biyografim-ben kimim
Süleyman Karagülle
134 Okunma
SÜLEYMAN KARAGÜLLE KİMDİR-8

                                                                      

Çağdaş  Bir Ütopya AKEVLERKOOPERATİFİ

 

İslamcı yapılanmaların çoğunluğa yakın kısmı,
Hz. Muhammed ve Dört Halife dönemini, yani
Asr-ı Saadet'i referans alıp, bu referansı günü-
müz Türkiyesi için somutlaştır(a)mazken İz-
mir'de bir grup müslüman referans sistemlerini
daha da geniş tutarak, ütopik sayılabilecek bir
toplum projesini ayrıntılandırıyor ve şimdiden
bunu uygulamaya çalışıyorlar,.

 

Bu ütopyanın fikir babası 1928 yılında Artvin'in ıssız bir köyünde doğan, medrese tahsilli babasından Kuran ve Arapça öğrenen, İTÜ Elektrik Fakültesi'nden mezun olduktan sonra 14 yıl devlet memurluğu, bir ara da serbest inşaatçılık yapan Süleyman Karagülle. Karagülle için toplumsal yaşamın en hayati kavramı meşruiyet. "Daha lisedeyken meşru yaşama kararı aldım. Bana göre meşru yaşamak demek, makul olmasa da yürür­lükteki mevzuata uyarak kendi inanç ve anlayışına uygun yaşamaktır" sözleri Karagülle'yi her türlü meşruiyetin tek kaynağını Allah'ta ve O'nun indirdiklerinde bulan, bu nedenle de bütün çalışmalarını nihai olarak bir şeriat düzenine yönelten İslamcılardan ayırıyor.

Karagülle, İslamcıların çoğunluğuyla olan temel ayrılığını birçok tali konuda da sürdürüyor. Örneğin onun din-devlet ilişkilerini yorumlayışı laikliğe oldukça yakın. Şöyle diyor: "İslamiyette hükümler dinî ve kazaî olmak üzere iki türlüdür. Dinî hükümleri insan kendi içtihadına göre, an­ladığı şekilde yapmakla mükellef olup hesabını, yalnız Allah'a verir. Hata­dan sorumlu olmayıp kötü niyetinden sorumludur. Allah'tan başka kimse, devlet dahil, buna karışamaz. Kazaî hükümleri yerine getirebilmek için ise başka insanlarla anlaşmak gerekir. Bu insanların müslüman olması gerek­mez. Bu hükümler ancak diğer gruplar da kabul ederse yürürlüğe girece­ğinden, müslüman, hükmün asıl şekliyle uygulanmasını arzuladığı hailde, diğer gruplarla anlaşabilmek için taviz verebilir. Taviz verdikten sonra buna uymak zorundadır. Yani bir müslüman eğer anlaşmışsa gayri İslami düzene de uymak zorundadır. Dayanılmayacak durumda ise isyan etmeyecek, mevzuatı çiğnemeyecek, gerekiyorsa o ülkeyi terk edecektir. Ona farz olan budur." Karagülle, Türkiye'yi "dar-ül harp" kabul edip devletle savaşan İslamcıları eleştiriyor. Ona göre "ülkelerdeki hukuk sistemine.göre; ülkeler dar-ül harp veya dar-ül İslam kabul edilir. Sivil hukuk sisteminin' uygulandığı ülkeler dar-ül İslam sayılır. Sivil hukukta haklı kimse, kuvvetli de odur. Herkes mevzuata uymak zorundadır, sorumluluk şahsidir,; başarı meşru davranışla ölçülür ve cezalar sonuçlara değil fiillere verilir. Askeri hukukun uygulandığı ülkeler dar-ül harptır.. Askeri hukukta kuv­vetli kimse, haklı da odur, mevzuata değil amirin emrine.uyulur, cezalar’ fiile değil sonuçlara verilir. Giriş ve çıkışın serbest olduğu yabancı ülkeler de dar-ül İslam kabul edilir. Giriş ve çıkışın yasak olduğu yabancı ülkeler; dar-ül harp sayılır."   .                     

MEZOPOTAMYA MODELİ İSLAM KOMÜNÜ

Süleyman Karagülle, büyük bir tutkuyla ayrıntılandırdığı ve çok dar bir çevre tarafından benimsenen ütopyasını şöyle özetliyor: "Biz diyoruz ki gündüz şehir hayatından bunalan insanlar en azından akşam rahat etsin. Bi­zim hedefimiz aldığımız birbirine yakın iki arsanın birinde bin hanelik bir site, diğerinde de o insanların çalışacağı işyerleri kurmak. Böylece ev-iş arasındaki trafiği de kolaylaştıracağız. Amacımız faizsiz ortaklık sistemi ve yarışmalı gruplar sistemine dayalı bir kent yapmak. Benim kafamda şöyle bir hayat var: İnsanlar güneş doğmadan iki saat önce kalkacak. Müslümansa namazını kılacak. Sonra herkes kalkıp mescide gelecek. Orada nereye gideceğini, ne iş yapacağını öğrenecek. Buraya kadınlar, çocuklar, yaşlılar da gelecek. Sonra insanlar işlerine, çalışamayacak durumda olanlar

ise eğlenecekleri yerlere gidecek. İnsanları işlerine vasıtalarımız bedava taşıyacak. Mesai altı saat sürecek. Saat 6'da başlayıp, 12'de bitecek. Sonra insanlar yeniden toplanacak, ezanla veya belki borazanla. Namazını kılacaklar. Sonra öğle tatili geliyor. Saat 3’e kadar. Bunun ardından fertler kendilerine ait işleri yapacaklar. İsteyen bahçesiyle uğraşır. Belki ressam­dır tablosunu yapar, satranç oynar, araştırmasını yapar. Yani artık o toplu­luğun içinde bireydir. Akşam üzeri gene toplanıyorlar saat 6'da. 6’dan 8'e kadar sohbet vardır. Birçok salonumuz olacak. Bir salonda televizyon sey­redilir, diğerinde video olur. Bir başkasında seminer, tartışma vb. olur. Bu­günkü sosyal hayatın gereği olan şeyler konuşulur. Salonlarda gene kadın, çocuk, yaşlı, genç hep bir arada olacak."

Karagülle, yalnızca kendi sitelerini kurup toplumun geri kalan çoğun­luğuyla ilgilenmemek yoluna sapmıyor. "Meşru yaşamak isteyip, arala­rında anlaşabilecek grupları kendi sitelerini kurmaya çağırıyor. Topluluk­lara uyum sağlayamayanların iç sorunlar çıkarmak yerine özgür bir şekilde ayrılıp yeni bir grup kurmalarını veya başka bir gruba geçmelerini istiyor.

Küçük sitelerden oluşan toplum projesini şöyle kuramsallaştırıyor Ka­ragülle: "Sosyal bakımdan çözüm, merkezi devlet yerine, kentlerin olu­şumu. Bunu tarihte Mezopotamya’da görüyoruz. İnsanların problemi, bir­liği düzeni bozmadan hürriyettir. Asgari on siyasi parti olmalı ki vatan­daş siyasi hürriyetini kullansın. On tane mezhep olmalı ki dini hürriyetini kullansın. Sonra bir tek üniversite olmamalı. Mesela İran’da tek üniversite var, başı açık olan kızlar gidemiyor, Türkiye'de de başı kapalı olanlar. Bü­tün bunların dışında, yerinde yönetim sistemi oluşturup küçük belediyeler kendi yönetimlerini kurmalı."

Karagülle, bu projenin Almanya, ABD, İngiltere gibi Batılı ülkelerde ve "1950 sonrasında, Batı demokrasisini benimseyen Türkiye'de mümkün" olduğu görüşünde. İran, Suudi Arabistan gibi müslüman ülkelerde ise düzenin buna mani olacağına inanıyor.

23 YILLIK BİR DENEY: AKEVLER KOOPERATİFİ

Hem mevzuata, hem de inançlarına uygun bir yaşam sürdürmek isteyen Süleyman Karagülle'nin iki büyük sıkıntısı olmuş: Rüşvet ve faiz. İşte bu sıkıntıları aşabilmek için verdiği mücadele onu bir kooperatif kurmaya kadar götürmüş. Akevler Kredi ve Yardımlaşma Kooperatifi'nin öyküsünü

Karagülle’den dinleyelim:

"Arkadaşlarımla görüştüm. 42 kişiden biner lira, birkaç tanıdıktan beşer bin lira topladım ve kendilerine bir kooperatif kurmak istediğimi, rüşvet vermeyeceğimi, faizle kredi almayacağımı, bu nedenle paralarının batabi- leceğini kabul ederek vermelerini söyledim. Toplanan parayla 1967 sonun­da yirmi dönümlük yer aldık ve kooperatifi kurduk. Kooperatifin gayesi 'Çalışmada ve yaşamada birbirleriyle anlaşabilecek kimseleri bir araya ge­tirerek aralarında iktisadi, içtimai, ilmi ye ahlaki dayanışmayı ve yardım­laşmayı sağlamaktır' şeklinde belirlendi. Başlangıçta büyük bir katılma oldu. Apartman inşaatına başladım. Üyeler dar gelirli kişiler olduğu için belirli meblağlar yatırma mecburiyeti koşmadık, herkes istediği zaman, istediği kadar para yatıracaktı. Önce yatıranların para değerini korumak için ; demir-çimento birimi (DÇ= 10 kg demir + bir torba çimento fiyatı) tarif et­tik ve herkesin hesabını tutarken, yatırdıkları paraların o günkü DÇ değer­lerini de hesaplayıp işlemeye ve yatırımını DÇ ile değerlendirmeye karar verdik. Halen her ortağın cari hesabı TL ile DÇ cinsinden iki kolonda tu­tulur. Yatırdığı veya çektiği, DÇ cinsi esas alınarak değerlendirilir. Daire bedelleri DÇ cinsinden belirlenmekte, en çok DÇ yatırana daire seçme hakkı tanınmaktadır. Kooperatifte işi yapan müteşebbisler yaptıkları işin bedeli üzerinden belli bir oranda kâr alırlar. Çalışan ortaklar saat ücreti ile veya götürü çalışırlar. Saat ücretleri veya götürü iş bedelleri DÇ cinsinden belirlenir ve ödemeler DÇ'nin o günkü TL değeri üzerinden yapılır. Yatı­rımların düzensiz ve az olması, ayrıca bankadan faizle kredi alınmaması nedeniyle inşaatlar yavaş tamamlanmaktadır. Hesaplar kooperatif tarafın­dan tutulur, bu iş için teşebbüsten pay alır. Kooperatif içinde yeni şubeler kurduk, ortakları adi ortaklıklar olarak organize ediyoruz. Kooperatif ve şubeleri hizmet ortağı olarak katılmaktadır. Kendisi bunun dışında bir iş yapmamaktadır. Ortaklar işlerini adi ortaklık içinde görmektedirler. Burala­ra yeni ortaklar kaydediyoruz. Yukarıdaki sisteme benzer şekilde çalışan yeni teşebbüslere giriştik. Zamanla alınan yerler değerlendi. Ortaklara ait olmayıp kooperatifin olan yerlerin bazılarını satarak sermaye oluşturmakta ve bu sermayeyi müteşebbislere kredi olarak vermekteyiz. Bir yer satıl­dığında yerine yeni bir yer alarak sermaye kaynağının tükenmesini önle­mekteyiz. Bu faaliyetlerde yönetim kurulu üyeleri hiçbir ücret almamak­tadırlar." .

Akevler Kooperatifî'nde çoğunluk ile karar alınmıyor. Çünkü çoğunluk

sisteminde güçlünün zayıfı ezdiğine inanılıyor. Topluluk içinde anlaşmaz­lık çıkması durumunda farklı görüşler ayrılıp, hemen iki şube yapılıyor. Örneğin 1988 yılında kalabalık bir grubun ayrılıp başka bir kooperatif kurması, Akevler'in Karagülle'den sonraki önemli isimlerinden, 9 Eylül Üniversitesi öğretim üyesi hukukçu Doç. Süleyman Akdemir'i sevindir­miş. "Bizden ayrı düşündükleri belli. Onlarla niye uğraşalım ki Bir arada kalmanın anlamı kalmadı " diyen Akdemir sözlerini şöyle bağlıyor: "Sistem zaten bu. Ayrılmalara, fikir ayrılıklarına rağmen ayakta kalabilen, yıkılmayan bir model oluşturmak."

Akevler'in yönetim kurulu için listeler, adaylar çekişmiyor. Çünkü yöneticiliği "hak edenler", aritmetik olarak belirleniyor ve istisnasız bütün üyeler geleneksel olarak bu "adaylara" oylarım veriyorlar. Kooperatifin haftada iki kez yaptığı yönetim kurulu toplantıları bütün ortaklara ve hatta dileyen herkese açık. Katılan, toplantı defterine adını yazıyor. Zamanında gelen iki, geç gelen bir puan alıyor. Genel kurul öncesi bu puanlar hesap­lanıyor ve en yüksek puandakiler otomatikman yönetim kurulu üyesi oluyor.

Kooperatifin "hizmet ortağı" olarak verdiği hizmetler ise şunlar: Mua­mele, yani şirketin yazışmalarının yapılması. Muhasebe, şirketin bütün hesaplarının, kooperatifin muhasipleri tarafından görülmesi. Muhafaza, yani şirketin ortak mallarının korunması.. Murakabe, yani şirketin inşaat yaparken kullanılan malzemeleri, kooperatifin mühendislerine kontrol et­tirmesi. Müdafaa, "haklı olarak" mahkemeye düşen ortakların kooperatif avukatlarınca savunulması. Reklam, ortakların faaliyetlerinin tanıtılması. Tartışma, iş kurmak isteyen ortakların birbirlerine haberdar edilmesi. Yar­dımlaşma, başına beklenmedik bir olay gelen ortaklara maddi yardımda bu­lunulması. Ve hakemlik. Kooperatifin ana sözleşmesinde "Gerek ortaklık camiası içinde, gerekse ortaklar arasında çıkacak her türlü anlaşmazlıklar hakemler yoluyla halledilir" hükmü ve geniş açıklamalar var. Uygulama özetle şöyle: Kooperatifin 20'ye yakın uzman hakemi var. Davacı ve da­valı bunlardan birer tanesini seçiyor. Bu iki hakemin incelemesinden sonra alınan karara ise herkes uymak zorunda.

Başlangıçta Akevler Kooperatifi'ne gösterilen geniş ilgi ve destek bir­çok kesim tarafından yürütülen aleyhte propagandalarla zayıfladı, ortakla­rın sayısı azaldı. Bu karşı propagandalar kooperatifle şu ya da bu nedenle anlaşmazlığa düşen kişilerce yürütüldü. Özellikle, Akevler'in, İzmir'deki

Özdemir Çelik Döküm Sanayii ve Ticaret A.Ş.'nin hisselerini satın alması ve değeri milyarları bulan şirketin fabrikasını işletmeye çalışması sırasında çok sayıda ihbar yapıldı. Kooperatif yöneticileri DGM'ye şikâyet edildi ve aklandılar. Haklarında birçok ticari dava açıldı. Süleyman Ka­ragülle şöyle yakınıyor: "Yönetim kurulunun zamanını mahkeme kapıla­rında dava takibi ile geçirmesi ve bazen de haksız kararların alınmış olması üzücüdür. Basında da aleyhimizde yalan haberler yayınlandı. Çok önce kooperatifimizin değişik şubeleriyle ortak olan bazı üyelerimiz za­manla mesleklerinde ilerlediler, öğretim üyesi, bakan, vali oldular. Bu ki­şiler zaman zaman basında değişik gayelerle kooperatif üyesi olarak açık­landı. Bu ortakların zamanla devlet kademelerinde yükselmeleri kooperati­fimize herhangi bir avantaj sağlamamıştır."

Bunların dışında, Karagülle ve Akevler girişimi, İslamcı grup ve çev­relerin de saldırılarına maruz kaldı. Karagülle'nin bireyi öne çıkarması, katı mezhepçi anlayışların aksine "içtihad kapısının açık olduğunu" savun­ması ve herkesi içtihad özgürlüğünü kullanmaya davet etmesi; bu yak­laşımından hareketle, devlete verilen verginin zekat yerine geçtiği; Hac'ın bir fuar gibi düzenlenmesi gerektiği; takke, takunya, tespih, seccade gibi zorunlulukların olmadığı; kadınların da erkeklerle birlikte namaz kılabile­ceği, her türden toplumsal faaliyette aktif olarak yer almaları gerektiği gibi "çağdaş" İslam yorumlan geniş tepkiler doğurdu,

Yine de bütün İslami eleştirilerine rağmen, çok sayıda İslamcı bir daire sahibi olabilmek gibi somut gerekçelerle kooperatife üye oldular. Ancak Karagülle, binlerce ortak arasından kendi ütopyasına inanan 15-20 kişiyle yetinmek durumunda kaldı. Bunlardan iktisatçı Doç. Arif Ersoy amaçlarını şöyle özetliyor: "Bizim olayımız bir laboratuvar. Bir çölün ortasındaki bir vaha gibi. O vahaya testilerle su taşımaya çalışıyoruz." Doç. Ersoy, ken­dilerinin "Mazdek cemaatinden, Şeyh Bedrettin'den, ütopik sosyalist Robert Owen'dan, Tito deneyiminden" etkilenmiş olabileceklerini ama "bam­başka bir şeyi gerçekleştirmek istediklerini" söylüyor.

Karagülle ve yakın çevresi kolektif araştırmalarla görüşlerini kitaplar haline getirip yayınlıyorlar. Diğer bir deyişle faaliyetlerini kooperatifin çerçevesinden öteye götürüp bir düşünce hareketi oluşturmak istiyorlar. Bu çevrenin en

genç isimlerinden Kazım Erten kendilerinin "kolektivist" yön­lerinin ağır bastığını söylüyor.

Doç. Süleyman Akdemir ise kendilerine en uygun tanımın "laik müslümanlar" ya da "toplumcu

 müslümanlar" olduğu görüşünde.

 Uygun gördükleri sıfatlardan da anlaşılabileceği gibi modern anlamda bir İslam komününün uygulayıcıları olan bu kişiler, İslam'ı katı bir poli­tik ideoloji olarak kabullenen İslamcı kesimlerle mesafelerini iyice açma­ya çalışıyorlar. Süleyman Karagülle'nin şu sözleri, söz konusu çabanın köklerini gündelik yaşamdaki deneyimlerden bulduğunu gösteriyor: "İflastan kurtardığımız Özdemir A.Ş.'nin ortakları vesilesiyle dini vecibe­leri yerine getirmeyen kesimle de diyalog kurduk. Onlar bizi dini vecibele­ri yerine getirenlerden daha çok desteklediler ve sözlerinde durdular. Bundan son derece memnun olduk."

Süleyman Karagülle ve arkadaşlarının girişimlerinin çok geniş kitlelerce onaylanması ve benimsenmesi mümkün değil. Zaten onların da "in­sanları kendilerine bağlamak, itaat ettirmek" gibi bir amaçları yok. Yani iktidara talip değiller. İnandıkları gibi yaşamak, başkaları tarafından "mev­zuata uygun, meşru hayatlarına" müdahale edilmemesini istiyorlar.

Akevler olayının Türkiye için önemi, modernleşme sürecinin müslü­manları ne tür arayışlara sevk edebileceğine çarpıcı bir örnek olmasından; yalnızca müminliklerinin insanları doğrudan doğruya aynı toplumsal cephe içinde bir araya getirmeye yetmediğini, diğer bir deyişle toplumsal yaşam pratiğinde pekâlâ bir müminle bir dinsizin, aynı inanışta oldukları kişilerden daha fazla anlaşabileceğini göstermesinden geliyor.

RUŞEN ÇAKIRIN 1986 YILINDA YAYINLADIĞI AYET VE SLOGAN KİTABINDAN