Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 835
Hûd Sûresi Tefsiri 79-83. Âyetler
24.10.2015
4287 Okunma, 1 Yorum

HÛD SÛRESİ - 22. Hafta

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

قَالُوا لَقَدْ عَلِمْتَ مَا لَنَا فِي بَنَاتِكَ مِنْ حَقٍّ وَإِنَّكَ لَتَعْلَمُ مَا نُرِيدُ (79)قَالَ لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً أَوْ آوِي إِلَى رُكْنٍ شَدِيدٍ (80) قَالُوا يَالُوطُ إِنَّا رُسُلُ رَبِّكَ لَنْ يَصِلُوا إِلَيْكَ فَأَسْرِ بِأَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ اللَّيْلِ وَلَا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ أَحَدٌ إِلَّا امْرَأَتَكَ إِنَّهُ مُصِيبُهَا مَا أَصَابَهُمْ إِنَّ مَوْعِدَهُمُ الصُّبْحُ أَلَيْسَ الصُّبْحُ بِقَرِيبٍ (81) فَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا جَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهَا حِجَارَةً مِنْ سِجِّيلٍ مَنْضُودٍ (82) مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ وَمَا هِيَ مِنَ الظَّالِمِينَ بِبَعِيدٍ (83)

 

***

 

قَالُوا لَقَدْ عَلِمْتَ مَا لَنَا فِي بَنَاتِكَ مِنْ حَقٍّ وَإِنَّكَ لَتَعْلَمُ مَا نُرِيدُ (79)

QAvLUv LaQaD GaLiMTa MAvLaNAv FIy BaNAvTiKa MiN XaqQın VaEinNAKa LaTaGLaMu MAv NUvRIyDu

“Bintlerinde bir hakkımızın olmadığını sen ilmetmektesin. Neyi murad ettiğimizi de sen ilmediyorsun.”

Hazreti Lût aleyhisselam kavmine ‘işte kızlarım, beni misafirlerin yanında kötü etmeyin’ deyince, onlar; ‘bizim senin kızlarında hiçbir hakkımız yoktur’ dediler. Evli değiller ve onlara göre de evli olmadıkları kullara tasallut edilmez.

Nüfusu 10 binden küçük topluluklarda herkes birbirini tanır ve evlilik dışı ilişkilere müsamaha gösterilmez. Buradan anlıyoruz ki Sodom’un nüfusu 10 binden azdır ve halkı geleneklere bağlıdır ama bu kötü gelenekleri de vardır.

Murad ettikleri erkeklerdir ve dışardan gelenlerden istedikleri cinsi arzunun tatmininden çok, erkek evlerine eleman bulmak içindir. Kızlarında hakları olmadığı mazi sigasıyla geririlmiştir. Çünkü herkes tarafından ve Hazreti Lût tarafından da kabul olunmuş bir düsturdur. Erkek evine eleman arama ise sadece kendilerinin yaptıkları iştir. Bu sebeple muzari sigasıyla getirilmiştir. Birincisi fiil cümlesi olarak, ikincisi isim cümlesi olarak getirilmiş, “Le” ile tekit edilmiştir.

قَالُوا

QAvLUv

“Kavl ettiler”

Hazreti Lût aleyhisselam ‘işte kızlarım’ demiştir, işte kızlarım diyerek kızlarımla zina yapın demek istememiştir. Kızları evli değildir. Evli olmayanlarla, akit olmazsa, gizli olmamak şartı ile sonra iddet müddetini beklemek şartı ile ilişki zina değildir. Kendiliğinden nikâh akdi yapılmış olur. Öyleyse Hazreti Lut Peygamber deyince onların uzun uzun merasim yapmalarına gerek olmadığını bildirmiştir.

Bu âyette Sam ve Cengiz’in iddialarına benzer bir işaret vardır.

وَأُولَاتُ الْأَحْمَالِ أَجَلُهُنَّ أَنْ يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ âyetinde el-ehmal mutlaktır.

Zani de olsa iddet bekleyecektir. O halde evlilik dışı evli olmayanların aleni cinsi ilişkileri zina teşkil etmez. Hükmen nikâh var kabul edilir.

Burada erkeğin erkekle ilişkisinin müessese hâline getirilmesi helakin sebebi kabul edilmiştir. Bu tür ilişkide bulunanlara verilecek cezanın zinaya kıyas edilebileceğine işaret etmektedir, bu ayet.

لَقَدْ عَلِمْتَ

LaQaD GaLiMTa

“Sen ilmettin”

Burada fiil-i mazi ile getirilmiş olup eskiden beri bilinen bir olay olduğuna işaret etmektedir. Oradaki halk zinayı meşru saymıyor. İnsan fıtratına uygun olarak nikâhlanmayı şart koşuyor. Nikâhsız cinsi ilişkinin meşru olduğu bir batıl düzen bile yoktur.

Bu husus Greklerde ve bugünkü Avrupa’da görülen bir husustur. Boşanmanın yasaklanması, çok evliliğin meşru kabul edilmemesi ile ülkelerde bu husus yaygın hale gelir.

Bugün olduğu gibi genelevler sisteminin yaygınlaşması Batı uygarlığının hastalığıdır.

مَا لَنَا فِي بَنَاتِكَ

MAvLaNAv FIy BaNAvTiKa

“Bintlerinde bizim için olmadığını”

İki kız değil, kızlarında bizim bir hakkımız yoktur. Tevrat’ta söylendiği gibi iki kız değil, üç veya daha fazla kızı vardır.

Bunun manası şudur; eşcinsellerin evlenmeleri yasaklanmış olabilir. Yani eşcinsellik yapanların karşı cinsle evlenme haklarını o topluluk yasaklamış olur.

Son on veya yirmi sene öncesinde evli kadının cinsi ilişki kurması suç sayılırdı. Erkeklerin ise ikinci eş edinmesi suç sayılırdı. Sonra hâkimler kadınların da cinsi ilişkilerini suç saymamaya başladı.

Buradan anlaşılan, eşcinsel olan erkeklere kızlarını kimse vermemektedir.

مِنْ حَقٍّ

MiN XaqQın

“Haktan”

Bunun başka ifadesi; erkeklerin erkeklerle ilişkisi gibi erkeklerin kadınlarla arkadan ilişkisi de aynı derecede çirkin sayılmaktadır. Tevrat’ta hayvanlarla yapılan ilişkiler bile ölüm cezası ile cezalandırılmaktadır.

Sonuç olarak erkeklerin çok kadınlarla evlenmesi ile kocasız kadın bırakılmamaktadır. Evlenme akdi son derece kolaylaştırılmış bulunmaktadır. Yasaklanan şeyler şunlardır:

a) Birbirleri ile birinci ve ikinci dereceden akraba olanlar cinsi ilişki kuramazlar. Baldız gibi boşandıktan sonra evlenilebilir kimse ise zina cezası verilir. Kardeş gibi hiçbir zaman evlenilemeyecek kimse ile ise fuhuş cezası verilir.

b) Cinsi ilişki kapalı olmamalıdır, ilişki kuracaklarını duyurmalıdırlar. Kurduktan sonra da duyursalar yeterlidir. Kapalı ilişkide bulunanlara zina cezası verilir.

c) Cinsi ilişki kuran kadın iddetini doldurmadan başka birisiyle cinsi ilişki kurarsa fuhuş cezası ile cezalandırılır.

d) Erkek diğer erkekle arkadan cinsi ilişki kurarsa zina cezası ile cezalandırılır.

Bunun dışında bir toplulukta genelev veya erkek evleri oluşturulursa, o kavme saldırıp topluluklarını dağıtmak ve bu fiili yapanlara cezalarını vermek merkez bucakların veya komşu bucakların hakkıdır.

Nikâh akdi yapılmasa bile gizli olmamak suretiyle yapılan cinsi ilişki de nikâh akdi varsayılır.

وَإِنَّكَ لَتَعْلَمُ

VaEinNAKa La TAGLaMu

“Ve sen biliyorsun”

Burada haberi fiil olan isim cümlesi getirilmiştir. Haber muzaridir. Eskiden beri yapılan iş olduğu için cümle isim cümlesi haline getirilmiştir. Bizim şimdi ne istediğimizi sen eskiden beri bilmektesin demektir.

Bunların muradı cinsi tatmin değildir. Bunların muradı erkek evlerine sermaye bulmaktır. Bunu da daha çok başka kavimlerden devşirdikleri kimselerle sağlarlardı.

Amerikalıların zencileri köle yapmaları böyledir. Amerikalılar beyazları köleleştirmiyordu, Kızılderilileri bile köle yapmıyorlardı. Osmanlılar da Müslüman çocuklarını yeniçeri ocağına almıyorlar, Hıristiyan çocuklarını alıyorlardı.

Demek ki bu âyetler aynı zamanda insanların dışlama ve aşağılama huylarını da anlatmaktadır.

مَا نُرِيدُ (79)

MAv NuRIyDu

“Ne murad ettiğimizi.”

Bazı davranışlar vardır ki size söylenmesine gerek kalmaksızın davrananların kasıtlarını bildirir. Bir yabancı beldelerine geldiği zaman halk onun üzerine çullanır, misafiri erkek evine sermaye yaparlardı. Hatta başka beldelerde yaşayıp o yolla para kazanmak isteyen o beldeye gelir, birisine misafir olurdu. Bunun manası budur, ben bunun için geldim demek idi.

Pazardan köle almak gibi halk da duyunca oraya koşuşur, ilk kirletmeyi kendileri yapıp sonra erkek evine teslim ederlerdi. Erkek evinden para da alırlardı. Ne var ki erkek evi bu işleri göstermiş ve işi yapmış olanı kabul ederdi.

Bugün de büyük kente gelen kadınlar da böyledir. Geçimlerini o yolla sağlamak üzere iş ararlar. Bu mesleği icra edenler önce kızı iğfal eder, sonra geneleve pazarlarlar.

Kur’an tüm sosyal yapıyı anlatmakta, sonuçlarını ve çözümlerini de bildirmektedir.

Bütün bu anlatılanların olmaması için normal evliliğin kolaylaştırılması gerekmektedir. Bunun için akit yapılmamış olsa bile yapılmış kabul edilmeli, lojmanlı apartmanlarda herkes iş ve mesken bulabilmeli, ekonomik sıkıntılar evlenmelere mâni olmamalıdır. Çok eşlilikle kocasız kadın bırakılmamalı, zina ve fuhuş cezası konmalıdır.

قَالَ لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً أَوْ آوِي إِلَى رُكْنٍ شَدِيدٍ (80)

QAvLa LaV EanNa LiYa BiKuM QuvVaTan EaV EAvVIy EiLAv RuKNin ŞaDIyDın

“Dedi ki: Bende size karşı bir kuvvet olsa veya şedit bir rükne iva etsem.”

Burada “BiKüm”deki “Bi” “Fî” manasındadır. O işi yapmanızı engelleyecek gücüm olsa demektir. Sizi helâk edecek gücüm olsa demiyor. Sizin bu erkek evlerini kazanç yeri yapmaktaki huyunuza karşılık gücüm olsa demektir.

Eğer biz muktedir isek burada bu meslekleri sanat olarak icra eden erkekler hadım edilecek ve bu işi yapamayacak hâle getirilecektir. Mef’ûl olanlara da zina cezası verilir ve sürülür. Hadım müessesesi burada da teşri edilmektedir. Veya rükn-i şedide iva etsem diyor.

Rükün üstüne örtülen sağlam yapıdır. “Rüknetme” demek üstüne yerleşmek, onu mekân yapmak demektir. “Şedit” sağlam bir yapıya, kaleye sığınmak demek olur.

Demek ki böyle bir topluluk içinde yaşamaya gücünüz varsa, onların bu tür kötülüklerini önlemeniz gerekmektedir. Gücünüz yetmezse, bunların etki edemeyeceği sağlam bir yapıya sığınmak gerekir.

Bugün Lut Kavmi zamanına benzer bir hayat yaşanmaktadır. Bunları yenemediğimize göre yapacağımız iş rükn-i şedit ile kendimize yuva yapmaktır. Bu da yüz lojmanlı işyeri apartmanlarıdır. Oraya çekileceğiz. Tapular onların üzerinde olmayacak, tapular kooperatif üzerinde olacak ve böyle yapanlar kooperatife sığınamayacak, onları oraya sokmayacağız.

Onlarla beraber olmak demek o pisliklere bulaşmak demektir. Buluğ çağına erişen kimse evlenmelidir, evlendirilmelidir. Evlendirmek bize farz kılınmıştır. Hayatımızı düzenlerken örf ve adetlere göre değil şeriata göre düzenlemeliyiz, Kur’an’a göre düzenlemeliyiz. Bu da ancak hicretle olur.

Bugünkü resmi nikâhları kaldırmalıyız. Onun yerine evlilik sözleşmesini yapmalıyız. Evlilik sözleşmesi bugünkü hukukta geçerlidir. Serbest sözleşme sistemi vardır. Allah’ın şeriatını yaşamak istemeyenlerden ayrılmak bize zor gelmemelidir.

“Adil Düzen”den ne kadar uzak olduğumuzu görmektesiniz.

Bunu Kur’an üzerinde çalışmakla yeneceksiniz.

قَالَ

QAvLa

“Söyledi”

Hazreti Lut aleyhisselam son derece sıkıldı ve kavmine sıkıntı içinde söyledi.

Bugün de bizim durumumuz budur. Doğa kanunları vardır, başta eşleşme gelmektedir. Canlılar böylece bozuk olmayan nesiller üretirler.

Kur’an her şeyden çiftler yarattık demekte idi. Ben ilkokulda iken bu âyete mana veriyordum. Kur’anda bütün canlıların çift yaratıldığını yazdığını merkez okulda okuyan birisine söyledim. O zaman bakterilerin çiftleştikleri bilinmiyordu. Yıllar sonra bakterilerin de eşleştikleri öğrenildi. Çiftleşme yapılırken iki husus önemlidir. Kardeş hücreler çiftleşmemelidir ki bozukluklar devam etmesin. Bütün canlılarda dışarıdan çiftleşme vardır. İnsanların da yakınları ile eşleşmemeleri gerekir, yoksa nesil dejenere olur. İkincisi bir dişi yalnız bir erkekle eşleşebilir. Bir dişi birden fazla erkeği eş olarak almaz. Üçüncü konu da erkekler çoktur, dişiler azdır. Erkekler yarışırlar ve en güçlü erkek dişiyi yakalar, böylece neslin seleksiyon yoluyla sağlamlaşması sağlanır. Tüm canlılarda olan bu husus insanlar için de söz konusudur. Ayrıca insan ömrü boyunca aile şeklinde yaşar, ailenin devam etmesi için evlilik dışı cinsi ilişkiler suç sayılmıştır. Marks zamanında bunlar bilinmiyordu. Ona göre doğal olan serbest ilişki idi. Hâlbuki serbest ilişki tüm canlılarda doğal değildir. Dişi daima bir erkekten döl alır.

İşte…

Hazreti Lut aleyhisselamın söylemesine benzer şekilde biz de insanlığa söylemek durumundayız. Gücümüz yetmediğine göre rükni şedide koşmalıyız. Semt kooperatifi, bucak kooperatifi kurup yüz lojmanlı işyeri apartmanları ve dinlenme siteleri yapmalıyız.

لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ

LaV EanNa LiYa BiKuM

“Benim için size olsaydı”

Hazreti Lut Peygamber aynen bizim gibi idi. Kent içinde ehli beytinden başka kimsesi yoktu. Bugünkü insanların yaptıkları çirkinliklerine benzer çirkinlik yapıyorlardı. Onlara, benim sizin için de bir gücüm olsa diyordu.

Biz bu gücü elde etmek için 1967’de yola çıktık ama o zaman bizim yanımızda olanlar da bizden uzaklaştılar ve bizi yalnız bıraktılar.

Bugün çoğumuz çocuklara hâkimiz ama gelecekte hâkim olamayacağız. Ekonomik zorluklar onları da o kötülüklere zorlayacaktır.

Dün adını zikretmemek için davetlerine ‘oğlumuz-kızımız evlenecekler, düğüne davetlisiniz’ diyorlardı; bugün televizyonlarında kadınlara göbek attırarak para kazanıyorlar!

Takiyeyi meşrulaştırmakla kalmayarak vacip hâline getirdiler. Bu yetmedi, velinimetlerine kumpas kurdular, kaz gelen yeri tavuk verene sattılar.

قُوَّةً

QuvVaTan

“Kuvvet”

Benim size kuvvetim olsa diyor; yani ben size sözümü geçirsem, korkutabilsem diyor.

Kuvvet kelimesinin tanımı yapılıyor. Enerji maddenin içine giriyor ve onu istenen tarafa hareket ettiriyor. Kuvvet demek maddeyi hareket ettiren özelliktir. Kudret enerji demektir. Kudret zamanla alınan türev kuvvettir. İvmedir. Hızın artmasıdır. Yahut mekân içine yayılan enerjidir.

Elinize bir lastik alınız. Bu lastiğin iki ucunu iki elinizin parmakları arasına alınız ve geriniz. Parmaklarınızda hissettikleriniz kuvvettir. Bu lastiğin özelliğine tabidir. Eski uzunlukla yeni uzunluk arasındaki oran farkı ne kadarsa hissettiğiniz kuvvet de o kadar fazladır.

Kudret = Kuvvet * Uzayan Kısım = Kuvvet * (uzayan /uzunluk) * Uzunluk

Kudret = Kuvvet * Uzama Katsayısı * Uzunluk

Kudret, uzayda ölçülü miktarda vardır, artmaz eksilmez demektir. Miktarı sabit olan şey demektir. Cisimler birbirine aktarırlar ama toplam daima sabit kalır.

Şimdi lastiğin size yakın olan ucunu bırakın, sonra da diğer ucunu bırakın. Lastik ileriye fırlar. Eğer boşlukta ise artık sonsuza kadar öyle devam eder. Bu uzunluğa “zaman” diyoruz.

Uzaklık = Hız * Zaman

Kütle lastiğin özelliğidir.

d(uzaklık) / d(zaman) = Hız diyoruz.

Buradan

Kudret = 1/2 Kütle * Hız * Hız

Demek kuvvet kudretin, uzunluktaki dağılımıdır. Serbest kalınca hızın karesine düşen şeydir. Kütleye hız kazandıran şeydir. Uzunluktaki depolanmasına potansiyel enerji, hızdaki depolanmasına kinetik enerji denmektedir.

“Bende kuvvet olsa” demek, ben lastiği gerdiğim gibi size hareket verebilsem demektir. Sözümü zorla geçirebilsem demektir. Devletin askeri gücü kuvvettir.

أَوْ آوِي

EaV EAvVIy

“Veya iva etsem”

“Evy” yuva demektir. Hayvanların dinlenecekleri zaman bulundukları güvenli yerdir, yavrularını buralarda büyütürler. Sizin ulaşamayacağınız yere ulaşabilsem diyor.

Demek ki bizim bugünkü zinalı ve faizli dünyada elimizi kolumuzu sallayarak yaşama imkânımız yoktur. İki şeyden birini yapacağız. Parti kurup iktidarı ele geçirerek yurdumuzu bu pisliklerden kurtarmamız gerekir. Biz bunu Millî Görüş’te denedik… Biz bunu AK Parti’de denedik... Biz bunu Nur cemaatinde denedik... İktidar olduk, dünyaya yayıldık ama ülkemizi ve dünyamızı düzelteceğimize, bizim arkadaşlar onlarla bir oldular da sermayenin dünyayı sömürmesine uşaklık ediyorlar!.. İkincisi ise hicret etmektir.

“Lev” kelimesi ile başladığına göre böyle bir imkân yoktur.

Birincisini isim cümlesinde kullandı, ikincisini muzari cümlesi ile yaptı.

Birincisi mümkün olmasa da ikincisi mümkündür demektir.

إِلَى رُكْنٍ شَدِيدٍ (80)

EiLAv RuKNin ŞaDIyDın

“Şedit bir rükne…”

Yahut şedit bir rüknde yuva yapsam, orada evim olsa...

“Şedit rükn” neresidir?

- Hazreti Musa Peygamberin kavmi için çöldü.

- Hazreti Nuh Peygamberin kavmi için gemi idi.

- Hazreti Muhammed ve Kur’an ehli için Medine idi.

- Bizim için de yüz lojmanlı işyeri apartmanları olacaktır.

Onlar şedit rükn olmaktadır. Beş dönümün çevresi çevrelenmiştir. Duvarlar yapılmakta, kameralı gözetleme kuleleri var. Bunun dışında apartman kendi sosyal yapısını kendisi oluşturuyor ve her türlü çirkinliklerden, faiz ve zinadan kendilerini koruyorlar.

Zinayı ve faizi meşru kılanlar vardır. Onlara söz anlatmamız mümkün değildir. Siz onlara istediğiniz kadar deliller, âyetler ileri sürün, istediğiniz kadar hikmetlerini anlatın, onlar kör ve sağırdırlar. Bizim anlamadığımız şey; inanmış insanlar zinalı ve faizli düzeni nasıl oluyor da benimsiyor ve rahatlıkla onların arasında onların dostu olarak yaşıyorlar?!.

قَالُوا يَالُوطُ إِنَّا رُسُلُ رَبِّكَ لَنْ يَصِلُوا إِلَيْكَ فَأَسْرِ بِأَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ اللَّيْلِ وَلَا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ أَحَدٌ إِلَّا امْرَأَتَكَ إِنَّهُ مُصِيبُهَا مَا أَصَابَهُمْ إِنَّ مَوْعِدَهُمُ الصُّبْحُ أَلَيْسَ الصُّبْحُ بِقَرِيبٍ

QAvLUv YAv LUvOu EinNAv RuSuLu RabBıKa Lan YaÖıLUv EiLaYKa FaEaSRi BiEaHLiKa Bi QıOGın MiNa elLaYLi VaLAv YaLTaFıT EaXaDun MiNKuM EaXaDun EilLa iMRaETaKa EinNaHUv MuÖIyBuHAv MAv EaÖAvBaHuM EinNa MaVGıDuHuMu eöÖuBXu EaLaYSa elÖuBXu Bi QaRIyBın

“Ey Lut diye kavl ettiler. Biz Rabbinin resulleriyiz. Onlar sana vasıl olamayacaklar. Ehlinle leylden bir kıta içinde isr et. Sizden mer’inden başka kimse iltifat etmesin. Onlara isabet edecek, ona da isabet edecektir.  Mev’idleri subhtur. Subh karib değil midir?”

Mantıkta fasl ve vasl bölümü vardır. Burada hassaten “ve” harfinin ne zaman zikredileceği, ne zaman zikredilmeyeceği anlatılır. Kemali ittisal ve kemali infisal varsa “ve” harfi getirilmez. Bu arada da konuşma artık Lut Kavmi tarafından olmadığı için de “ve” harfi getirilmemiştir. İttisal değil de infisal olduğunu anlatmak için “Ey Lut, Rabbinin resulleriyiz” demektedirler.

Elçiler Hazreti Lut Peygambere diyorlar. Onlar da oradadırlar. Onlar sana vasl edemeyecekler diyerek, onlardan gizli söylediği anlaşılmaktadır.

Demek ki Hazreti Lut misafirleri başka odaya almıştır. Kavmi konukların kendilerine teslim edilmesini istemektedir. Hazreti Lut kavmi ile konukları arasında gidip gelmektedir. Konuklar diyorlar ki; Biz Rabbinin elçileriyiz. Biz şimdi gideceğiz. Onlar bize vasıl olamayacaklar. Sana da vasıl olamayacaklar diyorlar. Elçiler çıkıp gittiler. Dördüncü boyuta geçerek gittiler. Yahut hızlanarak görünmez oldular ve odadan çıkıp gittiler.

Bugün bu olaylar tamamen bilinmektedir. Işık hızı bize yaklaşırken de uzaklaşırken de hızı değişmemektedir. Bu ancak kompleks uzayda mümkün olur.

 

(J*Işık Hızı + Cismin Hızı)* Zaman1 = Işık Hızı * Zaman2

(-J*Işık Hızı - Cismin Hızı)* Zaman1 = Işık Hızı * Zaman2

Işık Hızı2 - Cismin Hızı2 * Zaman12 = Işık Hızı2 * Zaman22

Zaman1 = Zaman2/Karekök(1-Cismin Hızı2/Işık Hızı2)

 

Birinci zamanın hızı ışık hızına eşit olursa ikinci zaman sıfır olur.

İki tarafını uzunluk ile çarparsanız, birinci uzunluk ışık hızına eşit olursa ikinci uzunluk 0 olur yani görünmez.

Bugün bunlar izafiyet nazariyesi ile ispatlanmış bulunmaktadır.

Görünmemenin ikinci şekli ise beşinci boyut içinde dördüncü uzaya girmedir. Bir koyun kalenin dışına görünmeden çıkamaz ama kuş kapıya uğramadan dışarıya çıkabilir.

İşte, elçiler bu yolla yok olacaklardır.

Gecenin bir kıtasında demek karanlık zamanında ve onların haberi olmadan demektir. Hazreti Lut’un orasını terk etmelerini de istemektedirler.

Karısını uyandırmamak şartı ile iltifat etmeden de çıkın diyor. İltifat telefe yakın kelimedir. Telef etmek boşa harcamak demektir. İltifat, kendi kendisine harcamak, ortadan kaybolmadan demektir. Herkes hazır olacak. Karısının haberi olmayacak.

Onlara isabet edecek ona da isabet edecektir. Vaat edilen sabaha doğru olacaktır.  

Savaşlarda saldırı genel olarak sabaha doğru olmaktadır. Başlıca sebebi budur. Eğer düşmanı gafil avlarsanız, o uykuda iken baskın yapmış olursunuz ve onlar karşı davranış yapamaz, mağlup olur. Zelzele ve patlamalar da sabaha doğru olur. Karalar soğuyunca çatlar, sarsıntılar olur, yer indif’a eder. Fırtınalar, rüzgârlar ve seller farklıdır, öğleden sonra koparlar.

“Subh” kelimesi burada tekrar edilmiş, zamir gönderilmemiştir. Birinci subh gecenin sabahıdır. Marife gelmiştir, o gecenin sabahını ifade etmektedir. Bize aynı zamanda hazırlığın gece yapılmasını, karşı saldırının sabaha doğru yapılmasını öğretmektedir.

“Subh” kelimesinin izhar edilmesi birinci subh ile ikinci subhun farklı olmasından ileri gelir. İkinci subh yeni düzenin gelmesidir. O düzenin gelmesi de yakındır. Burada bize öğrettiği şudur. Uygarlıkların gündüz ve geceleri vardır. Zifiri karanlıktan sonra aydınlık başlar. Uygarlıklar da topluluğun en çok bozulduğu zaman başlar.

Yani üçüncü binyıl uygarlığının sabahı da yaklaşmış olmalıdır. 

قَالُوا يَالُوطُ

QAvLUv YAv LUvOu

“Ey Lut dediler”

Resuller kavminden ayrı bir yerden yahut diğerlerine görünmeksizin dediler.

Hazreti Muhammed vahiy aldığı zaman Cebrail diğerlerine görünmezdi. Hazreti Peygamberin de gördüğü hususu bilinmemektedir. Hira Dağı’nda görmüştür. Kur’an vahyini alınca görmedikleri de bilinmektedir. Hazreti İbrahim Peygamber ile görüştükleri zaman karısı da görüyordu. Bu sebeple biz onlardan ayrı yerde görüştü diyoruz.

Melekler ışık hızının üstünde seyrettiklerinden çok kısa zamanda bir yerden diğerine gitmiş olabilirler. Hazreti Lut ayrı odada onlarla görüşmektedir.

إِنَّا رُسُلُ رَبِّكَ

EinNAv RuSuLu RabBıKa

“Biz Rabbinin resulleriyiz”

Hazreti Lut aleyhisselama Sodom’un helak edileceğini haber vermeye gelmişlerdir. Elçiler helak etmeyecek, elçiler sadece haber verip Hazreti Lut’un ve ehlinin kurtulmasını sağlamak amacındadırlar. Helak ihtimalleri şöyledir:

a) Bir yer çöker, zelzele olur. Bu çökmede suların eritmesiyle eriyen tuzlarla boşluk meydana gelir ve ondan dolayı çöker.

b) Dağların tepeleri aşınır, magma tabakasını deler ve yanardağ oluşturulur.

c) Uzaydan gelenler yer tabakasının gergin yerlerine gider ve orasını kırarlar.

d) Uzaydan gelen füzeler atom benzeri bombalar yağdırırlar ve böylece zor günler yaşanır.

لَنْ يَصِلُوا إِلَيْكَ

LaN YaÖıLUv EiLaYKa

“Sana vasıl olamayacaklar”

Önce Hazreti Lut’a inanmayacak ve onunla beraber çıkmayı kabul etmeyeceklerdir. Ne zaman ki bombalar patlamaya başlar veya yer sarsılmaya başlarsa, o zaman onlar da koşup yetişmeye çalışacaklardır. Artık yetişemeyeceklerdir.

Buradaki koşma Hazreti Lut’u helak etme dışında kurtulma amacıyla olacaktır. Islah olmayacaklardır. Tövbeleri artık kabul edilmeyecektir.

Bugün insanlık aynı durumdadır, Türkiye de aynı durumdadır, Ankara aynı durumdadır. Büyükşehirler basit sabotelerle artık yaşanmaz hale gelmiş olur. Şimdi biyolojik ve kimyasal silahlar henüz devletin kontrolündedir. Tekel sermaye de hâlâ ümidini kesmemiştir. Yarın helak zamanı gelince artık tevbe kabul olunmayacaktır.

فَأَسْرِ بِأَهْلِكَ

FaEaSRi BiEaHLiKa

“Ehlinle isra et”

Arapça “sabahleyin yola çıkma, öğleyin yola çıkma, akşamüstü yola çıkma” gibi kelimeler vardır. Geceleyin yürümeye “isra” denmektedir. “Seriy”, yer altında akan deredir. Dere akarken kumlu yere gelince kaybolur, sonra ileride ortaya çıkar. Buna seriy denir. Gündüz dinlenip geceleyin yürümeye de “seriy” denir

“Ehlinle” demekle demek ki başka tâbi olanlar yoktu. Hazreti Lut aleyhisselam oralara gelme idi. Halktan ona tabi olanlar olmamıştı. Sadece mürsel olarak gelmişti. Dolayısıyla kendi ailesinden başka kimse yola çıkmayacaktır.

Buradaki “Bi” tadiye için olabildiği gibi “Mea” manasında da olabilir.

بِقِطْعٍ مِنَ اللَّيْلِ

Bi QıOGın MıNa elLAYLı

“Geceden bir kıta”

Buradaki “Bi” “Fî” manasındadır. “Fî” bütün geceyi kaplar, hâlbuki “Bi” onun bilinen bir parçasını kaplar. Kıta nekre olmuştur. Gecenin bir yerinde çıkacaktır. Ama belli bir saat yoktur. İstenen gece çıkmasıdır. Akşamdan vakit almalıdır. Sabahtan da vakit almamalıdır. Karanlığın çöktüğü zamanda olmalıdır. Diğerlerinin duymasını istememektedirler. Çünkü duyarlarsa onu kovalayanlar olabilir, bu arada kendileri kurtulmuş olurlar.

Şartlar oluşunca, yeni uygarlığın gelmesi için şartlar sağlanınca, tutucuların gitmesi gerekir. Yalnız suçluların değil tutucu olanların da gitmesi gerekir. Artık yeni uygarlığın zamanı gelmiştir. Tüm yeryüzü İbrahimî uygarlığa kavuşacaktır. Bu arada insanlığa ibret olarak Sodom helak edilecektir.

Tekrar hatırlamamız gerekir ki bu dünyada cihad yapanlar ve onlara tabi olanlar bu helakten kurtulacaklardır. Diğerleri iyi olsalar da helak olacaklardır. Âhirette ise iyiler cennete gidecek, bu helaklerinde zulme uğramışlarsa o onlara karşılanacaktır.

وَلَا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ أَحَدٌ

VaLAv YaLTaFıT MiNKuM EaXaDun

“Ve sizden hiçbiri geri kalmasın”

Yani kurtulacak olanlar kurtulacak, helak olanlar helak olacaklardır ve helak olanları artık kimse kurtaramayacak, kurtulacaklar da helak olmayacaklardır.

İBRAHİMÎ DÜZENİN TEMELLERİ ŞUNLARDIR:

1) RASYONEL YANİ AKLÎ OLMASI. Hazreti İbrahim’e kadar insanlar sezilerle yani ilhamlarla hareket ediyorlardı. Hazreti İbrahim insanlara akılla hareket etmeyi öğretti. Nuh Uygarlığında bu uygulama yöneticiler tarafından benimsenmişti ama halka kadar yaygınlaşması Hazreti İbrahim ile başlar.

2) BEŞERİ OLMASI. Hazreti Nuh Peygamber İslâm uygarlığını getirmiş ama sadece kendi kavmine getirmişti. Oysa Hazreti İbrahim ailece tüm insanlığa İslâm uygarlığını götürecektir. Bununla görevlidir. Bugün dört dinin mensupları onun milletindendirler.

3) TÜM YERYÜZÜNE BARIŞI GETİRMEK, TÜM İNSANLIĞI HUKUK DÜZENİNE ULAŞTIRMAK; insanları kabile aşamasından devlet aşamasına ulaştırmak, yani insanlığa barış düzenini, İslâm düzenini getirmek.

4) BUNU SAVAŞARAK DEĞİL HİZMET EDEREK SAĞLAMAK. Hazreti Musa savaşmadı, hicret etti. Hazreti İsa savaşmayı yasakladı. İsrail oğulları hep sürüldüler ama uygarlığı dünyaya yaydılar. Müslümanlar fiilen laikliği getirdiler, dinde baskıyı kaldırdılar.

Bunu Hazreti İbrahim Peygamber başlattı. Üç bin sene insanlık bu hedeflere ulaşmak için çaba gösterdi. Ancak yirminci yüzyılda kabile aşamasından devlet aşamasına tam olarak ulaşıldı. “ADİL DÜZEN” bunun ilk uygulaması olacaktır.

Gerçi ilk uygulama Kur’an nazil olduğu zaman yapılmış, ancak sadece Arabistan’da yapılmış ve en çok raşit halifeler zamanında uygulanmıştır. O günkü teknoloji İbrahimî uygarlığı uygulamaya müsait olmadığı için tekrar saltanata dönüşmüştür.

Sodom’un helaki insanlık için İbrahimî uygarlığı Allah’ın başlatmasıdır.

إِلَّا امْرَأَتَكَ

EilLay iMRaETaKa

“İmreen dışında”

Evet, ehli beytten olduğu halde isyan ettiği için o da helak olanlardan olacaktır.

Hazreti Nuh’un oğlu ve Hazreti Lut’un karısı Kur’an’da zikredilenlerdir.

Bize şunu anlatmaktadır ki size en yakın olanları kandırırlar ve karşı taraftan olur.

Tarihte böyle karısı veya oğlu tarafından bertaraf edilen hükümdarlar çok olmuştur.

Karısı zaniye değildi. Çünkü onlarda zina zaten yaygınlaşmamıştı, haram sayılıyordu. Günahı fahişelik değildi. Kendisi kadın olduğu için Lut Kavmi’nin kötü huylarına katılması söz konusu değildi. Ama o da erkek evlerinin işletilmesine katılmış, o kötü faaliyetin yöneticilerinden olmuştur. Dolayısıyla o da helak olacaktır.

Bunun günümüzdeki anlamı şudur: Bir Müslüman genelev işletmez. Bir Müslüman faizli işletme işletmez yani faiz işletmesini kurmaz.

Katılım bankaları faizli işletmelerdir. Burada para yatırmak ve çekmek zaruret dolayısıyla meşrudur ama böyle bankayı kurup faizli işlem yapmak onlardan olmak demektir.

Mudarabe var, murabaha vardır. Biri ticarettir, biri faizdir. İkisi birdir diyenler Allah’a savaş açmışlardır.

Mudarabede sermaye sahibi sermaye koyar, emek sahibi de emeğini koyar. İş yapılır. Kâr edilirse, aralarında anlaştıkları oranda bölüşürler. Zarar edilirse, sermaye sahibi zarar etmiş olur, emek sahibi ücret almadan çalışmış olur, emekten zarar etmiş olur.

Murabahada ise satın almadan malı pahalı satarsın. Sen peşin para vererek ucuz mal alırsın. Bu faizdir ve haramdır. Hazreti Peygamber açıkça ‘elbey’an la yectemiani’ demektedir. Fıkıhçılara göre olmayan malı veresiye satamazsınız, sipariş alabilirsiniz. Burada tüccar riziko taşımadığı için faizdir. Yine Hz. Peygamber demiştir ki riziko olmayan yerde kâr da yoktur.

O halde bugünkü faizsiz bankaların hepsi faizlidir. Genelevleri işletmekten farksızdır.

Peki, ne yapılacak?

Şirket-i kıraza dönülecektir yani mudarabe şirketine dönülecektir. Şirketler kâr ettikleri takdirde şirket dıman ilkesi içinde o da kârını alacaktır. Ama zarar ettiği zaman da banka kâra iştiraki nisbetinde zarara da iştirak edecektir.

إِنَّهُ مُصِيبُهَا مَا أَصَابَهُمْ

EinNAHUv MuÖIyBuHAv MAv EaÖAvBaHuM

“Ona, onlara isabet edecek olan isabet edecektir”

“İnnehu” şan zamiridir, mahzuf olan bir kavrama gider. Erkek zamir kullanılır. Kesreli “İnne”den sonra gelir. Daha önce anlatılanlar açıklanır. Dolayısıyla kelamın başında söylenmez. “Ona isabet edecek” mübtedadır. “Mâ Esabehüm” haberdir.

Burada âyetin bize öğrettikleri nelerdir?

Ailemizin içinde eşimiz kötü ise biz ona özel ceza vermeyiz. Oğlumuz kötü ise biz ona ceza vermeyiz. Kötü düzende kötülük yapanlara hukuki cezalar verilmez. Biz hicret eder ayrı site kurarız. Ondan sonradır ki kötülükler yapmaya devam ederse onu dışlarız, süreriz. Yahut biz hicret ederiz, o gelmez, dolayısıyla ondan kurtuluruz.

Hazreti Nuh Peygamberin kıssasında oğlu gemiye gelmiyor.

Hazreti Lut Peygamberin kıssasında Hz. Lut ona haber vermiyor.

Bizim kuracağımız yüz lojmanlı apartmanımıza kimilerini davet edeceğiz gelmeyecekler. Kimileri de gelecek ama onları başka apartmana yerleştireceğiz veya aynı apartmanda olsak bile onlarla aynı katta oturmayacağız.

إِنَّ مَوْعِدَهُمُ الصُّبْحُ

EinNa MaVGıDuHuMu eöÖuBXu

“Onların mev’idi subhdur”

Yani sen öyle bir zamanda yola çık ki onlara gelecek olan sana gelmesin. Yeterli derecede mesafenin dışına çık.

Adil Düzen, Kur’an Düzeni Çalışanlarına Allah değişik yoldan haber verecek ve İstanbul’dan ayrılmış olacağız. Yalova’da yüz lojmanlı işyeri apartmanımız olacaktır. Apartmanın en alt bodrumu sığınak olacaktır. Bu apartman kazıklar üzerine oturacak ve dağda da olsa ovada da olsa devrilmeyecek. Belki üst katlardakiler bombalardan yahut sarsıntıdan ölecek ama ışıklar yer altında olan bodruma ulaşamayacaktır. Demek ki sığınağa inecek kadar zamanımız olacaktır.

Ahşap dinlenme evlerinde durum farklıdır. Bir dönümde kazılacak toprak korunaklara yerleşeceğiz ve bombalardan korunabileceğiz. Orası atom, gaz veya biyolojik olarak kirletilmişse helikopter kaldıracak ve evimizi başka yere koyacaktır.

Yani Allah bize korunacağımız zamanı bir yolla bildirecektir. O zamana kadar maskelerimizi takmış olacağız.

Gerek ahşap dinlenme evlerinin gerekse lojmanlı apartmanların başka bir faydası, zelzele veya saldırı sonunda normal hayata en kısa zamanda dönme imkânının olmasıdır. Apartmanın üst tarafı yıkılmış olabilir ama biz bodrumlarda yaşamaya devam edebiliriz yahut ahşap dinlenme evlerine taşınırız.

أَلَيْسَ الصُّبْحُ بِقَرِيبٍ

EaLaYSa elÖuBXu Bi QaRIyBın

“Sabah yakın değil mi?”

“Sabah” burada tekrar edildiği için bu sabah sosyal sabahtır.

Yani…

Yeni uygarlığın doğması yakın değil mi?

Birinci ve ikinci dünya savaşları sabahı müjdelemektedir. Sosyalizm sabahı müjdelemektedir. 7 Haziran seçimi sabahı müjdelemektedir. 1 Kasım seçiminde CHP’nin birinci parti olması sabahı müjdeleyecektir.

Cumhuriyet inkılâplarının tamamı sabahın yaklaştığına işarettir.

28 Şubat müdahalesi AK Parti’yi müjdelemiştir.

فَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا جَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهَا حِجَارَةً مِنْ سِجِّيلٍ مَنْضُودٍ (82)

Fa LamMAv CAyEa EaMRuNAv CaGaLNAv GAvLiYaHAv SAFiLaHAv Va EMOaRNAv GaLaYHAv XıCaRaTan MiN SicCIyLin MaNWUvWın

“Emrimiz ciet edince âlisini sefili ca’lettik ve üzerine mendud siccilden hacerler imtar ettik.”

Âd ve Semud kavimlerin helâk olmalarına fırtınalar ve sarsıntılar sebep olmuştu, benzer doğal âfetler ile karşılaşmışlardı. Medyen de Âd ve Semud’un helâkine uğradı. Nuh Kavmi’ni tufan aldı. Lut Kavmi’nin helâk şekli tamamen farklı anlatılmaktadır. Ters çevirdik, üstünü altına getirdik denmektedir ve kümelenmiş sicilli taşlar yağdırdık diyor. Tamamen farklı bir helâki anlatıyor.

Âd, Semud ve Medyen’e hep benzer helâki verdi de acaba Lut Kavmi’ne neden farklı bir helâk verdi?

Hazreti Nuh Peygamberin kavminin helâki de farklı idi ama doğadan gelen bir helâk olduğu için benziyordu. Lut Kavmi’nin helâki ise farklı idi. Hazreti Nuh yeni uygarlık kuruyordu. Hazreti Hûd, Hazreti Salih ve Hazreti Şuayb ise uygarlığı ıslah ediyordu. Oysa Hazreti Lut, Hazreti İbrahim Peygamberin kuracağı yeni medeniyete zemin hazırlıyordu, dolayısıyla onun kavminin helâki farklı olacaktı.

Günümüzdeki Birinci ve İkinci Cihan Savaşlarına benzemektedir; Sovyet inkılâbına benzemektedir. Yani tarım dönemi uygarlığı yıkılıyor, “Adil Düzen”e yol açılıyor. Yıkılma doğal afetlerden çok özel silahlarla yapılmakta, bugünkü saldırı araçları kullanılmaktadır.

Bugünkü tehlike zelzeledir; zelzeleye henüz bir çözüm bulunamamıştır.

Üstünü altına getirdik dedikten sonra “ve” harfi ile atfederek üzerine taşlar yağdırdık denmektedir. Demek ki üstünü altına getirme ayrı, taşlar yağdırma ayrı bir şeydir.

Üstün alta gelmesi iki yolla olur; zelzele veya yanardağ patlaması ile olur, selle de olur. Burada doğal afete işaret etmektedir. Taşların gönderilmesi ise tamamen bombalardır. Fil Sûresi’nde de “hıcareten min siccil” denmektedir.

“Siccil” kelimesi Kur’an’da dört yerde geçmektedir.

Bunlardan birinde kıyametten bahsederken kitaplar için siccili topladığımız gibi kıyamette toplarız diyor. Diğeri fil ashabına gönderilen taşlar için kullanılır ve iki defa da Lut Kavmi’ne gönderilen taşlardan bahsederken getirilmektedir.

Akevler Lügati’nde “Siccil” kap veya kılıf demektir.

Yazı yazılan veya resim çizilen taşların üstü örtüldüğü için kayıtlara sicil denmektedir. Kur’an’da kitaplarda tescil edilmiş tabiri geçtiği gibi bugün de sicil ve tescil kelimeleri kullanılmaktadır. İşaretlenmiş taşlar deniyor. Kur’an’da ileride gelişecek sistemlerin ilk ilkel örnekleri kullanılmıştır. İnsanlara orada defineler olduğunu işaret eder. “Fil, tayr, hicare, siccil” kelimeleri bugün gelişmiş olan dünyanın temel savaş unsurlarıdır. Bugün yönlendirilmiş şekilde imal edilen füzeler «hicaretün min siccil»dir.

فَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا

Fa LamMAv CAyEa EaMRuNAv

“Emrimiz gelince”

“Emr” buyruk demektir yahut iş demektir.

Buyruğumuz gelince diyor.

Kime emretmiştir?

Meleklere emrettik anlamı verilebilir. Ama eğer emir kelimesi iş manasında ise zamanı gelince, işler olgunlaşınca anlamındadır.

Adil Düzen Çalışanları hazır olduğu zaman, zamanı gelmiş olacaktır. Eğer bugün “Adil Düzen”in dışında olanlar faaliyette iseler, başarılı iseler, bu daha zamanı gelmediğinden dolayıdır. İnsanlığın uygarlaşmadaki akışı içinde zamanı gelmişse emir gelmiş olur. O sebepledir ki “felemma emerna” demiyor, “Fa LamMAv CAyEa EaMRuNAv / emrimiz gelince” diyor. Böylece çok önemli hususa defalarca işaret ediyor. Günü gelmeden beklenen olmaz. O da gaybın haberidir. Kimse bilemez.

جَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا

CaGaLNAv GAvLiYaHAv SAFiLaHAv

“Âlisini sefili yaptık”

Binalar yıkılmış ve diğer binaların yıkıntısı arasında kalmışlardır.

Bugünkü bombalar hep bunu yapıyor, yağdırdığı bombalarla üstünü altına getiriyor.

Birinci ve İkinci Cihan Savaşları yeterli oldu da yeniden bir helâke gerek kalmadan “Adil Düzen” gelecek mi, yoksa daha üçüncü cihan savaşı da var mıdır?

Bugünkü dünyanın gidişine bakılırsa üçüncü cihan savaşı olmayacaktır.

Ne var ki insanlık “Adil Düzeni” kabul etmedikçe büyük helâk mukadderdir.

Bu hususta yazdığımız “100 Sorun - 100 Çözüm” çalışmamız okunabilir.

Bu anda Türkiye bunun merkezindedir. Merkezde Erdoğan vardır.

Erdoğan “Adil Düzen”e dönerse insanlık üçüncü cihan savaşını yaşamadan üçüncü binyıl uygarlığını kurmuş olur.

وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهَا حِجَارَةً

Va EMOaRNAv GaLaYHAv XıCaRaTan

“Ve onlara hicareyi imtar ettik”

“Hicare” taş demektir. Kaya parçaları da hicaredir. Meteor da hicaredir. Kaya da hicaredir. “Kûnû hicareten ev hadiden” âyetinde elemanla cisim kastedilmektedir. “Demir olun” demek, parçalanıp demir atomlarına dönüşün yahut birleşik katı olun, yapı olun demektir.

“Matar” yağmur demektir. İmtarı uğursuz sayarlar.

Kur’an mâı imtar ettik demez, mâı inzal ettik der. Taşlar yağdırdık diyor.

Bu taşlar yanardağın patlamasından, lavlardan çıkan taşlar da olabilir yahut insanların veya meleklerin hazırladığı bombalar da olabilir. “Mendud sicilden” dendiğine göre bunlar özel hazırlanmış bombalardır.

Allah Kur’an’daki Hazreti Lut’un kıssasında adeta çağımızı yani bugünü anlatmaktadır. Dikkat edecek olursak Kur’an’ın anlattıklarının hemen hemen hiçbir yerinde onlar o zamandı, şimdi artık onlar olmuyor diyemeyiz.

مِنْ سِجِّيلٍ مَنْضُودٍ

MiNSicCIyLin MaNWUvWın

“Mendud sicilden.”

Bir yere bir bomba atsanız o bina yıkılmaz. Birçok bomba atılacaktır. Bombalar peş peşe ve aynı hedefe atılmalıdır.

Bunlar peş peşe kümelenmiş ve gideceği yer belirlenmiş bombalardır.

Sanki ABD’nin Suriye ve Irak’a olan saldırısı anlatılmaktadır.

مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ وَمَا هِيَ مِنَ الظَّالِمِينَ بِبَعِيدٍ (83)

MuSavVaMaTan GıNDa RabBiKa Va MAv HiYa MiNa ejJalLıMiYNa Bi BaGIyDin

“Rabbinin indinde müsevvemedir ve zalimlerden baid değildir.”

“Sevm, vesm” hep damga demektir. Meraya salınan hayvanlar karışmasın diye her hayvana damga vurulur. Hayvanlar sonunda sahiplerine iade edilir. Bu bombalar da kodlanmıştır. Nereye gideceği bellidir. Rabbin tarafından kodlanmıştır.

Buradaki “Ke” “sen” anlamındadır. Hazreti Muhammed’e hitap ettiği gibi hepimize ayrı ayrı hitap etmektedir. Bugün bize hitap etmektedir. Hazreti Nuh, Hazreti Hûd ve Hazreti Salih de de o kavim için uzak oldu demektedir. Hâlbuki burada tam tersine uzak olmadı diyor.

“Zalimlerden” diyerek bugünkü zalimleri kastetmektedir. Çağımızın zalimlerinden sömürücülerden uzak olmadığını söylemektedir. Böylece yaptığımız yorumların isabetli olduğunu bildirmektedir. Buradan öğrendiğimiz başka bir şey de bombaları zalimler yağdırıyor ama bombalar da zalimlere yağıyor.

Bizim yapacağımız tek iş vardır, Kur’an’ı birlikte okuyup içtihatlar yapmak, ondan sonra semt kooperatifleri kurmak.

Bugün biz Araplara acıyoruz. Ama Birinci Cihan Savaşı’nda onlar düşmanlarımızla bir olup Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkanlara katıldılar. İkinci Cihan Savaşı sonrasında da din düşmanlarına teslim oldular. Yarın Kürtler de aynı şeyi yapacaklar. Önce devletimizden ayrılacak, sonra ateist zalimlere teslim olacaklardır.

Zalim kendisine zulmetmiş olur. Zalimlerle işbirliği yapanlar kendilerine kuyu kazmış olurlar. AK Partililer Millî Görüş’e ve Nur cemaatine cephe almışlardır, aynı akıbet onları da beklemektedir. Bir zamanlar DP vardı, AP/DYP vardı, ANAP vardı; şimdi neredeler?

مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ

MuSavVaMaTan GıNDa RabBiKa

“Rabbinin indinde müsevveme…”

“Rabbin tarafından müsevveme” denmiyor da “Rabbinin indinde” deniyor.

Bombaları Rab atmayacak, Rabbin indindeki kader gereği zalimler atacak. Böylece kendi nefislerine zulmedeceklerdir.

Bugün AK Parti de böyle kendi içinde parçalanmış durumdadır. Millî Görüşçüler, A. Gül’cüler, S. Soylu’lar, Erdoğan’cılar, Davudoğlu’cular. Birbirlerine Rablerinin indinde musevveme olan bombalar atıyorlar.

Türk halkı da partiler ve tarikatlar şeklinde parçalanmış durumda, boğuşma arifesine doğru gitmektedir. Biz bunları “Adil Düzen”e davet ediyoruz. Duyarlarsa kurtulurlar. Duymaz da zulme devam ederlerse, o zaman onlardan uzak oluruz.

وَمَا هِيَ

Va MAv HiYa

“Ve o değildir”

Buradaki “o” kodlanmış bombalardır. Bombaların içinde kimyasal gaz olabilir, biyolojik virüs olabilir, kurşunlar olabilir ama bunla kodlanmış olan bombalardır. Taştır. Dolayısıyla hepsini içine alır.

مِنَ الظَّالِمِينَ

MiNa ejJalLAvMiNa

“Zalimlerden”

Bu ayet kıssanın devamı değildir. Doğrudan bize söylenmektedir. Dolayısıyla bu zalimler günümüzün zalimleridir. Bizi bırakıp da onların yanında yer alanlar onlarla beraber zalimdir ve onlardan uzak değildir. “Uzak olmayacak” denmiyor, “uzak değildir” diyor. Yani biz bugün bu taşları ve bombaları yaşıyoruz.

Ne dersiniz, yaşamıyor muyuz?

Demek ki Kur’an çok açık olarak günümüzü bildirmektedir.

بِبَعِيدٍ (83)

Bi BaGIyDin

“Baid değildir.”

Buradaki “Bi” “Ma”dan ileri gelmektedir. “Leyse”ye müşabih “Ma”dan sonra “Bi” veya “Min” gelir.

 

SÜLEYMAN KARAGÜLLE

Yay. Haz.: REŞAT NURİ EROL

www.akevler.org         (0532) 246 68 92

 

 


Yorumcu 
Yorum 
Reşat Nuri Erol
25.10.2015
13:19


1967...1968...1969...AKEVLER 49 YILDIR ÇALIŞIYOR...2013...2014...2015

BİZLER ÇALIŞIYOR VE YENİ İSLÂM MEDENİYETİ’Nİ KURUYORUZ...

SİZLERİ DE ÇALIŞMALARIMIZA DÂVET EDİYORUZ; BUYURUN, BİRLİKTE ÇALIŞALIM...

ADİL DÜZEN 835

“ADİL DÜZEN” III. BİNYIL MEDENİYETİ PROJESİDİR

BİZE DÜŞEN SADECE MÜBÎN/AÇIK TEBLİĞDİR.” (KUR’AN; Yâsin Sûresi, 36/17)

Haftalık Seminer Dergisi; 835. Hafta - 24 Ekim 2015 - Fiyatı: www.akevler.orga tıklamak!

BU DERGİYİ HER HAFTA OKUTABİLİR.. ÇOĞALTABİLİR.. DAĞITABİLİRSİNİZ...

“ADİL DÜZEN” UYGULAMALARI YAPMAK İÇİN BİZLERE DANIŞABİLİRSİNİZ...

 

*KUR’AN VE İLİM SEMİNERLERİ; 835. SEMİNER

“HİÇ BİLENLER İLE BİLMEYENLER BİR OLUR MU?”      (KUR’AN; Zümer Sûresi, 39/9)

İ L İ M  TALEP ETMEK HER MÜSLÜMANIN ÜZERİNE FARZDIR.”      (Hadis)

Adres: AKEVLER İSTANBUL KOOPERATİFLERİ MERKEZİ,  Zafer Mah. Coşarsu Sk. No: 29 YENİBOSNA / İSTANBUL    Tel: (0212) 452 76 51

Tefsir Seminer Notları Yenibosna’da Cumartesi akşamları okunup tartışılmaktadır.

GAYEMİZ: Bu “SEMİNER NOTLARI”nın İstanbul, Türkiye ve bütün dünyada “OKUNMASI, ANLAŞILMASI VE UYGULANMASI”DIR. Süleyman KARAGÜLLE, Reşat Nuri EROL

 

***

 

*“ADİL DÜZEN” DERSLERİ/YORUMLARI;

Ç Ö Z Ü M !

BİRİNCİ SORUN: BASIN

Süleyman KARAGÜLLE

 

***

 

* SEBÎLURREŞÂD” / MAKALELER

“ADİL DÜZEN”den başka çözümü olan var mı?

Soru-Cevap ile “ADİL DÜZEN” - 1

Diyanet’in gerçekleştirdiği zirveler ve son zirve

Diyanet’in gerçekleştirdiği zirveler ve son zirve-2

Diyanet’in gerçekleştirdiği zirveler ve son zirve-3

Diyanet’in gerçekleştirdiği zirveler ve son zirve-4

Reşat Nuri EROL

 

***

 

HÛD SÛRESİ - 22. Hafta

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ (1) أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ (2) وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعًا حَسَنًا إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ (3) إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (4) أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (5) وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ فِي كِتَابٍ مُبِينٍ (6) وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا وَلَئِنْ قُلْتَ إِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ (7) وَلَئِنْ أَخَّرْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِلَى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ لَيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُ أَلَا يَوْمَ يَأْتِيهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفًا عَنْهُمْ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (8) وَلَئِنْ أَذَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً ثُمَّ نَزَعْنَاهَا مِنْهُ إِنَّهُ لَيَئُوسٌ كَفُورٌ (9) وَلَئِنْ أَذَقْنَاهُ نَعْمَاءَ بَعْدَ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ السَّيِّئَاتُ عَنِّي إِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌ (10) إِلَّا الَّذِينَ صَبَرُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أُولَئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ (11) فَلَعَلَّكَ تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحَى إِلَيْكَ وَضَائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ أَنْ يَقُولُوا لَوْلَا أُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ أَوْ جَاءَ مَعَهُ مَلَكٌ إِنَّمَا أَنْتَ نَذِيرٌ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ (12) أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (13) فَإِلَّمْ يَسْتَجِيبُوا لَكُمْ فَاعْلَمُوا أَنَّمَا أُنْزِلَ بِعِلْمِ اللَّهِ وَأَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَهَلْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ (14) مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمَالَهُمْ فِيهَا وَهُمْ فِيهَا لَا يُبْخَسُونَ (15) أُولَئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الْآخِرَةِ إِلَّا النَّارُ وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا فِيهَا وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (16) أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِنْهُ وَمِنْ قَبْلِهِ كِتَابُ مُوسَى إِمَامًا وَرَحْمَةً أُولَئِكَ يُؤْمِنُونَ بِهِ وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الْأَحْزَابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ فَلَا تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ (17) وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أُولَئِكَ يُعْرَضُونَ عَلَى رَبِّهِمْ وَيَقُولُ الْأَشْهَادُ هَؤُلَاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى رَبِّهِمْ أَلَا لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ (18) الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ (19) أُولَئِكَ لَمْ يَكُونُوا مُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُ مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ (20) أُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ (21) لَا جَرَمَ أَنَّهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ (22) إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَأَخْبَتُوا إِلَى رَبِّهِمْ أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ (23) مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالْأَعْمَى وَالْأَصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا أَفَلَا تَذَكَّرُونَ (24) وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ (25) أَنْ لَا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ أَلِيمٍ (26) فَقَالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ مَا نَرَاكَ إِلَّا بَشَرًا مِثْلَنَا وَمَا نَرَاكَ اتَّبَعَكَ إِلَّا الَّذِينَ هُمْ أَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّأْيِ وَمَا نَرَى لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِبِينَ (27) .قَالَ يَاقَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَآتَانِي رَحْمَةً مِنْ عِنْدِهِ فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْ أَنُلْزِمُكُمُوهَا وَأَنْتُمْ لَهَا كَارِهُونَ (28) وَيَاقَوْمِ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مَالًا إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى اللَّهِ وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّهُمْ مُلَاقُو رَبِّهِمْ وَلَكِنِّي أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ (29) وَيَاقَوْمِ مَنْ يَنْصُرُنِي مِنَ اللَّهِ إِنْ طَرَدْتُهُمْ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ (30) وَلَا أَقُولُ لَكُمْ عِنْدِي خَزَائِنُ اللَّهِ وَلَا أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلَا أَقُولُ إِنِّي مَلَكٌ وَلَا أَقُولُ لِلَّذِينَ تَزْدَرِي أَعْيُنُكُمْ لَنْ يُؤْتِيَهُمُ اللَّهُ خَيْرًا اللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا فِي أَنْفُسِهِمْ إِنِّي إِذًا لَمِنَ الظَّالِمِينَ (31) قَالُوا يَانُوحُ قَدْ جَادَلْتَنَا فَأَكْثَرْتَ جِدَالَنَا فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (32) قَالَ إِنَّمَا يَأْتِيكُمْ بِهِ اللَّهُ إِنْ شَاءَ وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ (33) وَلَا يَنْفَعُكُمْ نُصْحِي إِنْ أَرَدْتُ أَنْ أَنْصَحَ لَكُمْ إِنْ كَانَ اللَّهُ يُرِيدُ أَنْ يُغْوِيَكُمْ هُوَ رَبُّكُمْ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (34) أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ فَعَلَيَّ إِجْرَامِي وَأَنَا بَرِيءٌ مِمَّا تُجْرِمُونَ (35) وَأُوحِيَ إِلَى نُوحٍ أَنَّهُ لَنْ يُؤْمِنَ مِنْ قَوْمِكَ إِلَّا مَنْ قَدْ آمَنَ فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَ (36) وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِأَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا وَلَا تُخَاطِبْنِي فِي الَّذِينَ ظَلَمُوا إِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ (37) وَيَصْنَعُ الْفُلْكَ وَكُلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ مَلَأٌ مِنْ قَوْمِهِ سَخِرُوا مِنْهُ قَالَ إِنْ تَسْخَرُوا مِنَّا فَإِنَّا نَسْخَرُ مِنْكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَ (38) فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ مَنْ يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُقِيمٌ (39) حَتَّى إِذَا جَاءَ أَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُ قُلْنَا احْمِلْ فِيهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَأَهْلَكَ إِلَّا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ وَمَنْ آمَنَ وَمَا آمَنَ مَعَهُ إِلَّا قَلِيلٌ (40) وَقَالَ ارْكَبُوا فِيهَا بِسْمِ اللَّهِ مَجْرَاهَا وَمُرْسَاهَا إِنَّ رَبِّي لَغَفُورٌ رَحِيمٌ (41) وَهِيَ تَجْرِي بِهِمْ فِي مَوْجٍ كَالْجِبَالِ وَنَادَى نُوحٌ ابْنَهُ وَكَانَ فِي مَعْزِلٍ يَابُنَيَّ ارْكَبْ مَعَنَا وَلَا تَكُنْ مَعَ الْكَافِرِينَ (42) قَالَ سَآوِي إِلَى جَبَلٍ يَعْصِمُنِي مِنَ الْمَاءِ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ إِلَّا مَنْ رَحِمَ وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَقِينَ (43) وَقِيلَ يَاأَرْضُ ابْلَعِي مَاءَكِ وَيَاسَمَاءُ أَقْلِعِي وَغِيضَ الْمَاءُ وَقُضِيَ الْأَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَقِيلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ (44) وَنَادَى نُوحٌ رَبَّهُ فَقَالَ رَبِّ إِنَّ ابْنِي مِنْ أَهْلِي وَإِنَّ وَعْدَكَ الْحَقُّ وَأَنْتَ أَحْكَمُ الْحَاكِمِينَ (45) قَالَ يَانُوحُ إِنَّهُ لَيْسَ مِنْ أَهْلِكَ إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ فَلَا تَسْأَلْنِ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنِّي أَعِظُكَ أَنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِلِينَ (46) قَالَ رَبِّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ أَنْ أَسْأَلَكَ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ وَإِلَّا تَغْفِرْ لِي وَتَرْحَمْنِي أَكُنْ مِنَ الْخَاسِرِينَ (47) قِيلَ يَانُوحُ اهْبِطْ بِسَلَامٍ مِنَّا وَبَرَكَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلَى أُمَمٍ مِمَّنْ مَعَكَ وَأُمَمٌ سَنُمَتِّعُهُمْ ثُمَّ يَمَسُّهُمْ مِنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ (48) تِلْكَ مِنْ أَنْبَاءِ الْغَيْبِ نُوحِيهَا إِلَيْكَ مَا كُنْتَ تَعْلَمُهَا أَنْتَ وَلَا قَوْمُكَ مِنْ قَبْلِ هَذَا فَاصْبِرْ إِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّقِينَ (49) وَإِلَى عَادٍ أَخَاهُمْ هُودًا قَالَ يَاقَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ إِنْ أَنْتُمْ إِلَّا مُفْتَرُونَ (50) يَاقَوْمِ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى الَّذِي فَطَرَنِي أَفَلَا تَعْقِلُونَ (51) وَيَاقَوْمِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُرْسِلِ السَّمَاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا وَيَزِدْكُمْ قُوَّةً إِلَى قُوَّتِكُمْ وَلَا تَتَوَلَّوْا مُجْرِمِينَ (52) قَالُوا يَاهُودُ مَا جِئْتَنَا بِبَيِّنَةٍ وَمَا نَحْنُ بِتَارِكِي آلِهَتِنَا عَنْ قَوْلِكَ وَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنِينَ (53) إِنْ نَقُولُ إِلَّا اعْتَرَاكَ بَعْضُ آلِهَتِنَا بِسُوءٍ قَالَ إِنِّي أُشْهِدُ اللَّهَ وَاشْهَدُوا أَنِّي بَرِيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ (54) مِنْ دُونِهِ فَكِيدُونِي جَمِيعًا ثُمَّ لَا تُنْظِرُونِ (55) إِنِّي تَوَكَّلْتُ عَلَى اللَّهِ رَبِّي وَرَبِّكُمْ مَا مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا إِنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (56) فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقَدْ أَبْلَغْتُكُمْ مَا أُرْسِلْتُ بِهِ إِلَيْكُمْ وَيَسْتَخْلِفُ رَبِّي قَوْمًا غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّونَهُ شَيْئًا إِنَّ رَبِّي عَلَى كُلِّ شَيْءٍ حَفِيظٌ (57) وَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا نَجَّيْنَا هُودًا وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَنَجَّيْنَاهُمْ مِنْ عَذَابٍ غَلِيظٍ (58) وَتِلْكَ عَادٌ جَحَدُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ وَعَصَوْا رُسُلَهُ وَاتَّبَعُوا أَمْرَ كُلِّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ (59) وَأُتْبِعُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةً وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ أَلَا إِنَّ عَادًا كَفَرُوا رَبَّهُمْ أَلَا بُعْدًا لِعَادٍ قَوْمِ هُودٍ (60) وَإِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا قَالَ يَاقَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ هُوَ أَنْشَأَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ وَاسْتَعْمَرَكُمْ فِيهَا فَاسْتَغْفِرُوهُ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ إِنَّ رَبِّي قَرِيبٌ مُجِيبٌ (61) قَالُوا يَاصَالِحُ قَدْ كُنْتَ فِينَا مَرْجُوًّا قَبْلَ هَذَا أَتَنْهَانَا أَنْ نَعْبُدَ مَا يَعْبُدُ آبَاؤُنَا وَإِنَّنَا لَفِي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَا إِلَيْهِ مُرِيبٍ (62) قَالَ يَاقَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَآتَانِي مِنْهُ رَحْمَةً فَمَنْ يَنْصُرُنِي مِنَ اللَّهِ إِنْ عَصَيْتُهُ فَمَا تَزِيدُونَنِي غَيْرَ تَخْسِيرٍ (63) وَيَاقَوْمِ هَذِهِ نَاقَةُ اللَّهِ لَكُمْ آيَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ فِي أَرْضِ اللَّهِ وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ قَرِيبٌ (64) فَعَقَرُوهَا فَقَالَ تَمَتَّعُوا فِي دَارِكُمْ ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ ذَلِكَ وَعْدٌ غَيْرُ مَكْذُوبٍ (65) فَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا نَجَّيْنَا صَالِحًا وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَمِنْ خِزْيِ يَوْمِئِذٍ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْقَوِيُّ الْعَزِيزُ (66) وَأَخَذَ الَّذِينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَةُ فَأَصْبَحُوا فِي دِيَارِهِمْ جَاثِمِينَ (67) كَأَنْ لَمْ يَغْنَوْا فِيهَا أَلَا إِنَّ ثَمُودَ كَفَرُوا رَبَّهُمْ أَلَا بُعْدًا لِثَمُودَ (68) وَلَقَدْ جَاءَتْ رُسُلُنَا إِبْرَاهِيمَ بِالْبُشْرَى قَالُوا سَلَامًا قَالَ سَلَامٌ فَمَا لَبِثَ أَنْ جَاءَ بِعِجْلٍ حَنِيذٍ (69) فَلَمَّا رَأَى أَيْدِيَهُمْ لَا تَصِلُ إِلَيْهِ نَكِرَهُمْ وَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً قَالُوا لَا تَخَفْ إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَى قَوْمِ لُوطٍ (70) وَامْرَأَتُهُ قَائِمَةٌ فَضَحِكَتْ فَبَشَّرْنَاهَا بِإِسْحَاقَ وَمِنْ وَرَاءِ إِسْحَاقَ يَعْقُوبَ (71) قَالَتْ يَاوَيْلَتَا أَأَلِدُ وَأَنَا عَجُوزٌ وَهَذَا بَعْلِي شَيْخًا إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عَجِيبٌ (72) قَالُوا أَتَعْجَبِينَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ رَحْمَةُ اللَّهِ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ أَهْلَ الْبَيْتِ إِنَّهُ حَمِيدٌ مَجِيدٌ (73) فَلَمَّا ذَهَبَ عَنْ إِبْرَاهِيمَ الرَّوْعُ وَجَاءَتْهُ الْبُشْرَى يُجَادِلُنَا فِي قَوْمِ لُوطٍ (74) إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَحَلِيمٌ أَوَّاهٌ مُنِيبٌ (75) يَاإِبْرَاهِيمُ أَعْرِضْ عَنْ هَذَا إِنَّهُ قَدْ جَاءَ أَمْرُ رَبِّكَ وَإِنَّهُمْ آتِيهِمْ عَذَابٌ غَيْرُ مَرْدُودٍ (76) وَلَمَّا جَاءَتْ رُسُلُنَا لُوطًا سِيءَ بِهِمْ وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًا وَقَالَ هَذَا يَوْمٌ عَصِيبٌ (77) وَجَاءَهُ قَوْمُهُ يُهْرَعُونَ إِلَيْهِ وَمِنْ قَبْلُ كَانُوا يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ قَالَ يَاقَوْمِ هَؤُلَاءِ بَنَاتِي هُنَّ أَطْهَرُ لَكُمْ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَلَا تُخْزُونِ فِي ضَيْفِي أَلَيْسَ مِنْكُمْ رَجُلٌ رَشِيدٌ (78)

 

***

 

قَالُوا لَقَدْ عَلِمْتَ مَا لَنَا فِي بَنَاتِكَ مِنْ حَقٍّ وَإِنَّكَ لَتَعْلَمُ مَا نُرِيدُ (79) قَالَ لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً أَوْ آوِي إِلَى رُكْنٍ شَدِيدٍ (80) قَالُوا يَالُوطُ إِنَّا رُسُلُ رَبِّكَ لَنْ يَصِلُوا إِلَيْكَ فَأَسْرِ بِأَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ اللَّيْلِ وَلَا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ أَحَدٌ إِلَّا امْرَأَتَكَ إِنَّهُ مُصِيبُهَا مَا أَصَابَهُمْ إِنَّ مَوْعِدَهُمُ الصُّبْحُ أَلَيْسَ الصُّبْحُ بِقَرِيبٍ (81) فَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا جَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهَا حِجَارَةً مِنْ سِجِّيلٍ مَنْضُودٍ (82) مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ وَمَا هِيَ مِنَ الظَّالِمِينَ بِبَعِيدٍ (83)

 

***

 

قَالُوا لَقَدْ عَلِمْتَ مَا لَنَا فِي بَنَاتِكَ مِنْ حَقٍّ وَإِنَّكَ لَتَعْلَمُ مَا نُرِيدُ (79)

QAvLUv LaQaD GaLiMTa MAvLaNAv FIy BaNAvTiKa MiN XaqQın VaEinNAKa LaTaGLaMu MAv NUvRIyDu

“Bintlerinde bir hakkımızın olmadığını sen ilmetmektesin. Neyi murad ettiğimizi de sen ilmediyorsun.”

... ... ...





YorumYap

Çok Okunan Seminerler
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 834
Hûd Sûresi Tefsiri 74-78. Âyetler
17.10.2015 6976 Okunma
11 Yorum 15.11.2015 22:07
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 845
İbrahim Sûresi Tefsiri 1-4. Âyetler
2.1.2016 6765 Okunma
1 Yorum 02.01.2016 21:41
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 863
Hicr Suresi Tefsiri 48-56. Ayetler
7.5.2016 6250 Okunma
1 Yorum 08.05.2016 07:02
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 864
Hicr Suresi Tefsiri 57-66. Ayetler
14.5.2016 5796 Okunma
2 Yorum 15.05.2016 08:48
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 853
İbrahim Sûresi Tefsiri 35-41. Âyetler
27.2.2016 5364 Okunma
1 Yorum 06.03.2016 14:57
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 858
Hicr Sûresi Tefsiri 10-15. Âyetler
2.4.2016 5301 Okunma
2 Yorum 03.04.2016 10:18
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 862
Hicr Suresi Tefsiri 39-47. Ayetler
30.4.2016 5233 Okunma
1 Yorum 01.05.2016 07:57
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 838
Hûd Sûresi Tefsiri 90-95. Âyetler
14.11.2015 5188 Okunma
3 Yorum 21.11.2015 15:31
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 944
Kehf Suresi Tefsiri 107-110. Ayetler
23.12.2017 5058 Okunma
1 Yorum 28.12.2017 19:52
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 841
Hûd Sûresi Tefsiri 109-113. Âyetler
5.12.2015 4960 Okunma
1 Yorum 05.12.2015 22:42
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 855
İbrahim Sûresi Tefsiri 47-52. Âyetler
12.3.2016 4893 Okunma
1 Yorum 14.03.2016 09:38
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 865
Hicr Suresi Tefsiri 67-77. Ayetler
21.5.2016 4741 Okunma
1 Yorum 21.05.2016 21:37
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 842
Hûd Sûresi Tefsiri 114-116. Âyetler
12.12.2015 4507 Okunma
2 Yorum 20.12.2015 12:52
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 819
Hûd Sûresi Tefsiri 17-22. Ayetler
20.6.2015 4505 Okunma
1 Yorum 25.06.2015 04:09
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 852
İbrahim Sûresi Tefsiri 32-34. Âyetler
20.2.2016 4492 Okunma
1 Yorum 14.03.2016 09:40
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 824
Hûd Sûresi Tefsiri 37-40. Âyetler
1.8.2015 4341 Okunma
1 Yorum 11.08.2015 17:48
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 823
Hûd Sûresi Tefsiri 32-36. âyetler
25.7.2015 4329 Okunma
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 835
Hûd Sûresi Tefsiri 79-83. Âyetler
24.10.2015 4287 Okunma
1 Yorum 25.10.2015 13:19
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 833
Hûd Sûresi Tefsiri 69-73. Âyetler
10.10.2015 4172 Okunma
1 Yorum 10.10.2015 23:53
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 843
Hûd Sûresi Tefsiri 117-119. Âyetler
19.12.2015 4166 Okunma
1 Yorum 20.12.2015 06:15
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 949
Meryem Suresi Tefsiri 23-26. Ayetler
27.1.2018 4157 Okunma
1 Yorum 28.01.2018 07:59
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 815
Hûd Sûresi Tefsiri 4-6. Ayetler
23.5.2015 4133 Okunma
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 846
İbrahim Sûresi Tefsiri 5-8. Âyetler
9.1.2016 4084 Okunma
1 Yorum 17.01.2016 08:17
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 832
Hûd Sûresi Tefsiri 64-68. Âyetler
3.10.2015 4065 Okunma
1 Yorum 03.10.2015 21:47
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 808
YUNUS SURESİ TEFSİRİ 90-92.AYETLER -FİRAVUN ÖLDÜ MÜ?
4.4.2015 4063 Okunma
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 827
Hûd Sûresi Tefsiri 48-49. Âyetler
22.8.2015 4024 Okunma
1 Yorum 25.08.2015 20:45
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 840
Hûd Sûresi Tefsiri 102-108. Âyetler
28.11.2015 3995 Okunma
1 Yorum 30.11.2015 09:48
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 828
Hûd Sûresi Tefsiri 50-52. Âyetler
29.8.2015 3970 Okunma
1 Yorum 05.09.2015 13:29
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 830
Hûd Sûresi Tefsiri 58-60. Âyetler
12.9.2015 3968 Okunma
1 Yorum 18.09.2015 07:28
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 844
Hûd Sûresi Tefsiri 120-123. Âyetler
26.12.2015 3967 Okunma
2 Yorum 27.12.2015 13:32
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 837
Hûd Sûresi Tefsiri 87-89. Âyetler
7.11.2015 3944 Okunma
2 Yorum 08.11.2015 18:47
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 900
İsra Suresi Tefsiri 23-27. Ayetler
4.2.2017 3944 Okunma
1 Yorum 05.02.2017 09:37
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 850
İbrahim Sûresi Tefsiri 23-26. Âyetler
6.2.2016 3931 Okunma
4 Yorum 07.02.2016 19:39
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 817
Hûd Sûresi Tefsiri 9-12. Âyetler
6.6.2015 3923 Okunma
3 Yorum 25.06.2015 04:16
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 870
Nahl Suresi Tefsiri 5-9. Ayetler
25.6.2016 3914 Okunma
1 Yorum 26.06.2016 10:29
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 839
Hûd Sûresi Tefsiri 96-101. Âyetler
21.11.2015 3864 Okunma
1 Yorum 22.11.2015 09:32
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 826
Hûd Sûresi Tefsiri 45-47. Âyetler
16.8.2015 3841 Okunma
1 Yorum 16.08.2015 19:50
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 836
Hûd Sûresi Tefsiri 84-86. Âyetler
31.10.2015 3820 Okunma
1 Yorum 31.10.2015 19:43
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 825
Hûd Sûresi Tefsiri 41-44. Âyetler
8.8.2015 3801 Okunma
2 Yorum 11.08.2015 17:51
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 848
İbrahim Sûresi Tefsiri 12-17. Âyetler
23.1.2016 3785 Okunma
1 Yorum 23.01.2016 22:00
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 860
Hicr Suresi Tefsiri 23-30 Ayetler
16.4.2016 3781 Okunma
1 Yorum 17.04.2016 10:06
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 856
Hicr Sûresi Tefsiri 1-8. Âyetler
19.3.2016 3770 Okunma
1 Yorum 20.03.2016 10:41
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 829
Hûd Sûresi Tefsiri 53-57. Âyetler
5.9.2015 3741 Okunma
1 Yorum 05.09.2015 20:25
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 831
Hûd Sûresi Tefsiri 61-63. Âyetler
19.9.2015 3712 Okunma
1 Yorum 20.09.2015 18:10
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 849
İbrahim Sûresi Tefsiri 18-22. Âyetler
30.1.2016 3705 Okunma
1 Yorum 01.02.2016 14:41
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 861
Hicr Suresi Tefsiri 31-38 Ayetler
23.4.2016 3542 Okunma
1 Yorum 24.04.2016 05:35
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 847
İbrahim Sûresi Tefsiri 9-11. Âyetler
16.1.2016 3538 Okunma
1 Yorum 17.01.2016 08:15
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 859
Hicr Sûresi Tefsiri 16-22. Âyetler
9.4.2016 3529 Okunma
1 Yorum 14.04.2016 03:12
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 816
Hûd Sûresi Tefsiri 7-9. Ayetler
30.5.2015 3501 Okunma
Süleyman Karagülle
Kuran Seminerleri 818
Hûd Sûresi Tefsiri 13-16. Âyetler
13.6.2015 3436 Okunma
2 Yorum 25.06.2015 04:19