Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Sam Adian
THE THEORY OF ISLAMIC ECONOMIC SYSTEM - 2
24.5.2017
1108 Okunma, 0 Yorum

Bölüm – I

 

İktisadi Sistemler

ve Şeriat

 

 

 

 

 

 

 

 

Genel kanaat, kapitalizm veya sosyalizmin ortaya koyduğu iktisadi yöntemlerin devlete yönelik hedeflere sahip olduğu doğrultusundadır. Söz konusu İslam iktisadı olduğunda ise, bu çerçeveden (yani devleti merkeze alan anlayıştan) uzaklaşılarak bireyselliğe dayanan bir sistemin olduğu iddia edilir. Günümüz dünyasında egemen olan kapitalizmin insan hayatına, daha doğrusu birey üzerindeki olumlu veya olumsuz etkilerine bakmadan önce, şeriatın “iktisat” anlayışını değerlendirmek gerekmektedir.

Kapitalizm de sosyalizm de iktisat anlayışları cihetiyle bünyelerinde türlü sorunlar barındırmaktadır. Ne var ki, şeriatın ortaya koyduğu iktisadi anlayışın da bu çerçevenin dışında olduğunu söylemek mümkün değildir. Her ne kadar, “İslam iktisadi problemleri bizatihi insanın varlığına uygun olarak çözmüştür” şeklinde iddialar mevcutsa da, bugün elimizde, şeriat açısından “İslam iktisadı” diyebileceğimiz sistemleşmiş bir yapı yoktur.

Hangi ideolojik çeperin veya inanç zırhının ardından bakılırsa bakılsın, iktisadi alanda önümüze bir yığın sorunun sıralandığı görülmektedir. Ve eğer herhangi bir alanda bir problem varsa, bunu oluşturan faktörlerin tek tek değerlendirilmesi, sorunun temelinin ortaya konması ve bundan sonra çözüm üretilmesi gerekir. Yani her şeyden önce “problemi görmek” gerekir.

Problemi tespit ederken, ideolojik gerekçelerle ve “sınıfsal” bir algı ile yaklaşmak, çözüm üretmekten çok, konunun daha da karmaşık bir hâl almasına yol açar. Tarihsel süreçte, İslamcı aydınların veya düşünürlerin geleneksel çerçevenin dışına çıkmadan daha çok sosyalizmin ortaya koyduğu kolektif yaşam biçimini esas alan söylemler geliştirdikleri bilinmektedir. Bu eğilimden “fakir yöneticilerin zengin toplumu yönetmeleri gerektiği” şeklinde, son derece tutarsız ve insan doğasına aykırı bir yaklaşım şekli de doğmuştur. Bu anlayışın, toplumuna düşman yöneticiler üretmek dışında bir sonuç meydana çıkarmayacağı aşikârdır.

Problemi çözebilmek için önce problemi tespit etmek gerekli olmakla birlikte, problemin parçası olanlar, çözümün parçası olmaktan uzak kalmaktadırlar.

 

 

 

Çağdaş İktisat

ve Şeriat

 

Genel Görünüm

 

 

 

 

 

İktisat teorilerinin ortaya çıkışı Eski Yunanlılardan önceki çağlara kadar uzanır. Klasik manada modern iktisadın öncüsü kabul edilen İbn-i Haldun,[1] 14. Yüzyıl düşünürlerindendir. O, daha çok tarihçi ve sosyolog kimliği ile anılmasına rağmen modern iktisadi düşüncenin doğmasına ve gelişmesine de önemli katkılarda bulunmuştur.

İbn-i Haldun'a göre ilk üretim tarzı bedeviliktir. Göçebe yaşamın ihtiyaçları sınırlıdır; çünkü hayvancılık ve tarım, sade bir yaşam tarzı getirir. Şehir hayatında ise üretim artar; bu, ticareti geliştirir ve insanlar artan zamanlarını zanaat alanlarına ayırırlar; dolayısıyla da ihtiyaçlar giderek çeşitlenir. Bu çeşitlenme, tüketim ve israf artışını da beraberinde getirir.[2] İhtiyaçları karşılamak için emek sarf etmek gerekir. Bu yüzden İbn-i Haldun, üretimde "emeğin rolü" üzerinde durur. Ona göre, malın değerini iki şey belirler: Birincisi harcanan emek, diğeri ise mala olan talep. Eğer elde edilen kazanç, o kazancı sağlayan kişinin harcamalarına gidiyorsa "geçim aracı"dır, ihtiyaçtan fazla oluyorsa "sermaye" hâline gelir. Şehirlerde emek arzı fazla olduğu için sermaye ortaya çıkar.

İbn-i Haldun, ekonomik faaliyetler konusunda liberal bir görüşe sahiptir. Özel girişimciliği savunur ve devletin ekonomik hayata müdahale etmesine karşı çıkar. Ona göre ekonomik olayların kendine has kanunları vardır ve bunlar üzerinde uygulanacak bir baskı, ekonomiyi altüst eder. Ekonomik şartların bozuk, ticari hayatın dengesiz, gelir dağılımının adil olmadığı bir toplumda, refah ve sağlam bir ahlaki hayat da ortaya çıkamaz.

Devletin görevi, ekonomik hayatın içerisinde rahatça gelişebileceği bir düzeni tesis etmesidir. Devletin, ekonomiye haksız vergilendirme veya mülkiyete el koyma gibi adil olmayan müdahalelerde bulunması, ekonomiyi olumsuz yönde etkiler. Bunun sonucunda devlet, varlığını devam ettirmesi için gereken vergilerden mahrum kalır. Devletin gelirleri azalınca da, asıl yapması gereken adaleti tesis etme, savunma ve diplomatik ilişkileri idare etme gibi temel faaliyetlerini yerine getiremez ve çöker.

İbn-i Haldun'a göre ekonomide ücret, kâr ve vergiden oluşan bir döngü vardır. Ücretler azalmadığı sürece mal pazara gelir; pazarda elde edilen kazanç kâr yaratır; artan kâr ise vergiye dönüşür. Bu döngünün sürmesini sağlamak ve dengeli bir ekonomik politika izlemek, devletin görevidir. İbn-i Haldun, "Ücret ve aylıkları eksiltmek, devletin gelirini eksiltir" der. Çünkü azalan ücretler ekonomiyi durgunluğa sürükleyecek ve bu da vergileri azaltacaktır. Aynı şekilde vergilerin düşük olması da vergi gelirlerinin artması ile sonuçlanacaktır. Düşük vergiler, yatırımcıları teşvik edecek ve hem yatırımlar hem de istihdam artacaktır.

İbn-i Haldun, devletin ticaret yapmasına da karşı çıkar. Ona göre, bu, üreticiler için zararlıdır ve vergi düzenini bozar. Devletin faaliyet gösterdiği bir sektörde, çiftçiler ve tüccarlar onunla rekabet edemez. Çünkü devlet, hem üretimi için gereken girdileri, diğer girişimcilerden çok daha ucuza temin edebilir hem de diğer girişimcileri ürettiği malı çok daha pahalıya satın almak zorunda bırakabilir. Bu durumda haksız rekabet ortaya çıkar ve devlet arz-talep dengesini bozarak her iki tarafın da zarar etmesine neden olur. Bunun sonucunda tüccar ve çiftçilerin geliri düştüğü için yeni girişimlerin önü kesilir, vergilerde azalma olur.[3]

Genel olarak iktisadı “ahlaki” bir çerçevede değerlendirmiş olmasına rağmen İbn-i Haldun, temelde modern iktisat ile aynı çizgidedir. Uluslaşma sürecinde daha çok Batılı kaynaklara yönelen Arap toplumları için, Arap kökenli olan İbn-i Haldun'un eserleri, Batı'dan sonra yararlanılan kaynaklar olabilmiştir. Bu çerçevede İbn-i Haldun, bir İslam düşünürü veya iktisatçısı olarak değerlendirilemez.

Ne var ki, klasik iktisatta olduğu gibi, İbn-i Haldun’un iktisat kuramı da içerisinde birtakım çelişki ve hatalar barındırmaktadır. Üretimde emeğin rolünü kabul etmesine rağmen, mala olan talebin fiyatı belirleyeceğini varsayarak emeği belirleyici olmaktan çıkarmaktadır. Devletin rolünü reddederek özel girişimciliği kabul eder. Böylece sermayenin ortak paydası olan doğal kaynak girdilerinin de özel mülkiyet kapsamında değerlendirilmesine kapı aralamış olur.

İbn-i Haldun, devlet müdahalesini büyük oranda reddetmesine rağmen, dengeli bir müdahalenin gerekliliğini kabul etmektedir. Bu durum, yasal düzenlemelerden başka, devletin piyasa yapıcı bir rol üstlenmesine de neden olur. Her ne kadar devlet müdahalesinin haksız rekabete neden olacağını söylese de, yapıcı müdahalelerin kaçınılmaz olduğunu kabul ederek devleti iktisadi süreçlerin içerisine kısmen de olsa katar. Yani liberal bir görüş taşıyor olmasına rağmen müdahale edilebilir bir süreç öngörmektedir.

Öte yandan, İbn-i Haldun’un ücretlerin sabit bir referansa bağlı olmadığını kabul etmesi, emek miktarı üzerinde pazarlık yolunu açmış olur. Ücretlerin azaltılması ile devletin vergi gelirlerinden mahrum olacağını söylemesine rağmen ücretin emek birimiyle doğrudan belirlenmesi ve doğal sürecinde gelişmesini göz ardı etmektedir.

Tüccarın iktisadi süreçlerin bir parçası olarak kabul edilmesi, spekülasyona dayalı bir piyasa algısını da güçlendirmektedir. Yani tüccar belirleyicidir ve serbest olmalıdır. Bu durumun piyasalardaki spekülasyonlara bağlı gelişmeleri meşrulaştırması kaçınılmazdır. Bu nedenlerle İbn-i Haldun’un bir İslam iktisatçısı olmaktan çok klasik iktisatçılar ile aynı düzlemde durduğu tespitinde bulunulabilir. İbn-i Haldun’un kuramının omurgası, daha çok sosyolojik gereksinimler ile şekillenmiş ve onu modern iktisadın öncülerinden birisi hâline getirmiştir. Her ne kadar modern iktisadın öncüsü İbn-i Haldun olsa bile, bugünkü iktisadi sistemin mevcut şeklini almasında Adam Smith’in (1723-1790) başını çektiği “Klasik İktisatçılar”ın (liberalller) kilit rol oynadığı kabul edilmelidir.

Bu akımın ortaya çıkmasında en önemli etken kuşkusuz “Sanayi Devrimi” olmuştur. Adam Smith’in 1776 yılında yayımlanan “Ulusların Zenginliği” adlı eseri ile doğan klasik düşünce, bu ekole mensup iktisatçılar tarafından daha da zenginleştirilmiştir. Klasik düşüncenin varsayımları şöyle özetlenebilir:

1.    “Denge” açısından: Klasiklere göre denge, doğal olarak ve kendiliğinden sağlanır. Otomatik olarak dengeyi sağlayan güç, fiyat mekanizmasıdır ve piyasada kendiliğinden oluşur.

2.    “Üretim Faktörlerinin İstihdamı” açısından: Fiyat mekanizması düzgün şekilde işlediği sürece ekonomi, tam istihdam dengesini kendi kendine sağlamaktadır. Tam istihdamın sonucu olarak ekonomide işsizlik olmayacak ve üretim, dolayısıyla milli gelir, en yüksek düzeye erişecektir.

3.    “Devlet Müdahalesi” açısından: Klasiklere göre ekonomiyi dengeye getiren koşul, rekabettir. Bu nedenle “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” felsefesini benimseyen bu görüş, devletin ekonomiye piyasa mekanizmasını bozacak her türlü müdahalesini yasaklar. Klasiklere göre devlet, rekabeti sağlayacak düzenlemeleri yapmak ve rekabeti önleyici her türlü engeli ortadan kaldırmak zorundadır.

4.    Reel ve Parasal İlişkiler: Klasikler değer teorisini para teorisinden ayırırlar. Bunlara göre para, sadece mübadele aracıdır, ekonomik olaylar üzerinde hiçbir etkisi yoktur.

5.     SAY yasası[4] geçerlidir: “Her arz kendi talebini yaratır.”

1870’li yıllardan sonra klasik ekolün revise edilmiş hâli olarak nitelendirilen Neo-Klasik akım, iktisatta büyük devrim yapmıştır. Neo-klasikler, değeri (faydayı) marjinal fayda ile açıklama yoluna gitmişlerdir. Bu yolla makro ekonomiye mikro temellerle Baqarak analiz yapmışlardır. 1920’lerin sonuna kadar dünyada, klasik İktisat hüküm sürmüştür.

Ancak 1929’da ortaya çıkan büyük buhran, bu sisteme duyulan güveni sarsmıştır. 1936 yılında J.M. Keynes’in, klasiklerin ve neo-klasiklerin çeşitli görüşlerini çürüten “İstihdam, Faiz ve Para Hakkında Genel Teori” adlı eseriyle Keynesyen devrim başlamıştır. Keynesyen görüşün varsayımları ise şöyle sıralanabilir:

a.    Tam İstihdam: Piyasa güçleri ekonomide tam istihdamı sağlamakta yetersiz kalmaktadır. Ekonomi, eksik istihdamda da dengeye gelebilir.

b.    Parasal Analiz: Para, ekonomik analizde çok önemli bir yere sahiptir. Para, klasiklerin savunduğu gibi nötr değildir.

c.     Devlet Müdahalesi: Devlet, ekonomiye müdahale etmek zorundadır. Devlet, bu müdahaleyi, para ve maliye politikaları vasıtasıyla gerçekleştirir.

Keynes, makro ekonomik akımın kurucusu ve temsilcisi olarak kendi adı ile anılan bir dönem başlatmıştır. Ancak gerek klasik gerekse Keynesyen anlayışın günümüz açısından önemli eksikleri olduğu su götürmez bir gerçektir. Bu sistemlerin, mevcut hataların uygulama esnasında kolaylıkla giderilememesi ve sistemin hantal çalışması gibi zâfiyetleri nedeniyle verimliliği tartışılır hâle gelmektedir.

Kavramsal açıdan, yirminci yüzyılda genel kabul gören bir tanıma göre “İktisat, kıt olan kaynakların sınırsız ve rakip kullanımlara tahsis edilmesinin incelenmesidir.” Akademik çevrelerde, bireylerin ve toplumların maddi ihtiyaç ve arzularını tatmin için geliştirdikleri yöntemlerle uğraşan bir sosyal bilim olarak tanımlanmaktadır. Böyle bir çerçevenin başlıca zaafı, depresyon veya toplam talep yetersizliği gibi sorunları kapsamamasıdır. Oysa modern piyasa ekonomilerinin birçoğu, büyük miktarlarda kaynağın, özellikle emek ve üretim kapasitesi yönünden, âtıl vaziyette durduğu dönemlerden geçmektedir. Bu durumda asıl mesele, kaynakların hangi yöntemle kullanılacağı değil; kullanılır hâle nasıl getirileceği meselesidir.

Kaynakların kullanımlara göre tahsis sorunu ile kaynakların tam kullanımını başarma sorunu arasındaki fark kabaca iktisadın iki temel dalına tekabül etmektedir: Mikro İktisat ve Makro İktisat. Para ve genel fiyat dengesi ile ilgili bazı hususları da kapsaması münasebetiyle makro iktisadın da, kaynakların tahsisi ile bağı vardır. Kaynakların alternatif kullanımlara tahsisi, en basit biçimiyle bir ailede (hanede) yapılmaktadır; zaten iktisadın özgün anlamı da hane halkı yönetimiyle ilgilidir. Eski Yunan'da bu iş için kullanılan kelime, “oikinomikos” idi. Ancak bu kelime biçimsel değil aslî (Özsel/substantive) bir anlam taşımaktadır ve iktisadın modern anlamına karşılık gelmektedir.

Kapitalizm, Sosyalizm ve Şeriat:

Kapitalizmde para, emeğin, birikimin karşılığı olan değişim aracıdır. Sermaye, insan gücünü harekete geçirecek bir araçtır. Maddi üretimler gibi para da satılabilir ki, bu eylem “faiz” mekanizmasını doğurur. İnsan, birey olarak mutlak anlamda hürdür. Ekonomi prensipleri de bu anlayışa göre düzenlenmiştir. Kişisel kazanç, özel mülkiyet ve girişim serbestliği esastır. Dolayısıyla ekonomik faaliyetlerde sınırlamalar olmamalıdır.

Kapitalizmin bilinen argümanları, sermayeyi kullananların, esas üretimi yapanlar üzerinde baskı oluşturmasına ve üretimi gerçekleştirenlerin mağdur olmalarına, dolayısıyla sermayenin tekelleşmesine ve toplumdaki iktisadi ayrışmanın büyümesine neden olmuştur. Zengin, daha da zenginleşirken fakir, daha da fakirleşmiştir.

Sosyalizmin üretim alanındaki temel hatası, bireysel kazancı yasaklaması, yani rekabeti ve ticareti yasaklayarak gelişmeyi engellemesidir. Sosyalizmin, yeteneklerin gelişmesini köreltmesi, farklı yetenek ve iş gücündeki bireyleri aynı kefeye koyarak bireysel çalışma azmini kırması ve böylece verimliliği düşürmesi, onu kapitalizm karşısında yenilgiye uğratmıştır. Sosyalizm, insanı mutlak anlamda hür olarak kabul etmez. İnsan, ekonomik faaliyetlerde istediği gibi hareket edemez. Sosyalist sistemde, şahsi ticaret ve faiz yasaklanmıştır. Para değişim aracı ve emeğin ifadesidir. Kâr için satılamaz. Yani sömürü aracı olamaz.

İslam Ekonomisi ya da İslamî Ekonomi geleneksel açıdan, "İslam din ve gelenekleri ile uyumlu bir ekonomik düzeni teşvik” olarak tanımlanır. İslam geleneği açısından insan mutlak anlamda hür değildir. Dolayısıyla insan, diğer alanlarda olduğu gibi ekonomiyle ilgili faaliyetlerinde de Allah’ın koyduğu sınırlara uymak zorundadır.

İslam, faizi (“riba”,[5] paradan para kazanma) ve “garar”ı[6] (risk almadan para kazanma), kumarı ve ticarette aldatmayı yasaklar. Belli bir zenginliğe erişenlerin (nisap miktarınca mal veya paraya sahip olanlar) mallarının bir kısmını (40’da 1) fakirlere zekât olarak vermeleri zorunlu kılınmıştır. Faiz ve gararın yasaklanması ile parası olanın çalışmadan para kazanması engellenmiş ve kazanç, emeğe dayalı hâle getirilmiştir. Duran paradan zekât alınması ile de, paranın durağanlığı engellenerek yatırım teşvik edilmiştir.[7]

Din adamları, İslam ekonomisini ne kapitalist ne de sosyalist olarak tanımlar.[8] İslam ekonomisinin her iki sistemin de negatif özelliklerine sahip olmayan bir "üçüncü yol" olduğunu iddia etmelerine rağmen[9] bu yolun, ahlaki etkileri ve buna bağlı kısıtlamalar sebebiyle uygulamada pratik ve verimli bir yöntem olduğu söylenemez.

İslam açısından iktisat, teorik temelleri olmasına rağmen, pratikte daha çok “yardımlaşma” ekonomisine dayanan bir yapı görünümdedir. Şeriat ilkeleri ile modern yaşam biçiminin gereklilikleri arasındaki çatışma ortamında şekillenen gelenekselcilik, içinde bulunduğu açmazda her geçen gün aşılması mümkün olmayan duvarlar örmektedir. Buna rağmen, özel mülkiyet, kişisel kazanç, girişimcilik gibi, özgürlüklerin gelenek açısından kısmen de olsa tanınmış olması, yani bir bakıma serbest piyasa ekonomisi, pek çok anlamda kapitalizm ile benzerlikler gösterir. İslami iktisatta rekabet koşulları, kapitalizme benzemekle birlikte, daha insaflı ve yardımlaşmaya/paylaşıma dayalı bir yapıya sahip olduğu iddiasındadır.

Kapitalizmin ortaya koyduğu bencil ve sınırsız kazanç hırsı ile sosyalizmin kişisel hürriyetleri ortadan kaldıran yapısına karşı İslam iktisadının bir alternatif olarak belirmesi düşünülebilir. Ancak, sınırların bir anlam ifade etmediği günümüz dünyasında, kapalı ve yardımlaşmaya dayalı bir ekonominin dominant hâle getirilmesinden söz etmek herhalde hayal olmaktan dahi ötedir. Hatta günümüz şartlarına göre revise edilmeyen bu tip geleneksel bir ekonomik modeli uygulamaya kalkmak, toplumları refaha ulaştırmak şöyle dursun, topluma acı çektirmenin en kestirme yolu olur. Büyük sermaye karşısında nasıl bir duruş sergileyeceğini açıkça ortaya koyamayan, bununla birlikte sermaye dengesini kuramayan bir ekonomi herhalde mutluluk sağlamaz.

Tarihsel Açıdan Şeriat İktisadı:

“Şeriat İktisadı” veya “İslam Ekonomisi” kavramının, her ne kadar ilk olarak İbn-i Haldun tarafından ortaya atıldığı kabul edilse de, modern anlamda Hindu-Pakistan kaynaklı olarak karşımıza çıkmaktadır. 20. yüzyılın ortalarına doğru, Hint ve Pakistanlı düşünürler, sömürgeciler vasıtasıyla Batı kültürünü yakından tanıma fırsatı bulmuş; hâlihazırda İslam kültürüne de vakıf oldukları cihetiyle, sosyo-ekonomik sorunlar karşısında, İslam’ın iktisadi görüşlerini, modern iktisadi kavram ve kurumlar ile kıyaslayarak açıklamaya çalışmışlardır.

Bu manada klasik fıkıh anlayışına yeni bir bakış açısı kazandırmıştır. Bu düşünürlerin başında Muhammed Hamidullah gelmektedir; ne var ki Hamidullah bir iktisatçı değil; hukukçudur. Daha sonra Hindistan kökenli bir İktisatçı olan Muhammed Necatullah Sıddık “İslam İktisadı” kavramını, Batılı bir anlayışla yorumlamaya çalışmıştır.

İslam tarihi boyunca orta sınıflaşma üzerinde servet ve mülkiyetin var olduğu, ancak bu varlığın bir çeşit “fakirizm” kültürüne dayalı, sosyal yardımlaşmanın bir sonucu olarak sınırlı bir şekilde ortaya çıktığını söylemek yanlış olmaz. Çünkü “İslam’ın Bir Ekonomi Görüşü Var mı?” sorusuna verilebilecek en mantıklı cevap, “İslam’ın bir hukuk anlayışı vardır. Dolayısıyla İslam Ekonomisi’nin de varlığı kabul edilmelidir”[10] şeklinde olabilir ki, İslamcı düşünürlerin tarihsel algısı da böyledir.

Modern anlamda iktisadi kavramlara karşılık, İslamcı düşünürler, Kur’an’ın kavramlara karşılık gelen ifadeleri de ihtiva ettiğini bir refleks olarak ileri sürmüşlerdir. Bu kavramlar: 

Ücret[11] (İcare: Hizmet ve kira akdi), Emek,[12] Faiz[13] (Riba), Alışveriş-Ticaret[14] (Bey’u), Mal,[15] Para[16] (Dirhem, Dinar), Karz[17] (Kredi), Sermaye,[18] İhtiyaç,[19] Fayda,[20] Zarar,[21] Kazanç[22] (Kâr), Değerleme[23] (spekülatif değer kaybı), zekât[24] (bir vergi olarak) şeklinde özetlenebilir ve bu kavramların yer aldığı ifadelerde, iktisadi anlamların ya açıkça bir kural olarak yahut dolaylı olarak ifade edildiği kabul edilir. Buna dayanarak ekonominin temelini teşkil eden üretim, tüketim, mübadele ve diğer iktisadi araçlara ait sistemin genel çerçevesinin tespit edildiği varsayılmaktadır.

Gerçekten de bu kavramlar ve daha fazlası Kur’an’da kullanılmaktadır. Sorun, kavramlara yüklenen anlamlar ve uygulamada ortaya çıkan çelişkilerden kaynaklanmaktadır. Örneğin, “zekât” kavramının bir “vergi” olarak yorumlanması ve “sadaka” ile aynı kabul edilmesi,[25]İslam Ekonomisi” olarak anılabilecek bir teorinin veya sistemin ortaya çıkmasına engel olan en önemli ve tarihsel yanılgı olmuştur. Ayrıca tarihi süreç içerisinde iktisat adına ortaya konmuş sistematik bir veriye de sahip değiliz. Konu ile ilgili yapılan yorumlar veya uygulamalar, “İktisat Felsefesi” olarak değerlendirilebilecek denemelerden öteye geçememiştir.

Elbette iktisadi alanda rasyonel çözümlerin üretilememiş olması, kendiliğinden olan bir şey değildir. Sosyo-kültürel ve ahlaki nedenleri de göz ardı etmemek gerekir. Özellikle geleneksel kültürün ortaya koyduğu “yardımlaşmaya” dayalı ve tarım toplumunun alışkanlık veya gereksinimlerinden oluşan anlayış/kurallar sebebiyle gelişemediğini söylemek yanlış olmaz. Çünkü, gelişmiş toplumların ihtiyaçları ile, tarım toplumu ihtiyaçları arasında ciddi ve önemli farklılıklar vardır. Tarihsel süreç içerisinde iktisadi faaliyetlerin/kavramların geliştirilmesi yerine, bireysel ve sınırlı teşvikler ile yetinilmiştir.

Öte yandan, sadaka ekonomisine (kültürüne) alıştırılmış olan toplumun, yeniden ekonomiye aktif katılımının nasıl sağlanacağı hususu da ciddi bir meseledir. Aslında bu durum, baskılanmış bir toplum yaratmış ve her gelişmeyi bir “sömürü” olarak algılayan ürkek bir yapıya  bürünmüştür. Bununla birlikte, bir çeşit fakirizm olan sadaka kültürünün toplumun önemli bir kesiminin “tembelleşmesine” de neden olduğu söylenebilir. Bu algı, ilkesel olarak çalışmanın gerekliliğini dolaylı olarak ortadan kaldırmıştır. Çünkü çalışmayan insan da yardımlardan yararlanma hakkına sahip olmaktadır. Böylece emek harcamadan yaşamanın yolu açıldığı gibi, çalışanların geliri üzerinde çalışmayanların hakkı olduğu gibi tutarsız bir sonuç ortaya çıkmıştır.

Bugün en çok şikâyet edilen “sermaye tekelciliği” karşısında güçlü bir duruş sergileyecek, dünya nüfusunun önemli bir bölümünü teşkil eden “İslam” coğrafyasında, toplumları geliştirecek ve kalkınmasına zemin hazırlayacak ve mevcut uygulamalara bir alternatif olmasa bile temel prensiplere bağlı bir İktisat teorisi geliştirmeye yönelik ciddi bir çalışma olmadığı gibi, gerçekçi bir ihtiyaç öngörüsü de yoktur. Çünkü yapılan tüm çalışmalar geleneğin çizgisi dışında değildir. Ne yazık ki, İslamcı düşünürler, bir “İslam ekonomisi” kavramını tanımlamak için yeterli olmadıklarını da kabul etmektedirler. “İslam Matematiği, İslam Fiziği” olamayacağı gibi “İslam iktisadı”ndan da söz edilemeyeceği[26] kuşkusunu dile getirmektedirler. Çünkü İktisat alanında karar veren veya teori üretenler iktisatçılardan çok din adamları olmuşlardır ve geleneksel kabullerin-paradigmanın ortaya koyduğu sınırlı anlayışın bir ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Gerek Şeriat’ın kabul ettiği sınırsız kâr haddi, -ki bu anlayış “riba” endişelerini de içerecektir- sebebiyle ortaya çıkan aşırılıklar ile insanın sahip olduğu hırs ve sahip olma dürtüsünün nasıl bertaraf edileceği, gerekse yardımlaşma ile ekonominin nasıl büyüyüp etkin ve güçlü bir yapıya kavuşacağı, karşılıksız olarak harcanan servetin nasıl geri döndürülebileceği veya toplum için faydalı hale nasıl getirilebileceği, merhamete dayalı ve muhatabını baskılayan bir yöntemle işsizliğin nasıl ortadan kaldırılabileceği ve konvansiyonel ekonomiler karşısında nasıl bir duruş sergileyeceği gibi pek çok soru cevapsız kalmaktadır.

“Şeriat İktisadı”na Kısa Bakış:

Şeriat (İslam) İktisadı :  “İslâmın getirdiği varlık, bilgi ve değerler, anlayış ve sistemine dayalı, bu çerçeve içinde oluşan ve işleyen iktisat bilimi ve iktisadî hayattır.”[27] Şeklinde tanımlanmaktadır.

Geleneksel bakış açısına göre, “Şeriat İktisadı”, İslamın öngördüğü yardımlaşma sistemine dayanması nedeniyle “hakkaniyet” sınırlarına riayet eden bir yapı olarak düşünülür. Bu durum, İslam İktisadı’nın diğer iktisadi sistemlerden ayrıldığı en önemli nokta olarak kabul edilir. Geleneksel bakış açısı, haksız edinimlerin yasaklanmasını, çağdaş iktisadi uygulamalara karşı bir avantaj olarak görür. Ne var ki, şeriatın iktisadi parametreler üzerindeki hacizleri ve tarihsel/fıkhi sınırmalalar, şeriat iktisadının sadece dar kapsamlı bir “yardımlaşma kültürü” olarak ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Hâliyle uygulamalar da bu dar kapsamın dışına çıkamamaktadır.

Şeriatın iktisadi prensipleri ortaya konulurken, genel olarak Peygamber’in uygulamalarının esas alındığı iddia edilir. Ancak bu uygulamaları aktaran referans kaynaklarının güvenilirliği ise daima bir tartışma konusudur. Esasında şer’i kurallar, rivayetler ve daha da çok “örfi” alışkanlıklar esas alınarak öngörülmüştür. Bu bağlamda Şeriatın iktisadi anlamda ortaya koyduğu kurallara genel bir bakış getirildiğinde, geleneksel prensip ve uygulamaların içeriklerini anlamak da mümkün olabilir. Buna göre şeriat iktisadının parametreleri şöyle özetlenebilir:

1.       Kâr Haddi: Sınırsız kârlılık esas alınmaktadır. Yani kâr haddi sınırlaması yoktur. Prensipte yüksek kârlılık tasvip edilmese[28] bile genelde “Malın fiyatını piyasa koşulları belirler. Allah Resulü’nün uygulamaları incelendiğinde fiyat belirlemeden imtina ettiği, piyasanın arz talep dengesine göre tabii bir şekilde oluşmasını istediği görülmektedir.”[29] Sınırsız kâr kabul etmekle, çokça şikâyet edilen ve toplumun sömürülmesine neden olan saldırılara zemin hazırlanmıştır. Her ne kadar bu anlayışın sınırsız olmadığı iddia edilse bile fahiş/aşırı olanı tespit edebilecek bir kriter yoktur. Bu amaçla ortaya atılan “maliyetin açıklanması” kuralının işe yaramadığı da bilinen bir vakıadır.

2.       Zekât: Bir tasadduk, bağış, yardım şeklinde anlaşılmıştır. Uygulamada, sadaka ile herhangi bir fark gözetilmemiştir. “Genel olarak mal, insanın elinde kirlidir. İnsan ferdi mülkiyetindeki cemiyet payını sahiplerine iade ederek malını temizler. Aksi takdirde mal “kenz” olur. İnsan kendisine rızık olarak verilenden tasaddukta bulundukça malın aslı bereketlenir. Surette malı eksilten zekât hakikatte onu artırır. Zekâta paralel olarak sermaye de artar.”[30] Yani zekât ve sadaka metodolojik bir hatayla aynı anlamda kabul edilerek kavramların işlevsel olarak tanımlanması engellenmiştir.

3.       Mülkiyet Hakkı: Fıkıh, mülkiyetsizliği kabul etmekle birlikte, toprak ve doğal kaynaklar üzerinde mülkiyeti “işgal” yoluyla edinilmiş hak olarak görmekte ve miras’a konu etmektedir. Her ne kadar “işgal” değil “ihya”da mülkiyet vardır[31] denilse bile uygulamada, mülkiyet sınırlarını belirleyebilecek kriterler yoktur. Kaldı ki bu, kapitalizmin acımasız mülkiyet anlayışından çok da farklı bir uygulama değildir.

Yani, “miras işgalde değil ihyadadır” denilmektedir. Ancak toprağı ihya edenin bu faaliyetinden dolayı toprak üzerinde mülkiyet hakkı kazanması, toprağın da miras olarak devredilmesini gerektirmektedir. Dolayısıyla sadece ihya, yani oradan elde edilen kazanımlar üzerinde bir miras söz konusu değildir. Dolaylı olarak toprak da mirasa konu edilmekte ve özel mülkiyet sınırları içine alınmaktadır. Buna bağlı olarak geniş toprak sahiplerinin ortaya çıkması ve verimli arazilerin tek elde toplanarak halkın işleyebileceği alanların kısıtlanması kaçınılmaz olmuştur. Sonuçta güçlü olan hep kazanmıştır.

4.       Merhamet Anlayışı: Şeriat, iktisadi faaliyetleri, “sadaka”lara dayalı gönüllü uygulamalar hâline dönüştürmüştür. Bireylerin “acıma” duygularını harekete geçirerek, ellerinde bulunan ve değer ifade eden şeylerden muhtaçların da yararlanmasını sağlamayı hedeflemiştir. Bu husus, zekât ve sadaka ile açıklanmaya çalışılmış; bir “hak” olduğu kabul edilerek zekât müessesesinin, merhamet anlayışına dayalı sadaka anlayışı ile refahı tesis edeceği öngörülmüştür. Ancak merhamet anlayışı, ekonomik süreçler için yeterli olmamış; kavramlara getirilen sınırlamalar nedeniyle yeni yorumların ortaya çıkması önlenmiştir.

5.       Faiz: Geleneksel anlayışa göre “aslî ve tabii kazanç yolu emektir”. “Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir şey yemiş değildir.”[32] rivayetine dayanarak fıkıh, meşru kazancı ibadet olarak nitelerken hırsızlık, gasp, rüşvet, kumar, faiz gibi haksız mal edinmeyi kesin bir dille yasaklamaktadır. “Kazancın meşru olabilmesi için karşılığı olmalıdır. Faiz karşılığı olmayan bir fazlalıktır.” denmektedir.

6.       İnfak: Şeriat açısından, kazanılmış mal veya değer ifade eden şeylerden fazla olan kısmın Allah yolunda harcanması yahut karşılıksız olarak muhtaçlara verilmesi şeklinde algılanmaktadır. Edinilmiş olan malların veya sahip olunan zenginliğin Allah yolunda harcanması ile ahiret yurduna yatırım yapıldığı iddia edilmiştir. Emek yoluyla kazanılmış olan hakların özel mülkiyet olduğu gerçeğine rağmen, insanların kazançlarını üretken olmayan alanlarda harcamaya zorlanması ile metnin (Kur’an) ortaya koyduğu çerçeve arasında meydana gelen çelişkiler göz ardı edilmiştir.

7.       Helal-Haram: Kur’an’da dayanağı olsun ya da olmasın, herhangi bir endişeden hareketle veya rivayetlerde geçen bazı ifadelere dayanılarak şeriat adına pek çok alanda önemli sınırlamalar getirilmiştir. Pek çoğu “örfi” olan bu yasaklamaların kutsallaştırıldığı gerçeği unutulmamalıdır. Oysa haramlar, nehy değildir; yani yasaklanmış değildir.

Elbette şeriatın getirdiği kurallar ve tanımlamalar bunlarla sınırlı değildir. Borçlanma hukuku ve miras gibi esasında hukuku ilgilendiren konuların iktisat başlığı altında değerlendirilmesi ve kuralların da buna göre belirlenmesi, köleliği reddeden bir metne rağmen köle ticaretinin bir şekilde meşru sınırlar içine alınması gibi pek çok alanda önemli bir karmaşa ve algı kırılması olduğunu da gözler önüne sermektedir.

Şeriat-İktisat İlişkisi:

Şeriata göre, “İktisat din merkezlidir. Müslümanlar, üzerinde yaşadığımız dünyada sürgündürler. Burada kazandıkları ile ölümden sonrasına yatırım yapmış olurlar. Böyle elde edilen para refah üretir. Bu da dünya ve ahiret saadetine vesile olur.”[33] Yani iktisat, şeriatın ilkelerine uygun olduğu sürece kabul edilebilir. Çünkü din, insan ile madde arasındaki ilişkiyi düzenleyen ve ahlaki zemine taşıyan bir öğretidir. Yani iktisat da ahlaki ve dini değerlere uygun olmalıdır. Çünkü din, toplumu bir çeşit kardeşlik bağı ile birbirine bağlar. Bu amaçla bugün ve gelecekte bölüşüm esastır. Şeriata uygun olarak kardeşlik, dayanışma, zayıf ve mazlumları kollama, herkes için eşitlik ve adalet sağlama gibi prensipler üzerinde inşa edilmiş bir ekonomik sistem oluşturmak esastır. Diğer bir ifadeyle bu sistem, sosyal ahlâk kavramı üzerinde birleşmektedir. Allah’ın yeryüzündeki elçisi olarak insan, O’nun kaynaklarını doğru bir biçimde kullanmakla yükümlüdür. Genel olarak tanrısal algı, bütün dinler için benzer özellikler göstermektedir.

Ne var ki bu varsayım tutarlı değildir. Kur’an ın kullandığı “ahiret” kavramı, her ne kadar geçmişte ölüm sonrasına ait bir durum olarak anlaşılmış olsa bile, gerçekte bu kavram, neden-sonuç ilişkisinden ibarettir. Yani, eylem ve uygulamalar pozitif ise, sonuçları da pozitif olacaktır. Tam tersi için de aynı neden sonuç ilişkisi geçerlidir. Bu nedenle, iktisadi faaliyetler ile elde edilen kazanımların ölüm sonrası için hiç bir anlamı ve etkisi yoktur. Kaldı ki bu konu Kur’an’da açıkça ifade edilmiştir. Dünyada kazanılan ne varsa yaşanan zaman içindir ve tüketilmek zorundadır.

Daha açık bir ifade ile, “dünyada edinilmiş olan mallar” gerçekte kalıcı değil “sadece dünya hayatının süsü”dür. Kalıcı olan ise “salih/geçerli işler”in sonuçlarıdır.[34] Kazanılmış olan malların harcama zorunluluğu ile yaşamın daha kaliteli hâle getirilmesi önerilmektedir. Geçerli olan şey “bilgiye dayalı”[35] ve herkes için yararlı olan fiillerdir. Böylece bilgi geliştirilmiş ve kalıcı hâle getirilmiş olur. Kur’an’ın bu ve benzeri açıklamalarına rağmen, geleneğin iddia ettiği “ahiret” yani, ölüm sonrası için yatırım, mallarla değil; bilgiyle mümkündür. İktisadi faaliyetler ise sadece yaşamın devamı ve konforu içindir. Ne var ki şeriat açısından bu husus göz ardı edilmektedir.

Din açısından (şeriat) hedeflenen şey, insan ihtiyaçlarının daha doğrusu taleplerin azaltılması, kıtlığın üstesinden gelinmesi ve gerçekte var olan bolluğun fark edilmesidir. Buna göre din, insanlara ormandan çıkış yolunu ve yaşamayı öğretir. Çünkü din, insanda var olan aşağılık ile kötülük duygularının bastırılması ve bu özelliklerin iyi olana nasıl evirileceğini gösterir. Aslına bakılırsa bu anlayış mantıklı değildir. Çünkü eğer yaratıcı, üretim esnasında bir hata yapmış ise bunu süreç içerisinde düzeltmiş olması gerekirdi. Eğer belli hataları insan sistemine monte etti ise, bireyin varoluşu esnasında karşılaştığı olumsuzluklar veya davranışlarına yansıyan bozukluklarda bir sorumluluk aranmaması gerekir. Bu durumda normatif değerler anlamını kaybeder. Çünkü zaten gayr-i iradi olarak bu normlara uygunluk söz konusu olacaktır. İster şeriat açısından olsun, ister Protestan ahlakı veya Katolik ahlakı olsun veya isterse Tevrat’ın öngördüğü anlayış olsun, her şeyden önce, “din” denilen olgunun ne olduğuna bakmakta yarar vardır. Gerçekten din insanlara “ahlak” mı öğretiyor?

Günümüz dünyasında binlerce yıldır süregelen gelenekler ve her yana dağılmış değişik din algısı ve tanımları göz önüne alındığında, “din” kelimesinden ne anlaşılması gerektiği konusu oldukça karmaşık bir hale gelmektedir.  Genellikle İslamcı düşünürler, “din” kelimesinin “deyn” kelimesi ile aynı kökten geldiğini ve isim veya mastar olarak kullanıldığını kabul ederler. Ne var ki, “din” kavramına tek ve gerçekçi bir tanım getirmek, bu kelime hakkında ortaya atılan pek çok iddia ve anlam sebebiyle kolay değildir. “Deyn” kelimesi, borçlanmanın nasıllığını ortaya koyan ve daha çok sözleşmelerden doğan hukuki düzenleme olarak karşımıza çıkmaktadır. Genel olarak, “Adet, durum; ceza, mükâfat; itaat",[36] "itaat ve ceza",[37] “İslam”,[38] “İslam, örf ve adet, boyun eğmek, hesap, hâkimiyet ve galibiyet, saltanat ve mülkiyet, hüküm ve ferman, makbul ibadet, millet, şeriat, itaat”[39] gibi çeşitli anlamlarda yorumlanan “din” kelimesi, geleneksel anlayış içerisindeki tanımlardan bize göre en akla yakın olanı kavram olarak “itaat” olarak tarif edilen ancak ıstilahi olarak “akıl sahibi insanları kendi hür iradeleriyle iyiye, güzele ve hayra sevk eden Allah tarafından gönderilen bir nizamdır"[40] şeklindeki tanımdır. Son derece sınırlı ve temelde “itaat ve inanca” dayanıyor olması sebebiyle yanlıştır ancak kelimenin ifade ettiği manaya yakın olması açısından önemlidir.

Çünkü, bu kelimenin ifade ettiği şey, kainatta olup biten her şeyin neden-sonuç ilişkisi içerisinde ve belli fizik kurallarına göre standart bir düzen içerisinde gerçekleşiyor olduğu gerçeğidir. Fiziksel evrende, her fiilin bir sonucu vardır. Toprağa bir tohum verdiğimiz zaman karşılığında ondan bir ürün almamız gerekir. Elbette, uygun koşullar sağlandığında toprak bize ürün verecektir. Yani doğru nedenler doğru sonuçlar üretecek ve bir döngü ortaya çıkacaktır.

İçinde bulunduğumuz evrende de durum bundan farklı değildir. Bu nedenle “din”i, bir inanç sistemi olarak anlamak veya açıklamaya çalışmak mümkün olmadığı gibi böyle bir gayret sonucunda orijinal metnin (Kur’an) ortaya koyduğu öngörüler açısından da son derece sıkıntılı hâle gelir. Her ne kadar bu kavramın, çeşitli açılardan ele alınmış olsa bile, genel olarak “inanca” dayalı bir anlam içerdiği görülmektedir. Gerçekten de “din” kelimesinin evrensel ve değişmez bir tanımı vardır:

Din:[41] Neden-sonuç ilişkisine bağlı olarak doğal süreçler (fizik yasaları) içerisinde meydana gelen olayların bağlı oldukları kurallı düzeni ifade eden evrensel sistemdir. İstisnasız her şey doğada olup biter. Yani din, evrensel ve doğal düzenin adıdır.

Evrensel bir kaynaktan beslendiği iddiasında olan bir bilginin, ilkel kabile geleneklerini öneriyor olması veya “ahlak” üzerine inşa edilmiş olma olasılığı oldukça ilginç olmalıdır. Ne var ki “din”, ne daha iyi insan modeli, ne de “ahlak” önerir. Çünkü din sadece evrensel düzenin adıdır. Yani, var olan kaynakların bilgi ile nasıl verimli hâle getirilebileceğini gösteren bir kaynaktır. Aslına bakılırsa dinler, bilime zaman kazandırmak için vardır. Bir başka ifade ile, Tanrıya adanmışlık ve ahlak, kitapların insanlara getirdiği bir lütuf değil; insanların kitaplara getirdiği bir yanlıştır.

Doğal insan davranışları pozitif eğilim gösterirler. Doğal davranışların aslında bir hata olmadığı, çevresel etkiler ve zorluklardan kaynaklanan gerekliliklere uyum gösterme veya çevresel etkileri bertaraf etmek için doğal refleksler olduğunu anlamak zor değildir.[42] Yani din, bir ahlak dayatması içerisinde değildir; doğal olan pozitif eğilimlere yönelme çabasının desteklenmesi ve bu yolla yaşam konforunun geliştirilmesi önerilmektedir.

Bu nedenle, ön kabullere ve yoruma dayalı, tarihin derinliklerinde kalan uygulamalara göre bir sistem var etmek imkânsızdır. Mevcut sınırlamaları gözden geçirmek ve iktisatçıların da önünü açmak gereklidir. Çünkü genel olarak “din” açısından getirilen yorumlar, şer’i kurallar nedeniyle esnetilemez-dokunulamaz hâle gelmiştir. Bu konudaki kavram ve öneriler, birkaç  başlık altında şöyle özetlenebilir:

Bağlayıcılık: Ehl-i Sünnet açısından icma kararlarının bağlayıcı olduğu bilinmektedir. Ancak bu kararların hangi koşullarda alındığı ve uygulandığı açık değildir. Hâlihazırda bu kararlar, içlerinde derin çelişkiler barındırırlar. Sırf icma vardır diyerek orijinal metnin ortaya koyduğu sistem görmezden gelinemez. Çelişkilerin ortaya çıktığı noktalarda hata yapıldığı kabul edilmeli ve yeniden düşünülmelidir. Asıl olan orijinal metnin önerileridir. Hiç kimse, icma mazeretine sığınarak orijinal metni göz ardı edemez.

Islah-Istılah: Kavramlara yüklenen anlamlar yönünden, geleneğin algısı terk edilmelidir. Özellikle kavramları revize etme alışkanlığı (“Allah böyle demek istiyor” tutumu) sebebiyle kelimelerin asli mânâlarından koparılması ve bunun bizzat metnin ifade etmek istediği anlam olduğu iddiaları, son derece sakat bir anlayıştır. Sadece geçmişte öyle anlaşılmış veya uygulanmış diye bir kavramı işlevsiz hâle getirmek kimseye bir yarar sağlamaz. Örneğin zekât vergidir dendiği zaman, zekât sisteminin ne olduğunu açıklamak ve uygulamak mümkün olmaktan çıkar. Orijinal metin, bu konuyu açıklıkla ifade ediyor olsa da, tarihsel süreçte, gerek ihtiyaç olmaması gerekse günümüz koşullarının bilinmemesi gibi pek çok nedenle göz ardı edilmiş olabilir. Ancak bugün ihtiyaçlar çok daha başkadır. Sadece geleneğin kendi ihtiyaç koşullarına göre baz anladığı mânâyı korumak için metin feda edilemez. Sadece kelimenin doğal anlamını kullanmak dahi yeterlidir.

Israrcılık: Israrcı tutum, iyi niyetli iktisatçıların da önünü tıkamaktadır. Kavramlar üzerindeki ipotek, olası gelişmelerin veya önerilerin ortaya çıkmasını önlemektedir. Mevcut anlamları veya uygulama yöntemlerini koruyarak yeni bir sistem geliştirilemez. Bu aynı zamanda bilgiyi de haczetmek anlamına gelmektedir. Nasıl olur da, sanayinin olmadığı, endüstrinin gelişmediği, bilgisayar ve elektronik teknolojilerinin bilinmediği bir çağda ortaya konmuş olan kurallar ile günümüz dünyasının yönetilebileceği veya değiştirilebileceği zannedilir? Böyle bir şey olabilir mi?

Yasakçı Tutum: Din sekülerdir. Kimsenin inancına veya yaşam tarzına karışmaz. Din sadece önerilerde bulunur. Kimseye zorlama yetkisi vermediği gibi, yargılama yetkisi de vermez. Bu nedenle, “şu da haram bu da haram” tutumundan vazgeçilmelidir. Örneğin içkiyi gelenek haram saymıştır. Üstelik bu, “kitaba göre mekruh ama icma yönünden haramdır” demek suretiyle yapılmıştır. Ancak bütün baskılara ve yasaklara rağmen insanlar ve hatta Müslümanlar, içkiden vazgeçmemişlerdir. Yine isteyen içmektedir, yine isteyen üretmekte ve türlü şekillerde kullanmaktadır. Ama bu haramlar, iktisadi faaliyetleri engellemiştir. İnsanların tercihlerini yasaklayarak nasıl bir laik düzen geliştirilebilir? Orijinal metnin hangi yasağına veya emrine dayanarak bunlar öngörülebilir?

Tutarsızlık: Yasakçı anlayışın ortaya koyduğu çelişkiler ve tutarsızlıklar, artık kimseyi ikna etmemektedir. Bu tutum, kendi kendini tüketen bir sonucu da doğurmaktadır. Kimse Tanrı değildir ve onun adına karar verme yetkisine sahip olamaz. Buna rağmen yine de, toplumda var olan farklı inançlara mensup insanların yaşam tarzlarının nasıl korunacağı hususu da önemli bir konu hâline gelmektedir. Bu durumda, “Farklı inançlara sahip olanların yaşama hakkı yok mu?”, “İnsan olma hakları yok mu?” gibi sorular akla gelmektedir.

Geleneksel İslami anlayışa rağmen biz, bu çalışmada İslam’ın orijinal metnine odaklanmanın çok farklı sonuçlar ortaya koyabileceğini gösteriyor ve kanıtlıyoruz. Elbette hiç kimse kitabın resmi yorumcusu değildir. Kitap herkese, bütün insanlığa hitap etmektedir ve kimsenin kontrolünde değildir. Dileyen bizim ya da başkalarının yaptığı yorumlara itiraz edebilir. Ancak bu itirazların dünya ve toplumların evirilmeye devam ederek nihayetinde doğal olana yönelecekleri gerçeğini değiştirmeyeceği de açıktır. Kim neyi nasıl engellemeye çalışırsa çalışsın nihayetinde doğa yasaları kazanacaktır.

Din-iktisat ilişkisi de bu çerçevede çokça tartışılabilir. Weber’in görüşleri bu anlamda değerli olabilir. Ancak bizim için önemli olan, dinlerin gerçekte ahlak önermediği, doğal davranışlara yöneltme çabasında olduğu gerçeğidir. Ahlak, sosyal bir varlık olarak insanın alışkanlıkları ile edinilmiş davranışlardır. Daha doğrusu ilkel kabile geleneğinden başka bir şey değildir. İnsan ahlakından söz edilecekse,  doğa ahlakından da söz etmek gerekir. Doğanın yıkıcılığını normal kabul etmek ile insanın tepkisel davranışlarını eleştirmek arasında fark yoktur.

Metodolojik olarak din[43], yani siyaset kurumuna ve hukuka ait normların tespiti veya yaptırımların belirlenmesi, bizim işimiz değildir. Toplumsal karar mekanizmalarının nasıl çalışacağı nihai kertede toplumun karar vereceği bir şeydir. Bunun için gerekli olan toplumsal mekanizmalar ile bu mekanizmaların nasıl işleyeceği de orijinal metinde açıklanmaktadır. Ne var ki, geleneksel kuralların bağlayıcılığı nedeniyle ilerleme veya gelişme de mümkün olmamaktadır. Çünkü gelenek açısından, hukuk, borçlanma, din ve bunlara bağlı süreçler ile “iktisadi” süreçler birbirine karıştırılmıştır. Elbette iktisadi süreçler içerisinde hukuki sorunlar da ortaya çıkabilir; ancak bu iktisadın değil hukukun konusudur. Buna göre bir iktisadi sistem tasarlamak mümkün değildir. Burada geleneğin doğrularını reddettiğimiz sonucu çıkarılmamalıdır. Ancak gelenek eleştirilemez de olmamalıdır. Fıkhın kuralları bütünüyle yanlış olmayabilir; ama yanlış olanları da kutsal kabul etmek ve sorgulanamaz yapmak, daha büyük bir yanlıştır.

Katı “Yasakçı” Tutum:

Şeriatın, iktisadi araçlara yönelik getirmiş olduğu yasaklamaların hangi “gerekçeler” ile ortaya konduğunu açıklamak kolay değildir. En iyi/yaygın cevap “Allah yasaklamıştır” şeklindedir. Allah’a itiraz mümkün değildir. Bu yasaklamaların sonuçlarının ne olduğu rasyonel verilere değil, tahmin ve yorumlara dayanır. “Yasak” kabul edilen kavramlar veya uygulamalar ile ilgili olarak Kur’an’da kesin hükümler de yoktur. Bu yasaklamaların ekonomiye etkileri söz konusu olduğunda, “imani” duygular devreye sokulmakta ve “Allah’a kul olmak” ile açıklanmaya çalışılan varsayımlar ortaya konulmaktadır.

Ne yazık ki, sosyo-kültürel sınırlamalar bertaraf edilmedikçe, “İslam İktisadı”nın rasyonel sonuçlarına ulaşmak da mümkün olmayacaktır. Genellikle “algısal” olan ve tarihsel süreçte “yasak” kabul edilen kavramların Kur’an’a göre yeniden tanımlanması ve iktisadi anlamda verimli hâle getirilmesi gerekmektedir.

Bu bağlamda, helal-haram kavramlarının gözden geçirilmesi ve tanımlanması gereği ortaya çıkar. Çünkü gerçekte ve özellikle “haram” kavramı “yasaklamayı” ifade etmiyor olmasına rağmen geleneksel veya ahlaki “algı” sebebiyle bu kavramlara atfedilen eylem veya ürünlerin yasaklandığı veya dışlandığı veya sosyo-ahlaki çerçevede reddedildiği ve bunun sonucu olarak da iktisadi faaliyetler açısından, gerek üretim ve gerekse tüketime yönelik ciddi sınırlamalara neden olduğu ortadadır.

Örneğin, kullanımında hem yarar hem de zarar bulunan ürün veya maddelerin “yararlı” olma olasılığının göz ardı edildiği ve tümüyle yasaklama yoluna gidilerek kitabın ortaya koyduğu çerçevenin aşıldığı görülmektedir. Çünkü “haramlar” yasak olmadığı gibi, karşılığında öngörülmüş bir ceza da yoktur. Yani uygulamada yasaklama getirilebilecek bir kavram değildir. Bireylerin tercihlerine kalmış bir şeydir. Daha farklı şekilde ifade edecek olursak; toplumların örfi kararlarına göre uygulanması gereken şeylerdir. Genelleştirilemez. Hangi kriterlere göre bu sınırlamaların belirleneceği ise yine kitap tarafından ortaya konulmaktadır. “Tayyip: Temiz/Faydalı[44] ve “Habis: Kötü/Zararlı[45] kavramları ile tercihe bağlı olarak olası sınırlamaların çerçevesi belirlenmiştir. Bu çerçeveyi genişletmenin hiç bir gereği yoktur.Örneğin sarhoşluk,[46] her ne kadar belli bir amaç için sınırlandırılmış olsa bile, bu gerekçeye dayanarak genişletilebilir ve sarhoşluğun iyi olmadığı söylenebilir. Yani, sarhoşluk sınırlandırılabilir ve buna yaptırım uygulanabilir. Ama bir kimse sarhoş olmuyorsa veya sarhoş iken kimseye zarar vermiyor ise ona alkol yasaklanamaz.[47] Şeriatın yaptığı ise, sarhoş etme olasılığı olan her şeyi yasaklayarak üretim süreçlerine kökünden müdahale etmektir.

Öte yandan “Hemr[48] kavramının “uyuşturucu” başlığı altında değerlendirilmesi gerekir ki bu çok daha önemlidir. Aynı şekilde domuz eti[49] nehiylerdendir. Ama domuzun kendisi nehyedilmiş değildir. Buna göre iktisadi amaçlarla kullanılmasının hiçbir sakıncası yoktur. Dolayısıyla domuzun kendisi değil, etinin kullanımı üzerinde bir sınırlama olabilir ancak. Örnekler çoğaltılabilir.

Burada amaç, “haramları helal sayma çabası” değil; helal ve haramları tasnif ederek kitabi anlamda rasyonel çerçevenin belirlenmesi gereğini hatırlatmaktır. Tümüyle yasaklamak; iktisadi açıdan olduğu gibi, sosyolojik anlamda da önemli sorunlar ortaya çıkarmaktadır. Her yasağın veya sınırlandırmanın gerçekçi dayanakları ve kriterleri olmalıdır. Sadece haram saymak ve yasaklamak mantıklı bir yaklaşım da değildir. Ateş yakıcıdır, ama ateş yakıcıdır diye onu kullanmaktan vazgeçemeyiz. Onun yakıcılığından herhangi bir şeye zarar vermeyecek şekilde ve işlevsel olarak yararlanıyoruz. Helal ve haramlar da bu şekilde belirlenmeli ve uygulanmalıdır. Çünkü normatif sınırlandırmalar için referans metnin kesin hükümleri aranmalıdır. Elbette yaptırımlar iktisadın değil; hukukun konusudur. Ne var ki iktisat, bir yaşam bilimi/pozitif bilimdir ve hukuk ile de doğal olarak ilişkili olacaktır.

Bu çerçevede, gerek üretim açısından ve gerekse piyasadaki dolaşımı ve tüketimi açısından herhangi bir sınırlandırma, ancak olumsuz etkilerinin kontrol altında tutulması ile ilgili değerlendirilebilir ki zaten metnin ifade ettiği de budur. Üretim veya dolaşımının yasaklanması değildir. Yani Kur’an açısından, iktisadi faaliyetler ile ilgili olarak genel hukuki sınırlamaların dışında, herhangi bir sınırlama getirilmemiştir. Piyasalarda uyulacak kurallar, piyasaların doğal seyrine bırakılmıştır.

Başka önemli bazı uygulamalar da vardır ki bunlar da iktisadi faaliyetlere etki ederek büyük oranda sınırlama getirmektedir. Bunlar sınırlı olmamakla birlikte bazıları şöyle sıralanabilir:

·      Kavramların tanımsız bırakılması nedeniyle uygulamalarda meydana gelen sapmalar dikkate alınmamıştır. Bu çerçevede örneğin “israf” algısının tüketim üzerindeki olumsuz etkileri açıktır. Çünkü israf kavramı ile tüketim engellenmiştir. Oysa israf tüketmemeyi değil verimsiz tüketmeyi ifade eder.

·      Ekonomik değeri olmasına rağmen “Kur’an”ın çekince koyduğu alanların “yasak” olarak algılanması, iktisadi faaliyetleri kısıtlamıştır. Gerçekte bu çekincelerin bir “yasaklama”yı mı yoksa “kontrollü kullanım”ı mı öngördüğü değerlendirilmelidir.

·      Din” algısı nedeniyle ritüelleştirilen ve ekonominin içe kapanık hâle gelmesine neden olan uygulamalardan “Helal Gıda” gibi, üzerinde bazı sınırlamalar öngörülen faaliyetlerin rasyonel sonuçları ölçülememektedir. Bu tür uygulamaların ekonomiye etkileri ve neden olduğu “tekelleşme”nin iktisadi sonuçlarının uzun vadede problem teşkil edeceği açıktır.

·      Reel” karşılığı bulunmamasına rağmen, geleneksel kabullerle yasaklanan ve iktisadi faaliyetleri büyük ölçüde etkileyerek bu faaliyetlerin gerilemesine neden olan “faiz” ve faiz kuşkusu içeren uygulamaların ekonomi üzerinde meydana getirdiği tahribat ve dışlayıcılık göz önüne alınmamıştır. Bu durumun, iktisadi faaliyetler üzerinde önemli ve kalıcı hasarlara neden olmak suretiyle ekonominin gelişmesini engellediği açıktır.

Faizin kullanılıp kullanılmaması, parasal işlemlerde faiz alınıp alınmaması ayrı bir meseledir. Burada sorun, iktisadi faaliyetler üzerinde oluşturduğu etkiyle ilgilidir. Bir toplum faiz kullanmayı reddedebilir, ancak bir sistemin işleyişini etkileyecek veya ortadan kaldırabilecek nitelikte yasaklamalar düşünülemez.

Bu uygulamaların genel olarak konvansiyonel uygulamalar sebebiyle “farklılık” çabasına dayandığını söylemek mümkündür. Fıkhın ortaya koyduğu “zımni” sınırlamaların ekonomi üzerindeki etkileri değerlendirilmemiştir ve bu sınırlamalar, dinamik bir “İktisat” anlayışının ortaya çıkmasının önündeki en önemli engeller olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, bankacılık gelişmemiştir çünkü “faiz” yasaklanmıştır. Banka da zaten batılı bir uygulamadır ve para ile yapılacak işlemler hep “korkulu/çekinceli” olmuştur. Piyasalar gelişememiştir, çünkü “finansman” ihtiyacının karşılanabilmesi için gerekli olan kaynaklar hiçbir zaman var olmamıştır. Veya var olan kaynaklar “sadaka” yoluyla verimsizce harcanmıştır.

Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, kapitalizm sermaye gücünü oluştururken İslam toplumlarında fakirlik giderek yaygınlaşmış; çözümsüz bırakılan toplumlar ya şiddete başvurmuş yahut sömürge olmuşlardır. Ne var ki, Kur’an’da ifade edilen “sınırlama”ların, iktisadi faaliyetleri etkileyen sınırlamalar olmadığı gerçeği ile yüzleşmek gerekir. Çünkü insanların en azından “hata yapma özgürlüğü” vardır. Hata yapan sonuçlarına katlanır. Bu kimseyi ilgilendiren bir durum değildir. “Hatayı önleme” endişesi ile kurallar koymak veya Batılı tarzdan farklı olmak adına yasaklamalar getirmek; bir yarar sağlamamıştır. Yani iktisadi faaliyetlere herhangi bir sınırlama getirmek, doğal hayatı sınırlandırmak anlamına gelir. Bu da bireysel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasını gerektirir ve irade/tercih hakkını ortadan kaldırır.

Bir yandan gelişen ekonomiler, diğer yandan “ritüeller” ile sıkıştırılmış ve tamamen “varsayıma” dayalı gerekçelerle yasaklara mahkûm edilmiş bir iktisat anlayışından söz ediyoruz. Bu çerçevede fıkhın veya geleneğin başka herhangi bir uygulamayı eleştirmeye ve suçlamaya hakkı olmadığını söylemek herhalde doğru olacaktır.

Ritüelden Gerçeğe:

Ekonominin temelini oluşturan kaynakların verimli kanalize edilebilmesi, insanların sahip oldukları sınırsız ihtiyaçların karşılanması ve “refah”ın temini açısından bir “ekonomik sistem”in en azından “teorik” düzeyde ortaya çıkması gereklidir. Eğer bir toplumda yaygın verimlilik/üretkenlik yoksa, toplumsal barış nasıl tesis edilebilir? Her türlü mazereti bir kenara bırakarak “gerçekçi” çözümlere yönelmek, ekonomik gelişmelere paralel olarak sosyal barışın tesis edilmesine de katkı sağlayacaktır. Bundan dolayı öncelikli olarak “İslam Ekonomisi”ne yönelik temel sorular için çağdaş cevaplar bulmak gereklidir. Örneğin:

·      Kapitalist veya sosyalist modellere alternatif bir “İslam İktisat Modeli” olabilir mi?

·      Kur’an iktisadi anlamda ne tür prensipler ortaya koymaktadır?

·      Nasıl bir uygulama, “İslam ekonomisi”ni çağdaş ekonomik sistemlere dominant hâle getirebilir?

·      Sermaye gücünün karşısına nasıl bir model ile çıkılabilir?

·      Yoksa sadece Tanrı’nın yardımı mı beklenmelidir?

·      Veya Kur’an’ın bir iktisat görüşü var mı?

Eğer bir iktisat görüşü için gerekli olan kavramların varlığı kuşkulu ise, toplumsal refahı ilgilendiren alanlarda adım atmak da mümkün olmaz. Çünkü, geleneksel anlayışla ve tarım toplumu beklentilerine göre şekillendirilen bir sosyo-ekonomik yapıya göre ortaya konulan prensiplerin iktisadi anlamda pozitif sonuçlar doğurmadığı, Kur’an açısından da tartışmalı olması bir yana, çağdaş iktisadi uygulamalar ve güçlü ekonomiler karşısında bir varlık gösteremeyeceği de kabul edilmelidir. Yani gerçekçi olmak gerekir.

Öte yandan bunun iktisadi parametrelere herhangi bir sınırlama getirip getirmediği veya varsa iktisadi faaliyetleri ne derece etkileyebileceği gibi sorulara da cevap bulunması çözüm üretmek adına önemlidir. Aynı şekilde prensipler, uygulamaların optimizasyonu açısından değerlendirilmeli ve yeniden tanımlanmalıdır. Çünkü, geleneksel fıkhın dayattığı kurallar, pek çok alanda iktisadi faaliyetleri engellemiştir. Bugünkü tıkanıklığın veya çözümsüzlüğün en önemli nedeni, konu hakkında uzman olmayan din adamlarının getirdiği “fıkhi” sınırlamalardır.

Ne var ki din adamlarının, dolayısıyla şeriatın getirdiği kısıtlamalar, o denli kapsayıcıdır ki ahlaki, sosyal ve insani ilişkilerde olduğu gibi iktisadi alanda da hareket alanı bırakmamıştır. Sınırlı bir alanda hareket etmek zorunda kalan iyi niyetli din adamları ve düşünürler, hedef vizyonundan mahrum, bütüncül yaklaşım sergileyememiş ve gerçekte iktisadın doğası gereği sorunların/problemlerin kaynağını anlamak ve çözüm üretebilmek adına metodoljik vizyon geliştirememişlerdir. Teori ile pratik arasında ortaya çıkan çelişkiler açıklanamaz hâle gelmiş; kapitalist uygulamalar gelişirken bu gelişimin dışında kalan toplumlar, ahlaki gerekçelerle çözümsüz bırakılarak fakirliğe mahkûm edilmiştir.

Daha açık bir ifadeyle, İslam toplumlarında iktisat alanında yapılan bütün çalışmalarda günümüzde var olan uygulamaları esas alıp Kur’an veya sünnette bu uygulamalara karşılık gelen olası bilgileri değerlendirilme refleksi ile hareket edilmektedir. Oysa olması gereken bunun tam tersidir. Yani Kur’an’da var olan bilgiler, asıl kabul edilerek normatif bir sistemin geliştirilebilmesi için çalışılmalıdır. Böyle davranmak; eğer varsa mevcut başarılı uygulamaları görmezden gelmek anlamına gelmez. Eğer kitaptaki veriler evrensel bir kaynaktan beslenen bilgiler içeriyor ise, akli gelişmeler ile çelişkiye düşmesi mantıklı değildir. Öte yandan iktisadın doğasını görmezden gelerek ekonominin faizsiz bankacılık gibi dar bir alana sıkıştırılması da tarihsel bir hatadır. Dolayısıyla asıl olan kaynağın varsayımları göz ardı edildiğinde, iktisadın doğasına aykırı sonuçlar ortaya çıkmaktadır.

Fıkhın verilerine dayanarak, iktisat alanında Kur’an’ın temel prensiplerinin göz ardı edildiği ve bir çeşit “miskinler ekonomisi” yaratıldığını söyleyebiliriz. Her ne kadar fıkhın bütüncül ve teorik düzeyde bir önerisi olmasa da, belli oranda bir ekonomi algısı olduğu gerçeği göz ardı edilemez.  Ne var ki, fıkhın ortaya koyduğu bazı isabetli hükümler, uygulamadaki yanlışları görmezden gelmek için yeterli değildir. Çünkü etkin olan teorik fıkıh değil; bunun nasıl algılanıp uygulandığıdır.

Bu çalışma, prensip olarak fıkhi kaynakları referans almaz. Bulgular, fıkhın bazı noktalarıyla veya başka sistemlerin uygulamaları ile de örtüşüyor olabilir. Bu durum, iktisadın doğal seyri içerisinde rasyonel doğruların aynı olduğu sonucundan başka bir anlam taşımaz. Bizim amacımız, geleneksel anlayışı eleştirmekten ziyade, var olan sıkıntıların anlaşılabilmesi için küçük bir değini yaparak rasyonel çözümlere yönelmektir. Ekonomi gönüllü katılım gerektiren bir faaliyettir ve yasaklarla idare edilemez. Bu çerçevede “fıkıh”çıların alınganlık göstermek yerine, çözüm arayışlarına yönelmeleri daha yararlı olur.

Açıkça anlaşılmıştır ki şeriat, günümüz dünyası için gerçekçi çözümler üretmekte yetersiz kalmıştır. Eğer bu zaafiyetin nedenleri sorgulanamıyor ise çözümden de söz edilemez. Bu durumda, toplumların ihtiyacı olan refahın nasıl tesis edileceği hususu, başkalarının kararlarına bağlı olacaktır. Yani bir çıkar paralelliği değil; tek taraflı çıkarların egemen olması söz konusudur. Sosyo-politik açıdan anti-kapitalist bir ideolojiye eklemlenerek kendisine yaşam alanı açmaya çalışan bir iktisat anlayışının pragmatik çözümler üretmesi beklenemez.

Toplumsal Barış İçin Fırsatlar :

Günümüz dünyasında kapitalizmin içinde bulunduğu tıkanma ve kötüye giden ekonomik yapıları ile artık dünyada net olarak uygulama alanı bulamayan sosyalizmden arta kalan boşluk ve dengesiz gelir dağılımının oluşturduğu tıkanıklığı aşmak için “İslam İktisat Teorisi” önemli fırsatlar sunabilir. Sosyo-ekonomik şartların var olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Kavramlara getirilen sınırlamalar üzerinde yapılacak basit revizyonlar ile konvansiyonel ekonomileri etkileyebilecek bir yapıya kavuşturulması mümkün olabilir. Sınırsız kâr için her şeyin meşru olmadığı, tefeciliğin veya daha açık bir ifade ile özgürlük ve istikbal dolandırıcılığının kurumsal olarak yok edildiği, sermaye sahibinin katılımdan pay aldığı ve dengeli bir paylaşımın söz konusu olduğu, sermayeyi koyan ile sermayeyi kullanan arasında, emeğiyle üretime katılanların da pay aldığı bir sistem etkin alternatif oluşturabilir.

Asıl mesele, sermaye sahiplerinin veya kapitalistlerin sahip oldukları gücü ve bu güçten kaynaklanan etkinliklerini kaybedebilecekleri ihtimalinin getirdiği endişelerdir. Çünkü geleneksel mânâda zengine ve dolayısıyla “servet” edinimine yönelik var olan psikolojik yaptırımlar, ciddi bir endişe kaynağı olmaktadır. Oysa sermayeye karşı olmak için hiç bir neden yoktur ve doğal denge içerisinde, güvenlik-fayda ilişkisinin korunması yeterli olacaktır. Mevcut uygulamalara paralel olarak hayata geçirilmesi mümkün olabilecek bir yapı zaten vardır.

Toplumlar üzerindeki baskıların anlaşılması ve sorunun temelde nereden kaynaklandığının tespit edilmesi veya en azından alternatif uygulamaların denenmesi gerekir. Bugün problemin ne olduğu bilinmektedir; dolayısıyla çözüm üretmek için de yeterli ve gerekli altyapı vardır. Gerek sosyo-psikolojik ve gerekse sosyo-ekonomik gelişmelerin getirdiği zorunluluklar, önemli bir uygulama sahası ve talep de ortaya çıkarmaktadır ki bu çalışma bir alternatif/seçenek sunmaktadır. Buna ek olarak başka çalışmalar da ortaya konulabilir ve değerlendirilebilir. Önemli olan, gelişmeye yardımcı olacak araçlara fırsat tanımaktır. Ancak, İslamcı düşünürlerin, yeni bir vizyon ile var olan farklılıkları/çelişkileri gidermeleri gerekir. Artık faydasız ve etkinliğini tamamen yitirmiş olan uygulamalarda veya kurallarda ısrar etmenin çözüme katkı sağlamadığı ortadadır.

Bütün itirazlara rağmen, bize göre modern İktisat açısından “İslam–natürel-iktisadı”nın rasyonel parametreleri vardır ve etkin çözüm önerileri sunmaktadır. Bunun için kavramların ve referans metnin rasyonel bir bakış açısı ile anlaşılması yeterli olacaktır. Evrensel bir kaynaktan beslendiği iddiasında olan bir kitabın, günümüz dünyasında, hayatımızı etkileyen veya ilgilendiren yönlerinin bulunmaması mümkün değildir.

Her sistem eleştirilebilir, ancak alternatif bir çözüm ortaya konulamıyor ise, sadece eleştirmek anlamsızdır. Ne var ki problemi üretenler, çözümün parçası olamazlar.

 

[1]Abū Zayd ‘Abdu r-Raḥmān bin Muḥammad bin Khaldūn Al-Ḥaḍrami; 27 Mayıs 1332/Hicrî: 732, Tunus - 19 Mart 1406 / Hicrî: 808, Kahire.

[2] Arife Süngü, İbn Haldun'un Eğitim Felsefesi,  (Yüksek Lisans Tezi), Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2009,  s. 28.

[3]Nesrin Candan, “İbni Haldun’un Gözüyle Kamu Maliyesi Yaklaşımı”, Yönetim ve Ekonomi, 2007 Cilt:14, Sayı:2, s. 243.

[4] Say yasası, Mahreçler (piyasa) kanunu olarak da bilinir. Jean Baptiste Say tarıfından ileri sürülmüştür. Kısaca “Her arz kendi talebini yaratır.” cümlesiyle açıklanabilir. Yani piyasaya çıkan bir malın, kendi üretim değerine eşit bir talebi vardır. Bu kanunun gerçekleşmesi için fiyatlar maliyetlere eşit olmalı, maliyetler gelirlere eşit olmalı ve bütün gelirler harcanmalıdır. Bu varsayımlar altında üretilen malın maliyeti, faktör gelirlerine eşit olacak ve bütün gelirler harcanacağı için üretilen her mal satılacaktır.

[5]Bize göre “riba” ile “faiz” çok farklı kavramlardır. Gerekçe ve nedenlerin aynı olmadığı “riba” bölümünde açıklanmaktadır. Buradaki tanımlar şeriat açısından değerlendirilmiştir.

[6] Garar yahut rizikosuz kazanç, geleneksel algıya dayanır. Kur’an açısından karşılığı yoktur.

[7] “İslamekonomisi.org/faiz-ekonomik-durgunluk-ve-kit-kaynaklar”, (Erişim Tarihi: 10.01.2014).

[8] Nancy Davis- Robert Robinson, “Islam and Economic Justice: A 'Third Way' Between Capitalism and Socialism?” Paper Presented at the Annual Meeting of the American Sociological Association, Hilton San Francisco & Renaissance Parc 55 Hotel, San Francisco, CA, Aug 14, 2004.

[9]Shubuhāt Hawla al-Islām (Literally "Misconceptions about Islam"), (Islam: The Misunderstood Religion) “How Do We Know Islam Will Solve the Problems of Poverty and Inequality?” Published 1980 by Kazi Pubns Inc, (ISBN 0-686-18500-5).

[10] Prof.Dr. Osman Eskicioğlu,  “İslam ve Ekonomi”, Çağlayan Matbaası, İzmir, 1999., s.4,

[11] Talak: 6, Necm: 39, Baqara: 286.

[12] Necm: 40, Leyl: 4, İnsan: 22, Enbiya: 94.

[13] Baqara: 275, 287, Al-i İmran: 130, Nisa: 161.

[14] Baqara: 275, 276, 279, 282, Nisa: 29, 229, Tevbe: 24, Nur: 37.

[15] Baqara: 188, Nisa: 29, Tevbe: 103.

[16] Kehf: 19, Yusuf: 20, Al-i İmran: 75.

[17] Maide: 12, Hadid: 18, Teğabun: 17, Müzzemmil: 20.

[18] Baqara: 279.

[19] Mümin: 80.

[20] Baqara: 164, Mümin: 80 , Maide: 12, Hadid: 18, Teğabun: 17, Müzzemmil: 20.

[21] Nisa: 12.

[22] Baqara:  16.

[23] Maide: 12, Hadid: 18, Teğabun: 1, Müzzemmil: 20.

[24] Baqara: 279, Âraf: 85, Hud: 85, Şuara: 183.

[25] El-Maverdi Ali b. Muhammed b. Habib Ebu’l-Hasan, El-Ahkamu’s-Sultaniyye, s.113,246,  2. Baskı, Mısır, 1966,

[26]Prof. Dr. Hayreddin Karaman,  “İslam İktisadı”, hayrettinkaraman.net/yazi/laikduzen/1/0278.htm, (Erişim Tarihi:  1.9.2014).

[27] Prof. Dr. Hayreddin Karaman, “İslam İktisadı”, hayrettinkaraman.net/yazi/laikduzen/1/0278.htm,  (Erişim Tarihi: 1.9.2014).

[28] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuki İslamiyye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu,  c.II, s. 12,13, İstanbul 1985,

[29] Ahmed b.Hanbel, Müsned, I, 135.

[30] Müslim, Zekât, 167, 168; Ebû Davûd, İmâre, 20; Ebû Davûd, Zekât, 32.

[31] Ebû Dâvûd, İmâre, 36; Buhârî, Hars, 15; Ebû Dâvud, İmâre, 37; Tirmizî, Akhâm, 38; Mâlik,  Muvatta' Akdiye, 26, 27; Dârimî, Büyû', 65; Ebû Yûsuf, el-Harâc : Kahire,1396, s. 70

[32] Buhârî, Büyû’, 15; Enbiyâ: 37.

[33]İhsan Şenocak, “İslam İktisat Doktrini Üzerinde Mülahazalar”, https://ihsansenocak.com/islam-iktisat-doktrini/, (Erişim Tarihi: 17.9.2014).

[34] Baqara: 177, Al-i İmran: 92, Kehf: 46, Fecr: 20.

[35] Al-i İmran:  92, Taha: 124.

[36] Cevheri, es-Sıhah, "dyn maddesi”; Osman Eskicioğlu, İslam ve Ekonomi, İzmir, 1999.

[37] Rağıb el-Isfahani, el-Müfredat Fi Ğaribi'l-Kur’an, Mısır, 1961, s.175; Osman Eskicioğlu, age.

[38] Lisanü'l-Arap, “dyn maddesi”; Osman Eskicioğlu, age.

[39] Mütercim Asım Efendi, Kamus Tercümesi, “din maddesi”; Eskicioğlu Osman, age.

[40] Molla Hüsrev, Mir'atü'l-Usul; Eskicioğlu Osman, age. 

[41] Fatiha: 1, Baqara: 132, 256, Al-i İmran: 19, Nisa: 46, Âraf: 29, Tevbe: 11, Tevbe: 33, 122, Yunus: 22, 105, Nahl: 52, Ankebut: 65, Rum: 30, 43, Zümer:  2, 3, 11, Mumin: 14, 65, Şura: 13, 21, Fetih: 28, Zariyat:  6, Mümtehine: 8, Beyyine:  5.

[42] Baqara: 187, Sebe: 16, 19.

[43] Geleneksel anlamda “düzen” ve buna bağlı olarak siyasal ve hukuki yapılanma.

[44] Al-i İmran: 179, Âraf: 38, Enfal: 37, Hac: 24, Fatır: 10.

[45] Baqara: 267, Al-i İmran: 179, Nisa: 2, Maide: 100, Enfal: 37.

[46] Nisa: 43.

[47] Hac: 2.

[48] Baqara: 219, Maide: 90, 91(Hemr, temelde “maya” anlamına gelen bir kelimedir.)

[49] Maide: 3.

 




YorumYap

Son Eklenen Makaleler
Süleyman Karagülle
Türkler
18.10.2019 6 Okunma
Reşat Nuri Erol
Kooperatif-5: Tarım ve ormanda kooperatif çözümleri
18.10.2019 23 Okunma
3 Yorum 18.10.2019 07:10
Süleyman Karagülle
Yeni Proje
17.10.2019 61 Okunma
Reşat Nuri Erol
Kooperatif-4: Kooperatifçilik alternatif değil mecburiy
17.10.2019 49 Okunma
2 Yorum 17.10.2019 11:13
Hikmet Güveloğlu
Omuzdan Kesilmiş Kolumuz Bizim 11/4/2017
16.10.2019 623 Okunma
Süleyman Karagülle
Dün ve bugün
16.10.2019 94 Okunma
Süleyman Karagülle
Mahvetme
15.10.2019 114 Okunma
Reşat Nuri Erol
Kooperatif-3: Kooperatifçiliğimizin genel durumu…
15.10.2019 56 Okunma
3 Yorum 16.10.2019 14:48
Süleyman Karagülle
Esad’ın Durumu
14.10.2019 120 Okunma
Reşat Nuri Erol
Kooperatif-2: Kooperatiflerin sorun çözme kabiliyeti
14.10.2019 72 Okunma
8 Yorum 14.10.2019 18:13
Süleyman Karagülle
BATI DÜZENİNDE EKONOMİ
13.10.2019 161 Okunma
1 Yorum 14.10.2019 16:48
Süleyman Karagülle
İSLAM DÜZENİNDE EKONOMİ
13.10.2019 240 Okunma
1 Yorum 14.10.2019 16:48
Süleyman Karagülle
Yeni Oyun
13.10.2019 98 Okunma
Reşat Nuri Erol
Kooperatif-1: Suriye sorunu ve bütün sorunlar...
13.10.2019 96 Okunma
3 Yorum 14.10.2019 18:14
Süleyman Karagülle
Sermaye’nin Planı
12.10.2019 86 Okunma
Reşat Nuri Erol
DEPREM-8: İSTANBUL DEPREM MERKEZI
12.10.2019 80 Okunma
4 Yorum 12.10.2019 06:30
Süleyman Karagülle
Derin Sermaye Zorda
11.10.2019 151 Okunma
Reşat Nuri Erol
DEPREM-7: İstanbul’u depreme hazırlamak…
11.10.2019 99 Okunma
3 Yorum 11.10.2019 15:40
Reşat Nuri Erol
M.Tekelioğlu;Masamdaki birkaç kitap… Suriye’ye girmek..
11.10.2019 72 Okunma
Süleyman Karagülle
Kürtler ve Türkler
10.10.2019 150 Okunma
Reşat Nuri Erol
DEPREM-6: Binaları ve sistemi sağlamlaştırmak
10.10.2019 71 Okunma
2 Yorum 10.10.2019 08:45
Hikmet Güveloğlu
PKK Lağvedilecek Lakin Huzur Gelmeyecek (Hatırlatma)
9.10.2019 947 Okunma
Süleyman Karagülle
Bana göre
9.10.2019 141 Okunma
Reşat Nuri Erol
DEPREM-5: Hukuk ve sivil savunma sorunları…
9.10.2019 85 Okunma
2 Yorum 09.10.2019 09:34
Süleyman Karagülle
Suriye sorunu
8.10.2019 162 Okunma
Süleyman Karagülle
İstanbul Zelzele Merkezi
7.10.2019 164 Okunma
Süleyman Karagülle
İstanbul’u Depreme Hazırlamak
7.10.2019 150 Okunma
Reşat Nuri Erol
DEPREM-4: İkinci sorun ekonomik sorundur…
7.10.2019 99 Okunma
6 Yorum 07.10.2019 09:07
Reşat Nuri Erol
DEPREM-3: Millî Gazete yazarları uyarıyor…
6.10.2019 116 Okunma
3 Yorum 06.10.2019 23:26
Reşat Nuri Erol
DEPREM-2: Sistem düzelmedikçe düzelmez…
5.10.2019 107 Okunma
3 Yorum 05.10.2019 12:03
Hikmet Güveloğlu
Kurtuluş Reçetesi
4.10.2019 3171 Okunma
2 Yorum 04.10.2019 20:13
Reşat Nuri Erol
DEPREM-1: İstanbul Depremi vesilesiyle uyarı
4.10.2019 143 Okunma
3 Yorum 04.10.2019 08:55
Reşat Nuri Erol
Mehmet Tekelioğlu; ‘Düşünen Şehir’
4.10.2019 96 Okunma
Süleyman Karagülle
Siyaset ve Futbol
3.10.2019 191 Okunma
Reşat Nuri Erol
On yıl önce-on yıl sonra; yine tohumun hikâyesi-8
3.10.2019 140 Okunma
3 Yorum 05.10.2019 09:28
Süleyman Karagülle
Azınlık değil ittifak
2.10.2019 157 Okunma
Reşat Nuri Erol
On yıl önce-on yıl sonra; yine tohumun hikâyesi-7
2.10.2019 139 Okunma
4 Yorum 05.10.2019 09:27
Süleyman Karagülle
Kendi kuyusu
1.10.2019 205 Okunma
Reşat Nuri Erol
On yıl önce-on yıl sonra; yine tohumun hikâyesi-6
1.10.2019 142 Okunma
3 Yorum 05.10.2019 09:27
Süleyman Karagülle
Boş yere
30.9.2019 182 Okunma
Süleyman Karagülle
BORÇLAR; Biz Borçları Nasıl Ödeyeceğiz?
30.9.2019 237 Okunma
1 Yorum 30.09.2019 10:46
Süleyman Karagülle
Sermaye’nin Hedefi ve Kur’an’ın Dedikleri
30.9.2019 257 Okunma
1 Yorum 30.09.2019 10:46
Reşat Nuri Erol
On yıl önce-on yıl sonra; yine tohumun hikâyesi-5
30.9.2019 162 Okunma
3 Yorum 30.09.2019 10:46
Süleyman Karagülle
Borç ve Faiz
28.9.2019 201 Okunma
Süleyman Karagülle
Yanlış siyaset
28.9.2019 188 Okunma
Süleyman Karagülle
Savaş
28.9.2019 166 Okunma
Süleyman Karagülle
TEDBİR
28.9.2019 195 Okunma
Süleyman Karagülle
Uygarlıklar
28.9.2019 136 Okunma
Reşat Nuri Erol
On yıl önce-on yıl sonra; yine tarım ve tohum-4
28.9.2019 179 Okunma
2 Yorum 28.09.2019 09:25
Reşat Nuri Erol
On yıl önce-on yıl sonra; yine tarım ve tohum-3
27.9.2019 201 Okunma
2 Yorum 27.09.2019 07:39