YENİ ANAYASAYA GEÇİŞ ÖNERİSİ karagülle-akdemir
Süleyman Karagülle
1370 Okunma
16-İKİNCİ BÖLÜM-SAYFA174-200

DEMORATİKLEŞME ÖNERİLERİMİZ:

 

A- Yerinden Yönetimler:

Gerçek demokrasi yerinden yönetim ile sağlanır. Bunun için iç içe oluşmuş bir yapılaşmaya gerek vardır. Bu sistemde yerinden yönetilen birimler iç işlerinde bağımsız olacaktır.

a)Ocak, birlikte yaşayan insanların ortak ihtiyaçlarını gideren yönetim birimidir. Bu birimde bireylerin birbirleri ile kurdukları ikili ilişkiler çok güçlüdür. Bu durum katı cisimlerdeki moleküllerin birbirleri ile olan ilişkilerine benzer.

b) Bucak yönetimleri, bucakta yaşayanların birbirlerini
tanıyabildikleri büyüklükteki topluluktur. Hukuk düzeni bu birimde kurulur.
Birlikte çalışıp yaşarlar. Bu yapı Mezopotamya ve Eski Yunan'daki sitelere
benzer. Halk kendi işlerini doğrudan yürütür. Bucaklarda "doğrudan
demokrasi" olacaktır. Ocaklar kendi iç işlerinde bağımsız olacaklardır. Halk
yaşamasını ocaklarda, çalışmasını ise bucaklarda yapacaktır. Halkın il,
devlet veya insanlık yönetimi ile ilgisi olmayacaktır.

c)İllerde merkez ve ilçe merkez bucakları oluşacaktır. İç güvenliği il yönetimleri sağlayacak ve kamu hizmetleri verilecektir. İlin merkez bucağının yönetimini il halkının temsilcileri oluşturacak, ancak bunlar sadece il ve ilçe merkez bucaklarını yönetebileceklerdir. Diğer bucakların iç işlerine karışamayacaklardır.

d)Devlette ise başkentin merkez ve ilçelerinin bucakları oluşacaktır. Dış savunma görevini üstlenecektir. Diğer illerin iç yönetimine karışmayacaktır.

Bu sistemde temsili demokrasi yoktur. Bütün yönetim birimlerinde         doğrudan demokrasi uygulanacaktır. Yöneticiler temsilcilerden oluşacak        ancak bunlar yalnız kendi merkezlerini yöneteceği için doğrudan yönetim        olacaktır. Merkez bucaklar taşraların hizmetinde olacaklardır. Böylece temsili demokrasinin mahzurları ortadan kalkacaktır.

Demokrasiyi halkı seçeneklerde serbest bırakmak ve seçenekler üretmek şeklinde anlamalıyız. Herkes yeni ocak veya bucak kurabilir. Yeter ki, şartlarını sağlasınlar. Kuramayanlar da kurulmuş bucaklardan istediklerine göç edebiliyorlarsa o ülke demokrasi ile yönetiliyor demektir. Yer değiştirmek için yeter kolaylık sağlanacaktır.

Devlet göç eden kimsenin taşınmazlarını rayiç değerle satın almalı ve göç ettiği yerde vermeli veya parasını ödemelidir. Kişi istemediği ocak veya bucakta oturmak zorunda kalmamalıdır. Başkanların da kendi ocak veya bucaklarından çıkarma hakkı olmalıdır. Böylece anlaşanlar bir araya gelerek ocaklarını ve bucaklarını kurabilmeliler. Yerinden yönetim ve serbest hareket demokrasinin ana ayaklarından biridir.

B- Seçeneklere Yer Verilmesi (Çoğulculuk):

Demokrasi, seçeneklerin sunulmasıdır. Yeni seçenekler ortaya çıkabiliyorsa, halk da seçeneklerden birini seçebiliyorsa bu demokrasidir. Seçeneklerden biri ocak, bucak, il ve ülke seçeneklerin oluşabilmesi ve seçebilme imkanının sağlanmasıdır.

Seçeneklerden bir diğeri de sözleşme serbestliğidir. İnsanlar istedikleri kimselerle istedikleri anlaşmaları yapmakta serbest olmalı ve oluşacak tip sözleşmelerden istediklerini seçebilmelidir. Bu sözleşmeler insanların düşünme, inanma, yapma ve birlikte yaşama konularında olmalıdır. Sözleşmeler serbestçe hazırlanacak ve bu sözleşmelere göre birlik ve beraberlik sağlanacaktır.

Ortak sözleşmeye bağlananlara "dayanışma ortakları" diyoruz. Bucakta, ilde, ülkede çoklu (en az 5, en fazla 20) ilmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma ortaklıkları oluşacak ve kişiler bunlardan birine ortak  olacaklardır. Böylece demokrasi içinde yaşama imkanı sağlanacaktır.

Kişilerin bilgisizlikten verdikleri zararları ilmi; beceriksizlikten verdikleri zararları mesleki, ihmalden doğan zararları dini ve kasten verilen zararlar ise siyasi dayanışma ortaklıkları tazmin edecektir. Ehliyetler "teminatlı" olacak, bunları dayanışma ortakları verecektir.

Dayanışma ortaklık başkanları şûrası olacaktır. Bunlar ortaklarının aynı zamanda temsilcileridir. Yasama yetkisini ilmi, yürütme yetkisini mesleki, denetleme yetkisini dini ve yönetme yetkisini siyasi şûralar kullanacak. Şura üyeleri meclislerden oluşur. İl ve ülke meclisleri vardır.

Bu dayanışma ortaklıkları bugünkü siyasi partiler ve mesleki kuruluşlara tekabül eder. Eskiden medreseler, tekkeler, lonca teşkilatı ve sipahiler vardı. Bunlar bugün siyasi partiler gibi tam olarak organize olmalıdır. Böylece halk istediği sosyal gruba dahil olmakla demokratik uygulamaya geçilebilir.

İlmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma ortaklıklarının sayıları beşten az olmamalı yoksa seçenekler azalır. Yirmiden fazla olmamalı, yoksa birlik bozulur. Dayanışma ortaklıkları ortaklarının müşavirleri olacak, teminatlı ehliyet verecek, temsilcileri olacak ve dayanışma ortaklığı içinde bulunacaklardır.

       Her bucağın ayrı kamu hukuku olacaktır. Kişi bucağını seçerken bunu dikkate alacak istediği kamu hukuku içinde yaşayacaktır. Dayanışma gruplarını seçmekle de istediği özel hukuk içinde yaşayabilecektir. Böylece demokrasi bir zümrenin diğer zümreye tahakkümü şeklinde değil; her zümrenin istediği gibi yaşaması şekline dönüşecektir.

 

C- Kolektif Karar Şekilleri:

Çoğunluk kararı yerine kolektif karar şekilleri oluşacaktır:

1- Ma'şeri kararlar: Ma'şeri kararda herkes kendi istediği gibi karar alıp uygular. Zamanla başarılı kararlar diğerleri tarafından da kabul edilerek sonunda herkes aynı çözümü benimser. Buna ma'şeri karar denir ve zamanla kendiliğinden oluşur.

Ma'şeri kararlardan biri dildir. Kelimeler değişik anlamlarda kullanılmaya başlar ve sonunda anlamı berraklaşır veya bir konuda değişik kelimeler kullanılmaya başlar, sonunda halk kendiliğinden bir kelimede karar kılar, artık o kavram o kelimeyle ifade edilir.

Dil gibi bedii sanatlar da böyledir. Herkes şiir yazar ama bazı şiirler       ağızdan ağıza dolaşarak topluluk tarafından benimsenir ve duygular o         mısralarla ifade edilmeğe başlanır. Diğer resim ve müzik gibi sanat oluşları         da bu tür ma'şeri kararlarla oluşur. Kişiler ürettikleri malları piyasaya sürerler. Bu mallardan bir kısmı tutunur bir kısmı tutunmaz. Belli tip ve özellikler kazanır. Fiyatları oluşur. Moda doğar. Bütün bunlar da ma'şeri kararlar içindedir.

Nihayet örf dediğimiz görüşme ve anlaşma kuralları doğar. Selam vermek, evlenmek, toplantı yapmak gibi birçok kurallarda kolektif oluşur.

Kolektif kararlar kendiliğinden oluşur. Bununla beraber haberleşmeler, taşımalar, birlikte bulunmalar, denemeler bu oluşmaları hızlandırır. Reklamlar da bu oluşmalara yardımcı olur. Burada antidemokratik olan taraf güçlülerin tekel oluşturup belli görüş ve anlayışları empoze etmeleridir. Özellikle diktatörler veya müstevliler çokça bu antidemokratik baskı usullerine başvurmaktadır. Demokratik düzende bunların tekel oluşmalarını önleyip halkın serbestçe davranıp birbirini etkilemelerine imkan sağlanacaktır. Bizim önerdiğimiz Yeni Anayasal Düzen bu engelleri ortadan kaldıracaktır. Belli bir kuvvetin veya sermayenin empozesi ve yönlenmiş etkileriyle kararların oluşması önlenecek, hukuki mekanizmalar geliştirilecektir.

2- Kişisel kararlar: Herkes kendisi için kendisi karar alır ve onu uygular. Yani kişi kendi hukukunu kendisi hazırlar. Bu hukuksuzluk anlamında değildir. Böyle bir hukuku kendisi için koyan kimse önce kendisi düzenli hayat yaşamaya başlar. Geçmişte yaptıklarını kolay hatırlar, gelecekte yapacaklarına daha kolay karar verir. Böylece hayatında yaptıkları üst üste eklenerek meyvesini verir. Başıboş hareket eden kimse ise geçmişini unutur, geleceğini bilmez ve bir birikime sahip olmaz. Bunun dışında kişinin hukuku belli olunca onunla ilişki kuranlar, ne ile karşılaşacaklarını baştan bilirler ve ona göre davranırlar. Tabiatta tabii kanunları bilmeden nasıl yaşamak mümkün değilse, ne yapacağı belli olmayan bir insanla yaşamak da o derecede zordur.

 

Kişisel kararları dört noktada toplayabiliriz:

  1. Bunlardan biri icap yapmaktır. Yani "Ben böyle bir iş yapmak istiyorum"; bunlar almak, satmak, evlenmek, kiralamak gibi değişik şeyler olabilir, çevreye duyurulur. Bu duyuru artık sizi bağlar.
  2. Diğeri ise başkalarının yaptığı icabı kabul etmektir. Böylece icap yapanlarla kabul edenler arasında akit ortaya çıkar ve bu aralarında mevzuata dönüşür. Bunun dışında toplu sözleşmeler yapılır ve bu toplu sözleşmeyi kabul edenler de bir akit yapmış olurlar. Toplu sözleşmeleri kabul edenler, o toplu sözleşmenin mevzuatı içine katılmış olurlar. Burada tam demokratiklik vardır. Çünkü isteyen istediği mevzuat içinde yaşama imkanını bulur. Böyle mevzuatı yapıp ortaya koyma hakkı da mevcuttur. Bundan başka, bir yer edinir ve mevzuatını düzenlerseniz isteyenler oraya gelip katıldıklarında sizin mevzuatınıza uyma durumunda olurlar. Yani biri sözleşme diğeri de mekan mevzuatı olur.
  3. Mevzuatın hakimiyeti yanında seçilenlere itaat etmeli yani kişi kendi seçtiğine itaat etmelidir. Böylece kişi icap yapmakta, kabul yapmakta, bir sözleşmeyi benimsemekte veya bir yöneticiyi kabul etmektedir. İcap ve kabul akdi doğurmakta, sonradan tek taraflı bozulma olmamaktadır. Buna karşılık toplu sözleşmelerde kişi girip çıkmakla hakları iktisap eder veya kaybeder. Kişisel kararların rıza ile yapılanları vardır, irade ile yapılanlar

 

 vardır. Mali anlaşmalarda rıza şartı vardır. Rıza yoksa karar geçersizdir. Bedeni yükümlülüklerde irade yeterli olup rıza şartı yoktur.

d) Hükmen kolektif kararlar da vardır. Bunlar istişare ile alınan kararlardır. Bir konuda karar almak için kişiler toplanır ve istişare eder. O konuda karar alınacağı hususunda ittifak etseler bile nasıl karar alınacağında ittifakları yoksa bu hususta yetkili kişi karar alır. Yetkili başkan istişare eder. Herkesin görüşlerini alır. Mesela trafiğin sağdan veya soldan gidilmesi gerektiğinde ittifak var ama kimi sağdan kimi soldan gidilmesini öneriyorsa bu konuda kararı istişareden sonra başkan alır. İstişarede herkes görüşünü sıra ile beyan eder. Meclis dağılmadan ve başkan meclis dışında kimseye danışmadan meclisin huzurunda bir karar alırsa, meclisin aldığı karar kabul edilir.

3- İstişari Kararlar: İstişari kararların içinde sayılabilecek dört çeşit
karar daha vardır:

a) Bunlardan biri, ittifakla alınan karardır. Temsilcilerin oluşturdukları ve meclis üyelerinin ayrı ayrı ittifakla aldıkları kararlardır. Böyle ittifakla alınan kararlar yine ittifakla alınması halinde değiştirilebilir. Bununla beraber yeryüzündeki bütün üniversitelerdeki üstün insanların ittifakla vardıkları kararın değişmesi ancak medeniyetlerin değişmesi ile olur. Yani her medeniyetin ve her devletin oluşmasında kabul edilen ilkeler vardır. Bu ilkeler o medeniyet çökmedikçe değişmez. O devlet yıkılmadıkça değişmez. Bizim Kabul ettiğimiz bu madde de bu tür ittifakla alınmış kararlardır.

Meclisler bucaklarda tüm erginlerin katılması ile oluşur. İllerde yüksek ehliyetlilerden seçilmiş yüze yakın üyeden oluşur. Devlet meclisleri üstün ehliyetlilerden seçilmiş bine yakın üyeden oluşur. İnsanlıkta ülkelerin ilmi dayanışma ortaklıklarının birer temsilcilerinden oluşan bine yakın meclis üyesinden oluşur. Şûralar ise ona yakın ilmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma ortaklıkları başkanlarından oluşur. Şûralarda ittifakla alınan kararlar da o topluluk için karar mahiyetinde olup yine de bunların ittifakı ile değişir. Dayanışma ortaklık başkanlarının oluşturduğu mevzuat da o ortaklık içinde istişari kararlar mahiyetindedir.

4- Hesabi kararlar: Bu kararlar insanlığın icmaı ile sabit olan mantık
ve matematik kuralları ile alınan kararlardır ve kişisel kararlar türündedir.
Karar kesin kurallara dayandığı için kolektif kararlara benzer. Beş kilo

patates 10 liradan 50 lira eder, bu hesabi bir karardır. Kişisel karardır ama kesin olduğundan ve kesin varsayımlara dayandığından katidir. Yahut, hayvanlar canlıdır; at da canlıdır; öyleyse at da hayvandır, önermesi de böyledir.

 

Hesabi kararlara ithal edilecek dört çeşit karar daha vardır:

a) Orta değer: Karara katılanların kendi takdirleri veya ölçmeleri
alınır. Bunlar büyüklük sıralarına göre sıralanır. Orta yerde yer alan değer o
topluluğun aldığı karar kabul edilir. Çünkü herkesin, orta değerin bir aşağı
veya bir yukarı
kaymasında etkisi bulunmaktadır.

b) Sıralama: Mesela başkan seçiminde bu usule sık sık
başvurulabilir. Herkes kendine göre başkanlığa ehil olanları sıralar. Bu
sıralamada bir kişinin aldığı sıraların tersleri toplamı o kişinin derecesini
gösterir. Birinci gelen başkan olur. Yahut ilk on sırada yer alanlar şûra
üyeleri olur. Burada da her üyenin birinin sırasını yükseltmede etkisi olduğu
için karar ekseriyetle alınmamış olur. Bütçeler de bu usulle yapılır.

         c) Bölüşme: Bölüşme önce sıralama yapılarak en çok ehliyetli olan
       tespit edilir. O paylara ayırır. Bu payların eşit olması gerekmez. Toplam
        değeri hesabı veya pay sahiplerinin orta değer usulü ile belirlenir. Pay

sahipleri ayrı ayrı nakit ile takdir ederek payları sahiplenirler. Toplam        değerden fazla gelen kendi değerleri oranında bölüştürülerek düşülür. Farkları nakit olarak alıp verirler.

      d)Ölçme ve hesaplama: Bir metre alınıp bir uzunluk ölçülse herkes bir tolerans içinde aynı sonuçları bulur. Fiyatı ve ağırlığı bilinen bir malın
değerini kim hesaplarsa hesaplasın aynı miktarı bulur. Bu tür gerek ölçme
gerekse hesaplama ile bulunan sonuçlar kesinlik ifade eder. Bununla beraber
bunların da kesin sayılması için gene üzerinde icma veya ittifak
gerekmektedir.

5- Temsilcilerin kararları: Bu kararlar kişilerin kendilerine ait kararlardır. Vekilin kararı aslın kararıdır. Kişi önce ne istediğine karar alır, sonra onu nasıl yapacağına karar verir ve ne vakit yapacağını kararlaştırır. Elde ettiği sonucu değerlendirir. Önce susar, suyu nerede bulacağına karar verir, sonra ne zaman o işi yapacağına karar verir ve suyu içer. Sonunda "doydum" der ve keser.

Topluluklarda da karar vermek için böyle dört aşama vardır:

  • Biri, ne yapılması gerektiğine verilen karardır.
  • Diğeri, nasıl yapılması gerektiğine verilen karardır.
  • Sonra, kimin yapması gerektiğine verilecek karardır.
  • Nihayet, elde edilen ürünü kimin tüketeceğine verilecek karardır.
  •  İşte bunun için iş bölümü yapılır:
  • Dini şuralar ne yapılmasına karar verirler.
  • İlmi şuralar nasıl yapılacağına karar verirler.
  • Mesleki şuralar kimin yapacağına karar verirler ve nihayet,
  • Siyasi şuralar bölüşmeyi yaparlar.

Bu bölüşmede başkanın takdir kararları yanında hakemlerin
yargılayıp hüküm verme kararları da vardır. Önce başkanların dediği yapılır.
Sonra mağdur olanlar hakemlere başvurup mağduriyetlerini giderirler.

 

Temsilcilerin kararlarına dört çeşit karar daha dahil edilir:

 

  1. Bunların başında başkanların kararları yer alır. İşlerin yürümesiiçin başkanlar karar alır. Herkes ona itirazsız itaat eder. Bu karışıklığın olmaması işlerin aksamaması için zorunludur.
  2. Mağdur olanlar hakemlere giderler. Yahut o topluluğu terk ederler. Bir niza veya mağduriyet olunca taraflar birer ehliyetli hakem seçerler, iki hakem de başhakemi seçer. Hakemlerin azli caiz değildir, kararlarına da itiraz caiz değildir.
  3. Bunun dışında irsi veliler vardır. Bunlar, anne baba veya anne baba yerine geçen yakın akrabalardır. Bunların seçilmesi de kişinin ihtiyarında değildir. Küçüklük veya aklen malullük hallerinde kişiye onlar velayet eder. Aldıkları karar küçüğün veya malulün aldığı karar şeklindedir. Bu kararları ondan sonra gelen veli iptal ettirebilir. Başka kimse bu velayet hakkını kişinin elinden alamaz. Akıl hastanelerine onların izni olmadan kimse yatıramaz. Sorumluluk da onlara aittir.

d) Nihayet mesleki yetkililerin aldıkları kararlar vardır. Kişi kendisi karar alma yetkisine sahip değildir. Ancak kararı alanı kendisi seçer. Seçtiğini değiştirebilir; fakat, mutlaka ehliyetli birisine karar aldırmak zorundadır. Doktorluk, mühendislik gibi tüm hizmetlerde bu karar şekilleri geçerlidir.

Görülüyor ki, yukarıda sayılan demokratik karar alma şekilleri içinde çoğunluk kararı yer almamaktadır. Kolektif karar oluşmasında kahır çoğunluk söz konusu olabilir. Hukuki geçerliliği başkan veya hakemlerin takdiri ile olur.

 

D- Yer Değiştirme-Göç Hakkı:

Demokrasinin temel kuralı değişik seçeneklerin halka sunulmasıdır. Bu da göç veya sosyal grupları değiştirmekle mümkündür. Ancak bu değiştirmeler son derece zor olmaktadır. Dört-beş senede bir yapılan seçimler veya bugünkü göç zorlukları demokrasiyi işlemez hale getirmiştir. Önce göçlerin son derece kolaylaştırılması gerekmektedir. Bunun için aşağıda sayılanlar yapılmalıdır:

  1. Gümrükler kaldırılmalıdır. Kişi kendi ülkesine ödeyeceği vergiyi ödemişse bir daha vergi ödemesi söz konusu olmamalıdır. Vergi üretimden alınıyorsa ihraç eden vergi alacağı için bir daha ondan ithalat vergisi alınmamalıdır. Vergi tüketimden alınıyorsa ihraç eden ülke vergi almalıdır. Genel kural olarak yarısı ihraç, yarısı ithalattan vergi alınır kabul edilir. Genel vergi dilimi beşte birdir. Yani % 20'dir. % 10 gümrük vergisi alınmalıdır. Bu vergi nakit değil mal olarak alınmalıdır. Zira nakit harekatı takdirlere sebep olur ve ödenmesini zorlaştırır. Kişi beşte birini vermekle bu hüküm ortadan kalkar. Bununla beraber devlet bir tarife yayınlar, isteyen tarifeye göre nakit isteyen de mal olarak verir. Gümrükler yalnız, göç kolaylığı için değil; ekonomik gelişme ve insanlık hakları gereği sınırlandırılmalıdır. % 10'dan fazla gümrük vergisi alınmamalıdır.
  2. Pasaport ve vizeler kaldırılmalıdır. Kişiye mensup olduğu bucağın hüviyet cüzdanı verilmelidir. Bu cüzdan, bucağın numarası, doğum tarihi ve kişinin numarasını ihtiva etmelidir. Bu hüviyet cüzdanının fotokopisi alınıp bilgisayara kaydedilmeli, bunun dışında hiçbir beyan istenmemelidir. Sadece bir bucağa girerken o bucaktan birisinin izni yeterli olmalıdır. Bir bucağa giriş izni olana bucağın bağlı olduğu il ve devletin merkez, bölge ile merkez ve ilçe bucaklarında seyahat serbest olmalı. Bu seyahat hürriyeti ve kişinin istediği bucağı rahatça seçebilmesi demokrasinin kendisidir.

c) Göçü - Hicreti zorlaştıran diğer bir husus da kişilerin taşınma
masraflarıdır. Bunu asgariye indirmek için kişiler taşınmazlarını rayiç
değerle satma imkanına sahip olmalıdırlar. Böylece yerini değiştiren
kimseler maddi zarara uğramamış olurlar. Gerçi alıştıkları yerleri terk
edecekler, ama anlaştıkları kimselerle bir araya gelecekleri için bunlar
mağdur edilmemelidirler.

d) Kişiler dayanışma ortaklıklarını istedikleri zaman
değiştirebilmelidirler. Dört beş yılda yapılmakta olan seçimler yerine
kayıtların değiştirilmesi esas alınmalıdır. Bu değişimler için kişinin beyanda
bulunması yeterli olmalıdır. Bir tek beyanla dayanışma ortaklığı
değişebilmelidir.

e) Kişilere genel hizmet götürülmelidir. Böylece kişinin bir taraftan
hukuku korunurken diğer taraftan hayatını sürdürmek için başka insanların
kölesi olması önlenmelidir. Bu hizmetliler ehliyetli olacak, ücretlerini kamu
bütçesinden alacaklar; ancak kişiler hizmetlilerini kendileri seçeceklerdir.
Böylece garantili hizmetler içinde seçenekler sunulacaktır.

 

Kişilerin bu hizmetlerini de şöyle sıralayabiliriz:

Bir kimsenin başkası ile sıkıntısı olursa ocak içinde ocak, bucak içinde bucak başkanına başvurup geciktirmeden sorununu çözdürebilmelidir. Böylece hareketlerde serbestlik temin edilir, kavgadan kurtulmuş olur. Haksızlığa uğradığı kanısında olanlar hakemlere gidebileceklerdir.

 

Bu hususta dört hizmet yapılacaktır:

 

a) Bunlardan biri noter hizmetidir. Hür türlü anlaşmalar ücretsiz

noterlerce tanzim edilecek ve tasdik edilecektir. Bu sayede işler hızlanacak ve hukuk korunacaktır.

b)Ayrıca kişiler istediği malları ehliyetli denetçilere-kontrolörlere
kontrol ettirip ambara verebilecek veya piyasaya arz edebilecektir. Bir
konunun tahkikatını, yaptırım durumunu tespit ettirebilecektir. Haksızlığa
uğradığında hakemlere gidip mağduriyetlerini giderebileceklerdir.

        c)Kişiye gelen mektupları, yazmak, gelen mektupları dosyalamak, onun hakkındaki şikayetleri dosyalamak, öğrenimle, askerlikle, hastalıkla, adli sicille ilgili tüm kayıtlarını tutup gerektiğinde kendisinin bilgisinde bulundurmak. Demokrasinin gereği olarak kimse hakkında kendisine gizli sicil tutulamaz. Hakkında yapılan kayıtlardan kişi haberdar edilmelidir.

d)Bunun yanında kişinin basın hakkı vardır. Bu yazmak istediği şeyleri yazıp yayınlatmak veya yayınları takip etmektir. Aynı şekilde kişinin yayın hakkı vardır. Kişi sanat etkinliklerine katılır. Kişinin dolaşma hakkı vardır, haberleşme hakkı vardır. Asgari olarak parasız bu haklardan yararlanması sağlanır. Bu da kişinin demokratik hakkıdır.

        e)Kişi taşınmazlara malik olabilir, bunların bakımı yapılır ve kiraya verilebilir. Kiraya verilen taşınmazları komisyoncular kiralarlar. Sonra komisyoncular kiracılara kiralarlar. Toplanan kira ile kiralanmış evlerin bakımı yapılır. Kalan meblağ ise komisyoncu kiraya vermiş olsun olmasın bölüştürülür. Devlet komisyonculara taşınmazları satın alması için kredi verir, bununla alıp satarlar; karşılığında % 2 gibi bir komisyon alırlar. Böylece vatandaşlar taşınmazları kolayca alma ve satma imkanlarına ulaşırlar. Bu işlerin yürümesi için kişi istediği işin veya yapının planını yaptırabilmelidir. Kişiler ev eşyalarının, araçlarının bakımlarını karşılıksız olarak yaptırabilmelidirler. Sadece parça bedeli ödenir. Makinelerin işçilik parası satılırken alınmalıdır. Sağlık işleri kamuca görülür. Güvenlik de kamuca sağlanır. Kişi bir tehlikede kaldığı zaman ona yetişecek bir güvenlik teşkilatı olmalıdır. Ancak bunlar da serbest meslek esasına göre olmalıdır ki, kendi koruyucusunu kendisi seçebilsin.

f)Kişinin zimmet muhasebesinin tutulması gerekir. Bu muhasebede kişinin borç ve alacakları yazılır. Böylece kendi iradesini kolayca uygulamaya koyar. Bu da demokrasinin bir gereği haline gelir. Yalnız zenginlere sağlanan siyasi imkanlar demokrasi değildir. Kişinin borçlu ve alacaklı olması topluluğu oluşturmaktadır. Moleküller hep bu ilkelere göre birbirine bağlanırlar; kristal yapılar, sıvılar böyle oluşmaktadır. Elektrikte yük borçlanmaları vardır. Bu hizmetlerin içinde ahlaki eğitim ve ahlaki dayanışma, tebliğ ve uyarı hizmetleri, bilgi edinme, istatistiklerden yararlanma ve ilmi öğrenim ve dayanışma hizmetleri de yer alır. Kişi bunların hepsinden karşılıksız yararlanır.

 

 

 

 

 

 

        g) Envanter muhasebesi de kişi için önemlidir. Kendisinde neler bulunduğu muhasebede yer almalı ve kamu tarafından korunmalıdır. Çalınması halinde kamuca ödenmesi gerekir. Yani mallar sigortalıdır. Ayrıca herkes kendi malını koruma hakkına sahiptir. Kişi canını, malını, ırzını ve işini korur. Cinayet işlenirse bedeni ceza verilmesi, tazminata dönüşür. Bu da ancak envanter defterleri ile bilinir.

Bu hizmetlere mesleki eğitim ve mesleki teminat da dahildir. Kişi
ürettiği malları bankaya nakit
mevduatı gibi ambara mal mevduatında
bulunur ve sonra çeker, böylece ambar masraflarından kurtulur. Ayrıca kasa
hizmetlerini gördürür ve kredi istihkakları karşılanır. Herkes devre başında
peşin sipariş kredisini almış ve böylece senelik ihtiyaçlarını yılbaşında
garantilemiş hale gelir. Herkesin çalışma kredisi vardır, kredisini istediği iş
verenin yanında kullanır. Herkesin askeri eğitim görmek ve teminatlı siyasi
ehliyete sahip olma hakkı vardır. Demokrasinin temel dayanaklarından en
önemlisi, kamu hizmetlerinin vakıflarca görülmesi prensibidir. Bu tekellerin
oluşmasını önler ve insanların kendi iradelerini kullanma fırsatı tanır. Bütün
bunlar demokrasi tanımı içine girer. Türkiye Cumhuriyeti demokratik
olduğundan, her konuda tekelleri önler ve halka değişik seçeneklerin
sunulmasına ortam hazırlar. Demokrasinin uygulanmadığı askerlikte bile komutanını seçme imkanı ile seçenek imkanı sağlanmalıdır. Hasılı
demokrasi seçenekler düzenidir. Demokrasinin tanımı şöyle olmalıdır:

"Demokrasi; halkın her türlü ihtiyacını karşılamak için, tekelleri önleyerek halka seçenekler üretme imkanı ve ortamını oluşturan ve bu seçeneklerden istediklerinden yararlanma imkanı gerçekleştiren dengeli hukuk düzenidir."

 

Sonuç

Özetlersek, demokrasi serbest sözleşme sistemi ile üretilen seçeneklerle kurulmuş ve dayanışma içinde hakem kararları ile korunmuş bir düzendir. Bu seçenekler,

       a)Ocak, bucak, il ve devletini seçebilmesi ve değiştirme özgürlüğü ve imkanı,

b)İlmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma ortaklıklarını seçme ve değiştirme özgürlüğü ve imkanı,

 

 

 

         c)Kamu hizmetlerinin teminata bağlanarak, tüm kamu hizmetleri görenleri seçme özgürlüğü ve onlardan bedelsiz yararlanma imkanı,

d)Savunmada hakemleri seçme özgürlüğü ile tarafsız ve bağımsız yargıdan yararlanma hakkı ve imkanı,

e)Yeryüzünden kira payından yararlanarak, çalışmak zorunda kalmadan da yaşama özgürlüğü ve imkanı,

        f)Kredi hakkından yararlanarak istediği işte çalışma özgürlüğü ve

imkanı,

 

Şeklinde sıralanabilir ve özetlenebilir.

Hasılı, tüm ortak ve kamu işlerinde kişiler seçeneklerden yararlanabilmeli ve seçenekleri istediği zaman değiştirebilmelidir. Demokrasi budur. Yoksa temsili merkezi sistem içinde dört veya beş senede yapılan çoğunluk sistemine dayalı seçim sistemi ile demokrasi gerçekleşemez. Anayasa bu seçeneklerin üretilmesini ve kullanılmasını düzenleyen bir yasadır. Bu mekanizmalar birden oluşturulamaz ve uygulanamaz. Öyle bir mekanizma kurulmalı ki, zamanla topluluğu bu düzene götürebilsin. Demokrasi, seçeneklerin üretilmesi olduğu için kamu düzeninin temel ilkeleri arasında ve hatta başında yer alır.

''laiklik''

Laik kelimesi Eski Yunan'da bugünkü anlamıyla kullanılmamıştır. Eski Yunan'da ''halk'' anlamında ''laikus'' sözcüğü kullanılmıştır. Ancak ''domos'' ''halk'' demek olduğu gibi ''demografi'' gibi üretilmiş kelimeler de mevcuttur. Laikten üretilmiş Yunanca bir kelime yoktur. Batı'da Fransız inkılabından sonra laik kelimesi "dini olmayan", Laik kişi "kilise mensubu" olmayan kişi manasında kullanılmıştır. Laik hukuk "dini olmayan hukuk" demektir. Laik düzen demek "din adamlarının yönetmediği düzen" demektir. İslamiyet'te laiklik "La ikrahe fid-din/Dinde zorlama yoktur." kuralı ile belirlenmiştir. Türkiye'de' Laiklik "din dışı" anlamında da kullanılmıştır. Bu anlamda kullanıldığı zaman dahi İslamiyet'e aykırı bir şey yoktur. Şöyle ki; İslamiyet, dini yönetimi yani ruhbaniyeti kaldırdığı gibi, hukuku da içtihada ve sözleşmelere bağlamış, böylece hukuku da din dışı bırakmıştır. Bir toplulukta değişik din ve mezhebe mensup olan kimselerin bir arada yaşamayı kabul ederek, yönetimi seçime, hukuku da sözleşmelere bırakınca, din dışı bir yönetim ve düzen doğar. Batı bu düzene hala ulaşamamıştır. Çünkü Batı'da hukuk ve örgüt hala dinidir. Yani seçim yerine atama, içtihat yerine ruhani açıklamalar önemini korumaktadır.

Çoğunluk sisteminde demokrasinin laik olması mümkün değildir. Çünkü çoğunluk sisteminde en çok oy alanın görüşüne göre devlet yönetilecektir. Çoğunluğa sahip olan sosyal grup herhangi bir dinin bir mezhebi de olabilir. Örneğin Türkiye'de durum böyledir. Türkiye'de Hanefi Mezhebi çoğunluktadır. Yani yarısından fazlası Hanefi Mezhebi kuralları içinde hareket etmektedir. Sünni İslamiyet ise büyük çoğunluğa sahiptir. Şimdi çoğunluk sistemi ile yönetilen ülkenin o mezhebe göre yönetileceği matematiksel bir sonuçtur. Bu da çoğunluk sisteminin içinde laik olunamayacağının çok açık bir kanıtıdır.

Gerçi buna çare olarak yönetimi din dışı tutma önerileri getirilmiştir. Oysa bu pratikte mümkün değildir. Din, insanın canını bile vereceği bir düzene bağlanmak demektir. Dinler cemaatlerinden bunu ister. Bu böyle olunca nasıl olacak da halk laik davranacaktır?

Üst bilinçte böyle bir şey yapmaya çalışsa bile alt bilinci daima inandığı dinin biçimi içinde düşünecektir. Bu nedenle din siyaset dışı tutulmaya çalışılmaktadır. Açıkça bir dinin savunmasını yasaklasak bile "gözlerime bak, ne demek istediğimi anlarsın." diyen politikacı daima meramını anlatmış ve konuşturulmadığı için mağdur duruma düşmüştür.

Batı düşüncesinde kuvvetin üstünlüğüne inanıldığından Batılılar, kim kuvvetli ise bilinç altında onun yanında yer almışlardır. Oysa Türkler ve Müslümanlar hak sistemine inandıkları için daima mağdurları desteklemişlerdir. Böylece Batı'da uygulanan baskı sistemi Türkiye'de başarılı olmamıştır. Uzun yıllar Türkçe ezan okunmuş, ama baskı kalkar kalkmaz Arapça ezan okunmaya başlanmıştır. Oysa kanun her iki ezanın okunmasını meşru görüyordu. Cumhuriyet Halk Partisi 27 yıl baskı içinde halkı eğitmiş ancak baskı kalkar kalkmaz birden Meclis'e bile zor girmiştir. Bu DP'nin başarısından ziyade büyük ölçüde mağduriyetinden dolayıdır.

MSP'den seçilemeyen Turgut Özal'ı, halk tek başına iktidara getirmiştir. Diğer taraftan aynı halk siyasilerin yasağını da kaldırmıştır. Türk halkı tarihte bunu birçok kez yapmıştır. 751'de Çinlilerle Arap Müslümanları arasında savaş devam ederken, Müslümanlar mağdur duruma doğru gidince Türkler zayıf tarafa geçmiş ve savaş İslam'ın zaferi ile bitmiştir. Malazgirt'te de aynen böyle olmuştur. Peçenekler, cephe değiştirmiş ve İslam Türk ordusu zafere ulaşmıştır. Viyana kuşatmasında da Kırım Hanlığı Hıristiyanlar tarafında yer aldığı için muhasara başarısız olmuştur.

Görülüyor ki, her ulusun şuur altında oluşmuş "varsayımları" vardır. Bunlar baskı ile değiştirilemez. Böyle olunca eğer ülkeyi çoğunluk yönetecekse çoğunluğun dini yönetecektir. Bu da laikliğe aykırı olacaktır. Bunu önlemek için demokrasiden uzaklaşmak mı gerekmektedir? Bunu çok iyi bilen sosyalist ülkeler, ülkelerinde laikliği ve demokrasiyi yerleştirmek için önce halkın ateist yapılmasına karar vermişler ve dinlere savaş açmışlardır. İnsanlar dinsiz olurlarsa artık dini etkiler ortadan kalkar demişlerdir. Şüphesiz ateizmi de bir din kabul ederseniz, bu yöntem laiklik anlayışı ile çelişir.

Sosyalistler şöyle düşündüler: Geçici olarak baskı gereklidir. Bu süre içinde geçici olarak demokrasi olmasın. Çünkü onlara göre din batıl inanışlardan oluşmuştur. Tümü gerçek dışıdır. Bir virüs gibidir. İnsanlık içine girmiştir. İnsanlık hastadır. Bu virüsten arındığımız zaman insanlık sağlığına kavuşur. Bir daha kimse herhangi bir dine batıl inanışa inanmaz. Bugün batıl inanışlara inanan yanlış bir nesil vardır. Bunlar zamanla ölecektir. Genç nesli de dinden tecrit edelim ki virüs bulaşmasın; böylece hedefimize ulaşmış oluruz. Ondan sonra artık laik bir düzen kurabiliriz. Halk da zaten bunlara inanmaz.

Bu mantık başarılı olmamıştır. İkincil nesil üzerinde ateizm propagandasının etkisi olmuşsa da üçüncü nesil ise tamamen dindarlaşmaya başlamıştır. Sosyalizmin ve faşizmin çökmesi ile de bu proje büsbütün havada kalmıştır. Bu böyle olunca ateizme dayalı laiklik teorisi hepten iflas etmiştir.

Ateizme darbeyi sadece sosyal olaylar vurmamıştır. 19. yy'da yapılan keşiflerle kainatı Tanrı değil, tabii kanunların yönettiği, dolayısıyla Tanrı'ya gerek kalmadığı, artık ilmen Tanrı'nın olmadığının anlaşılmakta olduğu sanılmış ve ümit 20. yy'ın ilmine bağlanmıştı. Aslında kainat tabii kanunlar tarafından yönetilmiş olabilirdi. Ancak bu kanunların bu kadar kendi kendini tamamlayacak şekilde oluşmasının mümkün olduğu düşünülebilirdi. Bizzat insanın varlığı tabii kanunlarla izah edilemezdi. Birçok ateist bunların izah edileceğini iddia etmiş ve çabalar göstermiştir. Ne var ki, bu arada ilimlerin buluşları ile bu ümit büsbütün kaybolmuştur. İşte ateizmi ilmin bu verileri çökertmiştir.

 

 

 

Tanrı'nın varlığını ortaya koyan deliller kesindir:

  1. Kainat statik değildir, büyüyor. Bundan 20 milyar yıl önce kainat yoktu veya bir nokta halinde idi. Zaman ve mekan yoktu. Onu varlık alemine getiren bir varlık olmalıdır.
  2. Kainat ölüme doğru gidiyor. Entropi büyüyor. Faydalı enerji azalıyor. Bu onu var edeni ispatlıyor.
  3. Canlılarda dört çeşit harf kullanan, üç harfli ve yirmi heceli bir dil vardır. Tüm canlıları yöneten bu dil, bundan beş milyar yıl önce yoktu. Bugün ise var. O halde bu dil ile yazılmış canlı kütüphanelerinin elbette müellifi vardır.
  4. İnsan beyni 0 ve 1'den oluşan bilgisayar programları ihtiva eder. Bizim konuştuklarımız ve düşündüklerimiz bu dilin eseridir. Tüm hayvanlarda mevcut bilgisayarları icat eden, inşa eden programlarını yapan ve çalıştıran elbette bir güç vardır. Bunların kendiliğinden oluştuğunu hiçbir teori izah edemez.
  5. Görünen üç boyutlu uzayın görmediğimiz dört ve beş boyutlu uzay içinde olduğu, geçmişle geleceğimizin halen var olduğu ilmen sabittir. Yok olmamız söz konusu değildir, yani ahiretin varlığı kesin ispatlanmıştır.
  6. Görünen beş boyuta eş, beş boyutun daha eşlik etmesi gerektiği matematikle ispatlanmıştır. Görünür alemdeki varlıkların görünmez alemde dalgaları olduğu, ışık hızının birleşenlerinden tespit edilmiştir. İnsan ruhunun görünmez alemde, dalgalarının bu alemde var olduğu ortaya çıkmıştır. Beynimiz bedenle ruh arasındaki ilişkiyi bu dalgalarla sağlamaktadır. Bu dalgaların varlığı bugün ilmen tespit edilmiştir.
  7. İnsanlar mademki varlar ve bu insanlar madem birbirleri ile görüşüyorlar, var olup yok oluyorlar, onları var edip yok eden onlardan daha üstün varlık da kaçınılmaz olarak vardır.

Allah'ın varlığı bugün ilimde kesin olarak sabit iken, onun inkarına dayanan bir laiklik anlayışı elbette geçersiz olacaktır. Bununla beraber, insanları zorla Tanrı'ya inandırmak da insanın hürriyetini kısıtlamaktır. İşte laikliği bu serbestliği sağlama şeklinde tarif etme dışında bir çözüm düşünülemez. Bugün laikliği ateizme dayandırmak hemen hemen hiçbir hukuk düzeninde görülmemektedir. Bununla beraber yeryüzünde laikliği

ateizme dayandırma aşkı ile yanıp tutuşan ateistler vardır. Ne var ki, bunların gelişme ve kazanma şansları yoktur. Böyle düşünen insanların var olması da zararlı değildir. Çünkü gerçek laikliği savunanlar sürekli mücadele ile dinamik kalırlar.

Barışçılar da savaşı önermektedirler. Çünkü savaş, tarafların sadece iradeleri ile ortadan kalkmamaktadır. Yeryüzünde daima ateistler olacak ve bunlar insanlığa saldırıp tüm medeniyeti imhaya çalışacaklardır. Bunlarla savaş kıyamete kadar devam edecektir. Vücutta mikroplar her zaman var olacaktır. Şeytan kıyamete kadar izinlidir. Savaş haklılarla zalimler arasında sürüp gidecek, her zaman haklılar galip gelecektir.

Görülüyor ki, çoğunluk sisteminin olduğu yerde laiklik, ateizm şeklinde de tarif edilse "dinsiz laiklik"in geçerli olması mümkün değildir. Mutlak surette çoğunluğun bilinç altına işlediğinden din kuralları yönetime hakim olacak ve merkezi yönetim sistemi ile zamanla tüm topluluk bir din yönetimine girecektir.

Bu gerçeklerin karşısında Batı için laiklik sadece bir silah olarak kullanılmaktadır. Yani kilisenin hakimiyetini kaldırmak için Batı laikliği savunur olmuştur. Devlet çoğunluğun arzusuna göre yönetilecekti. O zaman çoğunluk kiliseye karşı idi. Bu Batı'da bir süre işe yaramıştır. Sonra halk kiliseye rağbet gösterir hal alınca, laiklikten de vazgeçmeye başlamıştır. Türkiye'de ise laiklik Batılılarca tezgahlanmıştır.

 

Amaçları ise şu şekilde özetlenebilir:

  1. Devlet yönetiminden inanmış insanları uzaklaştırarak devleti yolsuzluk yapan ahlaksızlarla doldurup Türkiye'nin gelişmesini önlemek. Rüşvet gibi her türlü yıkıcı alışkanlıkları devlet içinde meşru hale getirmek.
  2. Devletle halk arasını açıp birbirleri ile çatıştırmak ve böylece devleti zayıf düşürerek sonradan yok etmeyi sağlamak.
  3. Laiklik bahanesi ile halkı tarihinden koparıp bilinçsiz, şuursuz ve inançsız bir kitle haline getirip devleti sahipsiz bırakmak.
  4. Laiklik çelişkileri içinde devlet yönetiminde hukukta çelişkili ve anarşik bir durum ortaya çıkararak devletin akıbetini belirlemek.

 

Bunun yanında Türkiye'de de değişik laiklik tarifleri yapılmıştır:

 

 

 

          a) Türk halkını ateist yapmak. İnancı vicdanların içine hapsetmek.

  1. Dini devletin denetimi altına alarak devletin istediği şekilde halkın inanması ve düşünmesini sağlamak.
  2. Devletle din işlerini birbirinden ayırıp devletin yönetiminden yalnız din adamlarını ve dini kuralları uzak tutmak.
  3. Devleti dini inanışlardan arındırıp çağdaş düşünceye ulaştırmak. İşte bu belirsiz tanımlar arasında bilhassa 1989'daki Anayasa Mahkemesi'nin içtihatları ile laikliğe yeni bir tanım getirilmeye çalışılmıştır.

 

Ancak başarılı olduğu söylenemez:

a) Dini ayin yapmak veya dini kıyafet giyinmek insanlar arasında
ayırımcılık yaratacağından bölücülüktür. Devleti yıkar. Bu nedenle dini
inanış,  ayin ve kıyafetler gizli olmalı,  aleni ibadetler ve tebliğler

yasaklanmalıdır. Bu mantıkla hareket edildiği zaman her türlü farklı davranış aynı sonuca götürür. Örneğin bir kimsenin pahalı ve lüks araba kullanması halkı fakir ve zengin olarak sınıflara ayırır ve bu da bölücülüğe sebep olur. Sınıflaşma Anayasa'ya aykırıdır. O halde lüks araba kullanmak, lüks elbise giyinmek, lüks villa yapmak, hatta okuyup diploma almak, alim olmak, çalışkan olmak hep yasaklanmalıdır. İşte insan mantığı ancak bu kadar düşünebilir ve böyle zavallı durumlara düşer.

b) Din insanları doğmalara bağlar ve müspet düşünmeyi önler. Bu
nedenle tüm dini doğmaların tedrisini ve talimini yasaklamak; insanları
belli doğma ve inançlara bağlamayıp müspet düşünür kılmak laikliktir.
Bu

iddianın saçmalığı açıktır. Müspet düşünme fikrin konusudur. Dinin konusu ise inanmadır ve hislerle ilgilidir. İnsanı hislerinden tecrit edemeyiz. Örneğin, yemeği ağzımızın tadına göre yeriz. Bize faydalı ve zararlı olduğunu tat ile biliriz. Tat alma duygusunu yok edelim ve her yiyeceğimizi bir alete bağlayıp fayda ve zararlı olduğunu ona ölçtürelim dersek ne kadar saçmalamış olursak, dini bırakalım da ilim hakim olsun derken de o kadar saçmalamış oluruz. Nasıl insan tat alırken bazen yanılır ve faydalı zannettiği halde zararlı çıkarsa dinlerde de bazı hatalar olabilir ama dinsiz bir şey yapılmaz. Dinler ne yapılacağına karar verirler. Biri iyi ve kötüyü belirler diğeri doğru ve yanlışı belirler.

 

 

 

       c)Dinler çağdaşlaşmayı önler. Bu nedenle dinlerin topluluktan uzak tutulması gerekir. Bu söylenenler iki bakımdan anlamsızdır. Çağdaşlaşma deyince ne anlaşılıyor? Açık söyleyelim, çağdaşlaşmadan bir kısım insanlar Avrupalılaşmayı anlıyor. Yani Türkiye Müslüman kalırsa Avrupalı olamaz ve çağdaş olamaz. O halde dinsiz olalım ve Avrupalı olalım, diyorlar. Oysa Avrupa dinsizleşmiyor, Hıristiyanlaşıyor. Biz de Hıristiyan olalım, denebilir. Oysa Hıristiyanlık Müslümanlıktan daha ileri bir din değildir. Su yukarıya akmaz, tarih geriye gitmez. Bunu biz istesek de olmaz. Bu tanım da tutarsızdır.

     d)Dinler gelişmeyi önler. Halkı dinsiz hale getirip çağdaşlaşmayı sağlamamız gerekmektedir. Bu görüş doğru ise ülkede serbestlik yaparız ve gelişenler, gelişmeyenleri ortadan kaldırır. Nitekim bu böyle olmuştur. Rüşvet vermeyen Müslümanlar ekonomide başarısız olmuşlardır. Ama inananlar rüşvetle zengin olmaya yoksulluğu tercih ediyorlar. Hallerine rıza gösterip seslerini çıkarmıyorlar. Yolsuzluk yapanlar ise azıtıp inananlara zulüm yapmaya devam ediyorlar. Tutarsız bir düşünce de çağdaşlaşma anlayışıdır. Çağın peşine koşmak arkadan gitmek demektir. Daima tabi topluluk olma, geri kalma, geri durma demektir. Yetişmek için uğraşanlaryarışı kazanamazlar. Yarışı öne geçmeyi hedefleyenler kazanır. Bu nedenle  Mustafa Kemal, bütün konuşmalarında "Muasır medeniyetin fevkine        çıkacağız." demiştir. "Elimizdeki meş'ale müspet ilimdir." diyor. Oysa         bugün laikliği din haline getirenler laiklik adına ilmi ve hukuku yok ediyorlar. Çelişki içindeler. Bu çelişkinin giderilmesi gerekir.

       Gerçek laiklik:

Gerçek ve sorun çıkarmayan laiklik ancak çoğulculuğu esas edinmiş bir hukuk sitemi içinde tanımlanabilir ve teminatlı hakemlik sistemi içinde varlığını sürdürebilir. Laiklik bir topluluk içinde yaşayan değişik sosyal grupların birbirlerine hakim olmaması ve herkesin dengeli olarak topluluk içinde yaşamını sürdürmesi demektir. Laiklik demokrasinin dengesidir. Bu ancak çoğunluk sisteminin olmadığı bir toplulukta manası olan bir kavramdır. Demokrasiyi seçeneklerin üretilebildiği ve halkın seçeneklerden istediğini seçebilmesi, değiştirebilmesi şeklinde tanımlıyoruz. Demokrasinin kendi kendini yok etmemesi ve tekele dönüşmemesi ilkesine de laiklik diyoruz. Öyle mekanizmalar geliştirmemiz gerekir ki, sonunda demokrasi yok olmasın. Bu da demokrasiyi sınırlayan bir kavramdır. Nasıl bir arabada gaz ve fren pedalı varsa, bunlardan biri diğerini dengeliyorsa toplulukta da demokrasi ile laiklik birbirini dengeler. Demokrasi aksiyondur, tesirdir, etkidir. Laiklik ise reaksiyondur, aksi tesirdir, tepkidir.

Kainatın temel kanunu vardır: Etki tepkiye eşit olursa denge olur. Laiklik ile demokrasi eşit şartlarda ise denge vardır. Bunun için topluluk içinde mekanizmalar geliştirilmelidir.

laikliğin yerleşmesi için gerekli mekanizmalar:

a)Merkezi yönetim ile yerinden yönetim arasında bir denge varsa, o ülkede laiklik vardır, demektir. Herkes, kendi inanış ve anlayışı içinde kendi ocağına, bucağına, iline ve devletine çekilir, istediği gibi yaşar. Ancak kendi evinden dışarı çıkacaksa ocağının; ocağı dışına çıkacaksa bucağının, bucağı dışına çıkacaksa ilinin, ili dışına çıkacaksa devletinin ve devleti dışına çıkacaksa insanlığın ortak kural ve kaidelerine uymalıdır. Kişiden devlete kadar içte ne kadar bağımsız ise ortaklık içinde de o kadar bağımlıdır ve kurallar içinde yaşar. Bu laikliğin ana kuralıdır. Mesken masuniyeti bu ilkeye dayanır. Kimsenin evine izni olmadan hiçbir sebeple girilemez. Ocağa başkanın daveti olmadan kolluk güçleri giremez. Bucağa başkanın daveti olmadan güvenlik güçleri giremez. İle başkanın daveti olmadıkça askeri güçler giremez. Devletin içine ruhsatsız kimse giremez. Kimsenin üstü aranamaz. Tabii bu hukuk düzeninde söz konusudur.

b)Merkezi güç dengesi de laikliğin şartıdır. Merkez taşraya hakim olmamalı, onun için iç işlerine karışmamalıdır. Ancak buna karşılık merkez de güçlü olmalı, zayıflayıp parçalanmamalıdır. Devletin bağımsız olması gereği kadar insanlığın da güçlü olması gerekir. Yeryüzüne tek güç, tek otorite hakim olmamalıdır. Bunun için yeryüzü yaklaşık olarak yüz devletten oluşmalıdır. Bir devletin nüfusu otuz milyondan az olmamalıdır. Yüz milyondan da fazla olmamalıdır. Bu hem kendi iç dengesi için gereklidir hem de yeryüzünde monopol kuvvetin oluşmaması için gereklidir. Bunun gibi bir devletin içinde yüze yakın il olmalıdır. Her ilde de yüze yakın bucak olmalıdır. Her bucakta yüze yakın ocak olmalıdır. Ocak nüfusu otuz ile yüz arasında olacaktır. Merkezin taşraları yönetmesi için bunları gruplandırması gerekir. Ocaklar köylerde, bucaklar ilçelerde, iller de bölgelerde ve devletler kıtalarda birleşmelidir. Bunlar merkezlerin çevrelerini oluştururlar. Çevreler, merkezi yönetimle yönetilmelidir. Yani bunların mevzuatı merkezin mevzuatı olmalıdır, yöneticiler de merkezden atanmalıdırlar. Taşralar sosyal bakımdan bağımsız, ekonomik bakımdan bağımlı; çevreler ise ekonomik bakımdan bağımsız, sosyal bakımdan bağımlı olmalıdırlar. İşte bu sistem dengeyi oluşturur, tekeli önler ve laiklik gerçekleşir.

c)Nöbetleşmede (askerlikte) denge kurulmalıdır. Bekleme ve temizlik nöbetleri dışındaki nöbetler çevrelerde tutulur. Herkes kendi istediği çevrede, istediği komutanın yanında nöbetini tutmalı, hizmetini görmelidir. Bu demokrasinin gereğidir. Buna karşılık kimse kendi çevresi içinde nöbet tutmamalıdır. Bu da laikliğin gereği olacaktır. Her bölge, o bölgede iskan etmeyen halk tarafından savunulur. Askeri hizmetler oralarda görülür. Böylece hem ulus arasında birlik sağlanır, hem de bölgenin isyanı önlenmiş olur. Her ilin kendi jandarma birliği olacak ve kendi iç güvenliğini bununla sağlayacaktır. Bölge merkezinde de o bölge dışındaki halktan oluşmuş ordular bulunacaktır. Jandarma birliği ilin bağımsızlığını koruyacak, ordular da ülkenin birliğini sağlayacaklardır. İl içinde de ilçelerde jandarma birlikleri, bucaklarda ise koruma birlikleri olacak, böylece denge kurulacaktır. Bucak içinde köylerde koruma birlikleri, ocaklarda bekleme birlikleri olacaktır. Herkes silah bulundurma hakkına      sahip olacaktır. Böylece bağımsızlık ve bölünmezlik dengede tutulacaktır.

d)Savaşmak istemeyenleri zorla savaştırmak da laikliğe aykırıdır. Bunun için halkı savaşçı olup olmamakta serbest bırakmak gerekir. İsteyenler nöbetli olup savaşlara katılır, isteyen bedelli olup savaşa katılamazlar. Bedellilerin nöbetli olması her zaman mümkün iken nöbetlilerin bedelli olması durumu denge bozulacağından kabul edilemez. Ancak herkesin göç etme hakkı olduğu için isteyen göç eder ve göç etmiş olduğu yerde isterse bedelli olur. Savaş sırasında ise göç etmeye izin verilmez. Çünkü artık hukuk düzeni yoktur.

e)Kurumlar arası denge laikliğin bir gereğidir. Demokrasinin gereği olarak ilmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma ortaklıkları kurulacaktır. Halk bunlardan istediğini seçecektir. Böylece demokrasi oluşacaktır. Ancak bazen bir sosyal grup halka kendisini sevdirip kahir çoğunluk sağlayabilir. O zaman denge bozulur ve demokrasi ortadan kalkar. Bu nedenle sosyal grupları oluşturmada denge korunmalıdır. Bunu sağlamak için de bir topluluk içinde bir sosyal gurubun sayısı beşten az ve yirmiden fazla olmamalıdır. Bundan fazla ortak bulanlar, başka ortaklıklara devretmelidirler. % 5'ten aşağı ortak bulanlar da bunları istedikleri

 

ortaklıklara katabilmelidirler. Böylece dayanışma ortaklığı azalıp tekelin oluşması önlenir. Çoğalıp dağılmaları önlenir. Laikliğin temel ilkesi budur. Herkes topluluğu içinde beşten fazla din veya mezhep seçip istediğine katılabilir. Tabii ateizm de bir dindir. Onlar da ateistlerin mezhebini veya dinini oluşturabilirler. Ocaklar kendi din veya mezheplerini kendileri seçerler. Burada resmi din veya mezhep bir tanedir. Başka dinde olanlar komşu ocaklara gidip ibadet yaparlar veya evlerinde ibadet ederler. Bucaklarda değişik dini cemaatler oluşacaktır. Bunların sayısı beş ile yirmi arasında olacaktır. İllerde de dini cemaatler oluşacak ve bunların da sayıları sınırlı olacak , devlet ve insanlık içinde organize olabileceklerdir. İşte laiklik bu örgütlenmelere izin vermek ve halkın istediği cemaate katılmalarına imkan sağlamaktır. Bu da demokrasinin tekelleşmesini ve dolayısıyla yok olmasını önler. Benzer şekilde kişiler ilmi ve mesleki organizasyona girebileceklerdir.

f)Laikliğin başka bir gereği de şûralar arasında dengenin korunmasıdır. Ocaklarda tüm erginler halk meclisini oluştururlar. Bunların başkanları vardır ve burada laiklik söz konusu değildir. Bucaklarda ise halk meclisi tüm ergen halktan oluşur, ayrıca bunların içinden çıkmış, ilmi, dini, mesleki ve siyasi şuraları vardır. Bunlar ilmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma ortaklıklarının sorumlularından oluşur. Bilgisizlikten doğan zararlar ilmi, becerisizlikten doğan zararlar mesleki, ihmalden doğan zarar  dini ve kasten verilen zararlar siyasi dayanışma ortaklıklarınca tazmin edilir. Bunun dışında yasama erkini ilmi, yürütme erkini mesleki, yönetme (yargı - infazı) yetkisini siyasi ve denetleme yetkisini dini şuralar kullanır. Böylece kuvvetler dengesi sağlanır. İşte bu dengenin korunması da laikliktir. Yasama yürütmeye, yürütme yasamaya, denetleme yönetmeye karışmamalıdır. Mustafa Kemal kuvvetler birliğini benimsedi. Askerlikte sistem budur. Savaş kuvvetler birliği ile yapılır. İnkılaplar kuvvetler birliği ile yapılır. Sonra 1950'de fiilen 1960'da ise yasal olarak kuvvetler ayrılığına gidilmiştir. Sonra tekrar geriye dönme zorunluluğu doğmuştur. Bugün kuvvetler birliği ile kuvvetler ayrılığı çatışması vardır. Biz gerçek laikliğin oluşması için ilimde, dinde, meslekte ve siyasette çoğulcu-çoklu sistemin şart olduğuna inandığımız gibi yasama, yürütme yönetme ve denetleme kuvvetleri arasında tam bir iş bölümü ve denge kurulmasına da inanıyoruz. Hukuk düzeninde kuvvetler birliği söz konusu olmayacağı gibi kuvvetler ayrılığı da devleti parçalar; kuvvetler dengesi olmalıdır. Bunu sağlamak için başkanlık sisteminin önemi ortaya çıkmaktadır.

 

 

 

 

 

 

g)Başkanlık sistemi de laikliğin temelidir. Bir toplulukta birlik başkanın otoritesi ile sağlanır. Bunun içinde başkanın çok güçlü olması gerekir. Başkana karşı gelenler topluluğun dışına itilmelidir. Bunun yanında başkan da insanların hürriyetlerine karışmamalı, despotluk yapmamalıdır. Bu dengenin sağlanması için başkanın sadece şûra üyeleri ile yönetim görüşmeleri yapması ve şura üyeleri dışında hiç kimse ile bir iş yapmaması gerekir. Böylece şûra üyelerinin ablukasında ama mutlak güce sahip bir başkan göreve gelmiş olur. İşte laikliğin temeli budur. Şûralar arasında çıkan ihtilaflarda başkan mutlak hakimdir ve dengeyi sağlayacaktır. Dayanışma ortaklarında çıkan ihtilaflarında mutlak hakimdir ve dengeyi sağlayacaktır. Yani bir din veya diğer sosyal gruplar arasında çıkacak ihtilafları bağımsız ve yansız olarak çözecektir. Aynı zamanda şûra üyeleri olan dayanışma ortaklık başkanları, halk tarafından seçilmiş olduklarından başkan onlara hakim olamayacak ama çıkan ihtilafları da başkan çözeceği için birlik de bozulmayacaktır. Başkanın şûra üyeleri arasında hakemlik yapma dışında bir görevi olmayacağı ve şura üyelerinden başkalarına her hangi bir emir veremeyeceğine göre başkanın despotluğu söz konusu olmayacaktır. Böylece herkes kendi inanç ve anlayışı içinde bir baskıya uğramadan yaşama imkanı bulacak ve tekelleşme önlenecektir. Laiklik ve demokrasi arasında denge korunacaktır.

             h)"Mülkün esası adalettir." şeklinde İslam aleminde bir söz vardır.

            Buradaki "mülk" "devlet" demektir. "Adalet" de "denge" demektir. "Devletin temeli dengedir." şeklinde tercüme edilebilir. Gerçekte devlet de eşkıyalık da kuvvete dayanır. Tek fark, eşkıyalar hukuku emirleri altına alırlar; devlet ise kuvveti hukukun emrine verir. Adaletin olmadığı bir devlet kısa ömürlü olur ve zulüm hatırası ile kalır. Merkezden atanan hakimler adaleti sağlayamazlar ve dengeyi koruyamazlar. Yargı bağımsız olmalıdır. Yargı tarafsız olmalıdır. Hakimin yargılaması hiç bir zaman laik düzeni koruyamaz. Bağımsız ve tarafsız yargı ancak, hakemlik sistemi ile olur. Taraflar birer hakem seçeceklerdir. Hakemler taraflarca seçildikleri için bağımsızlığı temsil edeceklerdir. Bu hakemlerde başhakemi seçeceklerdir. Bu da tarafsızlığı  temsil edecektir. Bu şekilde oluşan mahkeme herkesin hakkını koruyacaktır, belli düşünce, kanaat veya dinin topluluğa hakim olması önlenecektir. Bir yandan demokrasi yani seçenekler olacaktır, diğer taraftan bu seçeneklerin yok olmaması için mahkeme hizmeti sürdürecektir. Mahkemelerin tamamen bağımsız hale gelip ülkeyi parçalamaması için de hakemlerin  teminatlı  ehliyetleri  devletçe  verilecektir.  Böylece  birlik sağlanacaktır, diğer taraftan tarafsızlık ve bağımsızlık da korunacaktır.

ı)Ortak sınavlar laikliği koruyacaktır. Eğitim dayanışma
ortaklıklarınca yapılacaktır. İlmi dayanışma ortaklıkları ilmi, dini dayanışma
ortaklıkları ahlaki, mesleki dayanışma ortaklıkları mesleki ve siyasi
dayanışma ortaklıkları askeri eğitim yaparlar ve teminatlı ehliyet verirler.
Programları ve muhtevaları tamamen kendileri tespit edip serbestliği
sağlarlar. Yani çok seslilik gelir. Serbestlik içinde herkes hayırda yarışır.
Ancak bunun yanında çokluk ayrılığa dönüşebilir. Bunun için birliği
sağlayan bir güce ihtiyaç vardır, bir sisteme ihtiyaç vardır. Bu da ortak
sınavlardır. Dayanışma ortaklarınca hazırlanan ortak sorular tüm sınavlara
girenlere sorulur. Başarı ancak diğer dayanışma ortaklarının görüş ve
anlayışlarını bilmekle sağlanır. Böylece herkes yalnız kendi ekolünün,
mezhebinin,
dininin, mesleğinin ve partisinin kurallarını öğrenmekle kalmaz,
diğer sosyal dayanışma gruplarının da eğitiminden yararlanır. Bu birliği
sağlar. Bunun bir başka yararı ise ehliyet ortak olunca dayanışma ortaklığını
değiştirmek de kolay olur. Demek ki, laikliğin başka bir şartı her türlü
eğitimi serbest bırakma sadece sınavları ortak yaparak ehliyeti birlikte tevcih
etmek şeklinde ifade edilir. Böylece ne demokrasi ne de birlik bozulur.

Çoklukla birlik bir arada yürür. Çoklukla birliği bir arada yürüten tek varlık insandır.

 

j)Laikliği yaşatan başka bir müessesse de teminatlı ehliyettir. Eskiden dar toplulukta, herkesin birbirini tanıdığı toplulukta iş yapılmakta idi. Şimdi ise tanımadığımız, bilmediğimiz insanlarla çalışmak ve onlarla iş yapmak zorundayız. Bunun için artık resmi ehliyete sahip kimselere ihtiyaç vardır. Bu ehliyet eğer bir kurum tarafından verilirse denge ortadan kalkar, çokluk yok olur, demokrasi elden gider. Bunun önlenmesi için ehliyet dayanışma ortaklıkları tarafından verilecektir. Ancak, teminatlı olarak verilecektir. Yani mesleki faaliyetlerinde bir zarar verilirse ona ehliyet veren dayanışma ortaklıkları zararları ödeyecektir. Dayanışma ortaklıklarına bütçeden pay verilecektir. Bu pay verdikleri ve destekledikleri teminatlı ehliyet sayısıyla orantılı olacaktır. Bütçeden fazla pay almaları için herkese ehliyet vermek isteyecekler; buna karşılık bunların verdikleri zararları kendileri tazmin edeceklerinden ehil olmayanlara ehliyet vermeyeceklerdir. Dengeyi de bu sağlayacaktır. Halkın istediği kamu hizmetlisinden yararlanma imkanı böylece korunmuş olacaktır.

       k)Laikliği koruyan bir başka faktör kredilerdir. Devlet teminatlı ehliyet dışında bir de kredi imkanı tanıyacaktır. Bu kredi halkın istihkakı şeklinde olacaktır. Böylece herkes geçimini temin edecek ve iş bulabilecektir. İşsizlik ve açlık korkusu içinde olmayacak ve böylece sömürücü tekellerin kucağına düşmeyecektir. Yılbaşında bütün halka yıllık gelirleri oranında sipariş kredisi verilmeli, halk bu kredi ile yıllık ihtiyaçlarını mağazalara sipariş etmelidir. Siparişi alan mağazalar ise tüccarlara sipariş vermeli, tüccarlarda aldıkları siparişleri işyerlerine vermelidirler. İş yerleri, yılbaşında aldıkları siparişlere uygun üretim yapabilmek için ihtiyaçları olan ham maddeyi bunu temin edebilecek tüccarlara sipariş ederler. Tüccarlar yurt içinde üretilmeyen mallara karşılık satabileceği malları, yurt içi sipariş verip satıp ithal ederek aldıkları siparişleri kapatacaklardır. Böylece üretim planlamasını halk yapmış olacaktır. İthalat-İhracat dengesi kurulacak, fiyatlar yılbaşında belirlenip peşin ödemeler yapılacağı için enflasyon olmayacak, halk tüm ihtiyaçlarını yılbaşında garantili olarak sağlayacaktır. Bu sayede sermaye sömürüsü veya bürokrat sömürüsü ortadan kalkacaktır. Ayrıca her çalışana çalışma kredisi verilecektir. Kişi nerede çalışırsa krediyi orada kullanacaktır. İşyerleri, sermaye bulma zorluğu çekmeyecektir. İşçi de bundan dolayı işsiz   kalmayacaktır ve emek sömürülemeyecektir. Böyle yapmaz da kapitalizmde    olduğu gibi kredi belli çevrelere verilirse halk onlara uşak yapılır ve    işverenlerin esiri olur. Devlet verirse bürokratların esiri olur.

 Demek ki, ne kapitalizmde ne de sosyalizmde, demokrasi sağlanamayacağı gibi laiklik de korunamaz. Bu nedenle kredi halka verilecektir. Tüketim kredisi ve çalışma kredisi olarak verilecektir, bu da demokrasiyi ve laikliği koruyacaktır. Halka tüketim kredisini veriyoruz, bunu ancak peşin ödemeli siparişlerde kullanabiliyor. İşçilere çalışma kredisini veriyoruz ama bunu ancak çalıştığı yerde kullanabiliyor. Böylece bir taraftan liberalizm korunuyor diğer taraftan büyük işyerlerinin oluşmasına izin veriliyor. İşveren olmak için sermayeye ihtiyaç olmayacağı için işverenler çoğalır. Başaranların kredileri arttırılır, başaramayanların kredisi kesilir. Yani kredi halka verilerek tekel önlenecektir. Ticaret serbest bırakılarak rekabet korunacaktır. Böylece denge sağlanarak demokrasi ve laiklik bir arada yaşatılacaktır.

l) Hizmet karşılığı vergi laikliğin gereğidir. Devlet işletmelere genel hizmet verecek ve karşılığında vergi alacaktır. Bu toprak kirası olarak düşünülebilir. Çünkü yeryüzü bütün insanlarındır. Çalışmayanların kira payları  vardır.  Devlet bu vergilerle  sosyal  güvenliği  sağlayacaktır.

       Liberalizmin yani demokrasinin gereği işverenle işçi arasına devlet girmeyecek ücret, sosyal yardım, sigorta, iş saatleri, gibi baskılar kalkacaktır. Yoksa bu müteşebbisleri yıldırıp tekel haline getirir ve demokrasi de laiklik de yok olur. Liberalizmin olmadığı bir yerde demokrasi ve laiklik göstermeliktir. Tekelde çokluk olmaz. Devlet vergiyi alarak kamu hizmetleri görür, halk bunlardan karşılıksız yararlanır. Bu suretle halkın sermaye sahiplerine esareti kalkar.

 

Kamu hizmetlerini tekrar hatırlamak gerekirse:

1- Yazışma ve kayıt işlemleri, zimmet muhasebesi, envanter
muhasebesi, demirbaş kayıtları.

  1. İlmi, dini, mesleki ve siyasi eğitim, teminatlı ehliyet.
  2. Basın, yayın, ulaştırma ve taşıma hizmetleri,
  3. Planlama, sağlık, bakım ve güvenlik hizmetleri,
  4. Ambar, kasa, arşiv ve tebliğ hizmetleri,
  5. Tescil, tespit, tahkik ve tahkim hizmetleri. 199

Bunlar kamu hizmetleri olup serbest meslek erbabı tarafından yapılır. Hizmet edenler, işletmelere genel hizmet verirler, aldıkları payların yarısını ortak bir fonda toplarlar. Bu ortak fonu aralarında hizmet verdikleri kişiler sayısı ile bölüşürler. Böylece kişilerin kamu hizmetleri karşılıksız yapılmış olur. Bu da kişilerin giderlerini son derece azaltır. Karşılıksız kamu hizmetleri arasında, elektrik, su, ısıtma ve temizlik hizmetleri de vardır. Telefon ve seyahat da karşılıksızdır. Bunun için mesela elektrik üzerinde bir örnek verelim: Elektrik senedi çıkarırlar ve elektrik üreticilerine elektriğin karşılığı olarak 2 kilovat saate,1 kilovat saatlik senet verilir. Halka veya sübvanse edilecek küçük sanayiciye karşılıksız olarak elektrik üreticilerine verilen senet kadar verilir. Banka senet borsasını kurar ve borsa, bu senetleri arz talep fiyatları ile kârsız alıp satar. Böylece arz ve talep dengesi elektrikte de kurulmuş olur. Yani elektriği az kullanan bedava kullanır, çok kullanan ise iki misli bedel ödeyerek kullanır.

Bunun dışında "sosyal haklar" vardır. Buna "sosyal yardım" demiyoruz. Çünkü bunlar yardım değil, haktır. Topraktaki kira paylarıdır. Bu müesseseler de on kadardır.

       a)Servetleri vasat servetin altında olanlara, toplanan kamu payları ile "servet payı" verilir.

       b)Gelirleri vasat gelirin yarısından az olup servetleri de vasat servetin altında olanlara "gelir payı" verilir.

         c)Kamu hizmeti yapanlara hizmetleri oranında "hizmet payı" verilir.

d)Kamuya ilimleri, irşatları, müşavirlikleri, korumaları, sanatları, yazarlıkları, teknik keşifleri ve sporları ile halka fahri hizmet verenlere "birleştirme-kaynaştırma payları" verilir.

e)Yurtsuzların iskanı için "iskan payı" verilir.

f)İflas edenlerin itibarlarının iadesi için borçları ödenir.

g)Vakıfların cari harcamaları karşılanır.

h)Vakıfların hizmetlilerine "ücret payları" verilir.
ı)Yetimlerin sosyal güvenliği sağlanır.

j)Yaşlıların sosyal güvenliği sağlanır.

k) Seyyahların seyahat masrafları karşılanır.

Böylece herkes çalışmadan yaşamak imkanına sahip olur. Çalışanlar ise daha çok çalışma ve başarma zevkini tadarlar. Demek ki, vergi sosyal güvenliği sağlayıp halkın iş verenlere köle olmasını önlüyor. Buna karşılık kredi ile de çalışanlara imkan ve kazanç sağlanıyor. İşverenle işçi dengeli hale getiriliyor, birbirine esir etmeden muhtaç hale getiriyor. Devlet ise asla müdahale etmiyor. Devlet vergi değil hizmet payını ve kredi payını alıyor. Faiz yok, kredi payı var. Yani kredi ile hasılaya ortak oluyor.