YENİ ANAYASAYA GEÇİŞ ÖNERİSİ karagülle-akdemir
Süleyman Karagülle
1661 Okunma
14-İKİNCİ BÖLÜM-SAYFA108-130

İKİNCİ BÖLÜM

değişmez hükümler

 

 

Yapılan tarihi açıklamalar ve değerlendirmelerden sonra anayasanın değişmez nitelikteki hükümlerine geçebiliriz. Bu hükümler bize göre irsi nitelikte olup bu nedenle değiştirilmesi doğru değildir. Önce anayasa metnini verelim ve daha sonra bu metin içinde yer almış olan her bir kelimeyi açıklayalım.

"Resmi dili Türkçe, merkezi Ankara, bayrağı al zemin üzerinde beyaz ay yıldız, Marşı Akif'in İstiklal şiiri olan, ülkesi ve ulusu ile bölünmez bir bütün olarak, Türk halklarının, Türkiye'de kurduğu Türkiye Cumhuriyeti, İnsanlık içinde, yerinden yönetime saygılı, çoğulcu demokratik, laik, liberal ve sosyal, hakemlerden oluşmuş bağımsız, tarafsız, saygın ve etkin yargının denetiminde ve Milli orduların güvencesinde çoklu bir hukuk devletidir. Bu hükümler meclisin ittifakı ile değiştirilebilir."

 

"resmi"

Diller ocak, bucak, il, ülke ve insanlık olmak üzere beş mertebede oluşur. Bununla beraber aynı kuruluş içinde yaşayan halklar değişik diller konuşabilirler. Böyle bir durum yasak değildir, olmamalıdır. Ne var ki, alt kuruluşlarda diğer dillerle resmi muameleler yapılmaz. Örnek olarak, bir dergi çıkarıyorsanız o derginin dağıtımını devlet yapar. Eğer kuruluş diliyle basılmamışsa onun dağıtımını kuruluş yapmaz. Ülke dilinin taşıdığı mananın anlaşılabilmesi için ülke içinde yer alması gereken diller ile ilgili açıklamaları yapalım. Resmi kelimesinin açıklaması daha sonra yapılacaktır.

Ocak(aşiret) Dili

Ocak, sayıları 30 ile 100 arasında insanlardan oluşan birlikte yaşayanlar topluluğudur. Kendilerinin konuşma dilleri vardır. O dil, yaşadıkları bucağın dili olabilir. Ayrı dil de olabilir. Ocak dili somut dildir. Ahmet dendiği zaman belli kişi akla gelir. Dere denildiğinde belli dere akla gelir. Yerlerin özel ismine gerek kalmadan filanın tarlası denir. Yazı diliyle bunlar ifade edilemez. Bir ocağın resmi dili bir tanedir. Temel eğitim bu dille yapılır.

Bucak(kabile) dili

Bucak Sayıları 3.000 ile 10.000 arasında olan topluluklardan oluşur. Çalışmalarını birlikte yaparlar. Her gün birbirleriyle karşılaştıkları için bunlara Arap dilinde mukabele anlamında kabile denmektedir. Birbirlerini tanırlar. Ama yakından özelliklerini bilmezler. Utanma bunlar arasında olur. Sosyal yapı bunlar arasında oluşur. Yazı dilleri vardır. Dilleri soyuttur. Dağ dendiği zaman çok sayıda dağ vardır. Onların ortak ismidir. Pek çok Ahmet veya Mehmet vardır. Bir bucağın resmi dili bir tanedir. Halk aralarında ocak dillerini konuşur. İşyerlerinde yazışmalar bucak dili ile yapılır. İlköğretim bu dille yapılır.

İl(ş’ab) dili

İl sayıları, 300.000 ile 1.000.000 arasında olan topluluklardır. Birbirlerini tanımazlar ama ortak tanıdıkları kimseler vardır. Ortak tanıdıkları kimseler de onları tanır, onları buluşturabilir ve anlaştırabilir. İlde ortak pazarlar kurulur. Aynı topraklarda yaşayanlar aynı sıkıntıları ve sevinçleri paylaşırlar. Ortak sanat doğar. Türküleri, kıyafetleri, yapıları, yemek yapma ve yeme kültürleri oluşur. Bunların merkez bucaklarında il dili edebiyat dili halinde gelişir. Orta öğretim bu dille yapılır.

Ülke(kavim) dili

Ülke,   Sayıları   30.000.000   ile   100.000.000   arasında   olan       
topluluklardır. Aynı dili bilen halklardan oluşur. Merkez illerde ortak dil

konuşulur. Sözleşmeler bu dille yapılır. Bütün ülke halkı bu dili bilir. Sözleşmeler ve mevzuat bu dille tedvin edilir. Her ülkenin ortak bir tek temsil dili vardır. Yüksek okullarda tedrisat bu dille yapılır. İl dilleri ile veya yabancı dillerle üniversiteler açılamaz.

İnsanlık(nas) dili

İnsanlık dili ilim dilidir. Uygarlık bu dil üzerinde oluşur. İslam uygarlığı Arapça, Batı uygarlığı Latince üzerinde kurulmuştur. Gelecek uygarlığında bu iki dil üzerinde kurulması kuvvetle muhtemeldir. III. bin yıl uygarlığı yeni doğmaktadır. Henüz uygarlık dili oluşmamıştır. Latince Batıdaki etkisini kaybetmektedir. Önce İspanyolca, sonra Fransızca, sonra Almanca, sonra İngilizce hakim dil olmuştur. Bunlar siyasi güçten dolayı oluşmuştur. Akademik kariyerler, Arapça ve Latince üzerinden yapılmalıdır. Bu iki dil ilim dilidir.

 

 

 

Dili kelimesine resmi kelimesi eklenmiştir. Bu suretle, diğer dillerin yasak olmadığı belirtilmek amaçlanmıştır. Bir devletin iki resmi dili olmaz. Çünkü hukuk bir dilde oluşur. İki resmi dil demek o ülkenin ikiye bölünmesi demektir. Ama illerin resmi dilleri değişiktir. Kendi kültürlerini o dillerde yaşatırlar. Kürtleri ele alalım. Esasen tam bir ortak dilleri yoktur. Zazaca ile Kırmançca arasında büyük farklar mevcuttur. Bunlar, önerilen sistemde dilerlerse, İstanbul'da da kendi illerini kurabilirler. Kendi beldelerinde kendi dilleri ile lise tahsillerini yaparlar. Hatta her bucak kendi özel dilini yaşatır. Dil bir hazinedir. İnsanlık gelecekte onlardan yaralanabilecektir.

''dili''

Dil anlaşma aracıdır. Bütün hayvanlarda hatta bitkilerde bile anlaşma aracı vardır. Saldıkları koku, madde, ses, ışık gibi araçlarla anlaşırlar. İnsanların da işaretleşmeleri ile anlaşmaları mümkündür. Ancak insanlardaki seslerle anlaşma biçimleri, bu şekliyle başka varlıklarda yoktur. Diğer canlıların dilleri gelişmeye elverişli değildir. Değişik şeyleri ve şartları ifade edemezler. Belli oluşlara belli şekiller konmuş olup onunla anlaşmaktadırlar. İnsanlarda ise sosyal bakımdan gelişme ve evrim vardır. Dilleri de bu sosyal evrime uygun gelişmektedir.

Her kelime hatta gramer kuralı çağlara göre değişmektedir. Uçmak kelimesi bundan bin sene önce de vardı. Ama o zamanki uçmakla bu  zamanki uçmak aynı anlamları taşımaz. O zaman da Fransa kelimesi vardı, ama o kelimenin manası başkaydı. Yani kelimeler ve kurallar zamanla anlamlarını değiştirirler. Hatta kelimeler de topluluklar gibi, insanlar gibi doğar, gelişir, olgunlaşır, yaşlanır ve ölürler. Bütün bunlar kelimelerin evrim safhalarını gösterir.

Diğer taraftan aynı kelime değişik toplumlarda kullanılabilir. Ancak o kelimenin değişik toplumlardaki manası birbirinden farklıdır. Bu özellikle aynı dili konuşan halklar arasında olur. Kelimelerin manalarını nasıl açık olarak değiştirdikleri toplulukları değiştirdikleri zaman görülür. Kırgızlar "düşündüm" sözünü "anladım" olarak kullanırlar. Türklerin "düşündüm" sözünü ''oyladım'' şeklinde ifade ederler. Kırgızlar ''düştüm'' sözü ile ''indim'' anlamını kastederler. Türklerdeki ''indim'' yerine Kırgızlar ''cıkıldım'' veya ''yıkıldım'' derler. Bu tür farklılıklar, Türkiye'deki yöre halklarında da görülür.

 

 

Dillerde değişme yalnız anlamlarında olmaz, söyleyişlerinde de olur. Türklerdeki Y harfi yerine Kırgızlar C harfini kullanırlar, Yakutlar ise S harfini kullanırlar. İstanbullular ''gelelim'' derler. Doğulular ''gelek'' derler. Böylece dil gerek zamana göre gerekse topluluklara göre değişir. Binlerce yıl ayrı (ayrı-zait) olunursa farklı diller haline gelirler. Bu ayrılma, bazen o kadar fazla olur ki, aynı dilden olup olmadığı dahi zor tespit edilir.

Bugün değişik diller vardır. Günlük yaşayışlarında uluslar birbirleriyle yeterli derecede temas halinde değillerdir. Bütün insanlar doğrudan tek dili kullanmamakta, ancak çevirilerle tüm insanlık anlaşabilmektedir. Sadece dil bilen seçkin kimseler çeviriler yapmak suretiyle bu birliği sağlamaktadırlar. Bununla beraber Çinliler Budist oldukları için, Avrupalılar Hıristiyan oldukları için, Müslümanlar da aynı dine mensup oldukları için bunlar arasında ortak diller gelişmiştir. Halk günlük görüşmeleri bu dillerle yapmaktadır.

Bunun yanında diller aynı zamanda devlet dili olarak gelişmektedir. Çünkü devlet ortak savunma kuruluşudur. Herkes askerlik yapmak zorundadır. Orduda tek anlaşma dili olmazsa savaş yapılamaz. Uzun zaman, arada kesilmiş olsa da bağımsızlığını koruyan toplulukların zamanla ayrı dilleri oluşur. Buna devlet dili, hukuk dili diyoruz. Çünkü tüm bölüşme bu dil üzerinde olmaktadır.

Dillerin farklı olması devletlerin halklarını birbirinden ayırır, ayrı kültürleri oluşur. Nasıl insanlarda deri varsa, vücudun içini dışından ayırıyorsa, dil de bir topluluğu diğer topluluktan ayırıp ayrı devlet haline getirir. Böylece insanlık içinde topluluklar oluşmaktadır. Çünkü, ortak yazı diline sahip olması nedeniyle ayrı milletlerin oluşmadığı topluluklar yığın halinde kalır ve gelişemezler. Örneğin, Çince halkları arasında birliği sağlama aracı olmakla beraber, aynı zamanda halkları yığın halinde geri bırakan bir unsurdur.

Devletin genel nüfus yapısı otuz milyon ile yüz milyon arasında olur. Bundan fazla nüfusa sahip olanlar birliklerini koruyamazlar, bundan az nüfusa sahip olanlar da yeterli güce sahip olamazlar. İdeal devletin nüfusu 50 milyondur. Bu rakamlar onlu sistemin gereği oluşmuştur. Dünya yaklaşık yedi milyardır. On kıtaya ayrılmalıdır. On kıta da on devlete ayrılmalıdır. Buna göre yeryüzünün vasat devlet sayısı yüz civarında olacaktır. Bugün zaten iki yüz civarındadır. Kimyasal elementlerin sayısı da yüz civarındadır.

 

 

Dil yalnız düşünceleri ifade etmez. Dil aynı zamanda duyguları da ifade eder. Bunlar şiir, masal, hikaye, roman gibi edebi veriler ve eserlerdir. Her devletin içinde yöre müziği, edebiyatı, hikayeleri ve masalları farklıdır. İşte bir dil de değişik edebi dillere ayrılır. Böylece iller oluşur. Yani, lehçeler illeri birbirinden ayırıp ayrı varlık olarak ortaya çıkmaları için gereklidir. Yerinden yönetime bunun için ihtiyaç vardır. Türk halkı yığın halinde olmasın. Tam tersine canlılarda olduğu gibi dokular ve hücreler oluştursun.

İllerde yaşayan halk sıkı komşuluk ilişkileri yaparak birbirleriyle münasebette bulunur. Oysa bucaklarda halk günlük iş hayatlarında birbirleri ile ilişkidedir ve günlük görüşmelerde kendilerine has dilleri doğar. O çevrede üretilen mallar, o çevrede mevcut bitkiler ve hayvanlar, o çevredeki ham maddeler özel isimlerle isimlendirilir. Bu toplulukta herkes herkesi tanır. Oysa illerde ancak bucakları herkes bilir. İşte böylece her bucağın bir yazılı dili vardır. Bu dilin özel manaları vardır. Örneğin, ilde yaşayan biri ilin sınırını bilmez, bucakta yaşayan halk köylerin sınırını bilir. Dil daha somut hale gelmiştir. Bunlara da şive diyoruz.

Nihayet ocakta yaşayanlarda dil tamamen müşahede şeklindedir. Bir apartmanda oturanlara ''cümle kapısı'', ''kapıcı'', ''merdiven'' dendiği zaman artık belli varlıklar akla gelmektedir. Bu kır hayatında da böyledir. Cins kelimelerden orada belli varlıklar kastedilir. Buna sözlü dil diyoruz. Böylece diller de derece derece birbirinden ayrılmakta ve böylece topluluklar iç içe oluşmaktadır.

Biz insanlığın iç içe oluşmasını onluk sistemi içinde yüzer yüzer olarak yapıyoruz. On aile bir ocağı, yüz ocak bir bucağı, yüz bucak bir ili, yüz il de bir devleti oluşturur, diyoruz. İnsanlık ise yüz devletten oluşur. Tabii bunlar yaklaşık değerler olup elbette biraz fazla ve biraz eksik olabilecektir.

Dil olarak da ocaklarda sözlü dili "somut dil", bucaklarda yazılı dili "şive", illerde sanat dili "lehçe" ve devlette hukuk dili "bağımsızlık dili" olarak tanımlıyoruz. Bunların hepsi konuşma dilidir. Halkın kullandığı dildir. Bunun dışında insanlığın ortak ilmi dili ve mantık dili de olmalıdır. İlim dili de çifttir. Gelecekte de bu iki dil ilim dili olarak varlığını sürdürecektir. Bize göre sosyal bilim dili Arapça, Fen ve Matematik dili ise Latince olacaktır. Bu ayırımdan sonra şöyle diyoruz. Çocuklar on yaşına kadar temel eğitim alsınlar ve bu eğitim ocaklarda verilsin. Ocaklardaki anadillerini öğrensinler. Sonra beş yıllık ilk eğitim bucaklarda kendi şiveleri ile alsınlar, illerde ise orta öğrenimlerini kendi lehçeleri ile yapsınlar. Yüksek öğrenim ise devlet dili ile yapılsın. Akademik kariyerler ise ilim dilleri ile yapılsın. Bununla birlikte Türkçe yedi yaşından itibaren öğretilmeye başlansın ve devlet dilini herkes bilmek zorunda olsun. Ayrıca yazı da tek tip yazıya dönüşsün.

Dört çeşit yazı vardır. Bunlardan biri sesli harfleri de ayrı harf kabul eden yazıdır. Bu Latince harflerden oluşur. Diğer taraftan biri sesli harfleri ayrı harf kabul etmez; onları üstün, esre olarak harekelerle gösterir. Bu da Arapça yazıdır. Arapça yazının üstünlüğü harf yazısı ile şekil yazısının birleşmesidir. Yani, her kelime harflerden oluşur ama özel şekil alır.

Yazması Latincede, okunması Arapçada kolaydır. Dillerin kendi özelliklerine göre Latince veya Arapça kullanabilirler. Bir de hece yazısı vardır. Bu harflere değil hecelere işaret koyar. Çince böyledir. Bu şekil diline daha yakındır. Ancak harf dili gibi de okunabilmektedir. Örneğin, Alman yazacağınız zaman ''Al'' hecesini yazıyorsunuz, bu kırmızı demektir; ''man'' hecesini yazıyorsunuz kişi anlamında bir ektir. Okuyan onu Alman olarak okur, tabii manalarıyla bir alakası yoktur. Nihayet şekil yazısıdır ki, bu da bugünkü trafik işaretlerine benzer. Öyle yazı geliştirebiliriz ki, dili ne olursa olsun insanlar onu anlayabilirler. Tarihte büyük medeniyetler şekil yazıları içinde doğmuştur. Çince hece dili olduğundan kelimeler tek hecelidir, Ancak Çincede heceler şekil yazısı ile ifade edilmektedir.

Burada anlatılmak istenen ocakların yazı dillerinin olmadığıdır. Bunlar devlet yazı dili ile okuma yazma öğrenirler. Bucaklarda Latince, illerde Arapça, devlette şekil yazısı da öğretilir. Böylece yüksek tahsil yapan bir kimse dünyanın her yerine gidebilir, oralardaki levhaları okuyabilir ve yazışarak anlaşabilir. Yabancı dil yerine bu şekil yazısı öğretilir. Devlet yazısı da her ocakta daha baştan öğretilir. Hece yazısı şekil yazısının özeli olmalıdır. Çocuk Latince ve Arapça yazısını daha önce öğrendiği için doktora yaparken her iki dilden de yararlanmış olur.

Böyle herkese yabancı dil öğretebilmek için, yabancı devletlere ülkemizde bucak kurmalarına izin verebiliriz. Bir yabancılar ili ortaya çıkar. Burada her devletin temsilcileri bulunur. Onlar burada Türkçe öğrenirler. Bizim de dünyanın her yerinde bucaklarımız olur, orada onların dillerini öğreniriz. Böylece ülkeler arasında tam bir birlik oluşur. Çocuklarımızın kafasını yabancı dillerle boğmayız. İlim dili olarak Arapça veya Latince'den birini üniversite öğreniminde zorunlu kılabiliriz. Tabii seçmeli dersler her ülkenin dili için konabilir.

Burada şunu belirtmek isteriz ki, devletin içinde illerin lehçeleri başka dilden olabilir. Örneğin, Kürtlerin galip olduğu illerde il dili Kürtçenin bir şivesi olabilir. Başka bir yerde de galip topluluk varsa onlar da başka bir dilin lehçesini kendilerine edebiyat dili olarak yapabilirler. Bucaklar da hem il dillerinden hem de devlet dilinden başka bir şive ile kendi yazı dillerini geliştirebilirler. Ayrıca ocaklar kendi ocak dillerini korurlar. Buna medeniyetlerin korunması için zorunluluk vardır. Her dil içinde on bin yıllık tarih yatmaktadır. Değişik kültür birikimleri yatmaktadır. Gelişmiş diller bunlardan yararlanarak daha ileri safhalara gidebilirler. Bugün kültür eseridir diyerek çanak çömlekleri cezalarla koruyoruz. Oysa bir ocakta konuşulan bir kelime belki bir kentin kalıntısından daha çok şeyi bize bildirebilir ve öğretebilir.

İnsanlar en çok kendi evlerinde rahat ederler. Hatta evin içinde oda değiştirmek, yatak değiştirmek bile onu uykusuz bırakabilir. Nasıl bir yabancı geldiği zaman evde bir taraftan sevinç, bir taraftan huzursuzluk başlarsa, insanlar da kendi dilleri ile yaşamak isterler. Bunu kademe kademe gerçekleştirirler. Devletin illere, illerin bucaklara, bucakların ocaklara girmesi, onların kendi özel dillerine müdahale etmesi birlik sağlamaz, ayrılığa sebep olur. Devlet halkından neleri öğrenmesi gerektiğine karışabilir, ama neyin öğrenilmemesi gerektiğine karışamaz. Hiçbir bilgi zararlı değildir. İnsanlar kendi özellikleri içinde istediklerini yaşadıkça devletlerine daha çok bağlı kalırlar.

Yeryüzünde yüz devlet, on bin il, bir milyon bucak, yüz milyon ocak oluşacaktır. İnsanlar bu kadar değişik yaşama seçenekleri ile karşı karşıya bırakılacaklardır. Göçler serbest bırakılıp, insanların istedikleri yerlere göç etme imkanı sağlanırsa insanlık huzura erişir. Asıl demokrasi budur. Yoksa beş yılda bir yapılan seçimlerle oluşan azınlık hükümetlerinin yönetimi demokrasi değildir.

Burada son olarak şunu belirtmemiz gerekir ki; devlet içinde bölgeler, il içinde ilçeler, bucak içinde köyler ve kentte adalar merkezi yönetimle yönetilirler. Örneğin doğudaki Kürtler birleştirilip tek yönetime gidilmesine izin verilmez. İller ayrı ayrı özerkliğe sahip olur. Bölgeler ise merkezden atanan yöneticiler tarafından yönetilirler. Her bölgede devletin bir ordusu bulunur. Bu ordu bir taraftan ülkeye saldıracak yabancı güçlere karşı koyar, diğer taraftan eğer bölgede bir bölünme ve ayrımcılık söz konusu olursa ona mani olur.

Ordunun bu hizmeti yapabilmesi için ordunun askerleri o bölgeden değil; ülkenin diğer bölgelerinden gelirler. Yani herkes askerliğini kendi bölgesi dışında yapar. Erler ordularını kendileri seçerler. Böylece ordunun oluşmasında da demokrasiye uyulmuş olunur. Halk kendi seçtikleri komutanlara daha sadıkane bağlanır ve eğitimde daha dikkatli olur, diğer taraftan savaşı da azimle yapar. Bu sistem ülkenin değişik halklarını da birbiriyle tanıştırıp kaynaştırır. Ortak dilin gelişmesini sağlar.

Halk sempati duydukları komşuların karşısında değil de, hasmı oldukları komşuların cephesinde yer alarak savaşır. Böylece kimse kendi yakını ile savaşmaya zorlanmamış olur. Bu oluşum içinde illerin kendi içlerinde bağımsız hale gelmelerinde hiçbir endişeye mahal kalmaz.

İller dilleri ile orta öğrenimde bağımsızdırlar. İç güvenliği kendileri sağlarlar. Kendi halklarından jandarma birlikleri oluşturup ilçelere yerleştirirler. Bunlar da askeri eğitimi devlet içinde yaparlar. Askerliğin bir kısmını illerde jandarma olarak geçirirler. Tabii ilçeler merkezden yönetilir ve herkes jandarma hizmetlerini ilçesi dışında yapar. Böylece ilçe içinde de bucaklara tanınan bağımsızlık ayırımcılığa sebep olmaz.

Bucaklarda koruma birlikleri oluşturulur; köy veya adalarda yerleştirilir. Köy ve adalar merkezi yönetimle yönetilir. Ocakların bağımsızlığı dağınıklığa sebep olmaz.

Biz dil deyince bu geniş perspektifi anlıyoruz. Dili Türkçe'dir derken sadece devlet dilinin Türkçe olduğunu söylüyoruz. Yoksa, il, bucak ve insanlık dillerinin Türkçe olacağını söylemiyoruz. Devletin dili Türkçe'dir. Halkın dili ise burada bir kayıt altına alınmış değildir.

"türkçe"

Dünyadaki bütün diller aynı mantığı kullanırlar. Seslerden oluşan kelimeler vardır. Kelimeler birleştirilerek terkipler yapılır. Sonunda cümleler

meydana gelir. Tekiller var, çoğullar var: konuşan var, muhatap var, gaip var; isim var, sıfat var, fiil var. Bu birliktelik sadece insan mantığındaki birliktelikten ileri gelmeyip, aynı zamanda bütün dünya dillerinin tek dilden türemiş olması ile de doğrudan ilgilidir.

Dünyada iki dil mantığı gelişmiştir. Birinde önemli olanlar başta söylenir, açıklamalar sonraya bakılır. Bu dil yapısında önce fiil söylenir, sonra fail söylenir, sonra da mefuller gelir. Önce tamlanan sonra tamlayan söylenir. Önce sıfatlanmış kelime, sonra sıfatlar gelir. Arapça böyle bir dildir. Diğer dil grubunda ise önce açıklamalar yapılır, zihin sonuca hazırlanır, en sonunda söylenecek söylenir. Türkçe de böyle bir dildir. Bu dil gruplarında kelimeler yerlerine göre değil, takılarla belirtilir. Oysa karma mantığa sahip Batı dil grubunda kelimeler yerlerine göre mana yüklenirler.

Türkçe, bize göre, yarı hece dilidir. Kelimelerin kökleri ve ekleri tek hecelidir. Ama bunlar kaynaşmış ve kelimeler çok heceli olmuştur. Bu bakımdan da Avrupa dilleri ile Arapçadan ayrılmaktadır. Türkçe Çinceye daha yakın bir dildir. Türk diline ait yazılı metinler, Göktürk kitabelerinden gelmektedir. Karahanlılar'da çok gelişmiş olarak mevcuttur. Divan-ı Lugat-ı Türk Türkçe'yi bütün saflığı ile korumaktadır. Selçuklular zamanında Farsça, Osmanlılar zamanında Arapça kelimeler girmiştir. Yalnız bu kelimeler tüm Müslüman Türkler arasında da kullanılmaktadır. Kazakça ve Kırgızca'da hemen hemen Türkçe'de kullanılan tüm Arapça kelimeler yer almaktadır. Farsça kelimeler de mevcuttur.

Tanzimat'tan sonra ise Türkçe'ye Latince kökenli kelimeler de girmiştir. Esasen Farsça kelimelerin çoğu Batı kökenlidir. Bugün sadece Türkçe değil; Arapça dışında tüm diller yabancı kelimelerle dolmuştur. Fransızca, İngilizce ve Almanca artık kendi asıl dil özelliklerini kaybetmişlerdir. Oysa Türkçe kendini bu değişimlerden korumuştur.

Türkçe'nin kendi varlığını koruyabilmesi kendi dilinde yabancı kelimeleri kolayca konuk edebilmesinden kaynaklanmaktadır. Etmek, olmak, kılmak, yapmak gibi yardımcı fiiller kolayca cümleler içinde kullanılabilmektedir. Tüm çekimler ve türemeler yapılabilmektedir. Böyle bir özellik dili bozulmaktan korumaktadır. Bin yıl Arapça'nın yoğun etkisinde kalmış Türkçe, Cumhuriyet döneminde çok kolay saflaşabilmiştir. Arapça ve Farsça kelimelerin terk edilmesi mümkün olmuştur. Oysa İngilizce, Fransızca, Rusça, veya Farsça'da bu mümkün değildir.

Bu o kadar ileri bir duruma götürülmüştür ki, Türkçe'den tüm yabancı kelimeler atıldığı halde, Türk dili dimdik ayakta kalabilmiştir. Birçok bilgisizler Türkçenin İngilizce ve Fransızca kadar zengin olmadığını ileri sürmüşlerdir. Bunlar İngilizlerin veya Fransızların Latince kelimeleri dillerinden çıkardıklarında geriye ne kalacağını hiç düşünmemektedirler.

Türkçe ilmi dil olarak gelişememiştir. Nedeni ilmi terimlerin Arapça olmasıdır. Cumhuriyet öncesi dönemde alimler Arapça'yı bildikleri için ilim yapabilmişlerdir. Diğer taraftan Arapça Latince kelimeleri yazıp okumaya müsait değildir. Batıdan kelimeler alınamamıştır. Harf İnkılabı Türkçeyi son derece zenginleştirmiş, hem Batı'dan hem Doğu'dan tercümelere başlanmıştır. Bugün dünyanın en zengin dillerinden birinin Türkçe olduğu rahatlıkla söylenebilir. Hem Arapça kelimeler hem de Latince kelimeler dilin yapısını bozmadan kullanılabilmektedir.

Türkçenin bir özelliği de kolay öğrenilmesidir. Harfi tarifin ve erkeklik-dişiliğin olmaması, çoğulun kurallı olması, seslerin sadeliği, vurgunun son hecede olması gibi birçok özellik Türkçeyi kolay öğrenilir dil haline getirmiştir. Bu özellikler Türkçenin dünyanın her tarafında konuşulur olmasına ve unutulmamasına sebep olmaktadır.

Türkçe'nin bozulmadan zenginliğini koruyarak devam edebilmesi için yeni bir eğitim metodunu geliştirmemiz gerekir. Divan esas alınarak sadece Türkçe kök ve eklerden, Türkçe dil yapısı kurallarından oluşan bir dil öğrenimine gitmemiz gerekir. Bunun için bir kelimenin Türkçe olup olmamasını tarihi gelişmesinden çok Türk dil kurallarına uyup uymaması esas alınmalıdır. Mesela, "geliyor"u terk edip ''geliyer''i kullanmalıyız. Bu şekliyle Türk dili gittikçe gelişerek kendi mantığı, sondan değerlilik ilkesi ile uyumlu büyük bir dil haline gelir. Bu dil ile edebi eserler yazanları ödüllendirmeliyiz.

Diğer taraftan Arapça dilinin gramerini de çocuklarımıza ayrıca öğretmeliyiz. Onlardan alınan kelimeleri de kendi kuralları içinde kavratmalıyız. Türkçe'de kullanma şeklini ve değişmelerini kurallaştırmalıyız. Bu bir taraftan ilmi dilin kültürünü Türkçe'ye getirir, diğer taraftan dilimizi zenginleştirir ve dilin kolay öğrenimini sağlar. Aynı kökten gelen bir kelimeyi biz elli çeşit olarak ayrı ayrı öğrenme sıkıntısına düşmekten kurtulmuş oluruz.

Benzer şekilde Batı dillerinden Latince'nin de gramerini çocuklarımıza öğretmeliyiz, kurallı olarak o dilin kelimeleri Türkçe'ye, Türkçe'yi bozmadan aktarılmalıdır. Diğer dillerden kelime alıp kullanmaktan sakınmalıyız. Yani kural olarak iki ilmi dilden kelimeler almalıyız. Bunları Türk dil kuralları ile korumalıyız. Türkçenin gelişmesine böyle bir yön vermeliyiz.

             Biz Türkçe deyince, kendi dil yapısı kurallarını, ek ve köklerini koruyan, geliştiren ve Arapça ile Latince'den de kelimeler alıp kullanan bir dil olarak anlıyoruz. Uluslararası dil olarak mutlaka klasik Arapça ve Latince olmalıdır. Latince ve Arapça dünyanın diğer dillerinden kelime alabilir ve zenginleşebilir. Tabii biz onları da kullanabiliriz.

Çeviriler, Arapça ve Latince'ye yapılmalı, diğer dillere onlardan çevrilmelidir. Diğer dillerden Arapça ve Latinceye çevrilmeli ve Türkçe'ye bu iki dilden çeviriler yapılmalıdır. Dünyadan çift merkezli bir medeniyet oluşmaya başlar. Çünkü ilerde böyle olacaktır. Biz ne kadar erken bu yola girersek, o kadar medeniyette ileri oluruz. Çağdaş medeniyetin üstüne çıkmak sadece sözle olmaz. Onun için ulus olarak harekete geçmemiz ve       dünya uluslarını peşimizden sürüklememiz gerekir.

Türkçe'nin her dört çeşit yazı ile Latin alfabesi, Arapça elifbası, hece

               ve şekil yazıları ile yazılmasına imkan vermeliyiz. Bilgisayarlar bu yazıları hemen diğerlerine çevirebilmelidir. Yani kişi bir romanı istediği yazı ile Türkçe olarak okuyabilmelidir. Bunun manası; şekil yazısına bilgisayar tarafından dönüştürülen bir yazı bütün dünya dillerinde okunabilecektir. Tercümeler bilgisayarlarla yapılacaktır. Bu uygulama Türkçe dil gruplarını da birbirine daha kolay yaklaştırır.

Türkiye'de il, bucak veya ocaklarda konuşulacak diller de Arapça ve Latince ile ve şekil yazısı ile karşılaştırılarak dil üzerinden insanlığın tarihine ve medeniyetine hizmet etmek ve böylece bütün dünya ile yakından irtibat kurma imkanını geliştirmek gerekmektedir.

Belki dili Türkiye Türkçesi'dir, demek gerekirdi. Ancak biz buna gerek görmedik. Çünkü ayrı devlet kaldıkça ister istemez zamanla her devletin ayrı dili oluşur. Bugün Türkiye Türkçesi bin yıllık mazimizden gelen bir dildir. Selçuklu ve Osmanlı yönetimi Anadolu'da birlik sağlamış ve ortak dil oluşturmuştur. Türkiye Cumhuriyeti'nde de bu çok belirgin hale gelmiştir. Bin yıl sonra Türkiye Türkçesi daha da tekleşecektir.

Bir devletin tam bağımsız olarak gelişip kendi dilini oluşturması için nüfusu otuz milyondan az olmamalıdır, yüz milyondan fazla da olmamalıdır. Türkiye dışındaki Türklerin yapacakları ya birleşip ortak ve kendilerine has bir Türkçe geliştirmek ya da Türkiye Türkçesine entegre olmaktır. Yani üniversitelerinde ve hukuk dillerinde Türkiye Türkçesi kullanılmalıdır. İllerde şiveler ile edebi diller de gelişmelidir.

Gelişmiş olan ve gelişmekte olan iletişim araçları ile dünyada yoğun ilişkiler kurulacak, insanlar birbirlerini daha iyi anlayacak ve aralarında büyük iş bölümünün doğmasına sebep olacaktır. Ancak bu onların birbirine daha çok benzeyecekleri ve aynı dilleri kullanacakları anlamına gelmez. Tam tersine insan vücudunda olduğu gibi daha çok farklılaşmaya ayrı ayrı dilleri kullanmaya götürebilir. Bu gerçeği bilerek Türkçenin lehçe ve şivelerinin oluşmasına ona göre imkan sağlanmalıdır. Farklılık birleşmeye mani değildir. Tam tersine farklılık daha çok birleşme imkanını yaratmaktadır. Zıtlar birbirini çekerler. Birbirine muhtaç olanlar birleşirler. Birbirine benzeyenlerin birbirine ihtiyacı olmaz ve aralarında birleşme de olmaz.

 

“MERKEZİ”

Canlı hücrelerden oluşur ve hücrelerde en ilkel ilişki komşuluk alışverişi ile başlar. İlk insanlar arasındaki ilişkinin böyle olduğu düşünülmektedir. Buna karşılık zamanla hücreler aralarında yollar oluşur ve ilişkileri ortak kanallara akıtırlar ve o kanallardan alarak ilişkilerini sürdürürler. Damarlı bitkilerdeki ilişkiler böyledir. Daha da gelişmiş canlılarda damarların birleştiği merkezler oluşur. Dolaşan sıvılar bu merkezlere uğrar ve oradan dağılırlar. Unutmamak gerekir ki, bu merkezlerin görevi, ne üretimi dengelemek ne de hücreleri yönetmektir. Bunların görevi sadece sıvıların vücudun içinde dolaşmasını sağlamaktır.

İnsan kalbi toplar damarlardan kanı çeker ve atar damarlara pompalar, görevi budur. Onun dışında hiçbir şeye karışmaz. Kanın nerelere gittiğinden, nerelerden neler aldığından, nerelere neler verdiğinden haberi olmaz, bunlarla ilgilenmez. Kalbin bu durumu çok iyi kavramamız, merkezlerin ne görevle yüklenmiş olduklarını çok iyi bilmemiz için son derecede gereklidir.

Merkezler yörelere yani illere hükmetmez, onlara karışmaz, sadece onlara hizmet eder. Aldığı vergi ile onların hizmetini görür. Bu hizmet de ilişki hizmetidir. Yani onlar arasında ulaşım ve nakliyenin sağlanması dengenin korunması hizmetini görür. Onları tahakküm altına almak ve onları sömürmek merkezin hakkı değildir. Tarihi gelişmelerde merkezler bu amaçla doğmuştur.

Ocaklar, kişilerin iç işlerine karışmak, onlara hükmetmek için değil; onların ortak hizmetlerini korumak için oluşmuştur. Halen apartman yönetimleri böyledir. Zamanla merkezi ocaklar özel hizmet görmeye başlamıştır. Herkes o merkeze emanet bırakmaya ve haberleşmeyi onun aracılığı ile yapmaya başlamışlardır. Merkezler böyle doğmuştur. Köylerdeki ağalık da böyle doğmuştur. İyi hizmet eden büyük ağa olmuştur. Daha sonraları merkez köyler oluşmuş ve hizmet güvene dönüşerek beylikler adını almıştır. Beyler halk arasında çıkan nizaları halletmişler ve halkın gösterdiği saygı ile sorunları çözmüşlerdir. Zamanla eşkıya türü kalelerin içinde oturarak eşkıya ile mücadele etmişler, bunun sonucu kuvvet/güç ortaya çıkmıştır. Ancak bu kuvvet kendi halkına değil, halkına karşı olanlara karşı kullanılmıştır. Bu savunma şekli de yeterli olmayıp devletler oluşmuş, ordular kurulmuş ve dış savunmalar birlikte yapılmıştır.

Bu gelişmeden sonra çok güçlenen merkezler ülkeye hakim olup ülke halkını köleleştirmeye başlamışlardır. Bu gelişmeler karşısında bu defa halk merkezlerin esiri haline gelmiştir.

Merkez kalp gibi birliği sağlama yerine taşrayı sömürmeye ve hükmetmeye başlamış, devletler birleşmişler ve bütün bu gelişmeler sonucu taşranın bağımsızlığı kaybolmuştur. Bu baskılı yönetime karşı, geçmişte peygamberler halkı organize etmişlerdir. Merkezin zulmüne karşı durmuşlardır. Ancak sonra din adamları da organize olup devletle bir olunca merkezi yönetim güçlenerek varlığını korumuştur. Zamanla dinler devletleri de emirleri altına almışlardır. Bu sefer dinsizlik direnmesi ile dinlerin baskısı yok edilmiştir.

Merkez, hukuki bir biçimde tam olarak tanımlanmalıdır. Merkezin taşralarla olan ilişkisi kesin olarak belirlenmeli ve açıkça belirtilmelidir. Ancak bedenin içindeki diğer bir merkez de unutulmamalıdır. Bu da beyindir. Kalp ve damarlar taşıma merkez sistemidir. Vücut içinde mallar taşınmaktadır. Katılar parçalanmakta ve kana karışmakta, dıştan alınmış olan sıvılar da kana karışarak kalbe ulaşmaktadır. Bütün bu dolaşım işinin kalp yapmaktadır. Buna karşılık sinir sistemi ve beyin de haberleri taşımaktadır. Bu da elektrikli sinyallerdir. Bu merkez ülkenin içinde haberleşme hizmetleri dışında bir iş daha yapmaktadır. Beyinde programlama ve hesaplama yaparak gerekli bilgileri yerlerine ulaştırmaktadır.

Beyinde iki türlü haberleşme vardır: Birincisi, bilinçsiz haberleşmedir. Yani, beyin müdahale etmemekte, sadece gelen sinyalleri aynen veya değiştirerek gerekli yerlere ulaştırmaktadır. Bunlardan bir kısmını bilince haber vermekte, bir kısmını ise bilincin haberi olmadan yapmaktadır. Bu tür işlemleri ile beyin tamamen kalp gibi çalışmaktadır. Merkezin görevi sadece aracılıktan ibarettir. Merkez taşraya müdahale etmemektedir. İkincisi, beyin aynı zamanda karar alma mekanizmasıdır. Bu daha çok dışarı ile olan ilişkilerde olmaktadır. Hücreler dışarı ile teker teker ilişki kurmamakta ve kendilerini savunamamaktadır. Bu durumlarda beyin bedenin değişiklik organlarına komuta ederek merkezden yönetmektedir. Bu iki özellik gibi devlet merkezi de iki hizmet görmelidir. Birinde sadece aracı olarak gelen haberleri ve malları gidecekleri yerlere götürmeli, üretim ve tüketime karışmamalıdır. Bu yönüyle merkezler birer hizmetçi olmanın dışında bir fonksiyona sahip değillerdir. Oysa ikincisinde ise merkez yöneticidir, hükmedicidir, emredicidir. Devlet bu yönü ile de faaliyet gösterecektir. Ancak hangi hallerde devlet sadece aracı ve hizmetçi olacak ve hangi hallerde emredici ve hükmedici olacaktır? Bu sorunun net olarak  çözülmesi gerekmektedir. Bunu iki şekle ayırabiliriz. Devletin emredici halleri ile devletin emredici olmayan halleri vardır. Anayasalar bu yer alış hallerini belirleyen düzenlemelerdir.

Devlet, illerin iç işlerine sadece hizmet eder ve o yerlere emredici olamaz, hükmedemez iller kendi iç işlerinde tamamen bağımsızdırlar. Merkezde yapılan kanunlar ve çıkarılan tüzük ve yönetmelikler illerin içinde geçerli olmaz. Onlar kendi kanunlarını ve kendi tüzüklerini, yönetmeliklerini kendileri hazırlarlar. Buna karşılık, iller arası ilişkilerde, merkezi hizmetlerde ise devlet hakimdir ve emredicidir. Birlik ancak böyle sağlanır. Ne var ki, merkeze ait mevzuatı taşranın temsilcileri hazırlar. Yöneticileri taşranın temsilcileri seçerler. Oysa taşradakiler ise kendi mevzuatlarını kendileri yaparlar ve yöneticilerini de kendileri seçerler.

Devlet için taşralar illerden oluşur. Bir de merkeze bağlı çevreler vardır. Bunlar bölgelerdir. illerin taşraları bucaklar, çevreleri ilçelerdir, bucakların taşraları ocaklar, çevreleri kırda köyler, kentlerde adalardır. ilkesel olarak en genel ifade ile "merkezler çevrelere hakim, taşralara ise hadimdirler." Böylece hem birlik sağlanmış ve bağımsızlık korunmuş hem de özerklik ve hür demokrasi gerçekleştirilmiş olur.

Çevreler bölgelerdir. Bölgenin merkezleri ile devlet merkezi arasında sıkı haberleşme ve ulaşım birliği sağlanmalı ve şebeke ağları oluşturulmalıdır. Hava, kara, deniz ve demir yolları ile bölgeler birbirlerine ve devlet merkezine bağlanmalı, hizmetler bir yere toplanmalı, böylece günümüzde olduğu gibi dağınık halde bulunmamalı, hasılı merkezler özel olarak projelendirilmelidir.

Önce devlet ve bölge merkezleri yabancı bucakların veya adaların ortasında yer almalı, yabancı devletlerin ülkemizde birer bucak kurmalarına izin verilmelidir. Devlet merkezinde yüz dairelik bir adaları veya apartmanları bulunmalı, bu merkeze bağlı her bölge merkezinde de birer yüz dairelik ada veya apartmanları olmalıdır. Devlet veya merkez bölge bucakları, bunların ortasında kurulmalıdır. Böyle bir teşkilatlanma dış ülkelerle ilişkileri yakından sürdürmeye yarayacağı gibi aynı zamanda saldırılara karşı da bir güvence teşkil etmelidir. Yabancılar buraları bombalarsa tüm insanlığı bombalamış olacaklarından herkesi kendilerine       düşman ederler. Bundan kaçınmak için devlet merkezi bombalanmaz.

Devlet ve merkez bölgelerdeki tüm hizmetler aynı yerdeki binalarda

        toplanmalıdır. Vatandaş işini görmesi için semt semt dolaşma zorunda

bırakılmamalıdır.   Yaya  yürüyerek   tüm  hizmetleri   gördürebilmelidir.

Hizmetler zaten bölgelere bölüştürüldüğü ve iller iç işlerinde serbest olduğu

için merkezin büyüklüğü sınırlıdır.

Bunun yanında dışarıdan gelen uçak, tren ve otobüs doğrudan merkeze gelip inebilmelidir. Kentin dışında merkezlenmiş olan araçların hem yolculara hem kentlere büyük sıkıntıları olmaktadır. Uçak havaalanları şehrin dışında olsa bile, özel yollarla merkeze bağlantılar kurulmalıdır. Tren de böyle gelip bir durak yapıp gitmelidir. Otoların da garajı dışarıda olmalı, ancak her gelen oto önce merkeze uğramalı, sonra garaja gelmelidir. Yolcu alırken de böyle yapılmalıdır. Deniz kıyısında olan gemiler için de bu böyledir.

Bucak içinde yürüyen merdivenler gibi yürüyen yollar yapılmalı ve merkez içinde araç çalıştırılmamalıdır. Devlet ve merkez bölgelerine yolcu araçları girip çıkmalıdır. Yük araçları için ise ayrı merkezler oluşturulmalı, birbirine taşıma bantları ile bağlanmalıdır.

Ülkenin içinde birliğin sağlanması için bölgeler arası yollar çok ileri düzeyde bağlanması gerekmektedir. Kara, deniz, hava ve demir yolları dışında elektrik, haberleşme, gaz ve su yolları ile de bölgeler şebeke ağıyla birbirine bağlanmalıdır.

İller ise bölgelere tek yolla bağlanır. Gerektiğinde ekonomik baskı kurabilmek için böyle yapılmalıdır. Yani merkezler taşralara yönetim baskısını uygulayabilirler. Atamalarla merkez çevreye yönetim bakımından hakimdir. Taşraya ise bölgeler alt yapı ile hakimdir. İsyan eden bir il olursa tek yolunu kesersiniz. Böylece merkeze itaat ettirilme sağlanmalıdır.

İnsanlık hürriyete muhtaçtır. Bu hürriyet sözde hürriyet olmamalıdır. Hürriyetler fiilen gerçekleşmelidir. İnsan seyahat edebiliyorsa seyahat hürriyetine sahiptir. İnsan yazabiliyorsa ve okuyabiliyorsa basın hürriyetine sahiptir. Bunun için sadece kişinin serbest olması yeterli değildir. Hürriyetler imkan hürriyetlerine dönüştürülmelidir. Bu da ancak birlik içinde olabilir. Merkezlerin görevi, insanların hürriyetlerini kısıtlamak değil, tam tersine insanların hürriyetlerini kullanabilmeleri için imkanlar hazırlamaktır.

Burada gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir husus vardır. O da başkanların sadece kendi merkezlerinin başkanları olmalarıdır; bunlar taşranın başkanı olmadığı gibi hakimi de değillerdir. Başkanlar merkez bucağının yöneticisidirler. Merkez bucaklar kendi çevrelerinin hakimi, kendi taşralarının da hadimidirler. İşte böylece kişisel hakimiyetlerin yerini sistemlerin hakimiyeti ile mevzuatın hakimiyetinin alması sağlanmaktadır. Merkez kentler, çevreleri yönetecek, merkez kentler taşralara hizmet edecektir. Başkanlar sadece ve sadece kendi merkezlerini yöneteceklerdir.

Bu kuraldan şöyle bir sonuç çıkmaktadır: Devlet başkanı ''merkez bölge''nin yöneticisi, ''merkez il''in başkanı, ''merkez ilçe''nin yöneticisi, ''merkez bucak''ın başkanı, ''merkez ada''nın yöneticisi ve ''merkez ocak''ın başkanıdır. Bölge yöneticilerinin durumu da böyledir. Bugün ki gibi Ankara valisi veya Ankara belediye başkanı, Cumhurbaşkanı'ndan ayrı değildir. Cumhurbaşkanı bu görevleri de yüklenir. Böylece başkan merkez ve bölge bucaklarına, merkez ilin ilçe bucaklarına hakim olduğu için ülkeye de hakimdir.

Devlet bir taraftan yetkileri çok kısıtlanmış olacak ama aynı zamanda çok güçlü olacaktır. İnsanlar hür oldukları için devletlerine daha çok bağlanacaklardır. Devlet güçlü olunca da kimse devlete karşı çıkmaz. Yani hukuk düzeni önce isteyerek ve itaat ile doğmalı ama hukuk dışına çıkan da zorla düzene getirilmelidir.

Kişilik bakımından yani davacı ve davalı olma bakımından bütün kişilikler eşittir, asla dokunulmazlık yoktur. Sadece hakemlerin ehliyetleri yükselecektir. Devlet ve bölge merkez bucaklarında muhakemede ''üstün hakemlerce'', il ve ilçe merkez bucaklarında muhakemede ''yüksek hakemlerce'' ve diğer bucaklarda ise ''orta hakemlerce ''hüküm verilir. Kişi, ocak, bucak, il ve merkez, eşit kişiliğe sahiptirler ve daima hakemlere gidebilirler.

Merkezle taşra arasındaki her türlü ihtilaflar hakemler aracılığı ile çözülür. Uygulama çözümleri başkan ve yöneticiler tarafından yapılır. Mağdur olanlar, hakemlere giderler ve mağduriyetlerini giderirler.

Ocak ve bucakların kurulması, buraların ocak ve bucak merkezleri haline getirilmesi için hukuki düzen içinde olması gerekir. Bu yönetim birimleri nüfus sayısına göre kurulacaktır. Ocaklar 30 ile 100, bucaklar 3.000 ile 10.000, ilçeler 30.000 ile 100.000, İller 300.000 ile 1 milyon arasında, bölge 3 milyon ile 10 milyon arasında ve devlet 30 milyon ile 100 milyon arasında, topluluklar 300 milyon ile 1 milyar arasında nüfusun merkezi haline gelmelidir. Şimdiye kadar yönetimlerin yapısını hep savaşlar belirledi. Gelecekte ise savaş yerine hukuk düzeni belirleyecektir.

Bu modelin savaşları yok edeceği sanılmasın. Savaşlar olmaya devam edecektir; ancak, bu savaşlar  hukuk düzenine uyanlarla uymayanlar arasında olacaktır. Hukuk düzeninde hakların sınırını anlaşmalarla oluşan mevzuat belirleyecektir. Bunu belirlemek de hakemlere ait olacaktır.

Devletin hakim olduğu haller ise olağanüstü hallerdir. Bunlar afet, sıkıyönetim, seferberlik ve savaş halleridir. Bu durumda merkez, çevre ve taşranın yönetimini ele alarak hükmetmeye başlar. İnsan da dövüşe girdiğinde tüm bedenini düşmanına karşı kullanılır.

Afetler, yangın, hırsızlık, baskın, saldırı gibi sosyal afetler veya sel ve deprem gibi tabii afetler olabilir. Bu takdirde merkezi yönetim el koyarak hadim yerine, görev bitinceye kadar hakim duruma gelebilir. Kişilere emredebileceği gibi mallarına da el koyabilir. Afet geçtikten sonra kişilerin zararları tazmin edilir. Çalışanlara ücretleri ödenir.

       Bir bucak, sınırları içinde güvenliği sağlayamazsa ilçe merkezinden jandarma birliği isteyip yönetimi ona teslim edebilir. Bu durumda merkez hadim olmaktan çıkıp, hakim hale gelir. Bucak yönetimi askeri yönetime son verebilir. Bunun kararı bucak yönetimine aittir. Benzer şekilde bir ilde jandarma iç güvenliği sağlayamazsa il yönetimi bölgeden orduyu davet edip sıkıyönetim ilan edebilir. Bu durumda da merkez hadim değil, hakim olur. İl yönetimi istediği zaman bu sıkıyönetimi kaldırarak hukuk düzenine dönebilir. Dış saldırı tehlikesi belirdiğinde merkez ülkenin tamamında ve bir kısmında seferberlik ilan edip ülkeyi merkezden yönetebilir. Savaş durumunda ise yönetim tamamen merkezidir.

Bu açıklamalara göre anayasada yer alan merkez kavramı daha da önem kazanmaktadır ve değişmez maddeler içinde yer alması yerindedir. Çünkü ülkenin yönetimi kişilere değil merkezlere aittir. Yönetimde merkezi yönetim ile yerinden yönetim arasında denge kurulması esastır.

 

 

"ankara"

Dünyada ulaşım ve haberleşme ilişkileri geliştikçe dünyanın merkezleri de oluşmaktadır. Dünyanın merkezi Orta Doğu'dur. İlk insan burada yaratıldı. Medeniyetler buradan doğup çevreye yayıldı. Orta Doğu'da dini merkez Filistin ve Arabistan'dır. Mekke yeryüzündeki karaların ağırlık merkezindedir. İstanbul ise karaların doğu-batı ekseninde ortasında ve iç denizlerin geçit yerindedir. Yeryüzünün tabii merkezi İstanbul'dur. 1.500 yıl da imparatorluk merkezi olmuştur. Gün geçtikçe önemi artmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti milli devlettir. İstanbul'un başkent kalmasının birçok sakıncası vardır. Bir defa saltanatın bakiyesi bütün müesseseleri ile orada idi, hâlâ da oradadır. İstanbul başkent kalsaydı, saltanatın etkileri devam ederdi. Hâlâ İstanbul ticari merkez olmaya devam ettiği gibi basın ve yayın merkezi olmaya da devam etmektedir. Bu cumhuriyetin kurulmasına ve gelişmesine mani olurdu.

Başka bir sakıncası ise, İstanbul dünyanın merkezindeydi ama Türkiye'nin merkezinde değildi. Bu ülkede dengesizliğe neden olacağı gibi başkentin korunma sorunu sürekli gündemde olacaktı. Ayrıca ülkenin diğer yerlerine hizmet dengesinin sağlanmasına İstanbul yer olarak elverişli olmayacaktı.

       İstiklal Savaşı Anadolu'dan, Ankara'dan yönetildi ve İstanbul savaşsız kurtarıldı. Savaşta karşı tarafta yer alan bir yerin savaş sonunda merkez yapılması hem pratik değildi hem de savaşan Anadolu halkına zulüm olabilirdi. Misak-ı Milli sınırları içinde ''merkez'' İç Anadolu'da seçilmeli idi. Bu hem yönetim hem savunma bakımından zorunluydu. Böyle de yapıldı. Ankara, Konya ve Kayseri olabilirdi. Mustafa Kemal Ankara'yı seçti. İstiklal Savaşı'nı oradan başlattı ve oradan yönetti. Sonunda merkez olarak kendiliğinden Ankara oldu. Bunun sebebi bu üç şehirden İstanbul'a en yakın olmasıdır. Ayrıca savaş ikmaline en elverişli yerdi. Savaş buradan takip edilecekti. Yunan ordularının Sakarya'ya kadar geldiklerini düşünecek olursak, bu seçimin ne derece isabetli olduğunu görmüş oluruz.

Bugün Türkiye'nin iki merkezi vardır. Biri İstanbul diğeri Ankara'dır. Ankara siyasi merkezdir. Kültürel ve ticari merkez ise İstanbul'dur. Bunun bir mahzuru yoktur. İnsanda da iki merkez vardır, kalp ve beyin. Bunlar bir arada değildir. Bu nedenle bunu normal karşılıyoruz. Biz devlet merkezi olarak Ankara'yı görüyoruz.

Bununla beraber, ülkede birlik sağlanması, tüm ülkenin tek düzeyde birlik içinde olabilmesi için bölgeler oluşturulacak ve bu bölgeler çok sıkı ulaşım araçları ile birbirine bağlanacaktır. Bu bölge merkezleri aynı zamanda orduların konuşlandığı yerler olacaktır. Trabzon Karadeniz'i, İstanbul Trakya'yı, Bursa Marmara ve Boğazları, İzmir Ege'yi, Adana Akdeniz'i, Diyarbakır Güneyi, Van Doğuyu ve Erzurum Kuzey Doğuyu koruyacaktır. Eskişehir, Konya ve Kayseri ülkeyi havadan koruyacak. Ankara merkez olacaktır.

Kentlerimiz plansız ve çarpık yapılaşmıştır. Hepsinin ciddi altyapı sorunları vardır. Bundan sonra devlet yeniden imar edilecektir. Artık şehrin içinde kalan askeri garnizonlar ve sivil konaklar değerleri ile satılıp bunlara yakın yerlerde yeni anayasanın önerdiği merkezlerin yeniden yapılanmasına imkan tanınacaktır. Her devlet bölgede bir bucakta standart çerçeve içinde yabancı sefaretlerin yapılarını ihtiva edecek, orduların konuşlanmalarına imkan verecek, ayrıca devlet hizmetlerini görecek, daireleri bir araya getirecek ve her türlü ulaşım merkezlere kadar doğrudan götürülecektir.

Bölgeler arası kara ve demir yolları şeritleri çizilecek ve yer yer uçakların inmesi için sahalar bırakılacaktır. Bu yolların yapılması ise yol civarındaki arsaların satışından sağlanacaktır. Devlet bunları tarla bedelleri ile alacak, burada iş ve ticaret yerlerini yapacaklara arsa bedelleri ile satacaktır. Buralardan gelen gelirlerle bu yollar yapılacaktır. Bu yollar üzerinde vakıf binalar konacak, o vakıf binaların kira gelirleri ile yolların ve meydanların işletilmesi sağlanacaktır. Tüm taşıma vergiden muaf olacaktır. Devlet için hedef ekonomik kalkınma ve halktan alınan asgari vergi payı ile azami hizmet verme olacaktır.

Bu yolların devlet ve merkez bölgelerin işletilmesi askeri birliklere verilecek ve böylece barış zamanında ordu memlekete yük olmaktan çıkacaktır. Ordu barışta askeri düzen içinde askeri eğitim yapacak, devamlı olarak saldırılara karşı hazır olacaktır. Halk askerlik hizmetini yaparken aynı zamanda meslek için de eğitilecektir. Ordu yolları ve merkez bucakları hizmetli personeli ile işletecek ve buna karşı bütçeden pay alacaktır. Bunun dışında tüm gümrük gelirleri ordunun olacaktır. Askerlik bedelleri ordunun olacak ve ordu kendi ihtiyacı için kendi iç üretimini yapacaktır.

Ordu barış zamanında ülkenin altyapı hizmetlerini görecektir. Savaş zamanında her şey devletin emrine verilerek savaşta gereken kullanılacaktır. Böylece askeri harcamalar devlete yük olmayacak; tam tersine devletin kamu hizmetlerini karşılıksız yapmalarına imkan verilecektir.

Ankara diğer bölge merkezlerine öyle bağlanmalıdır ki, bu on iki merkez tek merkez gibi olmalıdır. Araba tren ve vapurları çalışmalı, tüm yollar parasız olmalıdır. Petrol sübvanse edilerek yolculuk adeta bedava olmalıdır. Yollarda bakım yerleri ve bakım hizmetleri sübvanse edilmelidir. Bu konuda Osmanlı Devleti'nin uygulamaları örnek alınmalıdır. Ülkenin 1/10 vergi payları bölgedeki askeri birlik komutanlarına verilmelidir. Eskiden ''Bu ilçenin öşrünü topla ama savaş olursa bir bölük askerle katıl'' denirdi. Devlet öşür ile ilçede bir bölük, ilde ise alay beslerdi. Bunlar için başka harcamalar olmazdı. Yollarda kervansaraylar vardı. Onlara da o civardaki öşürleri toplama yetkisi verilmiştir. Kervansaraylar da her gece kapasitesi kadar kişiyi konuk ederdi. Bunların hepsi parasız yapılırdı. Savaş zamanında da ordular haber gönderdiğinde askerler kervansaraylarda konaklaya konaklaya karargaha ulaşırdı. Ordular bu yollarda bir taraftan diğer tarafa nakledilirdi. Savaş olmadığı zaman ise bu kervansaraylar aynı şartlar içinde sivil halkları konuk ederdi. Bu uygulama modernize edilerek bugün de yürürlüğe sokulmalıdır.

         Bütün bunları yeni anayasanın esas maddesinin ''...merkezi Ankara'dır' 'sözü içinde düşünüyoruz. Çünkü bir yerin merkez olabilmesi için her şeyden önce yollarla her tarafa bağlanması gerekir. Yoksa adı başkent olur, kendisi olmaz. Kalbin bir damarı tıkandığında vücudun nasıl helak olduğunu hepimiz biliyoruz. Merkeze giden ekonomik ve sosyal yollar da tıkandığı zaman merkez, merkez olmaktan çıkar.

''...dili Türkçe...'' sözüyle sosyal birlik sağlanmaktadır, ''merkezi Ankara'dır'' derken ekonomik birlik sağlanmaktadır. Dil tüm halkı birleştirmekte, merkez de tüm ülkeyi tek ülke haline getirmektedir. Devlet yolları yerine illerde il yolları olacak, bucaklarda da bucak yolları yapılacaktır. Tıpkı vücuttaki kılcal damarlar gibi yollar olacaktır. Gidiş-dönüş yolları ayrı ayrı olacak, hareketler tek hızlar içinde sağlanacaktır. Trafik kazaları da asgariye indirilecektir. Bütün bunlar vergi ile değil; oto finansla sağlanacaktır. Bugünkü kentleşme hareketi bu geliri ortaya çıkarmıştır.

Her bölgede yabancı elçilik temsilcileri olacak ve her bölge diğer devletteki komşu bölgelerle mevzuat içinde doğrudan ilişkilerde bulunacaktır. Yollar dışarı ile de bağlantı sağlayacak, dünyayı birbirine bağlayan İpekyolu benzeri gibi yollar olacaktır. Bu Hac yolu olarak belirlenecektir. Güney Amerika'dan kalkan Hac yolu, Bering Boğazı'ndan geçerek Hazar Denizi'nin kuzeyinden Türkiye'ye gelecek ve Türkiye'den Kudüs ve Mekke'ye gidecektir. Sina'da Afrika kolunu alacaktır. Anadolu'da Avrupa yoluyla birleşecektir. Avustralya'dan gelen bir kol Hindistan'dan geçerek Irak'ta birleşecek. Çin'den gelen kol Orta Asya koluna katılacaktır. Ayrıca deniz bağlantıları da temin edilecektir. Türkiye dünya ile bu yollar aracılığı ile irtibatını kuracaktır. Bu ana yol serbest bölge olup vakıf halinde olacak ve her devletin bu yol üzerinde siteleri olacaktır. Savaşta buralar korunmuş bölgeler olacaktır.

"bayrağı"

Barışın temeli karşılıklı haklara riayet etmektir. Daha toplayıcılık döneminde insanlar kabileler halinde meyvelik yerleri bölüşmeye başlamışlardır. Hangi ağaçların kime veya hangi kabileye ait olduğunu seçtikleri bir şekil ile belirtmişler, bu şekiller rumuz haline gelmiş ve ilk şekil yazısı böyle doğmuştur, Sonraları çobanlık dönemine geçince her kabile kendi işaretini hayvanların üzerinde damga halinde kullanmıştır. Çobanlık döneminde de dağların tepesine özel işaretler konmuş ve böylece mer'aların kimlere ait olduğu belirlenmiştir. Sonraları buralarda çadır kurulmaya başlanmış ve böylece her topluluğun bir işareti oluşmuştur.

Bayraklar, toplulukların şekil yazısı ile belirlenmiş isimleridir. Yazılar, topluluklara göre değişmektedir. Oysa bayraklar bütün dünya dillerinde aynı anlamını taşır. Gelecekte bütün insanlık için ortak bir şekil yazısı gelişeceği ilkesi ışığı altında bayraklar bunun başlangıcı olmuştur. İnsanlığın ilk şekil yazısından bugün ileri şekil yazısına yine bayraklar kaynaklık edecektir.

İnsan dünyaya geldiğinde ona bir isim takarlar. İsim hayat boyunca onu kovalar. Kişinin geçmişi ismi içinde saklanır. İsim değişikliği bile bu eski isme bağlılığı sona erdirmez. Sık sık eski isimden bahsedilir. Devletler kurulduklarında kendilerine isim olarak bir bayrak seçerler. Artık o devlete mensup olanlar devlet adına her şeyi o bayrak altında yaparlar. Devletin hükümran olduğu her yerde o bayrak asılır. Böylece o devletin varlığı orada görülür.

İnsanın vücudunda ayıraç vardır. Yabancı madde geldiği zaman onu görmese bile yabancı olduğunu anlar ve atar. Devletler de bayrakları ile kendi mensuplarını anlarlar, halk da öyle anlar. Yabancı devletten hangisine ait olduğunu bilir. Yeryüzünde topraklar bölüşülmüş ve buralara devletler bayraklarını asmışlardır. Denizlerdeki gemilere karalardaki araçlara, vagonlara, uçaklara devlet bayrakları asılmaktadır.

Devlet garantisinde olan mallar üzerinde de bayrak resmedilir. Bu malların kaynağını gösterir. Bayraklar tüzel kişiliği olan topluluklara aittir. İnsanlığın, devletlerin, illerin, bucakların ve ocakların bayrağı olmalıdır. İnsanlığın içinde yer alan devletler bayraklarında bunu göstermeliler. Bizce bu bayrakların beyaz veya yeşil bir şerit ile etrafları çevrilmelidir. Birleşmiş Milletler'e giren devletler bayraklarını bu çerçeve ile çevirmelidir.

Devletler, büyük ölçüde aynı ırktan gelmeseler bile aynı hanedanın emrine girenlerin, zamanla kendilerini onların tebası ve çocukları sayarak tek ırka dönüşmelerinden oluşmuşlardır. Zamanla dilleri tek dil haline dönüşmüş ve ortak kültür oluşmuş, karşılıklı evlenmeler ile de tek ırk haline gelmişlerdir.

         Kur'an'da da değişik topluluklardan bahsedilir. ''Ümmet'' kelimesi ile başkanları olan her büyüklükteki topluluk; "nas" kelimesi ile başkanları olsun olmasın bir araya gelen halk kastedilmiştir. Millet ise en büyük topluluk olarak kullanılmıştır. Ancak asıl topluluk ''ulus'' (kavim) olarak belirtilmiştir. Milleti gövde, illeri şube olarak adlandırmış, kabile ise her gün birbirleri ile karşılaşabilen veya karşılaştıklarında şahsen tanıdıkları olarak tanımlanmıştır. Tek dini devlet yerine kavim (ulus) devletini esas almıştır.

Gerçek olan şudur ki, devlet ile ulus birbirinden ayrılmaz birer kavramdır. Devlet kurulur ve uzun zaman yaşarsa yeni ulus oluşur. Bir ulus toprağa sahip olursa devlet olur. Gerçi ulus dışı devletler vardır ama kısa ömürlü olmuş; fakat, uluslar kendilerini korumuşlardır. Belli bir oluşumun olması için yeter büyüklüğe ihtiyaç vardır. Çok büyük olunca da bölünme meydana gelir. Bunun tipik misalini hücrelerde görüyoruz. Hücreler kendilerini çeviren zarlar aracılığı ile maddeler alıp verirler ve yaşarlar. Hücre küçükse aldıkları maddeler verdiklerinden fazla olur ve büyür. Büyümede hacim küple yüzey ise kare iledir. Belli büyüklüğe ulaşınca alınanla verilen birbirine eşit olur ve hücre daha fazla büyüyemez. İşte bu büyüklüğe denge büyüklüğü denmektedir. Bir topluluk böyle büyüyerek  yeter büyüklüğe ulaşınca artık büyüyemez olur ve denge kurulur. İşte bu  dengeye ulus denmektedir. Allah öyle bir düzen kurmuştur ki, yeryüzünde yüze yakın devlet olsun. Başka bir deyişle yüze yakın ulus olsun. İnsanlığın  on milyar olabileceğini düşünürsek, bir devletin nüfusu yüz milyon olmaktadır. Genel denge sayısı bir millet için en çok yüz milyon, en az da otuz milyon olarak ortaya çıkar. Nitekim İstiklal Savaşı sonunda Türkiye on iki milyon iken bugün yetmiş milyona yaklaşmıştır. Nüfus elli milyonu geçtikten sonra çoğalması azalmaktadır. Daha önce nüfus artışımız binde üç iken bugün bu binde ikinin altına inmiştir. Türk Milleti ya yüz milyona varmadan çoğalmaktan alıkonacak ya da bölünmeyle karşı karşıya kalabilecektir.

Bizim görüşümüz şudur; gelecekte Türkiye göç verecektir. Bugün yeryüzünde Türkiye kadar geniş toprakları olan az devlet vardır. Toprağı geniş olan bu devletlerin bir kısmını topraklarına göre nüfusu çok azdır. Bu gibi ülkeler ve Türkiye, iyi nüfus politikası uygularlarsa bu ülkelerin nüfusları ellişer milyona ulaşır. Beş yüz veya altı yüz milyon nüfuslu beş altı sayıdaki Türk devletini gelecek asırlar beklemektedir.