mete Firidin
Kuran'da Kölelik
27.12.2013 51421 Okunma
86 Yorum 08.01.2014 17:16
Mete Firidin
Salat Kelimesinin Kökeni
26.2.2012 47895 Okunma
10 Yorum 03.06.2020 00:23
Mete Firidin
Kudret Helvası Menne
13.11.2013 47492 Okunma
4 Yorum 15.11.2013 03:46
Mete Firidin
Petra Yalanı
28.4.2015 47081 Okunma
9 Yorum 02.05.2015 13:07
Reşat Nuri Erol
M.Tekelioğlu; 15 Temmuz’a doğru: travmadan kurtulmak…
7.7.2017 46783 Okunma
Sam Adian
HAMR ve HUMR
25.2.2012 40346 Okunma
18 Yorum 10.01.2020 12:34
Mete Firidin
Estetik Ameliyat ve Nisa Suresi 119. Ayet
3.10.2014 39914 Okunma
1 Yorum 03.10.2014 20:39
Mete Firidin
Bekke Ve Mekke
27.1.2011 36075 Okunma
9 Yorum 25.03.2020 19:30
Hikmet Güveloğlu
HİÇ
2.1.2017 30145 Okunma
2 Yorum 03.01.2017 11:37
Lütfi Hocaoğlu
Fahişe ve Fahşâ
20.8.2015 29258 Okunma
81 Yorum 16.09.2015 00:08
Süleyman Karagülle
ABD Başkanlık Seçimi
19.11.2016 28088 Okunma
33 Yorum 19.12.2016 21:41
Hikmet Güveloğlu
Musaddık'ın Kerameti, Zarrab'ın Laneti
30.11.2017 27573 Okunma
1 Yorum 30.11.2017 19:32
Mete Firidin
Amen ve Senetin
15.11.2012 26825 Okunma
31 Yorum 30.11.2012 13:47
Mete Firidin
El Tur ve Tur-i Sina?
24.3.2013 26800 Okunma
20 Yorum 15.05.2020 20:10
Reşat Nuri Erol
Süleyman Karagülle - Altın Ekonomisine Geçiş
2.11.2013 26679 Okunma
2 Yorum 30.01.2016 22:15
Mete Firidin
Hz. Lut’un Kızları
7.6.2011 26426 Okunma
4 Yorum 01.02.2020 21:22
Hikmet Güveloğlu
KAYIN BABA, DAMAT, İPSİZ VE SAPSIZLAR
18.12.2016 25360 Okunma
1 Yorum 20.12.2016 00:47
Mete Firidin
Lut Kavmi Homoseksüel Değildi!
3.8.2014 25267 Okunma
15 Yorum 03.12.2017 03:35
Mete Firidin
Lâ mevcûde illâ Hû???
18.12.2010 24165 Okunma
1 Yorum 25.12.2010 15:11
Sam Adian
BIR EYLEM OLARAK ZINA
14.7.2012 22139 Okunma
24 Yorum 24.07.2012 09:50
Mete Firidin
Homohabilis Havva ve Havvalar
20.4.2012 21957 Okunma
27 Yorum 15.04.2020 09:47
Mete Firidin
Nutfetin Emşâcin (99)
14.5.2013 21912 Okunma
24 Yorum 17.05.2013 15:16
Sam Adian
FINANSMAN MESELESI VE ZEKAT
8.11.2012 21200 Okunma
45 Yorum 18.11.2012 00:41
Mete Firidin
Nuh’un Üvey Oğlu!
25.10.2015 20883 Okunma
28 Yorum 12.01.2020 17:30
Mete Firidin
Adem'in ve Havva'nın Hatası
2.3.2014 20177 Okunma
34 Yorum 10.03.2014 00:48
Süleyman Karagülle
Görevimiz
22.2.2014 19858 Okunma
12 Yorum 05.02.2016 21:44
Süleyman Karagülle
KABİR AZABI
25.2.2014 19318 Okunma
8 Yorum 05.03.2014 21:24
Mete Firidin
Miras ve Kelale Ayetleri
13.2.2014 18794 Okunma
53 Yorum 28.02.2014 13:04
Mete Firidin
İçki Haram mı?
25.5.2015 18740 Okunma
13 Yorum 12.01.2020 17:25
Mete Firidin
İbni Arabi ve Araf 175-176. Ayetler
16.11.2011 18674 Okunma
9 Yorum 19.11.2011 17:29
Hikmet Güveloğlu
ASKERLİK VATAN BORCU
25.1.2017 18221 Okunma
Mete Firidin
Kabe Kavseyni Ev Edna
15.6.2012 18104 Okunma
1 Yorum 22.05.2018 01:32
Mete Firidin
Hz. Yunus ve Ambergris
12.12.2012 17502 Okunma
2 Yorum 13.12.2012 13:23
Hikmet Güveloğlu
ÖNCE ANLAŞ, SONRA YOK ET (Vladivostok)
4.4.2017 16727 Okunma
Cengiz Demirci
İlk karzı hasen kooperatifi
3.1.2013 16695 Okunma
25 Yorum 06.02.2013 20:31
Hikmet Güveloğlu
İNCİR'LİK KUŞU
8.1.2017 16635 Okunma
2 Yorum 12.01.2017 08:07
Mete Firidin
Kuran’da Namaz Vakitleri
28.12.2014 16266 Okunma
Mete Firidin
Allah Celle Celalühü Ne Demektir?
30.11.2014 16248 Okunma
1 Yorum 01.12.2014 08:16
Hikmet Güveloğlu
ORGANİZASYON
27.12.2016 16205 Okunma
3 Yorum 29.12.2016 00:42
Mete Firidin
İmhotep Hz.Yusuf mu?
27.10.2011 15883 Okunma
3 Yorum 05.11.2019 07:59
Hikmet Güveloğlu
KATİL'İN DE, KATİL'İ
12.12.2016 15855 Okunma
Mete Firidin
Nuh’un Gemisi ve Cudii
12.1.2014 15449 Okunma
45 Yorum 05.02.2016 23:06
Hikmet Güveloğlu
RUH
23.12.2016 15220 Okunma
Hikmet Güveloğlu
OMUZDAN KESİLMİŞ KOLUMUZ BİZİM
11.4.2017 14549 Okunma
Hikmet Güveloğlu
KILIÇ BOYNUMUZA İNMEDEN
16.12.2016 14445 Okunma
4 Yorum 18.12.2016 12:51
Mete Firidin
Hz. Adem’in Kaburgası
25.4.2012 14417 Okunma
59 Yorum 28.04.2012 13:42