YENİ ANAYASAYA GEÇİŞ ÖNERİSİ karagülle-akdemir
Süleyman Karagülle
1503 Okunma
15-İKİNCİ BÖLÜM-SAYFA131-173

islam dünyası

Burada kısaca İSLAM DÜNYASI ve Müslümanlarla ilgili bir parantez açmak istiyoruz. Müslümanlar bugün birkaç grupta toplanmıştır: 1) Arap Müslümanlar, bağımsız devletler halinde Arap Yarımadası'nda ve Kuzey Afrika'da yaşıyorlar. Bugün Mısır, Arap Dünyası içinde Türkiye kadar güçlü bir devlettir. 2) Siyah Müslümanlar, İç ve Güney Afrika'da yaşıyorlar. Nijerya ve Sudan gibi devletleri var. Bir kısım siyah Müslümanlar da Amerika'da yaşıyorlar. 3) Hint Müslümanları, Hindistan'da yaşıyorlar. Bunların iki güçlü bağımsız devleti var. Pakistan ve Bangladeş. Hindistan'da kalabalık Hint Müslümanları var. Bunların bir kısmı Türk soyundan olmakla beraber onların hamileri vardır. 4) Güney Doğu Müslümanları. Bunların Malezya ve Endonezya olmak üzere güçlü devletleri vardır. 5) Türk Müslümanları. Bugün en güçlü Türk devleti Türkiye'dir. Çin'de 300 milyon civarında Müslüman yaşıyor. Çince konuşan Dunganların ataları Tabgaç Türkleridir. Müslüman olmadan Çin'de Budist olarak devlet kurmuşlardır. Sonra Türkler Müslüman olunca onlar da toptan Müslüman olmuşlardır. Dilleri ise hala Çincedir.

Yukarıdakilerin dışında ırk olarak Türk olmayan, Türkçe bilmeyen Asya ve Avrupa'da da yayılmış pek çok Müslüman vardır. Bunlar Çeçenler, İnguşlar, Arnavutlar, Boşnaklar gibi topluluklardır. İşte biz Türk deyince beş grup halinde İslam aleminde bir olan toplulukları kastediyoruz. Yoksa sadece Türk ırkını kastetmiyoruz. Bunun sebebi şudur: Tam bin yıldır bu halklar birbirleri ile evlenerek karışmış ve birbirlerine serbestçe göç vermişlerdir. Irk anlayışlarında fark yoktur. Örneğin Lezgi kendisini Kırgız kadar hatta ondan daha çok Osmanlı hisseder. Oysa bunlar Osmanlı yönetiminde kalmamışlardır. Bu his onların kendilerini Türk hissetmeleri nedeniyledir.

Biz İslam Alemini beş gruba ayırıyor ve beşinci gruptaki İç Asya ve Avrupa Müslümanlarını Türk sayıyoruz. Bunların arasında Yakutlar ve Gagavuz Türkleri Hıristiyan'dır. Bunlar da isterlerse kendilerini Türk sayabilirler. Yunanistan Batı Trakya Türklerini Trakya'dan göç ettirip Gagavuz Türklerini yerleştiriyor. Bunların toplamı bir milyonu bulmuyor. Demek ki oran binde birler civarındadır. İstisna kaideyi bozmaz.

Bu arada şunu belirtmeliyiz ki, bunların hiçbiri saf bir ırka sahip değildir. Yerlilerden bir kısmı Müslüman olmuş birbirlerine karışmışlardır. Türkiye'deki Türk halkları da böyledir. Ayrıca Cumhuriyet döneminde Anadolu'ya hemen hemen bu halkların hepsinden gruplar halinde gelmiş ve yerleşmiştir. Böylece Anadolu bin yıldan beri Müslümanlaşmakta ve Türkleşmektedir. Cumhuriyet döneminde bu son aşamaya gelmiştir.

Burada bir şeye tekrar işaret edelim ki, Türkiye'de çok az Rum, Ermeni ve Musevi azınlığı vardır. Bunlar da Türk vatandaşı olmuşlardır. Dini ibadetler dışında bir ayrıcalıkları kalmamıştır. Bizim bunlara tek şartımız olabilir, bu da azınlık haklarına dayanarak kendilerini ikinci sınıf vatandaş olmaktan vazgeçmeleridir. Türkçeyi öğrenecekler ve askerlik yapacaklar; biz zorlamadan yapacaklar, çünkü bunlar da Türk'tür. Başka bir ifade ile Türkiye'de yaşayıp ''Ben Türküm'' diyen herkes Türk'tür. Tekrar vurgulayalım istisnalar kaideyi bozmaz. Zaten biz ''Müslüman halk'' derken artık dini ibadetlerini yapan halk olarak nitelemiyoruz. Ataları Müslüman olup devletleri bulunmayan halkları Türk sayıyoruz. Gelecekte dinler başka bir şekilde düzenlenebilir. İbadet şekli herkesin kendisine aittir. İnanca gelince, gelecekte tüm inançlar ilmileşecek, herkes ''Bir Allah''a ve ''bir ahiret'' sorumluluğuna inanacaktır. Türkiye devleti böyle kurulmuştur. Uluslararası anlaşmalarda bu böyle tescil edilmiştir. Lozan Antlaşması'nda Türkiye'nin laik olduğu tescil edilmemiştir. Lozan Antlaşması'nda ''Türkiye        Batı hukuk sistemini benimseyecek''diye bir madde de yoktur. Türk  inkılapları Türklerin kendi ihtiyaçları sonucu yapılmıştır. Bundan sonraki  inkılaplar da kendi ihtiyacımız gereği yapılacaktır.

Türkiye'deki Türkler, ''Ben Türküm'' diyen herkesi Türk kabul etmektedir. Fakat Türkiye'deki Türkler kahır ekseriyetiyle Müslüman halkların çocuklarıdır. Türkiye yukarıda anlatılan beş İslam grubu içinde, temsilcilik görevi yanında öncü ve yol gösterici olarak da yer almaktadır. Türkiye ulus olarak geniş olmakla beraber, Türkiye'deki Türkler için din ve ırk farkı gözetmemiş, gözetmez de, Türkiye devleti bu şekliyle tam bir ulus devlet haline gelmiştir.

Türk kelimesi ile asla bir ırk veya din mensubu kastedilmemektedir. Türkiye'de yaşayan ve ''Ben Türküm'' diyen herkes Türk kabul edilmektedir. Bununla beraber, Türk vatandaşı olmak için Türk olma şartını da koymuyoruz. Türk olmayanlar da askerlik bedelini vermek şartıyla tüm vatandaşlık hukukundan yararlanırlar. Asker olup olmama ve savaşa katılıp katılmamada ise serbesttirler. Ergin hale gelen herkes isterse Türklüğü seçip askerliğe gider, isterse sadece vatandaşlığı seçip bedelli olur. Türkler bedelli olamazlar, oysa herkes her zaman Türk olabilir.

TÜRKİYE'DE KİMLER YAŞAMAKTADIR

Türkiye'de yaşayanlar aşağıdaki şekilde tasnif edilebilir.

  1. Türkiye'de yaşayan ve ''Ben Türküm'' deyip askerlik hizmetini kabul eden herkes Türk'tür ve tüm siyasi haklara sahiptir. Türkiye'de yaşayan herkes her zaman Türk olabilir.
  2. Türkiye'de yaşayan ve ''Ben Türk vatandaşıyım'' diyen herkes askerlik bedelini ödemek şartıyla Türk vatandaşıdır. Türk vatandaşları eşitlik şartları içinde tüm medeni ve sosyal haklardan yararlanırlar.
  3. Konuk vatandaşlar başka ülkenin vatandaşı olup kendisini koruyan ve devleti bulunmayan her dindaş veya ırkdaşımız, Türk konuk vatandaşıdır. Türkiye pasaport ve vize aranmaksızın gelenleri kabul eder. Bu kişiler Türkiye'de iş yapabilir ve okuyabilir. Türkçe öğrenmek ve askerliği yapmak şartıyla Türk vatandaşı da olabilirler.
  4. Türkiye'ye gelip iş yapmak isteyen yabancıların da Türkiye'ye girme ve çıkma hakları vardır. İnsan olarak bütün insanlık haklarından da yararlanır. Türkiye'ye mal getirip satabilirler, Türkiye'den mal alıp götürebilirler.

Demek oluyor ki, Türkiye'de herkes yaşama hakkına sahiptir ve herkes bu ülkenin imkanlarından yararlanabilir. Türkiye'yi yönetme hakkı ise Türkiye'deki Türklerindir. Türkiye'de Türk olmak için Türkçe öğrenmek ve askerlik hizmetini bedenen yapma şartı esas alınmalıdır.

Türk deyince iller ayrı, bucaklar ayrı, ocaklar ayrı topluluklar halinde Türk halkları içinde yer alırlar. Türkiye'de çeşitli halklar vardır. Bunlar kendi kültürlerini her zaman koruyabilir; ancak, bunların hepsi Türk halkıdır. Kendilerini Türk kabul etmeyen halklar varsa bunların en çok bir milyon nüfuslu il kurma hakkı vardır. Askerlik bedeli vererek iç işlerinde bağımsız olarak yaşarlar. Aynı şekilde iller içinde Türk olmayı kabul etmeyenler nüfusları en çok on bin olmak üzere bucaklarını kurarlar. Böylece Türk olmayanların daha doğrusu Türklüğü kabul etmeyenlerin de bu ülkede huzur içinde yaşamalarına imkan verilmelidir. Bu Osmanlılar zamanında da böyle idi, bundan sonra da böyle olmalıdır.

        Zorla güzellik olmaz. Zorla Türklük de olmaz. Zorla tehcir hem ülkenin birliğini bozar hem de dağılmasına neden olur. Bu ara Türkiye'den tehcir ettirilen Rum, Ermeni ve Museviler de Türkiye'ye gelip bucak düzeyinde siteler kurabilirler, ocaklar oluşturabilirler. Kendi atalarının yurtlarında yaşayıp gelişebilirler.

 

 

"MARŞI"

Akif'in Şiiri: İstiklal Marşı bestelenirken M. Akif ERSOY'un istiklal üzerindeki ilk mısraları üzerinde kurulmuştur. Bize göre, istiklalimiz ile yazılmış olan bu şiirin ilk mısraları verilmiş olan Kurtuluş Savaşımızı ifade etme bakımından yeterli değildir. Bütün şiirin anayasa metninde ifade edilmesi ve marş olarak bütünü ile birlikte alınabileceğini belirtmek için şiirin adını zikretmiş olduk. Biz şiiri buraya alıyoruz.

 

 

 

İstiklal Marşı

 Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak         

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

O benim milletimin yıldızıdır parlayacak!

 O benimdir, o benim milletimindir ancak!

 

 

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!

Kahraman ırkıma bir gül... ne bu şiddet, bu celâl?

Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl.

 Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl.

 

 

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım;

 

 Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım! Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.

 Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım. Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl.

 

 

Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar.

Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar, 'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?

 

Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın;

Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.

 Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın,

Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın. Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl.

 

 

Bastığın yerleri 'toprak' diyerek geçme, tanı!

Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır, atanı.

Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı.

 

 

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ? Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!

 

Cânı, cânânı, bütün vârımı alsın da Hudâ,

Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.

 

 

Ruhumun senden ilâhî, şudur ancak emeli:

Değmesin ma' bedimin göğsüne nâ-mahrem eli!

Bu ezanlar-ki şehâdetleri dinin temeli

Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

 

 

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım.

 Her cerîhamdan, ilâhî, boşanıp kanlı yaşım;

 Fışkırır rûh-u mücerred gibi yerden na'şım;

 O zaman yükselerek arşa değer belki başım!

 

 

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!

Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl

. Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl;

 Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet,

 Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!

 

 

''TÜRK''

Dünya uluslararasında bölüşülmüş, her ulus bir devleti oluşturmuştur. Her canlının bir gıdası vardır, onu yiyerek yaşar. Ceylanlar otları yer, ceylanları da kurtlar yer. Otlar azaldığı zaman ceylanlar koşamaz, kurtlar onları kolayca yakalayıp semirir. Bu sefer ceylanlar azalır ve kurtlar zayıf düşer. Kurtların düşmanları da onları yok eder. O ara otlar çoğalır, yeniden ceylanlar bol ot buldukları için güçlenir ve çoğalırlar... Tüm canlılarda böyle gıda dengesi vardır. Bu seleksiyonu oluşturur, canlıların evrimini sağlar.

İnsan o kadar güçlü bir varlıktır ki, onun çoğalmasını engelleyecek başka bir canlı yoktur. Evrimde onu dengeleyecek yine kendisidir, insandır. İşte insanlar arasında biyolojik ve sosyal dengenin kurulabilmesi için insanlık tek ulus olarak değil de, uluslar olarak yaratılmıştır. Uluslar ordular kurarak kendi bağımsızlıklarını korurlar. Birbirleri ile değişik biçimlerde savaşarak doğarlar, gelişirler, yaşarlar ve ölürler. Yerlerine yeni devletler kurulur.

Yeryüzünde, evrim ilkesi içinde insanlık var oldukça ve insanlar da ölümden kendilerini kurtaramadıkça savaş devam edecektir. Ulusu savaştan soğutmak ve savaşa karşı eğitmek, gerçekçiliğe uymaz. Okullarda savaş düşmanı yapıp sonra da zorla onları askere götürme hangi mantıkla izah edilebilir. Savaş için bazı kurallar koymalıyız:

  1. İnsanlık devamlı savaş içindedir. Savaştan kurtulmamız mümkün değildir. Çünkü bizim kararımızla savaş bitmez. Karşı tarafın da savaşa son vermesi gerekir. Şimdilik böyle bir dünyaya dönük bir çaba gösteren devlet yoktur.
  2. Savaş barış için yapılmalıdır. Yani biz barışı bozmamalıyız. Barışı bozanları en ağır şekilde saldırarak yok etmeliyiz. Bu durumlarda insanlar savaşmak zorundadırlar. Bu dünya böyle yaratılmıştır. Ancak iki cephe vardır. Haklı taraf ve haksız taraf; biz haklı tarafın yanında yer almalıyız.
  3. Hangi cephenin haklı veya haksız olduğuna tarafsız ve bağımsız hakemler karar vermelidir. Biz hakemlerin kararlarına uymayanlara karşı savaşmalıyız. Barış hakemlerin kararlarına uymakla olur, yargıyı güçlü kılmakla olur. Yargının bağımsız ve tarafsız olması için de hakemleri taraflar seçmeli ve onlar da bir başhakem seçmelidir. İşte bunların kararına uymak hakka uymak demektir. Savaş hakemlerin kararlarını galip getirmek için yapılmalıdır. İşte biz o zaman hak tarafında oluruz.

d) Tarafsız kalıp savaşmak istemeyenler zorla askere götürülüp
savaştırılmamalıdır. Onlardan askerlik bedeli alınarak barış içinde
yaşamalarına imkan verilmeli, ülkemizde yaşama imkanı sağlanmalıdır.

       Ancak savaşçı olmayı kabul ettikten sonra geri dönmek bozgunculuk olacağından ve bedelden kaçınma olacağından vazgeçmeye izin verilmemelidir. Ülke değiştirmekle bu da imkan dahiline girer. Bunun dışında savaş ülkenin savunulması içindir. Hakemlerin kararı ile haklı olan devlete yardım edilebilir, ancak savaşçılar sadece gönüllülerden oluşturulmalıdır.

Savaş düzeni hukuk düzeninden faklıdır. Ancak ordular oluşurken savaşçılar komutanlarını kendileri seçmelidirler. Bu da yine savaşı meşru kılacak bir husustur. Fakat savaş zamanında ne cephe ne de ordu değiştirilebilir.

Ulusların yani ülkelerin sayısının yüz civarında olduğunu daha önce belirtmiştik. Demek ki, yeryüzü yüz civarında ülkeye bölünecektir. Türkiye bu bölüşmede ortalardadır. Yani ülkesi ne büyük ne de küçüktür. Böyle olunca Türkiye Devleti ne toprak almak ne de toprak vermek durumundadır, bunun için savaşa da gerek yoktur. Türk ordusu saldırı ordusu değil, savunma ordusu olmaya devam edecektir.

Türkiye'nin sınırları çizilmiştir. Gerçi bu toprakların dışında kalan topraklar üzerinde bazı haklarımız mevcuttur. Musul, Nahcıvan, Batum, Batı Trakya, Kıbrıs, On iki Adalar bizimdi; Hatay da bizimdir. İstiklal Savaşı sonunda bu toprakları batılılar çözümsüz bıraktılar. Böylece komşularımızla devamlı olarak bizi savaştırmayı planladılar. M. Kemal Paşa ve arkadaşları Batı'nın planlarını çok iyi bildiği için bunların tamamından feragat edip ''Topraklarımız bize yeter'' denmiştir. İsmet İnönü, II. Dünya Savaşı'na girmedi, On iki Adayı verdiler, fakat o almadı.

Bu nizalı yerlerden sadece Hatay alınmıştır. Bunun iki sebebi vardır: Biri, İskenderun Limanı'nı güven altına almak zorunluluğu vardı. Diğeri, halkı bizi istiyordu, Avrupalılar bunu kendileri istemiştir. Buna Suriye'nin itirazı olmamıştır. Kıbrıs Türkiye'ye ilhak edilmemiştir. Bize göre, bazı önemli kararlarla barış içinde Kıbrıs terk edilebilir. Kıbrıs halkının Anadolu'ya gelip yerleşmesine yardımcı olunmalıdır. Yunanlılardan alınacak bazı yakın adalarla veya Batı Trakya ile takas edilebilir. Başka çözüm yolları da bulunabilir.

Kıbrıs şu sebepten dolayı terk edilebilir: Adanın bölünmüş kalması doğru değildir. Tüm adanın Türkiye'ye ilhakı da Türkiye'ye ağır yük getirir. Türkiye sahilleri koruma gücüne her zaman sahiptir. Ama deniz çıkarması ve deniz ötesi yerleri savunma ayrı bir deniz kuvveti gerektirir. Bu Türkiye için çok ağır bir yüktür. Kıbrıs'ta Türkiye'nin hiçbir çıkarı yoktur. ''Yurtta sulh, cihanda sulh'' ilkesine göre Kıbrıs'ı elimizde tutmamız yanlıştır. Dünya da bu nedenle bize düşman olmuştur.

Bizim kabul ettiğimiz ilke şudur: Türkiye dışında bulunan ve sayıları beş yüz milyonu bulan her Türk, Türkiye'ye göç ederse kabul etmeliyiz. Bizim topraklarımız, beş yüz milyon insanı besler büyüklükte ve vasıftadır. Ama bizim başka devletlerin iç işlerine karışmaya hakkımız yoktur. Kimse de bize karışmasın. Yabancı devletlerin iç işlerine karışması o devletin iç düzenini bozar. İşte bundan dolayı tüm dünyadaki Türklere çağrımız şudur:

dünya türklerine çağrımız

 

      Bulunduğunuz yerlerde devletlerinizin sadık vatandaşları olunuz.
Bizim oralardaki elçilerimiz olunuz. Ülkelerinizin yönetimine karşı
çıkmayınız. Ama o ülkelerde yaşayamayacaksanız ülkemize göç ediniz.
Bizden oralarda bir medet ummayınız. Bu ''Yurtta sulh, cihanda sulh''

ilkesine uygundur. Bu nedenle Marmara Bölgesi silahsız bölge iken sonra bu
hüküm kaldırılmıştır. Adalar silahsız bölge iken Yunanlıların buraları
silahlandırılmasına karışılmamıştır. Türkler beş yüz milyondur. Ama Türk E

vatanı sadece bugünkü Türkiye'dir. Biz Türkiye diye bu toprakları anlıyoruz.

Türkiye'nin komşuları ile bazı sorunları vardır. Karadeniz, Ege Denizi ve Akdeniz ortak denizdir. Karadeniz İşbirliği Teşkilatı bu bakımdan çok önemlidir. Ortak Karadeniz Vakfı kurulmalı, bu vakıf Karadeniz'i kirlenmeye karşı korumalıdır. Bu vakıf Karadeniz'e suları dökülen tüm devletlerin katılması ile kurulmalıdır. Almanya ve Avusturya da bu vakfa katılmalıdır.

Ayrıca Hazar Denizi Vakfı da kurulmalıdır. Biz bu vakfa da katılırız, çünkü, Aras Nehri ülkemizde doğmaktadır.

Akdeniz Vakfı ve Basra Körfezi Vakfı da aynı sebeplerden dolayı kurulmalıdır. Bu tür vakıflar arasında birlikler kurulabilir.

Bu vakıflar, bu suların ortak kullanılmasını sağladığı gibi aynı zamanda su ve denizlerin kirlenmesini önler. Vakfın hisse senetleri satılır ve tüm halklar ortak edilir. Devletler de vergilerden yararlanır. Türkiye komşuları ile olan önemli anlaşmazlıklarını bu oluşum ve yeniden yapılanma içinde çözebilir. Halkların ortak çıkarları devletleri barışa zorlayacaktır. Karşılıklı vize ve gümrükler kaldırılacaktır.

 

"HALKLARININ"

İstiklal Savaşını Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti yapmıştır. Meclise Anadolu ve Trakya'nın Müslüman halkları katılmış ve Türkçe konuşmuştur. Lozan'da Türkiye Türk ve Türk olmayanlar olarak değil Müslim ve gayrimüslim olarak katılmışlardır. Yani, Müslümanlar vardır, karşısında ise Hıristiyanlar ile Museviler bulunmuştur. Mustafa Kemal Türk milletini aşağıdaki şekilde ilan etmişti: a) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak, b) Türkçe bilmek, c) Müslüman Olmak, d) Türküm demek.

Bir milletin oluşması şartı aynı din birliği içinde olma değildir. Ama Türkiye Cumhuriyeti Devleti din birliği içinde oluşmuştur. İstiklal Savaşı Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında yapılmıştır. Türkiye'deki halkları birleştiren din birliği olmuştur. Dolayısıyla Mustafa Kemal bu realiteyi gördüğü için, Türklük için İslam'ı şart koşmuştur. 1924 Anayasasında azınlıkların da vatandaşlık bakımından Türk oldukları düzenlenmiştir.

İslami olmayan bu anlayışın laiklik ilkesi içinde çözümlenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Diyoruz ki, azınlık haklarından vazgeçmeleri şartı ile gayri müslimler de Türk'türler. Bugün yeryüzünde Türkiye'den başka halkları Türk olan bir devlet yoktur. Dolayısıyla bizim Türk kelimesini ad olarak kullanmamızda bir mahzur yoktur. İstiklal Savaşı Türklük üzerinden yapılmıştır. Türkiye kelimesi zaten bu durumu ifade etmektedir.

Türkler bir ulustur. Arapça karşılığı Kavimdir. Uluslar boylara ayrılır. Boy kelimesinin Arapça karşılığı şa'bdır. Ulus ülkede, boylar ise illerde oturur. Boylar da obalara ayrılır. Arapça karşılığı kabiledir. Kabileler bucaklarda otururlar.

Bundan önceki anayasalar da ulusun oluşması için boylara ve obalara yer verilmemiştir. Oba dilleri ile neşriyat yapmak yasaklanmıştır. Bu uygulama başlangıçta doğru kabul edilebilir, ulusun oluşması için şart olabilir. Bugün artık ulus oluşmuştur. Herkes Türkçe bilmektedir. O halde halkların kendi özgürlüklerine kavuşmaları milli birlik için gereklidir.

 

 

                Türk halkı boylardan, boyların halkları da obalardan oluşur. Dolaysıyla Türkiye'de yalnız bir halk değil halklar vardır. Bu sebeple bu kelime ilave edilmiştir. Bu halklar il halklarıdır. Kendi dilleri vardır, okulları vardır ve yayınları vardır.

Türk Halkları yerine, Türkiye halklarını tercih edenler vardır. Bu takdirde Türkiye Cumhuriyeti Devleti yalnız toprak birliği temeline oturtulmuş olacaktır. Diğer dört unsur unutulmuş olacaktır. O zaman, yeni bir cumhuriyet kuruyoruz demektir. Kanla kurulan kanla yok olur. Bir devlet kendisini başka devletlere peşkeş çekemez. Yeni cumhuriyetin kurulması için yeni bir istiklal savaşına gerek vardır. Bize göre, boyların üstünde bir ulus vardır. Boyların birliği ile kavim-ulus oluşur. Türkiye ulusal bir devlettir. Sadece toprağa dayalı bir devlet değildir.

Üçüncü bin yıl uygarlığı bize göre ulus devletlerden oluşacaktır. Avrupa tek devlet olamaz, olmayacaktır. Sovyetler Birliği dağılmıştır. Çin ile Hindistan benzer durumla karşılaşacaktır. ABD de eyaletler bağımsız devletler olacaktır. Kanada ve Meksika'nın katılması ile ABD birliği oluşacak ama bu birlik tek devlet olmayacaktır. Avrupa Birliği gibi devletler topluluğu olacaktır.

Ulus devlet olacak, ulus dilleri olacaktır. Bu nedenle biz Türkiye kelimesi yerine Türk kelimesini tercih ediyoruz. Türk olmak için Müslüman olma şartını kaldırıyoruz. Buna karşı biz, din mensuplarının Kur'an'a ve İslamiyet'e cephe almamalarını şart koşuyoruz. Aynı zamanda Hıristiyanlığa, Museviliğe hatta Hinduizm ve Budizm gibi dinlere karşı da cephe almamaları gerektiği görüşündeyiz.

Dinsiz olmak serbesttir. Ama din düşmanı olmak serbest değildir. Bu da ulus olmamız için şarttır. Devlet olmamız için şarttır.

Bu kelimeler çok tartışılmalıdır. Kürtlerin bağımsızlık istemeleri farklı, azınlık statüsünü istemeleri farklı, yukarıda anlatılan ve kurulmak istenen bucak ve il düzeni istemeleri farklıdır. Türk kelimesini kullanmak istememeleri halinde mecliste temsil olunamazlar, Türk ordusunda yer alamazlar ve Türk üniversitelerine katılamazlar. Türk halkları kelimelerini kabul etmeleri ve yukarıda anlatılmış olan düzen içinde yer almaları halinde Türk Ulusu'nun varlığı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin varlığı ve bütünlüğü devam etmiş olacaktır.

 

 

 

''YURT''

Bir toprağın ''yurt'' olabilmesi oranın imar edilmesi yani altyapısının yapılması ile mümkündür. Bu altyapının da vakıflar yoluyla işletilmesi gerekir. Türkiye Türkler tarafından imar edilmektedir, imar edilmesine de devam edilecektir. İmar planlamaya dayanır. Türkiye için ileriye yönelik planlamalar yapılacaktır. Planlamaya uyulacak ve ülke yazboz tahtasına döndürülmeyecektir.

Medeniyetlerin ömürleri bin yıldır ve başlangıç yılı Miladi doğum yılıdır. Demek ki, yaşadığımız çağ yeni medeniyet başlangıcıdır. Yeni medeniyetin temeli Hac Yoluna yani İpek Yoluna dayanacaktır. Avrupa'dan gelen Hac Yolu Asya'dan gelen Hac Yolu ile birleşip güneye gidecek, Afrika'ya oradan kol gelecektir.

Türkiye'nin bundan sonraki bin yıllık bir planını yapmalıyız. Hac Yolunu çizmeliyiz ve orasını ülkemizin sınırları dışına çıkarmalıyız. Bütün insanlığın böyle yapmasını istemeliyiz. Bu yerlerin savunmasını Türkiye yapacak ama iç yönetimi ve güvenliği oralarda kurulacak vakıflara bırakılacaktır.

 

Ayrıca bir asırlık plan yapılacaktır. Bir asır değişmeyecek bölgeler arası yollar çizilecektir.

On yıllık planlar yapılacak ve on yıl içinde değiştirilmeyecektir. Türkiye önce planlı ülke olacak, sonra da Türk halkı bu planı uygulayarak ülkeyi imar edecek ve ondan yararlanacaktır.

Gelecekte komşu devletler birleşerek topluluklar oluşturacaktır. Güney Amerika, Kuzey Amerika, Avrupa, Çin, Hindistan, Avustralya ve Afrika toplulukları haline geleceklerdir. İç Asya (Orta Asya)'da ayrı topluluk olabilir. Türkiye Avrupa, Afrika, Hindistan veya Orta Doğu'yu içine alan ve eski Sovyetlerin de yer aldığı bir topluluğa katılabilir. Türkiye bu seçeneklerini şimdilik dengede tutup kendisi bir topluluk sözleşmesini hazırlamalıdır. Ondan sonra Türkiye'nin dünyadaki yeri belirlenmelidir. Türkiye ne Avrupa ne Asya ne de Afrika toprağıdır. Hangi topluluk gelecek bin yılın gelişmesine önce ayak uydurursa Türkiye orada yer almalıdır. Türkiye Avrupa Topluluğu'nda her zaman yer alabilir. Ancak Türkiye Avrupa Birliği'nde yer alamaz. Gelecek bin yıl uluslar devleti dönemi olacaktır.

 

 

Emperyal yönetim geleceğin dünyasında olmayacak, merkezi yönetim tarih olacaktır. Avrupa daha demokrasi nedir, yerinden yönetim nedir, bunlardan habersizdir.

 

"KURDUĞU"

Devletler iki grupta toplanır: Ülkesinin düşmanları ile savaşan, halkına hizmet eden devlet; buna ''Adil Devlet'' diyoruz, meşru devlet diyoruz. Diğeri ise ülkesinin düşmanları ile bir olup halkını sömüren devlettir, buna ''Zalim Devlet'' diyoruz.

Görülüyor ki, devletin tek ayıracı kuvvettir. İktidarsız devlet olmaz. Türkler, Selçuklular, Osmanlılar ve Cumhuriyet hükümeti bin yıla yakın bir zaman Türkiye'de hakimdir, çünkü, kuvvetlidir. Bin yıldır bu ülkede devleti kuran Türklerdir. Bu hakimiyeti hemen hemen hiç kaybetmemişler. Yabancılar Anadolu'yu üç defa işgal etmişlerdir. Moğol istilasında Selçuklu Devleti yıkılmış, fakat, Moğollar bir yönetim kuramamışlardır. İkincisi Timur istilasıdır. Bu istila Osmanlıları yıkacak derecede sarsmıştır ama Anadolu'da devlet otoritesini kuramamıştır. Üçüncü ise I. Dünya Savaşı'dır. Osmanlıları yıkmışlar, ancak onlar da Türkiye'de yeni bir otorite oluşturamamışlardır. Anadolu hep Türklerin hakimiyetinde kalmıştır.

Tartışılabilecek ikinci konu ise Türkiye'nin kurduğu devletler Anadolu halkını sömürmüş müdür, yoksa Anadolu halkına hizmet mi etmiştir? Bu soruyu kabul ettiğimiz varsayımlarla cevaplayacağız:

adıl devletin kriterleri

Bir devletin adil devlet olup olmadığına karar vermek için bazı ayıraçlar koyabiliriz.

-Birincisi, devletin ömrüdür. Zalim devletin ömrü uzun olmaz. Bunun en açık örneklerine yirminci asırda rastlandı. Hitler, Mussollini, Stalin, Çavuşesku gibi zalim hükümdarların devletleri ne kadar yaşadı?

-İkincisi, devletin içinde değişik halkların uzun zaman birlikte yaşamalarıdır. Adil düzen varsa barış içinde değişik halklar uzun süre birlikte yaşar ve birbirleriyle savaşmazlar, yoksa birbirlerini yerler.

-Üçüncüsü, halklar arasında işbölümü doğması sayesinde değişik ırk, din ve soyda olanların kendi görevlerini yapmış olmasıdır.

-Devletin adil olduğunu gösteren dördüncü kriter, halkın oluşturduğu vakıf kuruluşlardır. Devlet yatırımları her toplulukta vardır. Özel sektör yatırımları da kendi çıkarları için her toplulukta vardır. Vakıf kuruluşlar ise ancak adil devlet içinde olabilir. Halk refah içindedir ki, yatırımlar yapıyor. Halk devletine güveniyor, inanıyor ve seviyor ki vakıflar kuruyor. Çünkü halk devlet ile kamuyu bir görür.

Selçuklu ve Osmanlıları bu kriterlerle ele aldığımızda kendilerini eski devletin devamı kabul eden birkaç devletten biri Türkiye'dir. Bin yıl kesintisiz hüküm sürmek sanıldığı kadar kolay değildir. Selçuklu ve Osmanlılarla birlikte değişik kavimler Anadolu'ya gelmişlerdir. Ayrıca Anadolu'da da değişik kavimler yaşıyordu. Türkler ne Anadolu halkını asimile etmeye çalıştılar ne de sınıflara ayırıp kastlar yarattılar. Halkları kendi hallerine serbest bıraktılar ve yerli halkı İslamlaşma konusunda da zorlamadılar. Yerli halk ziraatı ve sanayiyi iyi biliyordu. Türkler ise çobanlığı ve savaşı iyi biliyordu. Ülkenin imarını yerli halk, korumasını da Türkler yapıyordu. Dağlarda Türk yörükleri hayvan otlatıyor, et üretimi yapıyordu; yerli halk ise toprakları ekip biçiyor, kentlerde sanayi üretimi yapıyordu. Kışın hayvanlar ovaya iniyor, kalkan ekin tarlalarında otluyor, tarlaları ottan temizliyor ve ayrıca gübreleyip yazın yaylalara çekiliyordu. Böylece işbölümü oluşmuş düzen kurulmuştu. Bin yıl böyle birlikte yaşandı.

Türkler Anadolu'ya gelirken, Anadolu yerlileri ve kilise Türklerle bir oldu. Çünkü Bizans imparatorluğu yaşlanmıştı, ülkede güvenliği ve adaleti sağlayamıyordu. Bizans Devleti eşkıya olmuştu. Türkler buraya adil devleti getirdiler.

Anadolu Selçuklular ve Osmanlıların vakıf müesseseleri ile donatılmıştır. Kervansaraylar hala varlıklarını korumaktadırlar. O zaman yapılan köprüler hala faal durumdadır. Türkler, gerçekten Anadolu'da adil bir devlet kurmuşlardır. Elbette yaşlandığı zaman bu adalet bozulmuş, yaşlanması nedeniyle medeniyetleri çökmüş ve Batı dünyasından geri kalmıştır. Osmanlı İmparatorluğunu yıkmak için önce milliyetçilik fikirleri sokulmuş ve ateizm inancı yayılmaya çalışılmıştır. Sonunda kendi ihanetlerinin korkusu ile ülkeyi terk edip gitmek zorunda kalmışlardır. Onları kışkırtanlar o gün yanlarında olmamışlardır.

 

Bizim tek hedefimiz vardır. O hedef Türkiye'de ''Adil Düzen''in kurulmasıdır. Adil Düzen'in ne olduğu bu esas maddede ortaya konacaktır. Atalarımız, ikinci bin yıllarını adil devlet düzeni içinde geçirdiler. Adil devlet kurarsak III. bin yıl da bizim olur.

Bahtiyarız, çünkü, Türk halkı ve yöneticileri Adil düzen anlayışı içindedirler. Çatışma Adil Düzen'e karşı oldukları için değil; Adil Düzen'in nasıl kurulacağı konusundadır. Hedef birdir. Farklı yollar önerilmektedir. Hedef bir olunca eninde sonunda birleşme olacaktır.

Büyük bir ümit ve inançla ümit ediyoruz ki, gelecek dünyada Adil Düzen'i en erken Türkiye kuracaktır. Bununla beraber biz bunları kaleme alırken sadece Türkiye için almıyoruz. Dünyadaki her kavim bu çalışmalardan yararlanabilir. Tercümelerin yapılarak yayınlanacağından ve bu vesileyle de insanlığa yararlı olacağımızdan ümit varız.

 

''ULUSUYLA''

Bir ulus toprak edinerek ve bir devlet kurarak varlığını sürdürür. Türkiye Cumhuriyeti böyledir. Veya herhangi bir nedenle devlet kurulur ve        uzun zaman bir devlet içinde yaşanır. Bu devlette yaşayanlar zamanla        birbirleriyle evleniyorlarsa tek ulus haline gelirler. Anadolu'daki Türk ulusu         böyle oluşmuştur. Buna karşılık, SSCB ve ABD uygulamaları tek millet        oluşturamamıştır.

Anadolu'da tek bir ulusun oluşması için bin yıllık bir geçmişe ihtiyaç olmuştur. Bugün Türkiye'deki nüfusun kahir ekseriyeti Türk'tür. Bu bir ırk birliği değildir; tarih, din, coğrafya ve töre birliğidir. Anadolu'nun fethinden bugüne kadar güdülen hedef dindir. Din ideali Türk ulusunu oluşturmuştur. Bu tarihi geri çevirmemiz mümkün değildir. Dünya bunun böyle olduğunu kabul etmiştir. Birbirimizi kandırmamıza gerek yoktur. Kıbrıs'ta soydaşlarımız vardır ve biz de onlar için savaştık. Bosna'da bizim soydaşlarımız vardır. Neden onların hukukunu Ruslar korumadı da biz koruduk? Oysa Bosnalılar Slav ırkındandır.

III. bin yıla kadar böyle gelinmiştir. Geçmişte her türlü siyasi faaliyet dine dayanıyordu. Hindistan'daki savaş nedir? Niçin Pakistan ve Hindistan birbirinden ayrılmıştır? Bugün SSCB'nin yıkılmasında Moskova'daki kilise baş etken olmuştur. Sosyalizm tüm halkları eşit saymış ama Kafkasya'yı üç, Orta Asya'yı beş devlete ayırmıştır. İki milyona da bir devlet, 200 milyona da bir devlet kurulmuştur. Niçin? Müslüman ile Hıristiyan halklar arasında ayırım yapılmış ve böyle düşünülerek çifte standart uygulanmıştır.

Denilebilir ki, bu yanlışlar zamanla yapılmış, biz yapmayalım ama elimizde değil. Laik olduğumuzdan Müslüman değiliz diye İslam ülkeleri uzun süre dışladılar; Hıristiyan değiliz diye Avrupalılar dışladılar. Biz kurulduğundan beri tecrit edilmiş bir ülkeyiz.1950'den beri Avrupalıların oyuncağı halindeyiz. Onların eşiğinde bekliyoruz ama bu hiçbir şey değiştirmemektedir.

O halde ne yapmalıyız? Geçmişte İslamiyet ile bir millet haline geldik. Bize önce; ''Dini bırakalım, ulus olalım; Müslüman değil, Türkçüyüz'' dendi. Sonra milliyetçi olmaya başlayınca da; ''Bu nasıl olur, Türkiye'de Kürt yok mu?'' dendi. Birçok sorun çıktı. Bu sorunlar çözülemeyince şimdilerde Türkçülükten vazgeçilmeye karar verildi. ''Peki ne olalım?'' denince ''Atatürkçü olun'' denilmeye başlandı. ''Ona da razıyız'' denilse, bu defa da ''Hakimiyet-i Milliye''ye ilkesi gereği Avrupa Birliği'ne girilemeyecektir. ''Kuvva-yı Milliye''ye kabul edersek, NATO'dan çıkmamız gerekecektir. ''Vahdet-i Kuvva''ya inandığımız takdirde, tüm yabancı sermayeyi kovup devlet sermayesini yüceltmek zorunda kalacağız. O zaman ''laiklik'' deyip takiyye yapacağız, Hanefi Mezhebinde İslamcılık yapacağız. Elbette bundan sonra da; ''Bu çağ dışı kalmış düşüncelerle olmaz'' diyecekler. Londra müzelerinde muhafaza edip istedikleri zaman piyasaya sürdükleri Rıza Nur Hatıratı gibi silahlarla onu da yıkacaklar.

''Peki biz neyiz?'' diye bir soru yöneltsek; ''Hiçsiniz, yok olun!'' diyecekler. Hedef budur. Türkiye'de Kürtçü-Türkçü, Alevi-Sünni, Kemalist-anti Kemalist ve laik-anti laik çatışmaları Türkiye'yi bölüp parçalamak içindir. Bütün çaba bunu başarmak içindir. Biz bunun şuuruna ermiş kişiler olarak, hiçbir kampa katılmıyoruz. İsteyen istediği kampta yer alsın. Biz her kesimle diyaloga, birliğe ve dostluğa hazırız.

Geçmiş geçmiştir, biz onun varisiyiz ama suçlusu değiliz. Biz gelecekten sorumluyuz. Bir çocuk, katil babanın çocuğu olabilir. Babasını inkar etse de o katilin çocuğu olmaktan çıkamaz. Hiçbir çocuk babasının yaptığı   cinayetlerin   cezasını   çekmez.   Çocuk   kendi   yaptıklarından sorumludur. Geçmişimiz ne ise onu ortaya koyuyor, atalarımızın mirasına sahip çıkıyoruz ama varsa suçlarını ve hatalarını sürdürmüyoruz.

Bu açıklamalar gösteriyor ki, ''ulus'' deyince bu kavramın iki yönü vardır. Biri geçmişidir, değiştirmemize imkan yoktur. İkincisi geleceğidir, buna yön verebiliriz. Biz geleceğin tamamına değil de, ömrümüz kadar etki edebiliriz. Bununla beraber uygun bir çözüm ortaya koyarsak, o asırlar boyu sürer. İşte biz şunları söylüyoruz: Türk ulusunun mazisi İslam dinine dayanmaktadır. Ona hizmete dayanmaktadır. Ama Türk ulusunun geleceği dine dayanmayacaktır. Türk ulusunun geleceği Yeni Anayasal Düzen (Adil Düzen) içinde ''Yurtta sulh, cihanda sulh'' ilkesine dayanacaktır. Herkes istediği dinde yaşayacak ve istediği kadar değişik kültür etkinliği içinde olacaktır. Yani hak ve hürriyetlerini koruyacaktır. İşte devletimiz bu hak ve hürriyetlerimizi korumak için var olacaktır. Yasaklar sadece birlik ve bütünlüğümüzü ve Adil Düzenimizi bozacak hareketlere karşı konacaktır. İdealimizi kısaca tekrar vurgulamak gerekirse; ''Dili Türkçe, merkezi Ankara, bayrağı al zemin üzerinde beyaz ayyıldız ve marşı İstiklal Marşı olan Türklerin Türkiye'de kurduğu, ulusu ve ülkesiyle bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti, insanlık içinde yerinden yönetime saygılı, çoğulculuğu esas alan demokratik, laik, liberal ve sosyal, hakemlerden oluşan tarafsız ve bağımsız yargının güvencesinde bir hukuk devletidir." Bu ideale inanmış halklardan oluşan topluluk ''Türk Ulusu'dur. Ben Türküm  diyen herkes Türk'tür. Ulus bunlardan oluşur. Bu Türkiye'deki Türk ulusudur. Diğer ülkelerde yaşayanların kendi devletleri vardır. Zamanla ayrı ulus olabilirler. Bununla beraber Türk vatandaşı olmak için Türk olmak gerekmeyecektir. Türklük devlet için gereklidir. Türkiye'de yaşamak için vatandaş olmak yeterlidir. Türkiye'de herkes Türkçe bilmek zorundadır. Aksi takdirde Türkiye vatandaşı olamaz ama bu başka dil öğrenmeye mani değildir. İller başka dil konuşabilir, ortaöğretimi bu dille yapabilirler. Bucaklarda ayrı dil konuşabilir ve ilköğretimi kendi dilleri ile yapabilirler. Yönetim yerinden yönetimdir, bu nedenle ortak savunmada görev almak zorundadırlar.

Ulus dediğimiz zaman devlet ve bölge merkez birlikleri bir olacak, ortak para olacak, yüksek öğretim Türkçe yapılacaktır. Hukuk dilleri resmi Türkçe ile olacaktır. Ordu birliği olacak ve her Türk askerlik yapacaktır. Her bölgede bir ordu bulunacak ve herkes kendi bölgesi dışındaki bir bölgede askerliğini yapacaktır. Böylece her ordu tüm ülkenin ortak ordusu olacaktır. Dış savunma ve dış ilişkiler devlet çapında olacak, iller doğrudan doğruya dış ilişkiler kurmayacaktır. İşte ulusun bütünlüğü budur, bölünmezliği de budur.

 

"ÜLKESİYLE"

Bir insanın nasıl ruhu ve bedeni varsa devletin de halkı ve toprağı vardır. Halk örgütlenince ulus; toprak imar edilince de yurt haline gelir ve ülke olur. İmarın temel dayanağı yollardır, altyapıdır. Elektriği, suyu, yolu, haberleşmesi gerçekleşmiş bir bedenin kan ve sinir damarları gibi ulaşım ve haberleşme ağları kurulmuş olan toprak bölünmez bir bütün olur. Bunun gibi halk da il, bucak ve ocaklar şeklinde yerleştikten sonra ilmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma ortaklıkları ile örgütlenmiş ve ilmi, dini, mesleki ve siyasi ehliyetlere dayalı olarak işbölümü yapmışlarsa bu da ulusun bölünmez bütünlüğünü gösterir.

Aynı devlette yaşayan bir halk nasıl bin yıllık zaman içinde ulus haline gelirse, bir devletin toprakları da zamanla imar edilerek ülke haline gelir. Türkiye bin yıllık tarihi içinde imar edilmiş, böylece Türk ulusunun ülkesi haline gelmiştir. İstiklal Savaşı ve Lozan Antlaşmaları ile son şeklini almış ve bir bütünlük olmuştur.

İnsanlık tarım döneminden sanayi dönemine geçmiş; fakat, ülkemiz bu gelişmelere uygun olarak ülkesini imar edememiştir. Bu eksiğin giderilmesi için imar çalışmaları istenen hızda olmasa da sürdürülmektedir. Ülke bir bütünlük içinde imar edilmelidir. Bu imarda takip edilmesi gereken kural bizce şu olmalıdır:

Her bölgenin, gerektiğinde kendi kendine yaşayabilecek bağımsız ekonomik bir düzeni olmalıdır. Bunun nedeni, bir gün ülke dış saldırılar sonucu baskı altına alınırsa kendini uzun zaman savunabilsin. Bunun yanında her bölge ulusun başka bölgesindeki çocukları tarafından savunularak kesinlikle ülke bütünlüğünü korumak gerekir. Ülke bütünlüğü devlet yollarının çok gelişmiş bir şekilde tesis edilmesi ve buralarda seyahatin çok ucuz olması ile mümkündür.

Ülke bütünlüğünün başka bir uygulaması da tüm vatandaşların bölgelerde kurulan işyerlerinin bütün Türk halkına açık olmasıdır. Herkes dilediği bölgedeki fabrikalara gidip çalışabilir. Böylece bütünlük sağlanmış olur.  Burada belirtmemiz gereken başka bir husus ise işyerlerinin sınıflandırılmasıdır. Küçük işletmeler köylerde kurulmalıdır. Küçük işletmelerde en çok on kişi çalışabilir. Küçük işletmeleri bucaklar kredilendirmeli ve genel hizmetini yapmalıdır. Vergiyi de o köye hizmet götüren bucak almalıdır. Bir bucağın tüm halkı kendi köylerinin tamamında serbestçe çalışma hakkına sahip olmalıdır.

Orta ölçekli işletmeler ilçelerde kurulmalıdır. Bunlar en çok 100 kişi çalıştırabilecek işletmeler olmalıdır. Kredi ve genel hizmetleri bağlı oldukları illerden alırlar ve vergileri hizmet götüren illeri toplar, onların geliri olur. İlde yaşayan herkes ilin dilediği ilçesinde iş yeri kurabilir ve istediği işyerinde çalışabilir. Bu kural il bütünlüğünü sağlar.

Büyük işletmeler bölgelerde kurulmalıdır. Büyük işletmelerde en çok bin kişi çalışabilir. Büyük işletmelere krediyi ve genel hizmeti devlet verir, vergilerini devlet toplar. Ülkede yaşayan herkes ülkenin istediği herhangi bir bölgesinde büyük işletme kurabilir veya işletmede çalışabilir. Bu kural ülke bütünlüğünü sağlar.

Nihayet kıta merkezlerindeki illerde her devletin bir ilçesi olmalıdır. Buradaki işletmeler krediyi ve genel hizmeti insanlık organizasyonundan almalıdır. Üstün işletmeler buralarda kurulur. Üstün işletmeler daha çok insanlığın güvenliğini ilgilendiren konularda kurulan işletmelerdir. Bütün insanlar buralara gelip istedikleri yerlerde işletme kurabilir veya bu işletmelerde çalışabilirler. Bu yeryüzünün insanlık için bir bütünlük teşkil ettiğini gösterir.

"BÖLÜNMEZ"

Bölünmezlik örgütlenmeye ve mülkiyete mani değildir. Bölünmezlik aynı ulaşım veya haberleşme kaynaklarından yararlandırmama veya yararlanmama anlamındadır. Bir evin sahibi vardır. Kimse onun içine girip mülkiyet iddia edemez. Ancak evin yolu, elektriği, suyu, kanalizasyonu, ısıtması, havalandırması, telefonu ve gazı gibi birçok altyapı hizmetleri ise müşterektir. Bundan hiçbir ev mahrum edilemez. Eğer mahrum edilirse bölünmezliği ortadan kalkar. Ev ocak içinde, ocak bucak içinde, bucak il içinde, il ülke içinde ve ülke insanlık içinde bölünmezdir. Yani bunlardan her biri altyapı ve kamu hizmetlerinden yararlanır, demektir.

      Ocaklar bucak içinde köyler, bucaklar il içinde ilçeler, iller devlet içinde bölgeler, devletler kıta merkezleri aracılığı ile birbirleriyle ilişkiler kurarlar. Bölünmezlik, sosyal ve ekonomik haklardan ve ödevlerden hukuk düzeni içinde yaralanmasının kesilemeyeceği ilkesine dayanır. Bölünmezlik, çıkan ihtilafların hakemler yoluyla halledileceğine ve dayanışmanın içinde infaz edileceğine delalet eder.

 

"BÜTÜN"

Bölünmez ile tavsif edilen ''bütün'', bölündüğü takdirde parçaların fonksiyonlarını yerine getiremeyeceğini vurgulamak içindir. Bu bölünmez bütünlük sadece hukuki değildir; aynı zamanda belli çokluğun ifadesidir. Bir şey çok küçük veya az olursa, varlığını tamamlamamış olur. Çok büyük olursa da kendisini koruyamaz ve parçalanır.

Buna fizikten bir örnek verebiliriz: Gökyüzünde milyarlarca yıldız vardır. Güneş de bunlardan biridir. Yıldız veya güneş çok küçükse yeryüzü gibi olur. Sıcaklığını koruyamaz, soğur, kabuk bağlar. Eğer çok büyükse üretilen enerjiyi dışarı atamaz ve patlar. İşte yıldızın yıldız olarak kalabilmesi için mutlaka belli sınırlar içinde büyüklüğünü koruması gerekir.

Başka örnek de canlılardan verilebilir: Hücre küçükse yeterli fonksiyon gösteremez, büyümeye çalışır. Daha büyükse bu defa da kendisini besleyemez, yaşlanıp çöker ve ölür. Hücre belli büyüklükte kendi varlığını sürdürmek zorundadır.

Bu kritik büyüklük topluluklar için de geçerlidir. Çok küçükse topluluk olmaz, çok büyükse bu defa varlığını koruyamaz. Acaba bu büyüklük ne kadar olmalıdır?

Tabiata onlu sistem hakimdir. Parmaklarımızın sayısı ondur. Birçok bitkinin taç ve çanak yaprakları beşerlidir. İncir yaprağı beş parçalıdır. DNA zinciri on basamaklıdır.

Biz de topluluğu onlu sistem içinde düşünüyoruz. Ocak on aileden, köy on ocaktan, bucak on köyden, ilçe on bucaktan, il on ilçeden, bölge on ilden, devlet on bölgeden, kıta on devletten ve insanlık da on kıtadan oluşur.

Taban olarak seçeceğimiz sayı aile içinde tespit edilmektedir. Normal bir aile karı-koca ve bir çocuktan oluşur. Büyük aile ise karı-koca, çocuklar ve anne babalardır. Bunlar da çoğunlukla on sayısını geçmezler. Demek ki, normal bir aile en az üç, en çok on kişiden oluşmaktadır.

Tabii bu sayıların altında veya üstünde de aile olabilir. Bunlar normal ailenin dışındadır. Bir ailenin ortalama nüfusu ise beş kişidir. Anne-baba ve üç çocuk ideal ailedir. O halde toplulukların ortalama nüfusları beş sayısının onar katları olacak, asgari için üç sayısının katları alınacak, azami nüfusları içinde onun katları alınacaktır. Bütünlükten kasıt bunların dışına çıkmamadır.

Bir devletin nüfusu asgari 30 milyon, azami 100 milyondur. Bu normal devlettir. Elbette bunların dışında da devletler vardır. Ancak onlar normal büyüklükteki devletlerden değildir. Türkiye ortalama nüfusa ve ülkeye sahip bir devlettir. Bundan dolayı bölünmez bütündür.

Peki, Türkiye'nin geleceği için ne söylenebilir? Yeni anayasamızın değişmez hükmü gereği bu bölünmezliğe sadık kalmak zorundayız. Bunu göç almamak ve nüfus çoğaltmamak şeklinde mi düşünmeliyiz? Böyle bir politika devleti statik hale getirir ve çökertir. Biz göçleri kabul etmeliyiz ve nüfusumuzu hızla arttırmalıyız. Ancak nüfusumuzu 100 milyondan yukarıya da çıkarmamalıyız. Yeni anayasamız bir taraftan çağın üstüne çıkmak için bizi zorluyor, diğer taraftan ''bölünmeyin'' diyor. Hukuk düzeni içinde kalabilmemiz için bunu çözmemiz gerekir. Nasıl çözeceğiz?

Göçleri kabul edeceğiz, doğumları artıracak ve sağlığımızı koruyacağız ama 100 milyonu aşmayacağız. Bunu ancak göç vermekle yapabiliriz. Mensup olduğumuz Türk ve İslam aleminin toprakları çok geniştir. Komşu ve yakın komşularımızın toprakları çok, nüfusları azdır.

Bugün dünyada sanayi devrimi öncesi yerleşme usulü devam ediyor. Tarım döneminde ziraatın temeli su idi. Nereye yağmur yağıyorsa, nerede sulama imkanı varsa, nerede iklim ılıman ise oraya iskan ediliyordu. Oysa bugün bunların hiçbiri problem değildir. Problem güneş ve topraktır. Su ve diğer hususlar ise teknoloji tarafından çok kolay çözülmektedir. Yeraltı sularından, suni yağmurdan, kışın yağan yağmurları toplamak suretiyle barajlardan ve sularının damıtılarak borularla taşıma yoluyla denizlerden yararlanmak mümkündür. Hatta seralarda kendi suyunu arıtarak defalarca kullanma imkanı vardır.

       İşte bu problemleri çözen devletler gelecekte bol bol göç verme imkanına sahiptir. Bu Batılılar için kolay değildir. Çünkü onların gidecekleri yerlerde hoş karşılanacakları şüphelidir. Ama Türkler için böyle bir problem yoktur. Bu dost ülkelerle anlaşarak oradaki toprakları ihya etmek karşılığı yarısını bizim halkımıza verebilir, halkımız için siteler kurarız ve sonra bu siteler o devletin birer bucak veya ili olur. Bu onların gelişmeleri için de gereklidir. Bu yolla dünyada zulüm gören Türk veya Müslümanları kurtarmış oluruz. Artık verimini kaybetmiş ve şimdilik çölleşmiş bulunan eski yerleşim yerlerini de halka zulmedenlere bırakırız.

       Bakalım boş topraklar onların ne işine yarayacak?

         Bizim her önerimizi de şu kriter vardır: Problemler kredi ile çözülmelidir: Devlet için kredi imkanı sonsuzdur. Bir tehlikesi vardır, o da enflasyondur.

Krediyi öyle vermeliyiz ki, enflasyon olmasın, para değerini korusun. Bunun

için krediyi emeğe vermemiz yeterlidir. Çünkü kredi alanlar üretirler ve aynı

zamanda tüketici olurlar. Paraya ihtiyaç nüfusa göredir. Şartlar uygunsa

gelişme artan nüfusla          orantılıdır.        

                 Bizim görüşümüze göre, başlamakta olan yeni bin yıl, yeni teknoloji

ile yaşanacak, tarım insanlığın gıda ihtiyacını karşılayacaktır.  Sonra

                 denizlerin planktonundan, mikro organizmasından gıdalanma teknolojisi gelişecektir. İnsanlar denizlere göç edecek, daha ilerde güneş enerjisinden doğrudan gıdalanma teknolojisi gelişecek ve insanlar güneş sistemine göç edecektir. Daha sonrada hidrojen enerjisini doğrudan gıda olarak kullanma teknolojisini bulup yıldızlar arasına göç vermeye başlayacaklardır. Bu nedenle nüfusun artmasından korkmamalıyız. Sorunlarımızı dünyaya gelecek olanlara mani olmak şeklinde değil, yeni imkanlar bularak çözmeliyiz.

Sibirya, Kırgızistan, Arabistan, Libya gibi ülkeler, ülkelerini bölüp bütünleştirmeli ve kendi ülkelerini buradan temin ettikleri zenginliklerle imar etmelidirler. Türkiye bunlara önder ve yardımcı olmalıdır. Batı dünyasının problemi ise Allah iledir. Allah'ın haram kıldığı aşağıda sayılan haramları helal hale getirmişlerdir:

1.Aileyi yok edecek cinsi ilişkiyi serbest bırakmışlar, çok evliliği yasaklamışlar, böylece fuhşun doğmasına sebep olmuşlardır.

Bir taraftan nüfus azalmakta ve dejenere olmakta, diğer taraftan cinsel hastalıklar çoğalmaktadır.

2.Ekonomide faizi serbest bırakarak tekelleri oluşturmuşlar, böylece halkı işçi ve işveren diye sınıflara ayırmışlar ve bütünlüğü bozmuşlardır.

3.Mali ve siyasi kuvvetin üstünlüğünü esas almışlar, hak ve hukuk anlayışını bertaraf etmişlerdir. Ekseriyet sistemi aldatmacası ile insanlığı sömürmüşler, yerinden yönetimi tam anlamıyla bir türlü kavrayamamışlar, merkezi yönetime saplanıp kalmışlardır.

4.Merkezi yönetimi koruyabilmek için manevi değerleri yok
saymışlar ve dinlerle ve ailelerle savaşa girmişlerdir.

İşte bu hastalıklarından dolayı Batı çökmektedir. Avrupa birliğini kursa bile kendini kurtaramayacaktır. Bundan kurtulması için Batı dünyasının şu kararları alması gerekir:

1) Serbest ilişkiyi yasaklamalı, aileyi korumalı, yaygın olan çok ve
karışık hukuk dışı ilişkiler yerine çok evliliğin hukuki alt yapısını
kurmalıdır.

          2) Gümrükleri ve giriş-çıkışları tek taraflı olarak kaldırmalı.

  1. Faizsiz kredi sistemi ile kendi ülkelerinin refahı dışında bütün dünya ile birlikte kalkınmayı ve refahı paylaşmayı kabul etmelidir.
  2. Tam bir laiklik anlayışı ile yönetim dinlere karışmamalı ve bütün dinler devlet yönetiminde eşit etkiye sahip olmalıdır. Ateizm olmamalı ama ateistlerin de hakları korunmalıdır.

Görülüyor ki, Yeni Anayasal Düzen (Adil Düzen)in çözümleri sadece Türkiye'ye ait değildir; bütün insanlık içindir. Adil Düzen bütün insanların tek olan Tanrılarının düzenidir. Bütünlük tek Tanrı'ya inanmakla sağlanır. İnsanlar bu Tanrı'yı zorla değil; laiklik ilkesi içinde kendi rızaları ile kabul etmeli ve hiçbir baskı altında tutulmadan ibadet edebilmelidir.

Bunu yapabildikleri oranda bütünlük içinde olacaklardır. Unutmayalım ki, bütünlük hiçbir zaman benzerlik demek değildir. Tam tersine birbirine benzemeyen varlıklar işbölümü içinde birbirlerine muhtaç hâle gelirler ve kendi istekleri ile birlikte yaşamayı tercih ederler. Bütünlük ile demokrasi ve laiklik arasında böylece denge kurulur.

Aslında demokrasi ve laiklik farklılaşmayı, liberallik ve sosyalizm ise bütünleşmeyi ifade eder. Yeni Anayasal Düzen'in esas maddesindeki devletin iki vasfı demokratiklik ve laiklik farklılaşmayı, liberallik ve sosyallik bütünleşmeyi sağlayan mekanizmalar olarak yer alır.

Bir kanunun yorumu yapılırken kelimelere öyle manalar verilmelidir ki, mana verilmiş olan kelimeler birbirlerini bütünleyebilsinler. İşte biz, anayasada yer almış değişmez ilkelere böyle manalar vermeye çalışıyoruz. Elbette başka şekilde manalar verilebilir. Yorumlar ve çözümler geldiğinde, bizden daha iyi manalar verilmiş ise büyük bir memnuniyetle verilmiş olan manaları elbette kabul eder ve savunmasını yaparız.

İşte Müslümanlık ve kafirlik! Hakkı gördüğü zaman kabul edene müslim, etmeyene kafir denmektedir. Tanrı varsa ve varlığını biliyorsa inanmayan kafirdir. Tanrı yoksa ve yokluğunu biliyorsa o zaman da Tanrı'ya inanan kafirdir. Savcılarla, cezalarla, ordularla, hakimleri seferber ederek ne Tanrı var olur, ne de yok olur. Bir gerçek vardır ki, tarihte hep Tanrı'ya inananlar galip gelmişlerdir. Yirminci yüzyıl bunun en açık tanığıdır. Zorla insanları dindar yapmak ne kadar bütünlüğü bozarsa, zorla insanları ateist yapmak da aynı derece bütünlüğü bozar.

Din ve laiklik hem fikridir hem de fiilidir. Yaşama geçtiği zaman önce hukuk onları cezalandırarak geri çeker. Bu fikir sahasında iken değil; yaşama geçtikten sonra cezalandırmadır. Fikirler suç olmaz ve mahkum edilemez. Yanlış fikirler olmadan doğru fikirler ortaya çıkmaz ve gelişemez. Eğer bağımsız ve tarafsız yargının gücü yetmezse o zaman örfi idare ilan edilir ve askeri yönetim fiili duruma son verir. Sivil yönetim gerektiği halde sıkıyönetimi ilan etmiyorsa sorumluluk sivillerindir. Hakem halktır ve seçimlerle sorumlulara gereken dersi verecek odur. Hiçbir zaman fikir bazında iken kimse suçlanamaz ve parti kapatılamaz. Yargı tarafsız ve bağımsız ise ve kararları uygulanıyorsa sıkıyönetim getirilemez. Sıkıyönetim ilan edilmişse ordu başka şekilde müdahale ile hükümeti düşürmez.

Ordu ne hükümete müdahale edebilir; ne de parlamentoya dokunabilir. Parlamentoya dokunmak, milli iradeye dokunmak, demektir. Ordu işgal orduları durumuna düşer.

           Askerler MGK kanalıyla ancak tavsiyelerde bulunabilir. Bu tavsiye içinde sıkıyönetimin ilanı da söz konusu olabilir. Hükümet başkan tarafından düşürülmelidir; ancak, bu düşürme dışarıdan veya kapitalistlerden gelen tezgahlarla olmaması için devletin bağımsız yargıya göre yönetilmesinde zorunluluk vardır.

Ülkemizin toprakları, bir devletin vasat toprakları içindedir. Ancak Yeni Anayasal Düzen (Adil Düzen) tüm insanlığa hitap ettiği için genel çözümlerin getirilmesi gerekir. Bu geçiş anayasasında değil de, kesin anayasada ele alınacaktır.

 

"TÜRKİYE'DE"

Türkiye kelimesi Türk kelimesine Arapça nispet takısı takılarak üretilmiş bir kelimedir. Bu tür çoğaltma yer adı olarak Batı'da da kullanılmaktadır. Arapça'dan geçmiş olabilir. Türkçede de kullanılmaya başlanmıştır. Türk ülkesi anlamındadır. Böylece Türk Devleti'nin adı coğrafya adı ile adlandırılmıştır. Bugünkü hudutların içinde bulunan Trakya ve Anadolu topraklarına Türkiye denmektedir. Türkiye'deki topraklarda değişik kavimler yaşadılar. M.Ö. 3500 yıllarından beri meskun olduğunu bildiğimiz bu topraklarda önce Sümerlerin akrabaları yaşıyorlardı. Bunlar Türk soyundandı. Sonraları ise Hititler yaşadı. Bunlar daha çok Hint-Avrupa ırkıdır. Daha sonraları yine Türk ırkı gelip yerleşti. Traklar, Türklerle akraba olabilirler. Akatlarla Etrüskler Kafkas ve Balkan ırklarıdır. O halde Anadolu'ya herhangi bir ırkın adını vermek mümkün değildir. Şimdi kimin elinde ise o ulusun adını vermek en doğru bir adlandırmadır.

Geleceğin Türk ulusu, bugün Türkiye'de yaşayan ve ''Ben Türküm'' diyen bütün halkların karışımından oluşacaktır. Bunlar geçmiş bin yıl ile Türk adını aldıklarına göre bu devletin daha bin yıl Anadolu'ya sahip olacaklarını ve adlarını koruyacaklarını tahmin ediyoruz. Gelecek bin yıl toprak mücadelesinden çok; halk göçleri dönemi olacaktır. Geniş topraklar parçalanacak, yeni devletler kurulacak, nüfusları az olan devletler birleşip tek devlet olacak, Türkiye ise ülke bütünlüğünü koruyacaktır.

Devletler de canlılar gibidirler. Göçleri kabul ederek kendi bünyelerini dinamik hale getirirler, göç vererek de nüfuslarını dengelerler. Böylece insanlık birbirinden ayrı, kendi kültürleri içinde gelişecek devletler ile çeşitlenecek, ayrıca karşılıklı ilişkiler ve göçlerle birbirini aşılayacak ve canlılığın değişmez kanunu ile kendisini yenileyecektir.

Son beş yüzyıldır ateizme doğru giden yol, yirminci yüzyılda bu gidişe son verememiştir. Şimdiye kadar Tanrı, bilimden çok, hislerle anlaşılmaya ve anlatılmaya çalışılmıştır. Bundan sonra Tanrı bilimin konusu olacaktır. Tanrı güneş kadar aşikardır, ama ruh kadar da görünmezdir. Ruh da güneş de ilmin konusudur. Tanrı'yı ilmin konusu olmaktan çıkaracak bir şey gösterilemez.

Bununla dinsizliğin biteceğini ve savaşların sona ereceğini söylemiyoruz. Savaş da, küfür ve dinsizlik de dünyanın sonuna kadar devam edecektir. Ancak insanlar daha aydınlık bir ortamda küfrü ve savaşları seyredeceklerdir. Kafirlerin zalimler olduğunu bilim ortaya koyacaktır. İmanın İslam ve barış olduğu bilim kitaplarında denenmiş olarak yer alacaktır. Silahın beyinlere hükmedemeyeceğini insanlar tarihten öğreneceklerdir. İstenen düzenin güven ile hürriyetin dengesi ile kurulacağını çocuklarımız daha on yaşına geldiklerinde öğreneceklerdir.

Devletimizin adının bir taraftan bir coğrafya adı olması, diğer taraftan bu coğrafyaya bir ulus adı verilmiş olması Türk Devleti'nin ana yapısını oluşturacaktır. Türkiye Devleti ulusa dayalıdır. Ancak bu ulus, ırka değil, dine de değil, coğrafyaya dayanmaktadır. Bunun pratik çözümü Türkiye'de yaşayan ve ''Türküm!'' diyen herkes Türk'tür.

Türkiye'de yaşayan Türk halklarının kendi kültür ve dilleri içinde il çapında bağımsız yaşamalarına imkan verileceği gibi, Türkiye'de Türk olmayanların vatandaş veya konuk olarak yaşayabileceğini de ifade etmektedir. Bazı şeyler vardır ki, Türkiye Devleti kurulurken tartışmasız kabul edilmiştir. Kimse Türkiye sözüne ve Türk bayrağına itiraz etmemiştir. Bunun iki sebebi var: Batılılar Osmanlıları parçalamak için ulusçuluk yapmış ve bunu başarmışlardı. Dozaj fazla gelmiş olacak ki, bugün Osmanlı topraklarının tamamında birçok bağımsız devlet kurulmuştur. Bu devletler gittikçe güçleniyorlar. Batılılar bu nedenle bir asırdan fazladır empoze ettikleri ulusçuluk kavramına birden bire fren yapamamış ve Türkiye kelimesi kabul görmüştür.

Türkiye kelimesinin hoş karşılanmasının diğer bir sebebi de Osmanlı halkı hanedana bağlı idi ve hanedan da Türk'tü. Halk ve devlet Osmanlılıkla Türklüğü eşleştirmişti. Dolayısıyla Türkiye halkları bunu yadırgamadılar.

        İstiklal Savaşı'nda tüm Anadolu Müslüman halkı Anadolu Hükümeti'nin yanında yer aldı ve Büyük Millet Meclisi'ne üye gönderdi. Tüm Anadolu Müslüman halkı silahlanarak Anadolu Hükümeti'nin yanında savaşa katıldı. Türk Anadolu Müslüman esnafı malları ile Kuvayı Milliye'yi destekledi. Din adamları destekledi. Subaylar destekledi. Milli Mücadeleye karşı çıkan bir ırkçı veya mezhepçiyi görmüyoruz. Çerkez Ethem de sadece İsmet Paşa ile olan şahsi ihtilafından dolayı Rumların yanına geçti. Ama Anadolu'daki Çerkezler onun yanında yer almadı. İstiklal Savaşı'ndan sonra da hiç kimse tarafından Türkiye sözü yadırganmadı.

 

"CUMHURİYET"

Cumhuriyet kelimesi Arapçadır. Açık anlamına gelen cehr sözünden türemiştir. İslami literatürde kahir çoğunluk anlamındadır. Bir taraftan sayılamayacak bir çokluk varken diğer taraftan belli birkaç kimsenin yer aldığı durumlarda kahir ekseriyetin olduğu tarafa ''cumhur'' denir. Batı'da özellikle Fransa'da krallık kaldırılmış ve yerine halk yığını devleti yönetmeye başlamıştır. Halk tarafından seçilen başkanlarla yönetilen devletlere cumhuriyet denmiştir. Babadan oğula geçme kuralı dışında devlet başkanının belirlenmesi cumhuriyet yönetimi olarak belirtilir.

Türkler için cumhuriyet yabancı bir kavram değildir. Çünkü İslamiyet'te ilk dört halife seçimle yönetime gelmişti. Müslümanlar onları meşru halife kabul ederler ve diğerlerini mütegallibe görürler. Yani gayri meşru iktidar sayarlar. Sünniler mütegallibe de olsa iktidarı ele geçirene ve meşru hareket edene itaat edilmelidir, geliş ne şekilde olursa olsun meşru davranan iktidar meşrudur, diyorlar. Şiiler ise mütegallibe meşru hareket etse de itaat edilmez, görüşündedirler. Olsa olsa takiyye yapılır. Sünnilerde takiyye yoktur, hicret vardır. Hicret için takiyye caizdir.

Batılı cumhuriyetler, demokrasi ile birlikte anlaşılmıştır. Yani bir fazla oya sahip olmak, haklı olmak için yeterlidir. Batılara göre güçlü kim ise kuvvetli odur. Güç de insan sayısı ile belirlenir. Kim çok oy alırsa o iktidarın sahibidir. Batı'nın bu cumhuriyet anlayışı sonra terk edilerek yerini sadece iktidarın hanedan dışından seçilmesine bırakmıştır. İngiltere krallık olduğu halde demokratiktir diyerek cumhuriyet kelimesi ile demokrasiyi birbirinden  ayırmıştır.   Türkiye'de  ise  cumhuriyet  demokrasi  olarak anlaşılmış ve demokrasi kelimesi 1946'lara kadar kullanılmamıştır. Çünkü cumhuriyet halk yönetimi, kitle yönetimi şeklinde anlaşılmıştır.

Türkiye'de cumhuriyete Batı'daki gibi bir anlam yüklenmemiştir. Kendi tarihinden gelen etimoloji ve anlayışı içinde kullanılmıştır. Batı'daki respublikten iki temel farkı vardır. Bunlardan en önemlisi cumhuriyetin, demokratik yönetimi de içermesidir. Sadece başkanların haneden dışı usullerle getirilmiş olması yeterli görülmemiştir. Çünkü cumhuriyet başkanla ilgili hüküm değil, halkla ilgili hükümler içermektedir. Kahir çoğunlukla yönetmek anlamına gelmektedir. Bu nedenle Türkiye Devleti'nin vasıfları içinde demokratiklik de anayasamızda sayılmıştır. Batı'da seçimler kimin daha güçlü olduğunu tespit etmek için yapılır. Bu güç ya siyasi güç olur, o zaman sosyalizm var demektir. Halkı korkutup % 99 oy alırsanız devletiniz yönetim şekli onlara göre cumhuriyettir. Seçim kampanyasında bol para harcar ve halkı açlık ile korkutursanız, gücünüzü göstermiş ve fazla oy toplayarak yani halkı açlıkla fazla korkutarak iktidar olursunuz.

Cumhuriyeti kuranlar başlangıçta cumhuriyetin gereklerini yerine getiremediklerinin farkındaydılar. Yani cumhuriyeti antidemokratik olarak anlamışlar, sadece cumhuriyete birden geçilemeyeceği ilkesi içinde anti cumhuri uygulamalar yapmışlardır. Bunu 1924 ve 1930 demokrasi denemeleri göstermiştir. 1946'da çok partili sisteme bizzat askerler tarafından geçilmiştir. İnönü, Çakmak ve Karabekir yönetiminde iken çok partili düzen kabul edilmiştir.

Cumhuriyet kelimesinin Batı demokrasilerinden üstün tarafı, bir fazlanın diğerlerini yönetmesini içermemesidir; kahir çoğunluğun yönetime katılmasıdır. Bunun için Batı'da geliştirilmiş çoğunluk sistemi, Türkiye'nin cumhuriyet sistemine uymaz. O halde başka usuller getirilmelidir.

Batı'da bunlar için teoriler geliştirilmiştir. Bu da çoğunluk sistemi yerine nispi sistemdir. Bu yönetim şeklini meclislere kadar getirmişler; ancak, daha iktidara taşıyamamışlardır. Fakat son zamanlarda Avrupa'da koalisyon hükümetleri yürürlüktedir. Yani halk cumhura gitmeye zorlanmaktadır. Cumhuriyet kelimesi ise herkesin parlamentoda temsil edilmesini yeterli görmez, iktidarda da büyük çoğunluğu temsil etmesini önerir. Batı nispi temsil sisteminin yanında yerinden yönetim ilkesini de getirmiştir. Gün geçtikçe merkezi yetkiler yerel yönetimlere devredilmektedir. Cumhuriyet kelimesi bunu da içermektedir. Merkez, taşranın iç işlerine karışamaz. Herkes kendi işini kendisi görür. Merkez sadece ortak işleri görür ve onu da nispi sisteme göre yapar. İşte cumhuriyetin anlamı budur. Batı dünyasında Türkiye'nin cumhuriyetine doğru bir gidiş vardır.

Bizim burada işaret edeceğimiz husus şudur: Türkiye'de cumhuriyet
yönetimi 1920'de başlamış,1923'de ise adı konmuştur. İnkılaplar yapıldıktan
sonra sağlıklı bir cumhuriyet anlayışına doğru gidilmiştir. Sonraları
Kemalizm'in ''Hakimiyet-i Milliye'' ilkesi terk edilerek Avrupa'nın
vesayetinde hareket edilmiştir. ''Kuvayı Milliye'' ilkesi bırakılarak
Avrupa'dan krediler alınmış ve ülke tekrar bağımlı hale getirilmiştir. Bunlar
yetmiyormuş gibi Batı'dan kopya edilen karmakarışık mevzuat ile kuvvetler
birliği kuvvetler ayrılığına dönüştürülmüştür ve ülke parçalanma tehlikesi ile
karşı karşıya bırakılmıştır. Oysa cumhuriyetin gereği yapılması gereken
kuvvetler ayrılığı değil, kuvvetler dengesi olmalıydı. Biz cumhuriyet
kelimesine uygun olarak insanlık içinde uluslararası işlerde uluslararası
anlaşmalara sadık kalmakla beraber iç işlerimizde tamamen bağımsız olma
ilkesini savunuyoruz. İsteyen ülkemizden göç edebilir. Ancak bu ülkede
kalıyorsa bizim anladığımız manada ve çerçevede insan haklarından
yararlanır. Milli hakimiyet budur.
159

Dışarıdan borç alınmamalıdır. Kendi ekonomik gücümüzle kalkınmalıyız. Uluslararası kredileşme yapılabilir. Biz onlara TL'yi borç veririz, onlardan dolar veya avro borç alırız. Diğer taraftan onlar ülkemizde yatırım yapabilirler, biz de onların ülkelerinde yatırım yapabiliriz. Devlet borçlanmaz, hukuk dışı bir garanti veremez. ''Hakimiyeti Milliye'' anlayışımız bunu gerektirir. Özelleştirme yerine özerkleştirmeden yanayız, cumhuriyet kelimesinden bunu anlıyoruz.

Cumhuriyetin diğer bir anlamı da tekellerin önlenmesidir. Çünkü tekel yönetimin veya üretimin halk tarafından, yani cumhur tarafından değil de, azınlık tekeller tarafından yapılmasıdır. Bu nedenle, tekele götürdüğü için faiz cumhuriyet yönetimine aykırıdır. Bu nedenle gelir vergisi de tekele götürdüğü için cumhuriyete aykırıdır. Bu tekelleşme yalnız ekonomi ile ilgili değildir; dindeki, ilimdeki ve yönetimdeki tekelleşmeyi de içerir. Cumhuriyet tekelleşmelerin tümüne karşıdır.

Cumhur kelimesi aynı zamanda demokrasiyi de içerir. Halkın kendi kendine cumhura katılmasıdır. Arapça olan kelimenin etimolojisi şöyledir:

        Çölde çobanlar develeri güder. Genel olarak çobanlar sürülerini birleştirir ve aynı tarafa götürürler, böylece çobanlar hem arkadaşlık yapar hem de sürülerin korunması daha kolay olur. Bununla beraber sürü kalabalıklaştığı için otlaklarda ot yetmez olur. Bunun için kalabalıktan hoşlanmayan bazı çobanlar, kendi sürülerini otu çok yerlerde otlatmak için sürüden ayrılır. Bunların sayıları bellidir ve kim oldukları da bilinir. İşte bu birlikte sürüye ''cumhur'', diğerlerine ise ''tetra'' denmektedir. Burada görülüyor ki, baskı ile bir araya getirilen ve muhalefete izin verilmeyen bir yönetim cumhuri yönetim değildir. Kendi rızaları ile kahir çoğunluk oluşturmalıdırlar.

Buradan şu sonuç çıkarılabilir: Sektör tekeli nasıl cumhuri yönetime aykırı ise devlet tekeli de aynı şekilde cumhuri yönetime aykırıdır. Ancak sermaye tekeline devlet tekeli tercih edilebilir. Bazı yerler vardır ki, tekel olmak zorundadır. Yollar, elektrik nakil hatları böyledir. Kamu hizmetleri, sağlık hizmetleri, yargı hizmetleri elbette özel sektöre bırakılamaz. Ancak burada da tekel önlenmelidir. Bunun için teminatlı ehliyete sahip kamu hizmetlileri halka hizmet verirler. Aynı hizmeti görenlerin sayısı on civarında olmalı ki rekabet olsun. Halk kimi isterse onun hizmetini tercih etsin. Hizmet eden ücretini halktan değil, kamudan alır. Böylece kamuda da        birlik bozulmadan tekel önlenmiş olur.

Cumhur kelimesi barajı içermektedir. Yönetim büyük çoğunluk tarafından nispi temsil ve yerinden yönetim ilkesiyle sağlanacaktır. Büyük çoğunluğun dışında kalan azınlık ise yönetime katılmayacaktır. Peki bunun oranı ne olmalıdır? Topluluklarda baz sayı on sayıdır. Bizdeki onbaşı, yüzbaşı, binbaşı sözleri bunlara delalet eder. On sayısı en küçük iki asal sayısının toplamı ve çarpımıdır. 3+7=10'dur.2x5=10'dur. Kendisinden küçük başka asal sayı da yoktur. Ellerimizin on parmak oluşu ile biliyoruz ki, kainat onluk sisteme dayanır. Bizde sosyal sayımızı onlu sisteme dayandırıyoruz. Bunu yerel bölümleri yaparken uyguluyoruz. Ayrıca sosyal gruplarda da uyguluyoruz. Bölünmelerde ortalamasını beş alıp asgarisini üç, azamisini on yapıyoruz. Sosyal gruplanmalarda ise ortalamasını on alıp asgarisini beş, azamisini yirmi yapıyoruz. İki tarafa da baraj koyuyoruz. Bir sosyal grup oluşturmak için en az % 5 oy almak gerekir. Bir sosyal grup % 20'den fazla oyu değerlendiremez, % 20'den fazla oyu için mecliste temsilci bulundurmamalıdır. Kamu hizmeti yapmak için, örneğin doktorluk veya hakemlik veya muhasiplik bir ilçede en az yirmide birinin hizmetini yüklenmiş olması gerekir; en çok da beşte birinin hizmetini yüklenebilir.%5'lik asgari, % 20'lik azami baraj kamu hizmet tekelinin önlenmesinde de gözetilir.

Demek ki, biz cumhuriyeti kendi etimolojisi içinde ele alıyor ve ona göre kurumlaştırıyoruz. ''Türkiye Cumhuriyeti'' özel addır. Türkiye'deki Türk Devleti'nin adıdır. Dolayısıyla birlikte düşünmek gerekir. Anayasanın birinci maddesinde ''Türkiye Devleti'nin idare şekli cumhuriyettir'', diyor. Bu adı kullanmakla bunu da ifade etmiş oluyoruz. Biz cumhuriyet kelimesini sadece ad olarak değil de, anlamı ile birlikte anlıyoruz.

 

' 'İNSANLIK İÇİNDE''

Kainat bundan on milyar yıl önce yaratıldı. Onun varlığını bugün bilebiliyoruz. İnsan dünyaya yaklaşık elli bin yıl önce gelmiştir. Tüm canlılar günlük yaşarlar. Hayvanların bilinçleri vardır ama hafızaları yoktur. Hele muhakemeleri ile geri gidip kendilerinden önceki geçmişi bilemezler. İleride olacakları da muhakeme ile bilemezler. Onlar acı duyarlar, o andaki saldırılardan korkarlar ama gelecekte öleceklerini bilmezler. İnsan olmasaydı on milyarlık tarih kimse tarafından bilinmeyecekti. Bir şey kendi kendisini bilmezse, başkası da onu bilmezse o şeye var diyemeyiz.

Dinlere göre Allah var, melekler var, cin var, şeytan var, dolayısıyla insan öncesi varlığın da manası vardır. Ancak yine dinlere göre görünür kainatın hakimi insandır. Göklerde insan vardır. Bulundukları yerlerin hakimidirler. Yeryüzünün hakimi ise Ademoğlu insandır. Yeryüzü insanlık için yaratılmıştır. İnsanlık deyince ölmüş ve doğacak tüm insanları içine alır. İnsanlar dediğimiz zaman da yaşayanları kastederiz. Bunun için önereceğimiz anayasa maddesi şu şekilde olacaktır: "Yeryüzü tüm insanlığındır. Yaşayanlar, atalarından miras alır ve yararlanarak yaşarlar. Karşılığında imar ederek çocuklarına bırakırlar. İnsanların yeryüzünü tahrip etmeye hakları yoktur."

İşte burada önemli bir husus ortaya çıkıyor. İnsan hürdür ama bu hürriyet başkalarının hürriyeti ile sınırlıdır. Bu da yetmez, ölmüş ataların da, doğacak çocuklarının da hakları vardır. İşte insanlık hakları dediğimiz zaman bunu anlıyoruz. Hiçbir kişi veya topluluk geçmiş ve gelecek insanların haklarını tahrip etmeye hakları yoktur. Bu nedenle biz tek başına ne insanlık haklarından bahsediyoruz, ne de Birleşmiş Milletler'den bahsediyoruz.

            Birleşmiş Milletler derken, yaşayanların çoğunluğunu temsil eden insanlar anlaşılır. Bu, insanların hürriyetini kısıtlar. İnsan hakları da böyledir. Kim tespit edecek bu hakları? Biz ''...insanlık içinde..." tabirini kullanıyoruz. Bu, kişinin veya devletin iç işlerine karışmak veya ulusal egemenliği kısıtlamak anlamında değil, insanlık haklarına uymak anlamındadır.

insanlık haklarının dayandığı kriterler:

  1. Herkesin ve her topluluğun hak sınırı başkalarının hak sınırıdır. Kimse kimseye hükmedemez, hakim olmaz. Adalet, eşitlik ve kısas ilkesi de bu ilke içindedir. Herkes kendisine yapılanı karşı tarafa yapma hakkına sahiptir. Nefsi müdafaa da bu ilkeye dayanır. Savaşın meşruiyeti de buradan doğar.
  2. Hak ve hürriyetlerin sınırını hakemler çizer. Taraflar birer hakem seçerler, başhakemi ise seçilen iki hakem ittifakla seçer. Böylece üç kişiden oluşan mahkemenin kararına uyma zorunluluğu insan haklarının temelini oluşturur. Hakemlik kişiler arasında geçerli olduğu gibi uluslararası hukuk da buna dayanır. Hakem kararına uymayan insan haklarına saygısızdır. İnsanlık onu korumaz. Bu nedenle eşkıyaların insan haklarında yeri yoktur.
  3. Yeryüzü insanlığındır, onu bugün kullanmak ve işletmek hakkı yaşayanlarındır. Nasıl çocuklar haklarını kullanamadıkları için velileri kullanmakta ise benzer şekilde ölülerin ve doğacakların haklarını kullanmaları mümkün olmadığı için onlara vekaleten yaşayanlar kullanırlar. O halde kişilerin hak ve hürriyetlerini, sadece yaşayanların hak ve hürriyetleri değil; ölülerin ve doğacakların hak ve hürriyetleri de sınırlar.
  4. İnsanlık haklarının diğer temel kuralı şudur: Yeryüzü işgal ile paylaşılır. Türkiye'de yaşıyoruz. Diğer ülkelerdeki haklarımızdan vazgeçtik. Fransızların Fransa'yı, Türklerin de Türkiye'yi kullanma hakları vardır. Birbirleri ile haklarını değiştirmişlerdir. Yoksa Türkiye yalnız Türklerin değildir. Fransa da yalnız Fransızların değildir. Bu nedenle gümrükler vizeler meşru değildir.

''İnsanlık içinde'' tabiri bizi birtakım yükümlülüklere götürmektedir. Bunların başında anlaşmalara uymak yer almaktadır. Devletler anlaşmalara

 

uymak zorundadırlar. Bununla beraber bu anlaşma insanlık haklarına aykırı olmamalıdır.

Bağımlılık anlaşması geçersizdir. Baskı yapılarak bir devletin iç işlerine karışma anlamına gelebilen milli hakimiyet ilkesine aykırı anlaşmalar yapılmış olabilir. İlk fırsatta o devlet bunları hükümsüz sayabilir. İnsanlık bu davranışını tasvip eder. Bu nedenle Türkiye'yi bağımlılığa götüren her türlü anlaşma batıl olup geçersizdir. Böyle bir anlaşma devleti bağlamaz. Şüphesiz buna hakemler karar verir.

İnsanlık geliştikçe ve medenileştikçe tüm dünya devletleri arasında daha sıkı ilişkiler doğacaktır. Ancak bu insanların bağımlılığı şeklinde değil; tam bağımsızlık ve hürriyet için olacaktır. İnterpol teşkilatı tüm dünyayı cehenneme çevirmiştir.

Her bucak kendi içinde bulunan birini sürme veya çıkarma hakkına sahiptir. Ancak onu yakalayıp teslim etme hakkına sahip değildir. Kişi kendisi nereye giderse gitsin, onu takip etmek ve kovalamak insanlığa ait değildir. Bugün ise merkezi kuvvet insanlığın hürriyetini kısmak için bir baskı düzeni kurmuştur. Şimdi o baskı düzeni kendisi için adeta eşkıyalık yapmaktadır.

İnsanlık haklarını devletler birbirinin iç işlerine müdahale etmek için kullanıyor. Bunlar bir devleti elbette bağlamaz. İnsan kendi yuvasına döndüğü zaman ne kadar hürse topluluğa girdiği zaman o kadar kurallara bağlıdır ve hürriyeti sınırlar. Bir devlet de kendi ülkesine döndüğü zaman ne kadar bağımsız ve ne kadar hakim ise ülkesinin dışına çıktığı zaman da o kadar bağımlı ve hakimiyeti kısıtlıdır, anlaşmalarının mahkumudur, hakem kararlarının mahkumudur.

İnsanlık hakları uygulandığı zaman ülke içine girip çıkmak tamamen serbest olacaktır. Eğer gümrükler ve vizeler konmuşsa seyahat veya göç pasaportlara bağlanmış ise orada

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

insan hakları diye bir şey yoktur, sadece bazı kimseleri korumak ve bazı devletlerin iç işlerine karışmak için araç olarak vardır.

Tek taraflı olarak gümrükler ve vizeler kalkmalı, sadece beyan zorunluluğu getirilmelidir. Güvenlik beyanlara göre sağlanır; vergi kredi karşılığı üretimden alınır; mallar vergiye göre sigortalanır, zorlama yapılamaz.



 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hukuk düzeninde ceza ancak fiil tamamlandıktan sonra verilir. Sebeplere ceza verilmediği gibi fiil gerçekleşmemişse illetler de ceza konusu olamaz. Silah taşımak ve üretmek serbesttir. Adam öldürmek suçtur. Esrarın içilmesi suçtur, üretilip tüketilmesi suç değildir. Dolayısıyla suç işlenecek diye tedbir alınamaz, kişilerin ve malların hareketi kısıtlanamaz, denetim altına alınamaz. Hukuk düzeni suç işlenmesine sadece caydırıcılıkla mani olur. Suçun işlenmemesi için müdahaleci tedbirler alamaz. Sokakta yürüyen halka karşı polis kullanılamaz. Yürüyenleri tespit eder, suç işlemişlerse cezalandırır. Zarar vermişlerse tazmin ettirir.

Devletin orduları vardır. Devletlerin bir araya gelerek ortak bir ordu oluşturmaları yanlıştır. Eğer insanlık bir tek silahlı kuvvete sahip olsa denge bozulur, cumhuri yönetim ortadan kalkar. Askeri birliğe hükmeden tartışmasız bir güç olur ve denetlenemez.

İnsanlığın ortak bir organizasyonu olmalı; ancak, insanlık bunu ilimde, ekonomide ve dinde yapmalı. Siyasette ise ancak paralı güvenlik teşkilatı kurulabilir. Bir devletin içinde yaşayanlar, o devletin ordularına katılıp savunma görevi almakla yükümlüdürler. Buna askeri yükümlülük diyoruz. Askerlik yapmak istemeyenler de bedel ödeyerek savunmaya katılmakla yükümlüdürler. Devlet böylece askeri güce dayanır. Oysa insanlığın böyle bir ordusu yoktur. Kimse ne askerlik yapmakla yükümlüdür ne de bedel öder.

Devlet nasıl bölgeler halinde organize olmuşsa insanlık da kıtalar halinde organize olmalıdır. Güney Amerika, Kuzey Amerika, Avrupa, Afrika, Avustralya ile Çin, Hint ve belki de İç Avrasya birer kıta olarak insanlığın faaliyet yeri olabilir. Hac yolları ile bu kıtalar birbirine bağlanmalıdır.

Denizler de bu kıtalara bağlanarak bölüşülmeli. Denizlerin güvenliği kıta merkezlerinden sağlanmalıdır. Bu görevi ise gönüllü-paralı askerler yapmalıdır. Bunların gelirleri, buralarda seyreden gemilerden sağlanan gelirlerden temin edilmelidir.

Devletin görevi dış saldırılara karşı ülkeyi savunarak aynı zamanda ülke içi güvenliği de sağlamaktadır. Bunun için vergi alır, halkını askere alır. Devletin asli görevi budur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İnsanlığın görevi ise cehaletle savaşmaktır. Çünkü insanların karşısında duran en büyük düşman cehalettir. İnsanlık cehalet kalelerini fethederek yücelmektedir. Bundan sonra böyle yücelecektir. Kıta merkezlerinde ise araştırmalar yapılarak insanlığın emrine sunulur. İnsanlık da bunları insanların hizmetine sunar.

İnsanlığın ortak bilim dili olmalıdır. Bu dil Arapça ve Latince olabilir. Ortak bilimsel yayınlar bu dillerle kıta merkezlerinde yapılır. Akademik kariyerler yani doktoralar buralarda verilmelidir. Bölgelerde verilen hizmetlerin otoriteleri kıta merkezinde bulunur. Onların yaptıkları teknik yönetmeliklerle hizmetler yapılır.

Devletin insanlık ile organik bağları olmalıdır. Her devlet insanlığın bir hücresi gibi düşünülmelidir. Bu devletler iç işlerinde bağımsız olmalıdır. İnsanlık adına hiçbir uluslararası organizasyon ülkenin iç yönetimine karışamaz.

İkinci bin yıldan önce insanlık toprakları savaşlar ile bölüşmüştür. İslamiyet savaş hukukunu tedvin etmiştir. Uygulamalar fetvalarla yapılmıştır. Ancak pratikte bunun tam başarılı olduğu söylenemez. Bundan sonra topraklar hukuk düzeni içinde kalınarak da bölüşülecektir. Bunları şöyle sıralayabiliriz: Nüfus yoğunluğu az olan ülkeler, nüfus yoğunluğu fazla olan komşulardan göç kabul etmeli veya topraklarından onlara vermelidir. Bu hususta tercih nüfus yoğunluğu az olan ülkenindir. Bunun dışında nüfusları otuz milyondan az olan devletler, komşularıyla birleşmek zorundadır. Nüfusları yüz milyondan yukarı olan devletler ayrılıp iki devlet haline gelmek zorundadır. Şüphesiz bu kuralların uygulanması için hukuk kaidelerine uyulacak, son karar daima hakemlerin olacaktır.

 

Aşağıdaki şartlar gözetilerek bağımsız bir devlet kurulabilmelidir:

a) Üst ehliyetli en az on kişilik başkanı seçilmiş bir kurucu grup
oluşturulmalıdır.

  1. Kurulacak devletin merkezi belirlenmelidir.
  2. Kurulacak devletin anayasası yapılmalı ve ilan edilmelidir.
  3. Dünyadan kurulacak olan devlete göç edeceklerine dair taahhüt
    alınmalıdır. Bu taahhütlerin yeterli olduğunda kıta merkezine başvurarak

 

 

 

 

 

devlet sınırının çizilmesini isterler. Devletin sınırlarını kendileri çizerler. İnsanlık bu sınırlar içindeki halka tekrar sorarak plebisit yapar.

e) Aday ülkenin halkına yeni devleti kabul edip etmediği sorulur. Kabul edenlerin sayısı ve göç edeceklerin sayısı otuz milyonu bulmuşsa devlet kurulur. Otuz milyonu bulmamışsa o devlet kurulamaz, kurucular bir daha böyle bir devletin kurulması talebinde bulunamazlar. Aynı sözleşme ile de devlet kurulmaz. Yeni devletin kurulması bir başka devletin yıkılmasına sebep olmamalıdır.

Göçlerin sadece serbest olması yeterli değildir. Her devlet hakemlerin takdiri ile belirlenen fiyatla taşınmazı satın almak zorundadır. Böylece göç fiilen gerçekleşir. Burada devletten alacaklı olur, istediği devlette de borçlanır. Yani devlet devlete borçlandırılır. Takas sistemi geçerlidir. Bunu toprakla ödeme hakkı da vardır.

Eğer bir kaba su konsa ve içine çay akıtılsa kabın tamamı sonunda çaylı olur. Yeryüzü serbest bırakılırsa ideal bölüşme olur. Farz edelim ki, tüm insanlar Türkiye'ye göçe başladılar. Bu Türkiye'deki aşırı nüfus hayat seviyesini düşürür. Bu dışarıya göçe dönüşür. Böylece denge kendiliğinden kurulur. Gümrük yok, herkes malı Türkiye'de satmak ister. Bunun karşılığında da bir şey alır. Çünkü kimse bedava bir şey getirip bırakmaz. O halde gümrüğe gerek yoktur.

Aslında ne gümrüğün ne de vizenin insanlığa ve ülkelere hiç bir yararı yoktur. Sadece zararı vardır. Bu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. İki örnekle bunu açıklayabiliriz: Türkiye'de üzüm üretiliyor. Bu üretimin maliyeti ton başına elli yevmiye olsun. Ceviz de üretiliyor, ton başına maliyeti yüz yevmiye olsun. Kırgızistan'da ise ters bir durum söz konusudur. Ceviz için elli yevmiye yetmekte, üzüm ise yüz yevmiye ile üretilmektedir. Gümrüklerin olduğu ülkelerde mübadele olmaz, dolayısıyla Türkiye'de ve Kırgızistan'da iki yüzer yevmiye ile üçer ton, toplam altı ton üretim olur. Oysa mübadele olsa dörder ton üretim yapılır ve sekiz ton elde edilir. Böylece tüm insanlık refaha gider.

Türkiye'de üç tip insan vardır. Türkiye'nin iklimi ona uygun gelmektedir. Ama bir kısım insan vardır ki, soğuk iklimden hoşlanıyor ama izin vermediğimiz zaman gidemiyor. Bir kısım da sıcak iklimden hoşlanıyor ama izin vermediğimiz için güneye gidemiyor. Bu insanlar sıkıntıdadırlar. Göç serbest bırakılırsa, soğuk ülkede yaşamak isteyenler oraya göç ederler;

 

 

 

 

 

 

 

 

oradan ılıman iklime göç etmek isteyenler Türkiye'ye gelirler. Sıcak iklimde yaşamak isteyenler güneye giderler ve orada ılıman iklimi isteyenler Türkiye'ye gelirler. Böylece her ülkede oradan hoşlanan insanlar yaşamaya başlar. Bu onları mutlu ettiği gibi üretim verimlerini de artıracağından insanlığın yararınadır.

İnsanlık doğum kontrolleri ile insan neslini dejenere edeceğine gümrükleri kaldırsın ve göçleri kolaylaştırsın. Böylece daha çok insanın daha müreffeh şekilde yaşamasına imkan versin. Bunu yapamıyorlar, çünkü, birkaç sömürücü tekelin gümrüklerden elde ettiği gelir bunu engellemektedir.

Suriye'deki hurmayı Fransız firmasından alıyoruz. Bizim koyunumuzu da Suriye et olarak Hollanda'dan alıyor. Devlet bu birkaç sömürücünün hizmetçisi durumundan kurtarılmalıdır. Bunun için Güney Doğu'da ordular besliyoruz, kaçakçı diye birçok insan öldürülüyor, hapislerde çürütülüyor. Oysa koyunla hurmayı değiştirebiliriz. Suriye de biz de zengin oluruz.

Mustafa Kemal, "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir." diyor. İşte bu söylediklerimiz ilimdir. Onun ilkelerine yemin edenler, hani kulaklarınız nerede? Heykellerinin önünde durmakla ve resimlerini öpmekle onun ilkeleri benimsenmiş olmaz. İlkeler, resimlerde değil, cümlelerde yer alır.

"İnsan haklarına saygılı" sözü yeterli değildir. İnsan haklarının bekçisi olmak gerekir. İnsan haklarından kastın ne olduğu belirsizdir. İnsan haklarını kim tespit edecek? Oysa "insanlık içinde" dendiği zaman sözleşmelere saygılı, tabii hukuk anlayışı içinde hakemlerin kararlarına saygılı, demektir. Görevleri de yerine getiren bir ifade elde edilmiştir. Bu aynı zamanda bağımsızlığı da içerir. Çünkü, "insanlığa bağlı olarak" değil, "içinde" ifadesi kullanılmıştır.

 

 

''YERİNDEN YÖNETİME"

Yeryüzünde hak sahibi ve yükümlü insandır, kişinin kendisidir. Topluluk, devlet kişiler için vardır, onların ihtiyaçlarını gidermesi için vardır. Bununla beraber, devlet yalnız yaşayanların varlığı için değil, geçmişte yaşamış ve gelecekte yaşayacak olanlar için de vardır. Dolayısıyla devlet bu yönüyle kişilerden öncedir. Yani topluluk ile kişi birlikte var

 

 

 

 

 

 

 

 

 

olmanın iki yüzü gibidir, biri olmadan diğeri de olamaz. Bu nedenle hukuk, kişi ile topluluk arasında denge oluşturur, biri diğerinin aleyhine güçlenemez.

Savaş, kişinin kendi çıkarı ile topluluğun çıkarı birlikte tehlikeye girdiğinde kişinin kendisini feda ederek topluluğu kurtarmasıdır. Bir hücre bedenin dışına çıktığı zaman yaşayamaz. Hem beden ölür hem de kendisi. Eğer hücre kendisini feda ederek topluluğu kurtarıyorsa zarar yarıya iner. Burada bile çıkar paralelliği vardır. Asker savaştan kaçmak isterse komutanı tarafından öldürülür, yaklaşımı konuyu açıklamaya yetmez. Bu yaklaşıma göre, kişi burada kötü ölümden iyi ölümü tercih eder. Bu nedenle savaşa devam etmek zorundadır. Ordular da kendisi öldürmezse karşı taraf onu öldüreceğinden savaş bu mantık içinde sürüp gider.

Ancak bütün bu mantık savaş mantığıdır, askeri mantıktır. Hukuk ise savaş mantığının bittiği yerde başlar. Savaşın olmadığı yerde hukuk vardır. Savaş barış için vardır ve geçicidir. Hukuk düzeninde her kişi ayrı ayrı topluluk kadar, devlet kadar önemli sayar ve hukuka riayet eder. Öyleyse nasıl bir düzen isteyebiliriz? İki türlü mantık içinde hareket ederiz. Esas olan topluluk ise topluluğun hukuku düşünülürken kişinin de hukuku düşünülür. Kişinin hukukunu koruyan topluluk kendi hukukunu da korumuş olur. Çünkü kişiler olmadan topluluk olmaz. Bu anlayış merkezi yönetimdir. Kişi topluluğun kendisine verdiği haklar kadar hakka sahiptir. Kişinin hukuku iğretidir. İstediği zaman onun hukukunu daraltır veya genişletir. Yani gerçekte kişinin herhangi bir hakkı yoktur. Topluluğun kişiye verdiği atıfet vardır. Kişi hürdür, ancak, mevzuatın müsaade ettiği oranda hürdür. Bu hürriyet, topluluğun koyduğu mevzuata göredir. Mevzuatı da topluluk yapar. Bu mevzuatın beş senede bir yapılan seçimle oluşmuş temsilciler tarafından yapılmış olması, yöneticileri bunların seçmiş olması merkezi yönetim sistemini değiştirmez. Sistemdeki görevli değişir sistem değişmez. Şimdi yerinden yönetimi ele aldığımızda olaya tersinden bakacağız.

Önce kişi esastır, kendi varlığını düşünür. Ne var ki, kişi doğumdan ölünceye kadar aile içinde yaşamak zorundadır. Küçükken, yaşlıyken, hastayken yakınlarına muhtaçtır.

Aile karı-kocadan oluşur. Evlilik çocuk yetiştirme ortaklığıdır. İş bölümü yapılmıştır. Kadın çocuk doğuracak, süt verip büyütecek; erkek ise çalışıp evin nafakasını sağlayacak ve güvenliğini koruyacak. Bu işbölümü

 

 

 

 

 

 

erkeğin kadından daha eksik yaratılmış olmasından ileri gelmektedir. Çünkü erkek çocuk doğuramıyor ve süt veremiyor.

Kadın kendine düşen hizmetleri tek başına veya çok yakınlarının yardımı ile eksiksiz başarabildiği halde, erkek kendi başına nafaka temin edememektedir. Çünkü insanlar üretimi kolektif yapmak zorundadırlar. Artık tek başına üretim adeta imkansız hale gelmiştir. Ortak üretim ve sonunda bölüşme için hukuk düzenine ihtiyaç vardır.

Hukuk düzenini oluşturmak için erkekler bucakları oluştururlar, başkanları seçerler. Başkanlar anlaşmazlıklarda hakemlik yapar ve ortak üretimin oluşmasını sağlarlar. Sonra bölüşme de hakemlerin kararları ile olur. Böylece elde edilen ürün erkekler tarafından eve getirilerek tüketilir. Bununla beraber kadın da erkek gibi üretim yapabildiği için kadınlar da isterlerse kendi çıkarları için kolektif üretime katılabilirler. Yani erkekler gibi bucak kuruluşunda etkin rol oynarlar.

Burada önemli olan; halk bucaklar için olmayıp bucağın halk için olmasıdır. Bucakta mevzuatın sözleşme ile halk tarafından oluşturulmasına imkan vermesi son derece önemlidir. Halk bucak yönetimine katılıp katılmamakta serbesttir, kendi başına hayatı başarması halinde yönetime katılmayabilir ve bucak içinde yer almayabilir.

Yeryüzünde insanlar serbesttir. Ancak anlaşanlar, bir araya gelir ve bir ortaklık kurarlar, böylelikle kendi bucaklarını oluştururlar. İsteyenler istedikleri bucakta yaşarlar. Bucak dışında kırlarda bile yaşayabilirler. Bu şekilde yaşayan tam hürdür, onları bağlayan mevzuat da yoktur. Ancak ocak içine girince, o ocağın sözleşmesine uymakla yükümlüdürler. Kişiler ocaklarında istedikleri yaşamı kurabilirler.

Kolektif üretime katılmayan hiçbir mevzuata tabi değildir. Bucağın mevzuatı ocakların içini, ocakların mevzuatı kişilerin kendi özel işlerini sınırlayamaz ve tahdit edemez. Kişiler ancak diğer insanlarla ilgili konularda, ocaklar da diğer ocaklarla olan ilişkilerde bucak mevzuatına uymakla yükümlüdürler. İşte buna yerinden yönetim diyoruz.

Bucakların hukuk düzenini bozmak isteyen kişiler ortaya çıkabilir. Bunu önlemek için il yönetimleri kurulur. İllerde jandarma birlikleri oluşturulur ve iç güvenlik ihtiyaç halinde bununla sağlanır. İller de dış saldırılara karşı kendilerini koruyabilecekleri önlemler alırlar. Bunun için il

 

 

 

 

 

 

yönetimleri birleşip ordu oluşturmak zorundadırlar. Bu da devleti meydana getirir. Devletler tek başlarına hareket ederek cehaletle savaşamazlar ve ilerleyemezler. Bu nedenle "insanlığı" organize etmek gerekir. Burada görülüyor ki, topluluk anlaşmalarla ve sözleşmelerle birlik oluşturur.

Bu sistem içinde merkezler, taşranın işlerine karışamıyor, sadece taşranın kendilerine verdiği hizmetleri yapabiliyor. Merkez taşraya emretmiyor; taşra merkezi istihdam ediyor. Buna yerinden yönetim diyoruz.

Merkezin yöneticilerini taşradaki temsilciler oluşturuyorsa mutlakıyet diyoruz. O halde yönetimi dört şekilde sıralayabiliriz:

  1. Mutlak Merkezi Yönetim: Merkez bir kuvvet oluşmakta, bu kuvvet mevzuatı tedvin etmekte ve bu mevzuatla tüm halkı yönetmektedir. Kişiler bu mevzuatın izin verdiği kadar hürdür. Bu yönetim sistemine göre, esaret esastır ancak, mevzuatın izin verdiği sahalarda hürriyet vardır.
  2. Demokratik Merkezi Yönetim: Mutlak merkezi yönetimin aynısıdır. Mevzuatı merkez hazırlamakta, halk mevzuatın müsaadesi oranında hür olmaktadır. Sadece merkezi kuvvet halkın beş senede bir

seçtiği temsilcilerden oluşur. Böylece merkezin mutlak hakimiyeti nispeten hafifletilmektir. Yani mutlak merkezi yönetim ile demokratik merkezi        yönetim sistemi arasındaki farkı şöyle özetleyebiliriz: Demokratik merkezi        yönetim, 1500 gün mutlak merkezi yönetim gibidir, seçimin olduğu bir gün ise yerinden yönetim gibidir.

  1. Mutlak Yerinden Yönetim: Merkezi kuvvet merkezde oluşur, merkezdeki mevzuatı merkez hazırlar. Ancak merkezin mevzuatı kişileri ve alt kuruluşları ilzam etmez. Kişilerin merkezle olan ilişkilerinde ve alt kuruluşların merkezle ve diğer kuruluşlarla ilişkilerinde merkezin mevzuatına uyma zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Gerek İslam geleneğinde gerekse Roma geleneğinde yönetim tarzı bu idi. Türklerde ve Slavlarda yönetim şekli bu idi. Yani merkez taşranın temsilcilerinden oluşmuyordu ama merkez de taşranın iç işlerine ve iç yönetime katılmıyordu. Bu devletlerin uzun zaman yaşamaları veya genişlemeleri bu sistemle mümkün olmuştur.
  2. Demokratik Yerinden Yönetim: Bu sisteme göre taşra kendi işlerinde tamamen serbesttir. Kişiler ve yetkililer kendi işlerini kendi içtihatlarıyla yaparlar. Merkez bunlara karışamaz. Ancak ortak merkezi
  3.  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

hizmet yerlerini serbest sözleşmelerle düzenlerler, merkeze temsilci gönderirler, temsilciler merkezin mevzuatını hazırlarlar ve taşraya hizmet ederler. Taşranın iç işlerine karışamazlar ve bağımsızlıklarını kısıtlayamazlar. İşte demokratik yerinden yönetim sistemi budur.

Bu dört yönetim şeklinden hangisi tercih edilecektir? Bizim kabul ettiğimiz sistemde, savaş halleri veya olağanüstü hallerde demokratik merkezi yönetim sistemi uygulanacak, böylece devletin varlığı korunacaktır. Barışta ise demokratik yerinden yönetim sistemi uygulanacaktır. Böylece insan hakları korunacaktır.

Askeri mıntıkalarda ve askeri eğitim sahalarında demokratik merkezi sistem uygulanacak, bunun dışındaki sahalarda ise olağan hallerde demokratik yerinden yönetim sistemi uygulanacaktır.

Mutlakıyete dayalı yönetim sistemleri ise asla uygulanmayacaktır. Zira yeni anayasamızın değişmez maddelerinden biri de "demokratiklik"tir.

 

 

 

 

 

 

 

"DEMOKRATİK"

''Demokrasi'' kelimesi, Batı kaynaklıdır. ''Demos'' halk; ''krasi'' varetme, yaratma, yönetme anlamlarına gelir. Türkçe tam tercümesi ve karşılığı ''halk yönetimi'' demektir. Bu kelime Eski Yunan'da kullanılmıştır. Daha önceki dönemlerde yönetim, peygamberlere veya soydan gelen krallara aitti. Çarpışmada başarı gösterenin etrafında toplananlar, kendilerini onun himayesinde güven altında bulurlar ve yönetimine girerlerdi. Kendisinden sonra onun tavsiye ettiği kimselere itaat ederlerdi. Bu vasiyetler genellikle varislere yapılırdı. Eski Yunan'da ise halk kendi işlerini görüşerek karar almaya başlamıştır.

Esasen eskiden beri bu tür yönetim modeli vardı, bu yönetim şekli uygulanmıştı. Devlet aşamasına gelmeden önceden halk bir araya gelir ve konuları görüşürdü. Herkes kendisine göre sorunun çözümünü önerir, ittifak sağlanmaya çalışılırdı. İtiraz eden olmayınca onun üzerinde karar kılınırdı. Görüşmeler uzun sürünce bıkanlar dağılmaya başlar, sonunda kalanlar ittifak



 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ederlerse o son karar olurdu; herkes de bu karara uyardı. Kararın alındığı zaman mecliste bulunmamak mazeret teşkil etmezdi.

İlk topluluklardan beri insanlar uzlaşarak ittifakla karar alma usulünü biliyorlardı. Bazen karar alamadıklarında birinin hakemliğini kabul ederlerdi. Bu kabul ittifak olurdu. Sonra o konuda hakemin verdiği hüküm geçerli hale gelirdi. Nizalarda ise birini bir, diğerini diğer taraf seçer ve onlar sonunda bir sonuca varırlardı. Genellikle hakemler karara varmadan dağılmazlardı, çünkü bu gelişme hakemlerin itibarını zedelerdi. İki kişinin sözü bu bakımdan son derece etkin olurdu.

Bu bir kuraldır: Zamanla her toplulukta birkaç kişinin sözü dinlenir, onların söylediklerine kimse karşı gelmez, böylece kolektif kararlar alınır. Bu tür küçük topluluklarda herkes herkesi tanıdığı için gerek taraflar gerekse karar verenler sosyal gözetim ve denetim altında olduğu için haksızlıklar son derece az olur. Devlet aşamasına gelmeyen topluluklarda bu usul etkin olmuştur.

Sonra Mezopotamya'da yerleşik hayat başlayınca savaşlar başlamış ve başkanlar etkili olmaya başlamıştır. Mısır'da devlet aşamasına gelince krallık dönemi başlamıştır. Orta Doğu'da İsrail Devleti kurulmuş ve Tevrat hukuku gelişmeye başlamıştı. Tevrat'ın hükümleri de artık ihtiyaçlara cevap veremez oldu. İşte bir taraftan Mezopotamya'da, diğer taraftan Mısır'da eğitim gören İsrail oğulları güçlü İsrail İmparatorluğu'ndan sonra Batı Anadolu'da Lidya devletlerini kurmuşlardır. Bundan etkilenen Egeliler yeni bir düzen geliştirdiler. Bu düzen çoğunluk sistemidir. Aristokratlar kararlarını ekseriyet sistemi ile yapmaya başladılar. Bunun sebebi Yunanistan'da kölelerin yanında aristokratik sınıfta olmayan halkın zenginleşmeye başlayıp aristokrasi sınıfına kafa tutmaya başlamasıdır.

Aristokrat sınıf arasında çeşitli nedenlerle meydana gelen çatışmalar halkı onlara karşı cesaretlendirmiştir. İşte aristokratlar yeni uzlaşma usulünü aramışlar, sonunda "çoğunluk kararı" yöntemini benimsemişlerdir. Böylece aralarındaki anlaşmazlıklara son verip zamanla yeni bir karar şeklini geliştirdiler. Ne var ki, bu usul önce doğrudan temsili sistem idi. Yani herkes herkesi yakından tanıyordu ve sosyal baskı denetimi hakimdi. Diğer taraftan bütün halk katılmıyor, kararları ileri gelenler alıyordu. Alınan kararlar da iş yapmaktan çok kendi sömürülerini sürdürmek için kullanılıyordu.

 

 

 

 

 

 

 

Bu çoğunluk sistemi, Roma sitesinde uygulanmıştır. Roma asilzadeleri (bunlar Roma vatandaşı idiler) tüm imparatorluğu idare ederken çoğu kez çoğunluk sistemiyle yönetmişlerdir.

Çoğunluk sistemi Hıristiyanlığın etkisi ile Avrupa'da terk edildi. İslamiyet'in Avrupa'yı batıdan ve doğudan kıskaca aldığı bir dönemde, Avrupa'da halk yavaş yavaş zengin olmaya başlamıştı. Kilise ve şövalyelere karşı halk yeni rejim arayışına girmiş ve çoğunluk sistemini yeniden diriltmiştir. Fakat artık site devletleri yerini ulus devletlere bırakmaya başlamıştı. Bu nedenle ferdi ve emredici vekalet sistemi yerine, umumi ve siyasi vekalet sistemine dayalı temsili demokrasi sistemi geliştirildi. Zamanla temsili demokrasi sisteminin birçok mahzurları ortaya çıktı.

  1. Seçilenler, seçmenler tarafından tanınmıyor ve halk icraatları denetleyemiyor. Yani sosyal baskı ve denetim yapılamıyor.
  2. Seçimler dört beş yılda bir yapılıyor ve halkın ancak uzun zaman içinde bir defa seçme hakkı ve yetkisi oluyor; milletvekilleri seçildikten sonra azledilemiyorlar. Bu da halktan kopmalara sebep oluyor.
  3. Seçimi kazanan dört beş sene hakim olacağı için o gün seçimi kazanma uğruna seçim baskıları uyguluyor. Ya silah zoru ile halk oy veriyor, bunu sosyalistler ve faşistler uyguluyor; ya da çıkar zoru ile halka oy verdiriliyor, Kapitalistler bunu her seçimde uyguluyorlar. Her iki düzende de güçlü monopol oluşturularak halk ezilmektedir.
  4. Monopol oluştuktan sonra seçimler artık göstermeliktir. Bunun sonucu olarak devlet varlığını yitirmeye başlamış, rüşvet, anarşi, baskı, yolsuzluk devletleri kemirmiştir.

Bunu gören düşünürler çareler aramaya başladı. Bunun için yeni sistemler geliştirmeyi düşündüler. Meşrutiyetin daha dengeli yönetim olacağı ileri sürüldü. Cumhuriyetten pişmanlık duyulmaya başlandı. Bundan vazgeçildi, aristokratik yönetim özentisi ile senato, ayan meclisleri kuruldu, olmadı. Başkanlık sistemi uygulanmak istendi, olmadı. Anayasa mahkemeleri oluştu, olmadı. Barajlar kondu, olmadı. Nispi sistemler oluşturuldu. Hasılı Batı'nın ekseriyet demokrasisi çıkmazlardan bir türlü kurtulamadı.

 

 

 

 

 

 

 

 

Hz. İbrahim, ilmin ve aklın yönetimde yer almasını insanlığa öğretmeye başladı. Hz. Musa Tevrat'la hukuk düzenini kurdu. Hz. Muhammet meşverete dayalı halk yönetiminin bütün usullerini öğretti. Dört halife halk yönetimini uygulamaya devam etti. Bir süre sonra tekrar saltanat dönemine dönüldü ve dayanışmalı demokrasi sona erdi. Bugün İslam ülkeleri Batı demokrasinin çıkmaz sokaklarında sürünüyorlar.

 

Çoğunluğa dayalı demokrasinin sorunları çözemeyeceği açıktır:

  1. Önce çoğunluk sisteminde çoğunluğun temini dahi kolay değildir, hatta bir bakıma imkansızdır. Çünkü değişik görüşler olunca az bir çoğunluk, en fazla oy alır ve azınlık çoğunluğu yönetir.
  2. En çok oy bile birkaç kişinin yer değiştirmesi ile sık sık değişir ve dengesiz bir yönetim oluşur.
  3. Sık sık taraf değiştiren en zayıf ve çıkarcı kimseler ortaya çıkar ve yönetimi en zayıf veya çıkarcı kimseler yürütmüş olur.
  4. Nihayet çoğunluk temini çekişmesi içinde halk bıkar ve mutlak yönetimi arzular olur.
  5. Bunların hiçbiri olmazsa sonunda bir güç iktidarı ele geçirir ve artık demokrasi biter.

İşte Adil Düzen dediğimiz zaman, bu tür mahzurları ortadan kaldıran düzen olmalıdır. Biz demokrasiyi buna göre geliştirmek ve tanımlamak istiyoruz. Burada yeri geldiği için tarafımızdan önerilen sistemi şöyle özetleyebiliriz: