YENİ ANAYASAYA GEÇİŞ ÖNERİSİ karagülle-akdemir
Süleyman Karagülle
1535 Okunma
17-İKİNCİ BÖLÜM-SAYFA200-246

dinin sosyal fonksiyonu

Hz. Muhammed'den sonra yeni bir peygamber gelmeyecek ve Kur'an'dan sonra da yeni kitap inmeyecektir. Bunu Kur'an haber vermiş ve 1400 yılı aşan tarih bunu kanıtlamıştır. Bununla kalınmamış, bugün artık ilmin ulaştığı seviye ile tüm dini kitaplar toptan reddedilmeye başlanmıştır. Kur'an'dan sonra dinlerin geleceği ne olacaktır?

"Dinlere gerek yok, dinleri terk edelim." görüşü, bir ara Avrupa'yı sarsmıştı. Bu yanlıştı. İlim insanda dört temel meleke olduğunu tespit etmiştir: Fikir, his, irade ve ünsiyet. Psikologlar dördüncü melekeye sosyal meleke demektedirler. Bunun Arapçası insanlık özelliğinden dolayı "ünsiyet"tir. İnsan bir taraftan tek başına yaşayan ve kişiliği olan hür bir varlıktır, diğer taraftan kendisinde mevcut özel bir meleke ile yani "ünsiyet" ile de topluluğu oluşturmaktadır. Bu topluluğu oluşturmak melekesine "ünsiyet" denmektedir. İnsanın dört melekesinin sosyalleşmiş müesseseleri vardır. Kişideki fikir sosyalleşmiş ilim olmuş, his sosyalleşmiş din olmuş, irade sosyalleşmiş ekonomi olmuş ve ünsiyet sosyalleşmiş yönetim olmuştur. Fikir ve ilim doğruyu yanlıştan, his ve din iyiyi kötüden, irade ve ekonomi faydalıyı zararlıdan, ünsiyet ve irade hakkı zulümden ayırır. Kişide hisler neyin yapılacağına, fikirler nasıl yapılacağına, irade işin yapılmasına, ünsiyet ise sonuçtan yaranılmasına hizmet eden melekelerdir. Buna karşılık din neyin yapılması gerektiğine, ilim nasıl yapılabileceğine, ekonomi kimin yapacağına, yönetim de, kimin yararlanacağına yani bölüşmeye karar verir. Görülüyor ki, din sosyal bir oluşumdur. Peygamberlerin dediklerine inananlar var olduğu sürece din müessese olarak var olmaya devam edecektir. Dinin tanımını bu şekilde yaptığımızda ateizm, Kemalizm ve sosyalizm de din haline gelir. Biz bunların yasaklanmasına karşı olduğumuz gibi bunların dayatmasına da karşıyız. İnanışlar batıl da olsa insanlara zor kullanılmamalı, herkes kendi düşünce ve görüşlerini açıkça söyleyebilmelidir. Dinde zorlama olmamalıdır. Ne din devlet içinde diğer ilmi, iktisadı ve siyasi kurumlara baskı yapmalı, ne de ilim, iktisat ve siyaset dine baskı yapmalıdır. Devlet içinde din kendi görevini ve hizmetini yapmalıdır. Halkın ihtiyaçlarını tespit edip devlete bildirmelidir. Yapıldıktan sonra yapılıp yapılmadığından yine devlet haberdar edilmelidir. Bizim denetlemeden kastımız budur. Bunu bir örnekle açıklayalım: Köyde ve kentin bir sokağında yaşayan bir yoksul var ve ekmek bulamıyor, açlıktan ölmek üzere. Bu yoksul ihtiyacını nasıl devlete duyuracak, kime başvuracak? Hangi dine mensupsa ona başvuracaktır. Birçok halde kişi kendisi başvuramaz, utanır ve çekinir. Bunu bilen komşular kişinin dini danışmanına başvurup durumdan haberdar eder. Dini danışman ocak başkanını haberdar eder. Bucak başkanı ilmi danışmanına sorar. O da soruşturma yaptırıp yoksulluğun sebebini araştırır. Çözüm önerileri getirir. Kişiye iş bulunacaksa kredi verilip bir iş yerinde istihdam edilir; sosyal fondan pay verilecekse yönetime başvurup bankaca ödenmesi sağlanır. Bu gün işi olan veya olmayan İş ve İşçi Bulma Kurumu'na başvurup iş aramaktadır. Biz diyoruz ki, kişi İş ve İşçi Bulma Kurumu'na başvurmasın; dini kuruluşuna başvursun. Biz dini kuruluşlara iş yerlerinde kontenjan ayıralım, o yerleştirsin. Yani bugün yapılanları biz demokratik yöntemle yapıyoruz. Bu hizmeti kişinin kendisinin seçtiği dini kuruluşa yaptırıyoruz. Bu suretle halkın içinde meşgalesi olacağından din ile düzen arasındaki çatışmayı da kaldırmış oluyoruz. Dinler içinde konan ikinci kayıtta dinlerin çoklu olarak örgütlenmeleri ve birbirlerine karşı tahakküm etmemeleridir. Bir din diğer dinden kamu düzeni karşısında üstün olmayacaktır. Dinler bugün partilerde olduğu gibi paylarını müntesiplerine göre alacaklardır. Hayırda yarışma devam edecektir. Dinler yeniden mi oluşacaktır? Eski dinler ortadan mı kalkacaktır? Din yalnız sosyal bir olay değildir. Aynı zamanda psikolojik bir olaydır. Dolayısıyla inançların yerleşmesi ve değişmesi kolay olmadığı gibi mümkün de değildir. Mevcut dinler varlıklarını sürdüreceklerdir ve mezheplere ayrılarak çeşitleneceklerdir. Ancak gelişen dünyaya uyabilmek için ilmileşecektir. Dinlerde ilmileşme nasıl olacaktır? İşte Kur'an bunu1400 yıl önce bütün dinler için hatta mevzuat için bir kural getirerek açıklamıştır. Kur'an'a göre ifadelerin iki türlü anlamı vardır. Bunlardan biri müteşabih, diğeri muhkemdir. Muhkem manalar ilme  uyan manalardır.  Müteşabih manalar ise  ilme  aykırımanalardır. Kur'an'ın ilme aykırı olduğu ileri sürülen manaları ilme göre  te'vil edilmesi gerekir.

İlme göre tevil edilemiyorsa şimdilik bunu biz       anlamıyoruz   deyip   ihmal   etmeliyiz.   Bu   kural   tüm   mevzuata   da uygulanmalıdır. Mevzuat ilme göre yorumlanmalıdır. Bütün dini metinler de ilme göre yorumlanmalıdır.

Bunu Kur'an'dan bir örnekle açıklayalım: Kur'an'da "Güneş kendi dengesi için hareket eder." ifadesi çağın ilmine göre değişik şekilde anlaşılmıştır.

a)Bedevi Araplar bunu güneş kendi dinlenmesi için gündüzleri hareket eder, gece dinlenir diye anladılar.

b)Güneşin dünyanın etrafında döndüğüne inananlar güneş kendi dengesi için dünyanın etrafında dönüyor diye anladılar.

c)Güneşin değil de dünyanın güneş etrafında döndüğünü anlayanlar, bu ayete müteşabihtir, güneş hareket etmiyor, biz şimdi anlamıyoruz, deyip mana vermekten kaçındılar.

d)Sonraları güneşin de kendi çevresinde döndüğünü görünce bu ayete yeniden mana verdiler, güneş kendi çevresinde dönmektedir, dediler.

e)Asrımızda ise güneş sisteminin galaksi içinde büyük bir hızla hareket ederek galaksi merkezindeki kara deliğe düşmemesini sağladığını biliyoruz ve bu ayeti tam açık bir şekilde tevil etmeden anlıyoruz.

Kur'an bu tür ayetleri peygamberin açıklamasını yasaklamıştır. Bunların açıklamasını ilme bırakmış ve metodunu da öğretmiştir. Dinler ileride isteseler de istemeseler de kendi varlıklarını koruyabilmeleri için bu ilmi yorum metodunu getireceklerdir. Böylece evrimleşerek çağın gereklerine uyacaklardır. Çağın ilerisi için birbirleri ile yarışacaklardır.

Topluluklarda başlangıçta din bütün müesseselere hakimdi. Bundan sonra ise dinlere, ekonomiye ve yönetime ilim hakim olacaktır. August Comte bunu sezinlemiştir. Dinler yok olmayacak ama dinler ilmileşeceklerdir. Nasıl bugün sanayi ilmileşmiş ise, ekonomi ilmileşmeye gidiyorsa, ileride her sosyal müessese ilmileşecektir. Bu durum söz konusu kurumların ilmin hakimiyetine gireceği anlamına gelmez. Bunlar ilimden yaralanacaklardır, demektir. "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" sözünün manası burada daha iyi anlaşılmaktadır.

Sonuç

Sonuç olarak demokrasi seçenekleri üretip ondan yararlanabilme imkanı ise, laiklik de tekeli önleyip seçeneklerin varlığını koruma mekanizmasıdır. Laiklik yasaklarla değil dengeli mekanizmalarla gelir. Bu da ancak çoğunluk sistemi yerine her alanda nispi sistemin uygulanması ile sağlanır. Laiklik ancak nispi sistemdeki demokrasi ile gerçekleşebilir. Gerçi bugün bu nispilik meclise kadar gelmiştir, ancak daha henüz yönetimde benimsenmemiştir. Bu nispiliği yönetime kadar götürüyoruz. Bunlar karar sistemleridir. Dil, sanat, teknik ve örfte olduğu gibi kişisel kararlar; meclis ittifakı, şûra ittifakı, içtihat ve sözleşmelerde olduğu gibi istişari kararlarla; orta değer, sıralama, bölüşme, hesaplama gibi ilmi kararlar; hakemin, başkanın, velinin veya vekilin kararı gibi temsili kararlarla nispi sistem yöntemi Adil Düzen'i kurar. Bakanların yönetimini şûralar, sıralama veya bölüşme yöntemi ile paylaşırlar veya katılırlar.

 

Demek ki, laiklik ceza kanunlarında yasaklar konmakla değil, mevzuat oluşturulurken, yönetim oluştururken laikliğe göre mekanizmalar getirmek ve mevzuatı laiklik ilkesine göre düzenlemekle gerçekleşebilir. Yani seçenekleri yok ederek tekele götürecekleri önleyen mekanizmaları getirmek laikliktir. Bu mekanizmaların, oradan veya buradan öğrenilmesi, peygamberlerin veya filozofların söylemesi düşmanın veya dostun önermesi söz konusu değildir. Bir akitte teklif yapan ile onu kabul eden aynı hakka sahiptir. Tüm çözümler beşeridir, kimsenin patent hakkı yoktur. İşte "her söze kulak verip en iyisine uymak" laikliktir. Söyleyene değil söylenene; yapana değil yapılana bakılmalıdır.

''liberal''

Liberal Latince kökenli bir kelime olup serbestlik demektir. Serbest demek, Farsça'da başıboş demektir, Arapça hür karşılığı olup Türkçe özgür, özgürlük anlamındadır. Liberal sözcüğü bizde ve özellikle Batı'da daha çok ekonomi biliminde kullanılmaktadır. Bundan önce açıkladığımız demokrasi ve laiklik, sosyal anlamda serbestliği ve dengeyi ifade etmektedir. Şimdi açıklayacağımız liberallik ve daha sonra ele alacağımız sosyallik ise daha çok ekonomik terimlerdir. Liberallik çalışma özgürlüğünü, sosyallik yaşama özgürlüğünü ifade eder. Yürürlükteki anayasanın değişmez maddelerinde liberallikten söz edilmemekte ise de tüm anayasanın her maddesinde liberallik gözetlenerek düzenlenmiş bulunmaktadır.

Sosyal kavramının anayasada yer alması, fakat liberal kavramına yer verilmemesi dengesizliğe neden olmaktadır. Liberal sözcüğü değişmez maddeler arasında yer almadığı takdirde, devletin yapısı sosyalizme kayabilir. Bu nedenle biz sosyallikten önce liberalliğe yer verilmesi gerektiği kanaatini taşıyoruz. Liberalliği, sosyallikten önce ele alışımızın bir nedeni de çalışmanın, yani üretimin iktisadı bakımdan yaşamadan yani tüketimden daha fazla önem taşımasından dolayıdır. Bir başka deyişle, üretim olmadan tüketim olmaz.

Liberal kelimesinin anlamını daha iyi kavrayabilmek için ekonomi üzerinde biraz durmak gerekir. Ekonomi çalışıp yaşama düzenidir. Kolektif olarak çalışılır ve birlikte üretilir, sonra bölüşerek ayrı ayrı tüketilir. İnsanlık ekonomide aşamalar geçirerek olgunluk dönemine gelmiştir.

İnsanlar, önce ağaç kovuklarında veya ağaç dallarıyla yaptıkları çardaklarda yaşamışlar, meyve toplayıp tüketmişlerdir. Bu dönemde işyerleri ile yaşama yerleri aynı olmuştur.

Avcılık dönemine girildiğinde, insanlar korunmak için mağaralara sığınmışlar ve avlarını da ormanlarda, bozkırlarda, denizlerde, çöllerde aramaya başlamışlardır. Bu dönemde iş yerleri ile yaşama yerleri birbirinden ayrılmıştır. Ayrıca karı koca arasında işbölümü doğmuş ve topluluk örgütlenme ihtiyacını hissetmiştir. Hürriyetler bu gelişmelere bağlı olarak kısıtlanmaya başlamıştır. Kişisel üretim yerine kolektif üretim başlamıştır.

İnsanlık çobanlık dönemine geçince özel mülkiyet ortaya çıkmıştır. Kişiler hayvanlara sahip olmaya başlamışlardır. Böylece yeniden serbestliğe geçmişlerdir. Artık herkes kendi emeği ile üretmeye ve kendi ürettiğini tüketmeye başlamıştır. Ekonomideki serbestlik toplumsal yaşama da yansımıştır. Örgütlenme devam etmiştir. Çünkü sürüler birlikte otlatılıyor ve meralar da kolektif kullanılıyordu; bunun yanında avcılık da bitmemiş, kısmen devam ediyordu.

İnsanlar, tarım dönemine geçtiklerinde toprakları bölüşmeye başlamışlardır. Herkes taşınır malların yanında taşınmaz mallara da sahip olmuştur. Evler yapılmış, tarlalar ihya edilmiş, emek depo edilmeye başlanmıştır. Yani insanlar günlük ihtiyaçlarını karşılıyor, yaşıyor ve çoğalıyorlardı; diğer taraftan da artan emeklerini yatırıma dönüştürüp ileride çocuklarına daha kolay üretim yapma ve rahat yaşama imkanları hazırlıyorlardı.

      İnsanlar, tarım döneminden pazar dönemine geçtiklerinde kendi ürettiklerini kendileri tüketme yerine, ürettiklerini satmaya ve ihtiyaç duyduklarını ise almaya başlamışlardır. Bu gelişme iş bölümünü doğurmuş ve arttırmıştır. Taşınır mallar piyasa malı olmuştur. Fiyat kavramı ortaya çıkmıştır. Mal malla değiştirilmeye başlanmıştır. Tüccar mübadelesi döneminde geçildiğinde para, kredi ve mevduat kavramları ortaya çıkmıştır. Böylece ekonomi üç boyutlu ve altı kutuplu bir bütün haline gelmiştir.

Tüketmeye istihkak, üretmeye istihsal, yaşamaya iaşe, yapmaya imar, değiştirmeye mübadele, kredileşmeye de tedavül adı verilmiştir. İstihlaki ihtiyaç, istihsali fayda, iaşeyi ücret, imarı kira, mübadeleyi fiyat, tedavülü vergi beslemeye başlamıştır. Bunlar arasında denge kurularak "ekonominin özerk bir alan oluşturması-ekonomide laiklik" ortaya çıkmıştır:

         Üretim tüketime, yaşama yapmaya, değiştirme kredileşmeye eşit olmalı, diğer bir ifade ile para mala eşit çıkarılmalı idi. Sermaye emeğe eşit olmalı, toprak nüfusu besleyebilmeli, nüfus da toprağı işleyebilmeli idi. Bu dengelerin korunması için hukuki kavramlar geliştirilmiştir.

Komünizm kolektif mülkiyeti ifade eder. Yollar, meralar kolektif kullanılır. Kapitalizm özel mülkiyeti ifade eder. Evler, tarlalar özel mülk olarak kullanılır. Burada dengenin komünizm ile kapitalizm arasında kurulması gerekmektedir.

Tarihte ifrat ve tefrite gidilmiş veya özel mülkiyet reddedilerek komünist düzen veya kolektif mülkiyet reddedilerek kapitalist düzen getirilmek istenmiştir. Oysa bize göre, bu iki anlayışla birlikte denge oluşturulmalıdır.

Bu denge için, tüketimde kolektivizm ile üretimde özel mülkiyet kabul edersek denge kurulmuş olur. Bunu biraz daha açıklayalım. Üretimin iki girdisi vardır: Emek ve sermaye. Ürün de iki yöne yöneltilir. Bir kısmı tüketime, diğer kısmı tekrar üretime gitmektedir. Sermaye tabiattır, yeryüzüdür. Bunu insanlar kendileri var etmemiştir. Tanrı tarafından kendilerine verilmiştir. Burada eşit olarak yararlanıp yaşama hakları vardır. Oysa emek kişilerin kendilerinindir. Sonunda üretim Marx'ın söylediği gibi emek sayesinde olmaktadır. Üretim emekle olacağına göre, sermaye payı emeğe verilecek demektir. Böylece emek ile sermaye birbirinin içine girmiş olur. Üretimde emek payı sermaye olarak özel mülkiyete verilmekte, tüketimde emek payı olarak kolektif bölüşülmektedir. Bunun mekanizması sosyalist sistem açıklanırken izah edilecektir.

Özel veya kamu mülkiyetine konu edilen eşyadır, malik olan da insandır. Oysa insanın bir kısmı çalışmakta ve yaşamakta, bir kısmı sadece yaşamakta, çalışmamaktadır. Yani bütün kişiler muhtaçtır, ücret ise yalnız güçlü çalışanlara verilmektedir. İşte burada hukuk bakımından bir sorun çıkmaktadır. İnsan emeğini kullanırken istediği gibi mi kullansın ve malı üretsin, yoksa bir başkasının emrine mi girsin ve onun dediği işi mi yapsın? İnsan yaşamada hür olması gibi, istediğini alıp yemesi gibi hür olup istediği işi mi yapsın yoksa birisinin emrinde mi olsun?

Kişi istediğini yapmakta serbest ise buna insiyativizm veya teşebbüsçülük denmektedir. Bunlara kısaca, "teşebbüsçü düzen" ve "planlı düzen" diyebiliriz. Kişi ya kendi istediğini yapar veya mevcut mevzuata uyar, plan içinde iş yapar. Böylece denge ortaya çıkar.

Bir kısım düşünürler, plan olmasın herkes istediğini ve kendi planını kendisi yapsın, demektedirler. Bu düzeni ABD uygulamaktadır. Diğer bazıları ise plan, proje olsun, herkes ona uysun, demektedirler; bunu da SSCB uygulamıştır. Burada da bir denge getirilmelidir. Bu denge, tüketim mallarında üretimde serbest teşebbüs, yatırımlarda planlı çalışma prensibi üzerine kurulabilir. Zira tüketim günlük ihtiyaçların karşılanmasıdır, burada arz ve talep kanunları işler; oysa yatırım ilerideki yıllar içindir, arz ve talep kanunları işlemez. Bunun dışında makroda planlama, mikroda serbest teşebbüs olsun. Örneğin, devlet bu yıl Türkiye'de on milyon ton buğday üretilmesi için karar alabilir, ama bu buğdayı kimin ve nerede üretilmesine devlet değil, halk karar verir. Bunu sağlayacak mekanizmalar geliştirilmelidir. Mekanda planlama yapılmalı, ama zamanda planlama halka bırakılmalıdır. Yolun, nereden ve nasıl geçeceği planlanmalı, ama öncelik ise halka verilmeli, inşaatçılara verilmelidir. Böyle mekanizmalar bulunmalıdır.

PLANLAMANIN KRİTERLERİ:

Planlamanın dört temel kriteri vardır:

1) Günlük ihtiyaçlar serbest teşebbüsle, yatırımlar planlama ile
yapılmalıdır.

2) Makroda planlama yapılmalı, mikroda serbest teşebbüs
korunmalıdır.

 

3) Mekanda planlama yapılmalı, zamanda serbest bırakılmalıdır.

4) Yatırımlar "artık emek" ile yapılmalıdır. Yani önce halkın günlük
ihtiyaçları giderilmelidir. Elbette buna da halk karar vermelidir.

İşte bu dört kriter sağlanmakla denge korunur, yani ekonomide de laiklik gerçekleşmiş olur. Bu dört denge baskı ile değil, ekonomik kurallarla korunmalıdır. Bir başka deyişle, herkes kendi rızası ile hareket etmelidir. Görevliler, kişilere "Sen şunu yap, sen bunu yap" dememelidir. Hukuk düzeni bunu gerektirir.

         Başka bir konu da ürünün bölüşmesinde ortaya çıkmaktadır. Hayvanlar ya kolektif üretip kolektif tüketirler, ya da bireysel üretip bireysel tüketirler. İnsanlar ise kolektif üretip, bireysel yani özel tüketirler. Sorun şudur: Ürün nasıl paylaşılmalıdır? Belli kurallar konup, bu senin şu onun mu denilmeli, yoksa serbest anlaşmalar ile mi bölüşme sağlanmalıdır?

Eskiden emek mübadelesi yoktu, herkes kendi işyerinde kendi emeğiyle malını üretiyor, piyasada istediği fiyatla satıyordu. Sorun çözülüyordu. Oysa şimdi kimse kendi ürettiği mala sahip olamıyor. Herkes emeğini satıyor. Üretilen mallar da fiyatlanıyor. Ücret karşılığı geri dönüyor. Bu çözüm işçilik sisteminin çözümüdür. Bu sistem kendi içinde denge kuramamıştır; ya sektör tekelleri doğmuş ve liberalizm kapitalizme dönüşmüş ya da devlet tekeli oluşmuş ve sosyalizm meydana gelmiştir. Marx bunu yüzyılın başında öngörerek şöyle açıklamıştır: İnsanlar, tarım dönemine geçince herkes toprağa sahip oldu, serbest ekonomi vardı. Zamanla toprağa toprak beyleri sahip olup toprak kapitalizmi doğdu. Sonra kasabadaki esnaf ekonomiye hakim oldu, yeniden liberalizm ortaya çıktı. Bu defa sermaye tekellerin elinde toplandı, tüccar kapitalizmi doğdu. Sermaye birikimi meydana geldi, işyerleri halkın elinden alındı ve tüm işyerleri  sermaye sahiplerinin oldu, halk işçi olarak çalışmaya başladı. Marx, emek kapitalizmi doğacak, ekonomi dengesini koruyamayacak, sosyalizm olacak, diyordu. Gerçekten emek kapitalizmi çalışamaz olmuştu. Tüm para ve mülk  patronların eline geçti, halkta para kalmadı. Mağazalardan mal alamaz oldular, mallar satılmayınca fabrikalar halkı çalıştıramadı, kriz meydana geldi. Marx sosyalizmi önermişti. Sosyalizmi devlet monopolü olarak düşünüyordu. Bunun da dengeli olamayacağını söylüyor ve sosyalizmin gidip komünizmin geleceğini öngörüyordu.

Marx'ın dedikleri oldu ve dünya sosyalizme gitti. Bugün ABD bile sosyalizme kaymıştır. Mademki doların basımı devletin elinde ve istediği kadar basarak üretebiliyor ve herkesten her şeyi alabiliyor. O halde sosyalizm vardır. Mademki her şey dolarla değerleniyor ve doları da devlet istediği zaman istediği değere indirebiliyor veya çıkarabiliyor, sosyalizm vardır, demektir. Sonra milli hasılanın yarısından fazlası eğer kamu payı ise, o halde yine sosyalizm vardır, demektir. ABD'de de bu oran % 60'ların üstündedir. Esasen artık uzay çalışmaları gibi birçok faaliyeti ABD devleti finanse etmektir.

        Marx feodalizmden sonra kapitalizm, kapitalizmden sonra sosyalizm, sosyalizmden sonra komünizm gelecek, demişti. Marx komünizmin mekanizmasını getiremedi. Buraya kadar tahminleri doğru çıktı. İnsanlık ekonomik açıdan tıkanmıştır, yeni bir düzen beklemektedir.

Sosyalizm planlı, bir başka deyişle tarifeli iş yapmaktır. Yani devletin fiyatlara müdahale etmesidir, faizlere müdahale etmesidir. Dengenin sağlanması için fiyatların serbest bırakılması, faizlerin ise tarifelendirilmesi gerekir. Kredi devlet teminatıdır. O halde faiz devletin hakkıdır. Kişilerin faiz almaya hakkı yoktur. Bugün parayı devlet basmıyor mu? O halde paradan bir faiz alınacaksa devlet almalı. Malları emekleri ile halk üretiyorsa fiyatlar serbest olmalı. Böylece ekonomide denge sağlanmalıdır.

Sonuç olarak, öyle bir mekanizma getirmeliyiz ki, üretimde özel mülkiyet, tüketimde ortak mülkiyet, tüketim malları üretmede serbest teşebbüs, yatırımlarda planlama, pazarda serbest fiyat ve bankada tarifeli vergi olmalıdır. Yani devlet kredi vermeli, karşılığında vergi almalı, faiz vergi olmalıdır. Ayrıca halkın birbirlerine faizli borç vermelerini devlet hukukileştirmemelidir.

Biz liberal derken, bu serbestlikleri anlıyoruz, yani üretimde özel mülkiyeti, tüketim mallarında serbest teşebbüsü ve mübadelede serbest fiyatlandırmayı kastediyoruz. Sosyal derken de tüketimde ortak mülkiyeti, yatırımlarda planlamayı ve kredileşmede devletçiliği öneriyoruz.

 

LİBERAL İŞLETME MODELİ:

Canlı nasıl hücrelerden oluşursa, devlet ekonomisi de işletmelerden oluşur. Bugün işletmeler tekelleşmektedir. Banka bir müteşebbise kredi vermektedir. Kapitalizmde bu müteşebbis kendi gücü ile bunu almakta sosyalizmde ise yöneticilerin takdiri ile verilmektedir. Müteşebbis veya genel müdür aldığı bu kredi ile taşınmazları kiralamakta, hammaddeyi satın almakta, işçiler çalıştırmakta, elde ettiği ürünü tekelde satmakta ve elde ettiği karşılığı ile müteşebbis kendi payını alarak, kalanını bankaya faiziyle birlikte iade etmektedir.

Bu mekanizma serbest rekabet sisteminde çalışmamaktadır. Çünkü müteşebbis bazen kar etmekte bazen da zarar etmektedir. Kar ettiği zaman problem olmamakta ama zarar ettiği zaman zararı kimin ödeyeceği önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.

Müteşebbis kapital sahibi olmadığı için zararı ödeyememektedir. Halk zarar etmektedir. Buna iki çare bulunmuştur; birincisi, işletmeleri devlete ait hale getirip zararları devletin ödemesidir. Buna sosyalizm denmektedir. Bu da işletme yöneticilerini tembelleştirmektedir. İkinci çözüm ise, bankanın tekel oluşturmasıdır. Yani bir sektörde krediyi az sayıdaki firmaya verip fiyatları kontrol altına alıp teşebbüslerin zarar etmesini önlemektedir. Bu da banka sömürüsünü ortaya çıkarmıştır.

Bu mekanizmanın başka bir çıkmazı da bankalardaki kar paylarını tekrar piyasaya zerk etmek için yeni iş sahaları ihtiyacını doğurmasıdır. Bu da yeni ülkeleri ekonomi sömürüsüne sokmakla mümkündür. Dünya bitince yeni yatırım yerleri bulunamıyor. O zaman kağıt paranın kıymeti kalmıyor. İşte ister sosyalizm, ister kapitalizm olsun çözüm getiremiyor, geleceğin önünü açamıyor. Bunun için Avrupa karma ekonomiyi denemektedir. Bu çözüm olmadığı için Avrupa Ekonomik Topluluğu oluşturuldu, fakat, bu da sonuç vermediğinden Avrupa Topluluğu'na dönüştü. Bu oluşumdan da sonuç alınamayınca Avrupa Birliği'ne gidiliyor. Bunun sonucunu merak etmiyoruz. Biliyoruz ki, bu girişimden de olumlu bir netice çıkmayacaktır.

Eğer büyüme sorunları çözseydi, Sovyet sosyalizmi çökmezdi, Çin süper güç olurdu. Hindistan ikinci süper güç haline gelirdi. Oysa bunlar bugün dünyayı Türkiye kadar meşgul etmiyor.

Batı karma ekonomi ile liberalleşemez. Çözüm liberalizm ile sosyalizm arasında denge kurmakla olur. Bu da üretimde özel mülkiyetin, tüketimde ortak mülkiyetin; tüketim malları üretiminde serbest teşebbüsün ve yatırımlarda plancılığın ve mübadelede serbest fiyat ve kredileşmede ise faizsizlik ilkelerinin kabulü ile gerçekleşebilir. Bunları gerçekleştiren mekanizmalar getirmeliyiz. Müdahaleci olmadan sadece mevzuatla bunları sağlamalıyız.

Devlet ekonomisinin hücreleri olan işletmeleri tekelin işletmeleri durumundan çıkarıp halkın işletmeleri haline getirmeliyiz.

Bir işletmenin dört girdisi vardır: Tesis, emek, ilk madde, genel hizmet. Tesis, taşınmazlardan ibarettir, üretime katıldığı gibi çıkar. Tesisin iş yapabilmesi için elektrik, su, kanalizasyon, telefon gibi altyapısı olmalıdır. Altyapı kuruluşları birçok tesise ortak hizmet verir.

Bunlar belediye hizmetleridir. Artık kır kent ayırımı ortadan kalkacağı için hepsi belediye hizmetlerinden sayılır. Tesislerin özel mülkiyete konu olması son derece normaldir. Ancak bunlara bir kişinin malik olması son derece mahzurludur. Çünkü bugün bir tesis binlerce kişiye iş vermektedir. Bunun bir kimsenin keyfine bırakılması halinde, ekonomik zorluklara girildiğinde, topluluğun zarar görmesi söz konusu olmaktadır. Çalışanlar zarar görmekte, müşteriler zarar görmekte, hammadde verenler zarar görmekte, piyasa zarar görmektedir. Kamu teşebbüsü halinde olması da tesislerin iyi çalışmasına mani olmakta, devlete yük olmaktadır.

Tesisler kredi ile yapılmakta ve uzun zaman geri dönmemektedir. Bu da enflasyona sebep olmaktadır. Oysa tesislerin payları halka hisse senetleri ile aktarılırsa yatırım için harcanan para hemen geri döneceği için enflasyon olmaz, halk da tasarruflarını değerlendirme imkanı bulur. Bugün tesis ortaklığı ile işletme sermayesi ortaklığı birbirine karıştırıldığı için, işletmeciler zarar etmekte, bu da tesis sahiplerine intikal ettiği için hisse senetlerinin satışları olmamaktadır. Halkın hisse senetlerine rağbet edebilmesi için tesis ortaklığı ile sermaye ortaklığı birbirinden ayrılmalıdır. Tesisler çalışmadığı zaman hisse sahiplerine bir yük getirmemesi için altyapı giderleri de üretim ortaklığına bağlanmalıdır. Tesis üretim yapmadığı zaman altyapı giderlerine pay vermemelidir. Tesis üretim yaptığı zaman kira almalı, üretim yapmadığı zaman ise kira almamalıdır. Yani sabit kira yerine üretimden pay almalıdır. Tesis de üretimden pay almalıdır. Dengeli ekonominin şartı budur.

Tesisler işletmeye ortak konmalıdır. İşletme de çalışanlar da emek ortağı olmalıdır. Yani işletme iş yaptığı zaman çalışanlar pay almalı, iş yapmadığı zaman çalışanlar çalışmayacakları için bir şey almamalıdır. Bu sistemin kurulabilmesi için "işsizlik sosyal güvenliği"nin kurulmuş olması gerekir. Yani bir otomobil fabrikası otomobili satamadığı zaman fabrika durmalı ve işçilere de ücret ödememelidir. İşçiler başka sahalarda çalışmalıdır. Bunun için;

a)Herkesin iki mesleği olmalıdır. Biri tüketim malları üretiminde herhangi bir meslektir. İhtiyaç olduğu zaman işçi o meslekte çalışır. Herkesin bir resmi ücreti olmalıdır. Bu resmi ücretten fazlasını veren bir iş bulduğu zaman işçi tüketim mallarının üretiminde çalışır. Böylece yeterli üretim gerçekleşir. Piyasa doyduğu zaman kişi işsiz kalır. Bu durumda ise kişi resmi ücretle inşaatta çalışabilir. İnşaatta resmi ücretle iş her zaman olacaktır. Herkese çalışma kredisi verilecek. Bu krediyi inşaatta kullananlara ayrıca malzeme kredisi de verilecektir. Her zaman inşaat devam edecek. İnşaat müteahhitleri resmi ücretle iş buldular mı plana göre inşaat yapabilecekler. Yapılan inşaat hisse senetleri ile satılacağından hiçbir zaman enflasyona sebep olmayacak, ülke imar edilmeye devam edilecektir. Böylece tüketim mallarının üretiminde iş bulamayanları resmi ücretle her zaman inşaatlarda iş bulabilecekler. Bu inşaatların planları daha önce hazırlanır. Müteahhitler imarlı arsalarda resmi ücretle işçileri bulduğunda inşaat yaparlar. Satılan inşaat karşılığında yeni işleri alırlar ve müteahhitlik kredisi artırılır. Satılmadığı takdirde kredi limiti kısılır.

   b)Bunun dışında bir de serbest iş yerleri bulundurulur. Buraya
gelenler istedikleri işleri yapabilirler. İsteyen zevk için çalışsın, sanat yapsın,
edebiyat yapsın, müzik icra etsin. Bunun için bir fon oluşturulur ve bu fon
bölüştürülür. Örneğin işçilerden % 1 ücretler kesilir ve buradakilere dağıtılır.
Eğer işsizler % 1'den fazla olursa ücretler altına düşer. Kişiler iş ararlar.

       Eğer % 1'den daha az olursa buradaki ücret resmi ücretten yukarı olur. Böylece denge kendiliğinden oluşur. Resmi ücretin katsayısı da bu şekilde        gerçekleşir. Fabrikada duran işçiler isterse buralara gelip çalışırlar.

c)Ayrıca iskan yerlerinin yanında herkese küçük bahçecikler verilir. Her aileye 500 metrekarelik yer verilebilir. Burada meyvelik ve sebze türü işler yapılır. Boş zamanlar daha verimli bir şekilde buralarda değerlendirilir. Ayrıca bu ürünlerin pazarlandığı bir dükkan da yapılır. İş olmadığı zaman evde yapılabilen üretim bu dükkanda pazarlanır. Devlet, buraya ham madde satar ve mamul madde alır. Mamulleri stok yapar ve bu stok piyasaya arz edilmiş olacağı için enflasyona sebep olmaz, tam tersine mal çoğalacağı için fiyatlar düşmeye başlar.

d)Halk çalışmasa da yaşama hakkı vardır. Bu da servet payı ile gelir payıdır. Vasat servetin altında serveti olanlara kamu bütçesinden servet payı, gelirleri vasat gelirin yarısından daha az olan kimselere gelir payı verilir. Bu kişinin yeryüzüne olan ortaklığı karşılığıdır. Bu suretle işsiz kalan kimseler de geçinme imkanına sahip olurlar.

                Bu tedbirler alındığı için işçiler, işyerlerinde üretimden pay alarak çalışabilirler. işçilerin sipariş verme kredileri olduğu için çalışmada peşin almaya gerek olmadan üründeki payları ile ödeme yaparlar. İşte bir fabrika durduğu zaman kira ödemediği gibi işçilere de ücret ödemez. Bu sadece fabrikanın tamamen durması halinde değil, üretim azalınca masraflar da azalacak ürünün maliyeti ürün miktarı ile düşmemiş olacaktır. Yani büyük kapital sahipleri çok kazanıp az kapital sahipleri piyasadan elenmeyecektir. Küçük müteşebbislerle büyük müteşebbisler eşit şartlar içinde rekabet edecekler. Bu da tekeli önler. Yani ekonomide laiklik tesis edilir.

Burada yine dengenin sağlanması için üretim işçiliği ile bakım işçiliği de birbirinden ayrılmalıdır. Üretim işlerinde iyi iş yapma işçinin lehinedir. Oysa bakım işçiliğinde bakımda iyi iş yapma işçi için zararlıdır. Çünkü bir daha ona iş gelmez. Bu nedenle bakım işçileri yaptıkları işe göre sorumluluğunu yüklendikleri makinelerin veya yapıların ürettiği mal ile orantılı olarak ücret paylarını alacaklardır. İyi bakım yaparlarsa makineler ve tesisler çok üretim yapacakları için çok gelire sahip olacaklar ve sık sık bozuk olarak gelmeyeceği için de az emek harcayacaklardır. Bakımı iyi yapmazlarsa o takdirde hem gelirleri azalacak hem de daha çok emek harcamak zorunda kalacaklardır. Altyapı gibi tesislerin bakımı da ortak        bakım firmalarına verilecektir. Böylece küçük tesislerde bakımdan eşit şartlar içinde yararlanma imkanını bulacaklardır. Çünkü gerek tesis gerek        bakım payları serbest olarak değil kamuca belirlenecektir. Burada haksız        rekabete imkan verilmeyecektir.

Emek ortaklığı, ancak teminatlı ehliyet ile sağlanmaktadır. Binlerce kişi bir işyerinde çalışmaktadır. Bunların bir kısmının ücret payları yaptıkları işlerle ölçülebilmektedir. Oysa bir kısmı ise saatlik olarak çalışma durumunda kalacaklardır. Herkesin resmi ücreti vardır. Eğer başka bir anlaşma yapılmamışsa çalışanlar emek paylarını bu resmi ücretlerle bölüşürler. Ayrıca bu işçilerin emekleri teminatlıdır, yani sigortalıdır. Bilgisizlikten doğan zararları ilmi, becerisizlikten doğan zararları mesleki, ihmalden doğan zararları dini, kasten iras edilen zararları siyasi dayanışma ortaklıkları tazmin eder. Yani işler sigortalıdır.

Üretimde işçilerin payı bizzat kendi emekleri ile ortaya çıkmaktadır. Bakım işçilerinin payı ise makinelerin ürettikleri miktar ile ortaya çıkmaktadır. Üretim yoksa, genel olarak bu emeklere de ihtiyaç yoktur. Ancak tesisin varlığını koruyabilmesi için üretimin olmadığı zamanlarda hizmete ihtiyaç olacaktır. Örneğin, bekçiler her zaman hizmet görecektir. Bunlara genel üretimden pay verilecektir. Ancak üretim olmadığı zaman da bunlara pay verme zorunluğu doğacaktır. Buna "kamu payı" diyoruz ve "genel hizmet payı" olarak belirtilmektedir.

İşçilerin resmi ücretleri tahsil ve tecrübelerine göre belirlenecektir. "Başlangıç ehliyetliler" yılda beş, "üstün ehliyetliler" yılda on derece alacaklardır. Diğerleri de buna göre her yıl mesleki derecelerini artıracaktır. Bunun dışında kişilerin kabiliyetlerine göre mesleki dayanışma ortaklıkları derecelerini yükselteceklerdir. Bir de iş yerlerinin ağırlık ve sorumluluk payları olacaktır. Kişinin resmi ücreti objektif olacaktır.

Tesis, ortaklığa konuldu, çalışanlar da ortaklık kurup ekip oluşturdular ve emek de temin edildi. Şimdi işletmenin çalışması için hammaddenin temin edilmesi gerekmektedir. Hammaddenin bazısı depo edilebilir olanlarıdır. Diğerleri ise depolanamazlar. Su, elektrik, yakıt böyledir. Bunlar üretime girip kaybolurlar. Oysa hammadde üretimde şekil değiştirip çıkar ve depolanabilir. Bunların hükümleri de ayrı ayrıdır. Hammadde akışının sağlanması için de yeni üretim şeklini geliştirmemiz        gerekmektedir.

Bir işletme, işletme senedini çıkarır. Bu ana hammadde karşılığı

tanımlanır. Ortak kasaya konur. Ayrıca mamul senedi çıkarılır, bu mamul mallardan birisinin karşılığıdır. Baştan vadelidir. Kasada nakit, mamul senedi ve işletme senedi konur. Bunların kasa stoklarına göre fiyatları belirlenir. Başlangıçta senetlerin değerleri sabit tutulur. Bu senedin nakit gibi kullanılmasına sebep olur. Hammaddeler bu işletme senediyle satın alınır. Satıcılar senetleri gidip kasada önce mamul sonra da nakde çevirirler.

Her hammaddenin bir ambarı bulunur. Ambarın yarısı doluncaya kadar fiyat yükseltilir. Yarısı dolduktan sonra düşürülerek ambar stoku sabit tutulur. Ambarın yanında o malı kontrol eden laboratuar bulunur. Ambara teslim alınırken kontrol edilir. Ambardan çıkarken de kontrol edilir. İşletmede tezgahlar konur, ara ambarlar konur. Çalışanlar işletme senedi ile ham maddeleri alır, tezgahlarda işler, yarı mamulü ambarlara satarlar. Yarı mamul ambarlarındaki fiyatlar ambar stokunu yarıya dolduruncaya kadar yükseltilir, sonra stoka göre fiyat dengede tutulur. Yarı mamul maddelerin de fiyatları işletme senetleri ile belirlidir ve her kademedeki ambarın yanında kontrol cihazları vardır. Bu akış mamul ambarına gelinceye kadar devam eder. Mamul ambarına işletme senedi ile giren mal mamul ambarından mamul senedi ile çıkar.

Hammadde ve emek işletme senedi ile alınmış olur. Mamul madde ambarı ise mamul senedini verir işletme senedini alır. Ambara mamulü işletme senedi ile sokar. Halk mamulü mamul senedi ile alır. Mamul senedini nakit ile satın alır. Kasa kamu payı ile tesis payını mamul senedi ile verir ve senet emisyonu yaparak mamul maddelerin fiyatları buna göre oluşur. Böylece vergi ve kira payları masrafsız mamul senedi enflasyonu ile tahsil etmiş olur. İşletme senetleri ile hammadde senetleri arasındaki değer artık değeri verir.

Eğer mamul stoku erir ise mamul senedinin nakit cinsinden değeri yükselmiş olur. Bu işletme senedinin de fiyatını yükseltir ve gerisin geriye giderek imalat hızlanır. Mamul stokları artarsa fiyatları düşürür ve bu gerisin geriye aksederek üretimi yavaşlatır. Çalışanlar, işletmedeki işleri bırakıp başka işler yapmaya başlarlar. İşte bu da tüketim mallarının talebe göre üretilmesini sağlar. Burada artık adeta herkes kendi tarlasında çalışmakta ve malını da hemen satmaktadır. Böylece tekelden liberalliğe doğru gidilmektedir. İşçi ambarlardaki fiyatlara bakacak, nerede en fazla fark varsa o işi yapmaya karar verecek ve o işi yaparak en çok işletme senedini kazanacaktır. Fiyatlar ise stoklara göre bilgisayarlardaki programlarca tespit edilip her gün yayınlanacaktır.

İşletmelere elektrik, su gibi yardımcı maddeler para ile satılmayacaktır. Üretimden pay ile belirlenecektir. Her işletme için sarf edilecek elektrik, su gibi yardımcı maddeler ölçülecek ve böylece üretimin miktarı da kontrol edilecektir. Gelecek dönemlerde de buna göre, su ve elektrik verilecektir. Yani bunlar da üretimden pay alıp nakitle satılmayacaklardır. Bu sistem bilhassa su gibi sınırlı imkanların en verimli yerlerde kullanılmasına da imkan sağlayacaktır.

Bir işletmenin üç girdisi, alt yapı ile birlikte tesis, bakım ile birlikte işçilik, yardımcı maddelerle birlikte hammaddelerden ibarettir. Bunun dışında işletmelerin çalışabilmesi için genel hizmetlere ihtiyaç vardır. Şüphesiz bunların başında kredi gelmektedir. Devlet kredi temin etmekte ve böylece üretimi sağlayıp vergi payını almaktadır.

Bugün bütün ekonomik faaliyetler, hatta sosyal faaliyetlerin çoğu para ile düzenlenmektedir. Parayı devlet basmakta ve kredi olarak halka dağıtmaktadır. Bu sayede tüm ekonomiyi düzenlemektedir. Para kimde ise düdüğü o çalmaktadır. Para sayesinde devlet mutlak hükümdar hale gelmektedir. Daha önceleri, polis kuvveti ile yapılan işler bugün para ile yapılmaktadır. Para o kadar güçlü bir hale gelmiştir ki, adeta paranın dışında bir kuvvet kalmamıştır. Devlet için para elde etmek de son derece kolay olmaktadır. Cüzi bir matbaa masrafı ile para tüm ülkeyi hakimiyeti altına almaktadır. Kişiler devletin hücreleri ise para da kanıdır. Bankalar ise kalptir. Böylece insanlar topluluğu bankalar sayesinde omurgalı hayvanlar sınıfına yükselmiştir.

Eskiden devleti yönetmek zor idi. Çünkü para olarak altın veya gümüş kullanılıyordu. Altın veya gümüş bulmak zordu. Ancak bugün para bulmak devlet için çok kolaydır. Yeter ki, devlet bu paranın nasıl kullanılması gerektiğini bilsin ve enflasyona sebebiyet vermesin. Yani bugün devlet yönetme ilmin görevidir. Bilginiz varsa, devleti çok kolay yönetebilirsiniz, yoksa artık devlet yönetme işi çok zorlaşmaktadır, gelecekte imkansız hale gelmektedir. Krediyi tekele verirseniz, ülkeyi merkezi yönetime bağlarsınız ve anti demokratik yönetimle yönetirsiniz. Kredi verme şeklini nasıl tespit edersiniz devletin yönetimi de o şekilde  olacaktır. Kapitalistlerin de sosyalistlerin de devleti yönetme güçleri para     iledir.

 

                  Liberalistlerin de devleti yönetme şekli, kredi yoluyla sağlanır.

Liberalistler kredileri esnafa verir, esnaf tüccara sipariş verir, tüccar da işyerlerine sipariş verir. Halk çalışır, aldığı ücretle mağazalara gider malları satın alır. Burada halkın eline para geç geçtiği için mağazalarda mal yığılması olur ve pazar sorunu ortaya çıkar. Sosyalistler kredilerini iş yerlerine verirler, tüccar dengeli üretimi sağlar. Ne var ki, kârı maksimize etmesi için çok ucuza alır, çok pahalıya satar. Bu da üretimi düşürür. Tekelleri oluşturur ve sosyal düzeni bozar. Liberallik ortadan kalkar.

Eğer demokrasi ve laiklik isteniyorsa kredilerin halka verilmesi gerekir. Yani siz krediyi kime verirseniz ülkeyi ona teslim edersiniz. Halka verirseniz demokrasi olur, tüccara verirseniz kapitalizm olur. Kredilerin işleyiş şekilleri önem taşıdığından kısaca gözden geçirmek istiyoruz.

KREDİLER:

1)Önerilen halk ekonomisi ve adil ekonomik düzende, halka yılbaşında ön ödemeli sipariş kredisi verilir ve halk mağazalara istediği malları serbest piyasa ilkeleri içinde sipariş verir. Böylece üretim planlanmasında söz halkın olmuş olur. Böylece, merkezi planlama yerine halkın planlaması ortaya çıkar. İşyerleri halkın siparişleri ile faaliyete geçer, ithalat halkın ihtiyaçlarına göre yapılır, halkın talebiyle tespit edilir.

2)Her çalışana çalışma kredisi verilir. Kredi limiti resmi ücretle tespit edilir. İşçi hangi fabrikada çalışıyorsa, ancak o fabrika sipariş alabiliyor. İşçi ile anlaşma yapmayan işyerleri, sipariş alamıyor. Böylece işyerlerinde işçilerin yönetime katılmaları gerçekleşmiş olur. Görülüyor ki, Marx işçileri yönetici yapmak istemiş, ama mekanizmasını getirememiştir. O zaman bugünkü para sistemi mevcut olmadığı için söz konusu mekanizma getirilememiştir. Ayrıca, eğer resmi ücretle işçi bulabiliyorsa müteahhit inşaat yapabilmektedir. Burada da kararı yine halk vermektedir. İsterse üretim yerlerine gidip çalışmakta ve refahını artırmakta, isterse inşaatlara gidip çalışmakta, refahını kısıp imar yapmaktadır. Halkın tasarruf meyli yatırım yüzdesini belirlemektedir.

3)İşletmeler siparişlere göre kredi almakta ve iş yapmaktadırlar.        Yılbaşında aldıkları siparişlere göre sermaye ihtiyacı duymadan üretim       
planlaması yapmaktadırlar. Müteahhitler de resmi ücretle buldukları işçilere        
göre inşaat kredisini almaktadırlar. Yani halkın çalışma kredisi, işverenlerin

de iş verme kredileri vardır ve piyasaya girdikleri nispette, yani buldukları pazar ile kredileri artıp eksilmektedir. Serbest rekabet tamamıyla korunmaktadır. İşletmecilik sermayeye dayanmadığı için de tekeller oluşamamaktadır.

4)Kredide getirilen dördüncü kriter ise karşılıklı kredileşme
kriteridir. Faiz yerine karşılıklı kredileşme ikame edilmiştir. Çünkü faiz
tekele götürür. Buna karşılık kredileşme vardır. Herkes mevduatı oranında
kredi istihkak eder. Böylece atıl sermaye hareket etmektedir. İşçilik
sisteminden ortaklık sitemine gidilmektedir. Ancak bu ortaklık sistemi
anlaşma ile yapılan ortaklık değildir. Her ortaklığı senetler tespit etmektedir.
Senet aynı fiyatla alınıp satılmakta, senet alan o işletmeye ortak olmakta
satan da ayrılmaktadır. Böylece kimsenin iradesini kısmadan tüm işletmelere
ortak olma ve ortaklıktan ayrılma imkanları sağlanmaktadır.

          Devlet parayı enflasyona sebebiyet vermemek şartı ile çıkarır. Bir başka deyişle para, satılık mal kadar olmalıdır. Dört çeşit para çıkarılır. Devlet toprakları alır ve satar buna toprak parası diyoruz. Bu para ancak yurt içinde geçerlidir. Çünkü taşınmazların karşılığıdır. Devlet, inşaat malzemesine karşılık da para çıkarır. İnşaat satış yerlerine giren malzeme kadar para dışarı çıkar. Bu demir parasıdır. Bir de yılbaşında siparişler verebilmek için verilen kredilerde kullanılan paralardır ki, bu da buğday parasıdır. Bir de gerek dış paraların gerekse bu paraların ve genel olarak işletme senetlerinin alınıp satıldığı para vardır ki, bu da altın paradır.

Ülkede kriz varsa toprak parasının değeri düşer, refah varsa yükselir. Buğday parası ise, ülkede ve dışarıda kriz varsa kıymetlenir, refah varsa düşer. Döviz ise dışarıda kriz ülkede refah varsa yükselir. Görülüyor ki, dört paranın değeri ülkede veya dışarıda kriz olup olmamasına göre değişik şekilde ayrı ayrı kıymet kazanır veya düşer. Bu dengenin sağlanması için de dört çeşit para kullanılır.

Kredi tamamen faizsiz verilir, buna karşılık üretimden pay alınır. Faizsiz bankanın çalışmasını burada kısaca açıklamak istiyoruz. Faizsiz banka işletme senedini kârsız alıp satar. Senedin fiyatını arz ve talebe göre ayarlar. Alanlar çoğalırsa fiyatını yükseltir, satanlar çoğalırsa düşürür. Ama aynı anda alış ve satış arasında fiyat farkı koymaz. Banka satın aldığı senetlerden dolayı işletme kârına katılmaz. Bunun faydası senetler bankaya iade edildikçe kâr daha az senetler arasında bölüşüleceğinden kâr yüzdesi artar, halk tekrar almaya doğru gider. Kâr senet sahiplerine bölüştürülmeyeceğinden, senedin nominal değeri artar. Bütün senetler bankaya döndüğü zaman, tesislere ait senetlerin değeri, yarıya hatta bazı durumlarda beşte bire indirilir. Bu durumda tesisler devlete kalmış olur. Yer ve yapılar, yeni tesisleri kuracaklara beşte bir hisse senediyle verilir. Banka senetleri senet ortaklığı adına alıp satar. Buna karşılık, banka işletmenin cirosundan bir pay alır. Bu faiz değil masraflar karşılığıdır. Banka işletmeler arasında kredileşmeyi faizsiz olarak sağlar. Bazı işletmelerin senetleri daha fazla satılır ve banka bu senetlerin karşılığını kendisi kullanır. Bazıları da daha az satılır, o zamanda banka işletmelere faizsiz olarak nakdi kullandırmış olur. Kendisi bu hizmetinden dolayı günlük üretimden bir pay alır.

Eskiden küçük işletmeler vardı. Halk kendi ürettiklerini götürüp pazarda satıyordu. Sanayi devrimi ile birlikte, tesisler büyüdü. Binlerce kişi

bir arada çalıştı. Bu işletmelerin üretim dışı ortak hizmetlere ihtiyaçları çıktı. Bu ihtiyacın yeterince karşılanamamasından dolayı, küçük ve orta boy işletmeler ortadan kalktı ve tekeller oluştu. Kapitalizm ve sosyalizm dışında bir ekonomi düzeni artık var olmayacak sanıldı. Oysa, tekeller ekonomi bakımından büyük bir başarı elde etti. Buna karşılık, tekeller sosyal baskıya neden oldu. Halk, serbest teşebbüs ve kişisel mülkiyet zevkini kaybedince çalışma yük olmaya ve üretim düşmeye başladı. Bu sebeple zor kullanılmaya başlandı. Kapitalistler işsizlik yaratarak açlık korkusu ile, sosyalistler işkence ederek halkı zorla çalıştırdılar. İşte bütün bunlar halkın direnmesine sebep oldu ve ayaklanmaları ortaya çıkardı. Hukuk düzeni alt üst oldu. Gelecek dünyanın tekrar Liberalizme dönmesi, yani halkın kendisinin müteşebbis hale getirilmesi ve kişisel mülkiyetin sağlanması gerekmektedir. Ancak böyle olursa tekeller önlenir ve demokrasi ile laik düzen kurulabilir. Tekellerin olduğu yerde demokrasi ve laiklik sözde kalır.

Tekrar liberalizme dönme sanayi devriminden gerisin geriye dönme
demek değildir. Tam tersine sanayi devrimini daha da ileriye götürmek
demektir. Yani işçilik sisteminden ortaklık sistemine gitmek demektir.
Marx'ın komünizmine biraz daha yaklaşma demektir. Başka bir ifade ile
sosyalizmden ve onun işkence düzeninden kurtulmak demektir. Büyük       

tesislerin ortak hizmetlerinin kamu ortaklıkları içinde görülmesi demektir.        
Kamu ortaklıkları ne demektir? Bunu burada tanımlayarak ortaya koymak        
istiyoruz.

KAMU ORTAKLIĞI:

1)Kamu ortaklıklarında, işler, teminatlı ve resmi ehliyete sahip serbest meslek erbabınca görülür. Bunların sayıları her ilçede her hizmet için on civarındadır. Köylerde temsilcileri vardır. Bölgelerde mütehassıs danışmanları bulunmaktadır. Kıta merkezlerinde ise her ihtisas için otoriteler vardır. Her ihtisas kolunda sayıları on civarındadır. Halk bunlardan istediğine hizmetini gördürür.

2)Kamu ortaklıklarında işler yönetmeliğe göre görülür; görevlilerin takdirlerine iş bırakılmaz. Hizmet sırasında yapılan her türlü davranış yargı denetimindedir. Vatandaş bir hakem seçer, görevli bir hakem seçer ve iki hakem başhakem seçerler. Hakemlerin verdikleri kararlar kesin olarak uygulanır. Görevli ile halk eşit seviyededir. Başkanlar da geçici kararlar alabilirler.

3)Kamu ortaklıklarının emrinde vakıflar vardır. Vakıflarda da bütün hareketler sözleşmelere göre yapılır. Her hizmeti yapan görevli, gücüne göre vakıflardan halkı yararlandırır.

4)Kamu ortaklıklarında hizmet yapanlar, işleri halkın isteğine göre görürler. Ancak ücretler kamu bütçesinden karşılanır. Halk bir şey ödemez. Böylece halk genel hizmetlerden bedelsiz yararlanır. Bu küçük müteşebbisleri büyük teşebbüslere karşı korur. Liberalizmin sağlanmasını temin eder. Büyük işletmelerin de küçük işletmeler gibi halk teşebbüsü olarak çalışmasını sağlar.

İşletmelerin kredi alabilmeleri için genel hizmetlerini kamu ortaklıklarına yaptırmaları gerekir. Genel hizmetlerin kamu ortaklıkları tarafından yapılmasıyla aynı zamanda kendiliğinden sıkı bir denetim gerçekleşmiş olur. Genel hizmetlerin neler olduğunu hatırlarsak, bunların kamu tarafından yapılması, liberalliğin tekrar hayata geçirilmesini sağlamış olur.

        genel hizmetler-kamu hizmetleri

1) Personel hizmetleri, her türlü yazışmalar,

2)Zimmet muhasebe, ortaklıklar,

3)Envanter muhasebesi, siparişler,

4)Demirbaşlar, bakım kayıtları,

5)Bilgi eğitimi, ilmi ehliyet,

6)Mesleki eğitim, mesleki ehliyet,

7)Ahlaki eğitim, güvence ehliyeti,

8)Korunma ehliyeti, sivil savunma,

9)Ambar hizmetleri, mal senetleri,

                       10)Kasa hizmetleri, krediler,

11)Tebliğ, uyarı hizmetleri,

                       12)Arşiv, istatistik,

             13)Basın, tanıtma ve kütüphaneler,

             14)Yayın, duyurma ve salonlar,

             15)Ulaştırma, taşıma,

             16)Haberleşme, spor,

             17)Plan ve proje, talimatlar,

            18)Sağlık, yemek,

            19)Güvenlik, nöbet ve bekleme,

            20)Bakım, tamirat,

            21)Sözleşmeler,

           22)Kontrol,

           23)Soruşturma,

           24)Hakemlik,

           25)Başkanlık.

Kişiler, ürettikleri malları ambara götürürler ve kontrolden geçirdikten sonra ambara teslim ederler. Bundan sonra mal bozuk çıkarsa, artık üreten değil kontrol eden sorumlu olur. Dayanışma ortaklığı tazmin eder. Ambardan üreticiye mal senedi verilir. Bu hamiline yazılmış senettir. Üretici bunu istediği kimseye ve istediği fiyatla satar. Böylece kolektif üretim liberal üretime dönüşür. Tekel piyasa yerine serbest piyasa doğar. Bu liberalizmdir. Burada Türkiye devletinin sosyalizme gitmeden sosyal devlet olmasını istiyorsak, sosyal niteliğinin yanında liberal niteliğinden de bahsetmek zorundayız. Liberalliği de değişmez madde olarak kabul ettikten sonra, onun için mekanizmalar geliştirmemiz gerekir. Bu mekanizma, diğer, demokratik, laik ve sosyal nitelikler ile uyuşmuş olmalıdır. Partiler bu nitelikler üzerinde değil, bu nitelikleri sağlayan mekanizmalar üzerinde birbirinden ayrılırlar. Kim daha iyi çözüm önerirse ve bu çözümü iç bünyesinde uygulayarak gösterirse halk ona oy verir ve o görüş iktidar olur. Daha doğrusu, o görüş, o nispette iktidara ortak olur. Yerinden yönetim ve çoklu hukuk sistemi içinde nispi sistem uygulanacağından her sistem, halkın desteği nispetinde uygulama imkanını bulacaktır. İşte gerçek demokrasi ve laiklik buradan geçmektedir.

Liberallik herkese iş imkanı sağlar ve zorlamadan herkesi azami çalışmaya götürür. Böylece kişi başına üretim azamiye çıkar. Milli hasıladaki artışı dolar cinsiden hesaplama bizi yanlış yerlere götürür. Fiyatları iki misline çıkarırsanız milli hasıla azamiye çıkar. Öyleyse milli hasılanın artışını nasıl ölçeceğiz? Biz her şeyi objektif birimler ile tespit etmek zorundayız. Para karşılığıyla, hele enflasyonist bir para karşılığıyla yapılan tanımlar, beraberinde büyük hata ve yanlışları taşır. Önerilen sistemde, iş yapma imkanları sağlanarak, bireyler tamamen serbest bırakılmıştır. İstenilen yapılsın, diyor ve buna da Liberalizm adını veriyoruz. Ancak bu serbestliğin sonucu, kapitalizm ve sosyalizmde olduğu gibi ya serbestlik gittikçe daralır ve sonunda ortadan kalkar veya öyle bir düzen kurulur ki, gittikçe serbestlik artar. Yani serbestlik daha çok serbestliği doğurmaya başlar. İşte bunun adı evrimdir. Evrim zamanla daha üstün düzene girmedir. Liberal sistemde evrim liberalliğin artmasıyla tanımlanır.

Şimdi bu konuda kriterler getirelim ve objektif tanımlar yapalım. Tarım döneminde bir topluluğun büyümesi gelişmesi toprak büyüklüğü ile tanımlanıyordu. Oysa şimdi hele gelecekte toprak önemini kaybetmiş olacaktır. Gümrüklerin ve vizelerin olmadığı bir dünyada, ki buraya doğru gidilmektedir, toprağın önemi daha da azalmaktadır. Hammaddeyi alır işler ve satarsınız, pekala çok küçük yerde çok güçlü bir devlet kurabilirsiniz. Bugün Japonya bunun bir örneğidir. Nüfus çokluğu ise her zaman gelişmenin ve büyümenin bir etkenidir. Bununla beraber, nüfusun eğitilmesi ve örgütlenmesi gerekmektedir. Nüfus sayısının yanında örgütlenmiş olmanın ve kişi hak ve hürriyetlerinin korunmuş bulunmasının büyüme ve gelişme ile yakından ilgisi olduğu artık herkes tarafından bilinmektedir. İnsan, bilen varlık olarak tanımlanır. O halde gelişmişliği bilimsel potansiyelle de değerlendirmek gerekir.

Demek ki, nüfus yoğunluğu ile yani kilometre kare başına düşen nüfus miktarı ile nüfusun çarpımı olarak tanımlayacağımız bir birimle topluluğun büyüklüğünü gösterebiliriz. Bir topluluğun büyüklüğü nüfusun karesi ile artmakta ve toprağın büyüklüğü ile azalmaktadır. Liberalizmi insan hürriyeti olarak düşündüğümüze göre ne kadar çok insan hürse, elbette o kadar liberalizm gerçekleşmiş demektir. Gerçi toprağın büyüklüğü insanların serbestliklerini artırır, ancak bu serbestlik, vizesiz ve gümrüksüz bir dünyada zaten mevcut olup herkes bundan yararlanır. Buradan açıkça anlaşılıyor ki, liberalizmin temeli gümrük ve vizelerin kaldırılması nispetinde varlığını gösterir. Biz, tek taraflı olarak vize ve gümrükleri kaldırmakla liberalizmi gerçekten getirmiş oluyoruz.

Yine liberalizmin bir başka kriteri ve objektif tanımı da, bir kimsenin emek başına ürettiği buğday miktarı esas alınarak yapılabilir. Bu, ülkenin imar bakımından gelişmişliğidir. Bir memleket ne kadar teknoloji ve ilim bakımından ileri ise, o ülkede emek başına üretim o kadar fazladır. Diğer üretim bir tarafa bırakılarak buğday üretimi esas alınmaktadır, çünkü buğday temel gıda maddesidir. Kişinin ihtiyacı belirlidir. Burada toprağın büyüklüğü önemli faktördür. Emek birimi başına maksimum verim elde edilen toprak miktarı ne kadar azalırsa, o topluluk o kadar teknolojik seviyesini ileri götürmüş demektir.

Liberallik insanı hür kılmak, istediği gibi hareket etmesine imkan sağlamak için verilmiş olmakla beraber, Adam Smith'in dediği gibi en büyük sosyal gelişmeyi de sağlamış olmak gerekir. Gerekli şartlar sağlanırsa liberallik, aynı zamanda sosyalliğin de en ileri seviyeye ulaşmasını sağlar. Eğer Liberalizm, üretimi artırır, emek tasarrufunu sağlayarak ülkenin büyümesini sağlarsa elbette sosyallik de o kadar gelişmiş olur. Nasıl monopol sistemde demokrasi ile laiklik çelişki içinde ise, aynı şekilde monopol sistemde liberallikle sosyallik de çelişki halindedir. Oysa halk sisteminde tıpkı demokrasi ile laikliğin bir oluşun iki yüzü olduğu gibi liberallikle sosyallik birbirini destekler.

Sosyal gelişmeyi ise ortalama ömür ile tanımlayabiliriz. Yani bir toplulukta ortalama ömür uzuyorsa, o ülkede sosyal gelişme de var demektir. Çünkü ortalama ömür sağlıklı çalışma koşuluna bağlıdır. Ancak ortalama ömrü istatistiklerle ve uzun yıllara dayalı sonraki hesaplarla değil, ani hesaplarla hesaplamak gerekir. Bir toplulukta nüfus sayısı o topluluktaki yıllık ölüm miktarına bölünürse, o ülkenin sosyalliği ortaya çıkar. İnsan ömrünü uzatmanın yanında nüfusun da artırılması gerekir. Bir ülkede nüfus artıyorsa, o ülkede sosyal yapı o kadar ileridir, demektir. Batıda refah yüksek olduğu halde, nüfusun azalmakta olması, o ülkede sosyal hizmetlerin dengeli olmadığını ifade eder. Bu konu üzerinde sosyallik ilkesi açıklanırken yeniden durulacaktır. Sosyallik yıllık artan nüfusun yılda ölenlerin sayısına bölünmesi ile ölçümlenir.

Bunun anlamı nüfusun devamlı artması mıdır? Evet, nüfus devamlı olarak artar. Sonunda nüfus ihracı yapılır. Karalar bittiğinde, nüfus denizlere doğru kayar. İnsanlar planktonlardan yararlanarak beslenmeye başlar. Denizler bittiğinde güneş sisteminin diğer gezegenlerine gidilir. Buralarda güneş enerjisinden yararlanarak gıda üretilebilir. O da bittiğinde uzaya gidilir. Buralarda hidrojen enerjisinden yararlanarak gıda temin edilebilir. Görülüyor ki, insan için imkanlar sonsuz denecek kadar çoktur. Yeter ki gelişip cehaleti yenelim ve imkanlardan yararlanmayı öğrenelim. Liberallik tekele gitmeyen bir yarışma düzenidir. İnsanları son güçleri ile zevkle çalıştırır. Sonucunda insanlığın gücünü arttırmaya devam eder. Çünkü bilginin sonuçlarından herkes yararlanır. Verenden bir şey eksilmez.

''sosyal''

Yeryüzü tüm insanlık için yaratılmıştır. Yaşayanlar, ondan yararlanarak hayatlarını sürdürürler, karşılığında imar ederek gelecek nesle devrederler. Bu temel ilke kabul edilince yaşayanların yeryüzünü bozmaya, tahrip etmeye ve çevreyi kirletmeye hakları yoktur. İşte onların serbestliklerini, hürriyetlerini kısan bir kural. Bu dünyayı ve kendimizi biz yaratmadık. Bedenimiz dahil tüm yeryüzü, hatta gökyüzü bize emanettir. Ona hizmet edip koruyacak ve ücretimizi alacağız. Böylece yaşama imkanı bulacağız.

Mademki yeryüzü ortak malımızdır, o halde çalışmasak da ondan yararlanma hakkımız vardır. İçimizde çalışamayanlar yeryüzünün kira payından haklarını alır ve yaşarlar. Hatta çalışabildikleri halde çalışmak istemeyenler de bu haktan yararlanabilirler. İşte asıl sosyallik burada başlar.

Kolektif üretimde emekleri dışında her insanın hakkı vardır. Bu hak kendilerine verilmek suretiyle güvenlik sağlanmaktadır. Oysa bugün ancak sosyal güvenlik primlerini artıran kimselerin hakkı olmaktadır. Bu bir ticarettir; hatta kumardır. Paraları herkes ortaya koyuyor ve sonunda uzun ömürlü olanlar bundan yararlanıyorlar. Batı'nın her türlü mekanizması böyle karışıktır. Sosyal güvenlik adını takmış ama güvenlik yerine prim ilkesini getirmiştir.

Her türlü düzenlemeyi dengeleyerek yapmak zorundayız. Eğer çalışanla çalışmayanı bir kabul edecek olursak o zaman kimse çalışmaz. Gelir azalır ve yok olur. Dolayısıyla hiçbir sosyallik kalmaz. Bundan dolayı,anayasada sosyalliğin yanında liberallik yer almalıdır. Biz krediyi emeğe vererek kişilere üretim yapma imkanını sağlıyoruz, sonunda kolektif üretimin bir kısmını üretenlere emeklerinin karşılığı olarak veriyoruz. Bir kısmını da devlete vererek çalışmayanlara veya çalışıp da üründen yeterli oranında pay alamayanlara bölüştürüyoruz. Bize göre, ancak bu takdirde "sosyal devlet"ten bahsedilebilir. Çalışıp üretenlere kredi veriyoruz, çalışmayacaklara üretim kredisi vermiyoruz. Bu gibi kimseler aldıkları bu sosyal paylar ile hayatlarını sürdüreceklerdir. Elbette bunların kredi almadan da çalışma hakları vardır ve bu kendilerinindir. Ancak çalışabildikleri halde çalışmak istemeyenler de olabilir. Bu gibi kimseler zorla veya kredi ile çalıştırılamazlar; "sosyal haklar"ının karşılığı olan paylarını alarak hayatlarını sürdürebilirler. Yani isteyen kredi alır iş yapar, kendi payını alır ve topluluğun da payını verir. İsteyen kredi almaz, sosyal payı ile geçinir.

Böylece denge kurulur. Çalışmayanlar çoğalır, sosyal fonu azalırsa o zaman kıt kanaat geçinmek istemeyenler kredi alarak çalışmayı tercih ederler. Böylece sosyal payı daha az kişiler bölüşeceğinden sosyal gelir artar. Bu defa bazıları çalışmamayı tercih eder.

Bu mekanizma için şu esası getiriyoruz: Emeklilik yaşı yoktur. İsteyen istediği zaman emekli olur; ancak, emekliler kredi alma hakkını ve borçlanma ehliyetini kaybederler; isteyenler ise kredi alıp iş yaparlar. İstediklerinde emekli statüsüne geçerler; istediği zaman da çalışanlar statüsüne geçerler ve kredi almaya başlarlar.

Hastalanıp emekli olan sağlığına kavuştuğunda geri dönebilir. Görülüyor ki, burada sosyal güvenliği dengelerken liberal kurallar içinde hareket ediyoruz. Kişileri kendi iradeleriyle emekli ediyoruz. Partiler, işte bu denge mekanizmaları içinde sorunları çözen kuruluşlardır.

Kişi kendini var etmez, onun varlığına anne babası sebep olur. Kişinin varlığına sebep olanlar, ona bakıp büyütmek zorundadırlar. Kişi ana rahmine düştüğü andan itibaren birtakım haklara sahip olur. Bu haklar kime karşı doğar? Kapitalizm anlayışına göre bu görev anne babaya düşmektedir. Anne baba bunlara bakıp büyütmekle görevlidir. Devletin burada bir sorumluluğu ve görevi yoktur. Sosyalizmde ise doğduktan sonra çocuğun tüm sorumluluğu devlete aittir. Anne babanın burada sadece devletin izin verdiği ölçüde yetki ve görevleri vardır. Tabiidir ki, bu iki anlayışın saadet getirmeyeceği açıktır. Peki halk düzeninde bu problem nasıl çözülecektir?

                 Önce çocuğun doğmasına anne baba sebep olmuştur. Dolayısıyla çocuğun hakları anne babasına karşı doğar. Anne baba da başka anne ve babalardan doğmuştur. Doğan çocuğun yakınları vardır. Anne ve babası yoksa bu bakım ve büyütme hizmeti, akrabalarına düşmektedir. Babasının veya annesinin yerini en yakın ergin akrabalar alır. Bununla iş burada bitmemektedir. Çocuk anne rahmine düştüğü andan itibaren yeryüzünün ortağı haline gelmiştir. Dolayısıyla yeryüzünün kira payında onun da hakkı vardır. Ancak bu hak kendisi tarafından değil, temsilcisi olan anne ve babası tarafından kullanılacaktır. Yani, çocuğun hakları ne sosyalistlerde olduğu gibi sadece devlete veya ne de kapitalistlerde olduğu gibi, sadece anne-babasına ait olacaktır. Anne-baba çocuğa devlet adına hizmet edecektir. Anne-baba çocuk üzerinde devletin temsilcisidir ve yetkilidir. Bunun manası anne-babanın çocuk üzerindeki görevleri ve yaşadıkları zaman, onlar üzerindeki hukuk düzeni içinde düzenlenmiş olup herkes ona göre görevli ve sorumludur. Sorumluluk yöneticilere karşı değil, yargıya karşıdır.

            Doğan çocuğun anne babasına karşı, onlar yoksa diğer akrabalarına karşı hakları olduğunu belirtmiştik. Şimdi de anne babanın görevleri üzerinde duralım. Hukuk düzeninde kolektif sorumluluk yoktur. Bunun       anlamı kolektif yetki de yoktur. Her görev yalnız bir sorumluya verilebilir; o  sorumlu kimse kendi yetkilerini kullanır, hizmeti görür. Merkezi yönetimler        de bundan pek farklı değildir. Bugün ise kişiler yetkilerini kullanmakta ama         sorumlu olmamak için yetkiler komisyonlara verilmektedir.  Sonunda sorumlu ortadan kaybolmaktadır. Kolektif  yetki, liberalliği de zedeler. Bir şeyin yetkilisi tek kişi olacak, o karar alacak ve hesabı da o verecektir.

Bu durumu paralel ve seri sistemleri karşılaştırarak anlatalım: Elimize on tane boru alarak, bunların uçlarını iki depoya birleştirelim. Borulara birer musluk koyalım. Şimdi musluklardan herhangi birini açalım. Dolu depodan boş depoya su akacaktır. Hepsi de açık olabilir. Buna paralel sistem denir. Oysa şimdi uzun bir boru alalım ve buna peş peşe musluklar koyalım. Bir tanesi dahi kapalı olursa su akmaz. Buna da seri sistem denir. Merkezi yönetimler seri sistemler ile çalışırlar. Peş peşe on yetkili olur, bir iş yapılırken hepsinin rızası ve onayı gerekir. Halk sisteminde tersinedir. Gene on yetkili vardır. Ama on yetkiliden birinin evet demesi ile iş yapılmış olur. Merkezi sistemde yetki kısıtlanmakta, iş on kişinin ittifakı ile gerçekleşmekte, buna karşılık sorumluluk ise belirsiz hale gelmektedir. Halk sisteminde herkes kendi başına yetkili kılınmakta, yetkiyi kim kullanırsa sorumlu o olmaktadır. Böylece insan daha çok serbest hale gelmekte, iş yaptıranlar da daha kolay iş yaptırmaktadırlar.

Burada şunu belirtmeliyiz ki, hürlük, serbestlik, liberallik, sorumsuzluk anlamında değildir. Herkes istediğini yapmakta serbesttir, ama sonuçlarına katlanmak zorundadır. Yani mevzuat, hangi fiillere ne hükümler koymuşsa, kişi ona uymak durumundadır. Kişi adam öldürmekte bile hürdür, serbesttir. Ancak sonra bu fiilinin karşılığına da katlanmak zorundadır. İşte liberallik niteliğinin yanında, sosyalliğin gelmiş olması fiilin karşılıksız kalmayacağı, herkesin yaptığının karşılığını göreceği anlamındadır. Hürriyet kişiliğin oluşması, sosyallik ise topluluğun korunmasıdır. Bu nedenle anayasada sosyalliğin yanında liberallik niteliği alınmazsa, toplulukta bireyler kişiliklerini kaybedebilirler.

Toplulukta bir taraftan kişinin hak ve hürriyetleri korunacaksa, diğer taraftan topluluğun varlığı da korunacaksa hukuk düzenine kesin ihtiyaç vardır. Hukuk düzeninde kimsenin kimseye müdahale etme hakkı yoktur. Herkes kendi başına buyruktur ve bağımsızdır. Ancak bu hareketlerinde kişi başkalarının hukukuna dokunmuşsa bağımsız ve tarafsız yargının huzurunda hesap verir. Yani, kişi hakimiyeti kaldırılmakla liberallik sağlanmıştır, Mevzuatın hakemliği konmakla da topluluğun varlığı, sosyallik korunmaktadır. Denge böylece tesis edilmiştir.

Toplulukta mevzuatı hakim kılmak demek, işbölümü yapmak ve herkese kendi görevini bildirmek, görevi yapabilmesi için yetkili kılmak, yetkileri içinde sorumluluk sağlamak ve buna göre de kişilere haklarını vermek, demektir. Görev, yetki, sorumluluk ve hak zinciri hukuk düzenini sağlar ve liberallikle, sosyalliği dengede tutar.

Bu işbölümü karı koca arasında veya anne baba arasında da sağlanır. İnsan, aile içinde doğar ve aile içinde yaşayıp ölür. Burada eğer, işbölümü tam sağlanmazsa görevler, yetkiler, sorumluklar ve haklar çok açık bir şekilde belirtilmezse elbette ömür boyu devam edecek bir ortaklık kolay kolay tesis edilemez.

Tekrar olarak belirtelim ki, birlik, hiçbir zaman aynı hak ve görevlere sahip bir ortaklık demek, değildir. Birlik, işbölümüne dayanan bir ortaklıktır. İki kişi ortak olsa bir araba satın alsalar, ikisi de hem şoför olsa hem de tamirci olsa bunların ortaklığı da olur. Ama bunların ortaklığının fazla yararı yoktur. Bunlar ilk fırsatta ayrılırlar. Ayrı ayrı arabaları olur.Ancak biri şoför ve diğeri bakımcı olursa bunlar birbirinden ayrılamazlar. Ömür boyunca birlikte kalmak zorunda kalırlar.

Allah, kadın ve erkeği eşit yaratsaydı, o zaman evlenme ihtiyacını duymaz, herkes kendisi çocuk doğurur ve büyütürdü. Ama Allah, kadın ve erkeği eşit yaratmamıştır. Tek başlarına çocuk yapamamaktadırlar. Bu sebeple ömür boyunca ortaklığa zorlanmıştır.  Biyolojik ve  genetik sebeplerden dolayı eşleşmek suretiyle çoğalma zorunluluğu vardır. Bu nedenle aile adi bir ortaklık değil, sosyal bir birliktir. Kadın erkekle birleşecek, hamile kalacak, sonra çocuk doğuracak ve bu çocuğa süt verip bakıp büyütecektir. Bu Tanrı tarafından kadına verilmiş bir görevdir ve bu görevi yapacak şekilde teçhiz edilmiştir, yani yetkili kılınmıştır. Bu nedenle çocuğu doğurup büyütmekten kadın sorumludur. Çocuğun ihmal edilmesinden herhangi bir zarar görülürse, bunun sorumlusu annedir ve annenin dayanışma ortaklıkları bunları tazmin eder. Kadın çocuğu, kendi başına doğurup büyütemez. Buna gücü yetmez. Kendisine hizmet edecek bir yardımcısına ihtiyaç vardır. Bu da geçim için gerekli maddi imkanları sağlamadır. Bir de aileyi düşmanlardan korumadır. Kişilerin yeme, giyinme, barınma ve dolaşma ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçların temini ancak kolektif      üretimle sağlanır. Bunu yapacak da koca ve babadır. Diğer taraftan canlılar        içinde amansız mücadele mevcuttur. İnsanlar arasında savaşlar vardır,  saldırılar vardır. Bu görev de erkeğe verilmiştir. Erkeğin yapısı bu görevleri  yapmaya kadından daha uygundur.

Allah kadına hem çocuk doğurup büyütme hem de kısmen de olsa çalışma ve savunma gücü vermiştir. Erkeklere ise doğurup büyütme gücü vermemiştir. Başka bir ayrılık da kadın kendi görevlerini yaparken, herhangi bir topluluğu oluşturma ihtiyacı içinde değildir. Yakınlarının yardımı ile görevlerini eksiksiz yerine getirebilmektedir. Oysa gerek çalışma gerekse koruma hizmetlerini erkek tek başına yapamamaktadır. Zorunlu olarak birlik veya ortaklık oluşturmak zorundadırlar.

Bundan dolayı erkekler bucak içinde birleşerek hukuk düzenini kurarlar. Bir başkanları vardır ve başkanın geçici kararlarına uyarlar. Ayrıca, ilmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma ortaklıklarını kurup köylerde ortak üretim ve savunma yaparlar. Bu organizasyonu yapmadıkları takdirde kendi görevlerini yerine getiremezler.

          Bucak içinde organize olmak yeterli değildir. Bucaklar birleşerek il içinde kamu güvenliği sağlar ve işbölümü yapıp ilçelerde kamu hizmetleri görürler. Bu da yeterli değildir. Devlet içinde organize olarak, dış saldırılara karşı savunma yaparlar, bölgelerde ihtisas hizmetlerini görürler. Hatta bugün tüm insanlık, örgütlenerek cehalete karşı savaş açarak topluluklar içinde araştırmalar yapmaya doğru gitmektedir. Erkekler bu görevleri yapabilmeleri için bucaklarda koruma, illerde iç güvenlik, ülkelerde dış savunma nöbetlerini tutmaktadırlar. Yani, askerlik hizmetini yapmaktadırlar. Merkezi yönetimlerde bütün bu nöbetler askeri hizmetler içinde toplanmıştır.

Buradan anlaşılıyor ki, insan topluluklarında örgütlenme, erkeklerin yükümlülüğündedir. Bu durum, erkeklere verilen görev gereğidir. Sorumluluk kendilerine aittir ve tabiidir ki, buradan kaynaklanan haklar da kendilerinindir. Bununla beraber bütün bu hizmetler ve örgütlenme aile içindir, dolayısıyla kadına hizmet götürmek ve vermek içindir. İşte burada dengenin sağlanması ve kadın haklarının korunması için iki önemli tedbir alınmıştır. Bunlardan biri yerinden yönetimdir.

Yerinden yönetim ile merkezi yönetimi şöyle tanımlayabiliriz. Ağaç kök ve gövdeye dayanmaktadır. Gövde üzerinde dallar vardır. Dalların üzerinde yapraklar ve yaprakların ortasında çiçekler bulunmaktadır ki, o da meyve olmaktadır. İnsanlık köklerdir. Gövde devlettir. Kur'an'da devlet oluşturan topluluğa gövde anlamında kavim denmektedir. İller ve bucaklar dallardır. Nitekim Kur'an bunlara şa'b demektedir. Yapraklar ise kadınlardır. Çiçekler ise çocuklardır. İleride bunlar yetişmiş insan olacaklardır.

Görülüyor ki, burada kadın ve çocuk tepede, üsttedir ve bütün gövde dal ve kökler, bu yaprak ve çiçeklere, yani kadın ve çocuklara hizmet etmek için vardır. İşte yerinden yönetim sistemi bu demektir. Şimdi işi ters çevirelim ve kökler üstte, gövde yukarıda, yaprak ve çiçekler yerlerde sürünüyor olsun. Böyle bir ağacın varlığı ne ise merkezi sistemde budur. Yine Kur'an böyle ağacı tasvir ederek yermektedir.

Eğer siz devleti merkezi yönetimle yönetirseniz, o zaman kadın ve çocuklar topraklar içinde ezilirler ve onları kurtarmak için kadın hakları ve insan hakları diye bağırıp durulur. Ama eğer yerinden yönetim yaparsanız, merkez taşraya hakim değil hadim olursa, en çok hizmet edilen yer aile olacağı için onların haklarını savunma gibi problemimiz kalmaz. Tabiidir ki, hizmetçiliğe kimse talip olmaz, hakimliği herkes ister. Yerinden yönetim      sisteminde kadın yönetici olmaz, çünkü o hizmetçiliktir.

Bu böyle olmakla beraber, kadın kendi hizmet kaynaklarını yerinde görmek ve katkıda bulunmak isterse buna yetkili kılınır. Yani, kadın askerlik hizmetini yapmakla yükümlü değildir, ama istediği zaman da askeri eğitimi alabilir ve savaşa katılabilir. Kadın kamu hizmetleri yapmakla yükümlü olmayacak ama istediği zaman bu hizmetleri yapma ehliyetine sahip olacaktır. Kadının yapamayacağı tek hizmet kabul edilecektir. O da yapma ehliyetine sahip olduğu halde, yapmakla yükümlü olmayan kimse, yapma yükümlülüğü olan kimseye emredemeyecektir. Bu da yerinden yönetimin bir ilkesidir. Şöyle ki bir yetkili birine görevi tevcih eder veya görevi ondan alabilir, ama görev verdikten sonra ona karışamaz, ve ona talimat veremez. Eğer beğenmezse görevden alabilir. Görevli de onu görevlendirene karşı değil, ancak mevzuata karşı, hukuka karşı sorumludur.

Bu  nedenle   erkeklerin  bir  hizmet  örgütü  olarak  kurdukları topluluklarda, kadın başkan olamaz. Çünkü istediği zaman ayrılıp gidince sorumlu bulunamaz. Bunun dışında kadın her türlü örgütlenmede erkek gibi    görev alma hakkına sahiptir, ama yükümlü değildir.

Şimdi aile içinde sosyal hakların nasıl korunduğunu sıra ile ortaya

       koyalım.

Kadın ve erkek birleşmelerini gizli yapmayacaklardır. Ancak bu takdirde kadının ve çocuğun hakları korunur. Eğer gizli görüşmelere izin verirsek, erkekler, yükümlülüklerinden kaçmak için gizli görüşmeyi tercih ederler, sonra kadını kendi başına bırakırlar. Kendi başına bırakılan kadın çocuk doğurursa büyük problemlerle karşılaşılır, doğurmasa da kendisine düşen görevi yerine getirmemiş olur. Onu doğurup büyüten anne babasına karşı görevini yapmamış olur.

Gizlilik ve yasaklık yalnız kadın ve çocuğun hukukunu korumak için değildir. Tanrı insanlara şiddetli cinsel arzular vermiştir. Bu yalnız insanlarda değil, hayvanlarda da vardır. Bu nedenle cinsel ilişkiler kurulmakta ve canlılar varlıklarını sürdürmektedirler. Eğer gizli ilişkilere imkan vermiş olursak o takdirde evlenmeler ortadan kalkar ve aile müessesesi yıkılır. Nitekim Batı bu sebeple büyük sorunlarla karşı karşıyadır ve çökmektedir.

         Yakınların birbirleri ile cinsel ilişki kurmaları da yasaklanmıştır. Bu durum dıştan evlenmeyi zorunlu kılıp, topluluğun soy birliği içinde olmasını sağlamaktadır. Bir kimsenin on nesil sonra bin torunu, yirmi nesil sonra bir milyon ve otuz nesil sonra bir milyar torunu olmaktadır. Bu ancak yakınlar arasındaki evlilikleri yasaklamakla sağlanır.

Diğer taraftan genetik kanunlar nedeniyle yakın cinsel ilişkiler nesli çok kısa zamanda dejenere etmektedir. Bunu yakın evliler arasında görülen özürlü çocukların çokluğu nedeniyle herkes bilmektedir. Esasen bütün canlılarda hayvan ve bitkilerde dıştan döllenme vardır. Bu nedenle yakınlarla evlenme meşru değildir. Yakınlığı da usul füruu, kardeşler, kardeşlerin çocukları ve usulün kardeşleri olarak belirleyebiliriz. Cinsel ilişkileri yasaklananlar arasına, bir ev içinde birlikte bulunmak zorunda olanları da ekleyebiliriz. Ayrıca eşlerin usul ve füruu ile ayrılmış olsalar bile cinsel ilişki kurmaları, eşlerin yakınları ile de erkeklerin aynı zamanda cinsel ilişki kurmalarını bu yasak kapsamına sokuyoruz. Diğer taraftan sütkardeşler arasında hem bir arada bulunma hem de biyolojik yakınlık doğduğu için evlenme kabul edilemez.

Burada sosyallik bakımından önemli olan husus, evlilik dışı ilişkileri yasaklayıp herkesi evlenmeye zorlamak ve bu suretle sosyal güvenliğin temeli aileyi yaşatabilmektir. Sosyalliğin temel çözüm yeri ailedir. Bunu korumak için evlenmelerin ve boşanmaların son derece kolay olması gerekmektedir. Yani evlilik dışı ilişkiler ne kadar sakıncalı ise evlenmenin de o kadar kolay olması gerekmektedir. Aynı şekilde, boşanma da o derece kolay olmalıdır. Evlenmeleri ve boşanmaları zorlaştırırsak, o zaman kişiler evlenmekten kaçınacak ve gizli evlilik dışı ilişkilere girecek, bu da aile müessesini bozacaktır.

Kadın bir erkekle tatmin olduğu halde, erkek bir kadınla tatmin olmamaktadır. Bunun yanında bir kadın birçok erkeği tatmin edebildiği halde, erkek belli sayıdan sonra, tatmin edememektedir. Erkeklerin çok kadınla birleşmesi herhangi bir sosyal problem oluşturmamaktadır. Buna karşılık, bir kadının birden fazla erkekle ilişkide bulunması birçok mahzurlar ortaya çıkarmaktadır:

a)Kadın birkaç erkeği birden tatmin edebildiği için, birkaç erkeğin evlenmelerini önlemektedir. Bu da birkaç kadının kocasız kalmasına sebep olmaktadır. Sonra onlar da birkaç erkeği tatmin edecek böylece zincirleme

büyüyerek aile müessesesi çözülecektir. Oysa serbest cinsi ilişkiler yasaklanır, erkekler evlenmeye zorlanırsa ve bir erkek birden fazla kadınla evlenebilirse, bu takdirde kocasız kadın kalmayacak ve erkekler de evlenmek için yarışacaklardır. Bu yarışma sonucu olarak, gerek sosyal gerek ekonomide başarılı erkekler evlenme imkanını bulacağı için tabii seleksiyon meydana gelecek ve nesil güçlenecektir. Oysa tek eşlilikte kadınlar kocasız kalacakları için kendilerine devamlı koca arayacak ve çok olacaklarından değerleri düşecek ve erkekler arasında eş bulma yarışı ortadan kalkacaktır.

b)Kadın vücudunda birçok mikrop mevcuttur. Bunlar bastırılmış şekildedir. Bir erkeğin hormonları ile beslenen kadın bu bastırma işinde gücünü artırmaktadır. Tanrı bunu böyle düzenlemiştir. Oysa bir kadın birden fazla erkekle ilişki de bulunur ve bu esnada değişik erkeklerden hormonlar alırsa, bu mikropların bastırılması zor olur, hormonlar birbirini yok ederek hastalığın ortaya çıkmasına sebep olurlar. İşte zührevi hastalıklar ve AIDS gibi virüsler bu sebeple üremektedir. Bunlara ilaçlar bulunsa bile, bugün bastırılmış bulunan virüs ve mikroplar, yarın tekrar ortaya çıkarlar. Serbest cinsi ilişkiler nedeniyle bu virüslerin yayılması önlenemez olur. Tek çözüm tek evliliğin korunmasıdır. Bir kadının birden fazla erkekle cinsel ilişki  kurmamasıdır. Bu takdirde kadınlardaki hormonlar bu virüs ve mikropları bastırarak tedavi ederler. Kadındaki bu yasaklık üç ay bir zamana ihtiyaç göstermektedir. Kadın üç ay içinde iki erkekle ilişki kurmamalıdır. Üç aydan  sonra erkeğin kadındaki hormonları temizleneceği için başka erkekle evlenmesinde sakınca yoktur. Bu arada eğer kadın hamile ise çocuktan gelen hormonlar babasından gelen hormonlar olduğu için yine de doğum olmadan önce başka erkekle birleşmemesi gerekir. Bir de kocası ölen bir kadın da 128 gün yeni koca ile evlenmemelidir. Bu biyolojik sebeplerden ziyade psikolojik sebeplerden dolayı böyledir. İnsan sevdiğinden ayrıldıktan sonra, her gün biraz daha hasret artar. Bu 128 gün kadar devam eder. Günler geometrik olarak artar (2,4,8,16,32,64,128). Hislerin geometrik olarak etkilendiği, fizikte ispat edilmiştir. O zamana kadar yeni koca ile ünsiyet kuramaz ve aile bozulabilir. Bu nedene 128 gün sonraya kadar evlenme olmamalıdır. Ondan sonra artık unutmaya başlanacağı için evlenmesinde herhangi bir sakınca yoktur. Erkeklerin çok kadınla evlenebilmesi, sanıldığı gibi erkek hakkı değildir. Tersine kadın hakkı olarak düşünülmelidir. Tavuklarda, sığırlarda ve hatta balıklarda tek erkeğin çok sayıda dişiyi döllediği görülmektedir. Yani bu insanlara mahsus olmayıp, diğer canlılarda  da yaygın olarak gözüken biyolojik bir kanundur. Bilimin verilerini modalara feda eden topluluklar helak olmaktan kurtulamazlar.

c)Cinsel ilişki, kadın erkek arasında bir olay ve birliktelik olmakla kalmaz, doğacak çocuğun hukukunu da beraber getirir. Erkek kadınla birleşince kadın erkeğin hormonları ile sulanmakta ve kadının vücudu o erkekten gelen çocuğu büyütecek şekilde hazırlanmaktadır. Çocuk genetiği de anneye etki yaparak kadını kocasına benzetmektedir. Başka erkekle ilişki kurması halinde kadında hormon çatışması nedeniyle hastalık oluşabileceği gibi çocuğun da bünyesini bozar. Bu nedenle çocuğun korunması ve neslinin bilinmesi gerekir. Bu neslin bilinmesi kadının tek erkekle cinsi ilişki kurması ile sağlanır. Erkekler için olan mahsur, böyle hastalıklı kadınlarla cinsi ilişki kurup hastalık getirebileceğidir. Serbest cinsi ilişki erkek için de yasaktır. Sadece meşru evlenme de çokluk vardır. Nesebin tespiti için ve çocuğun sıhhatinin koruması için, doğduktan sonra çocuğun hukukunu koruyabilmek için de kadınlar için tek erkekle evlenme zorunluluğu vardır. Her kadına koca bulabilmemiz için de bir erkeğin çok kadınla evlenmesi gerekmektedir.

d)Bir kadın birden fazla erkekle cinsi ilişki kurmakla toplumsal anlamda bir yarar sağlanmamaktadır. Aksine, gerek kendisine gerekse nesle zarar vermektedir. Ama bir erkek değişik kadınlarla cinsi ilişki kurması halinde çocuk doğurup büyütme bakımından yüzde yüz verim alınmaktadır. Yaniiki erkeğin birer karısının olması ile, iki kadının bir kocasının olması arasında üreme bakımından bir fark yoktur. Savaşlarda erkeklerin çoğu ölmektedir. Kalan kadınlar bir erkekle çok olarak evlendirmezsek o topluluk uzun zaman kendisine gelemez ve sosyal çöküntü önlenemez.

 

    Bugünkü düzen nesli dejenere etmektedir:

a)İnsanlarda nüfus dengesi savaşlarla sağlanmaktadır. Savaş bozulmuş ve dejenere olmuş toplulukları ortadan kaldırır, yerine genç dinamik neslin üretilmesine zemin hazırlar. Eğer biz savaşı kaldırır da doğum kontrolü ile nüfusu denetlersek, topluluklarda dejenerasyon devam eder, sonunda insan nesli yok olmaya mahkum olur. Bu bakımdan doğum kontrolü yerine, çoğalan nesil iyi organize olarak yaşamak zorundadır. Çıkacak savaşlarla seleksiyon meydana gelir. Bu canlılar için Tanrı'nın koyduğu bir kuraldır. Bunu yapay olarak önleyemeyiz. Ancak yarışmayı, cehaleti yenmeye yöneltip denizlere, güneş sistemine ve uzaya açılma çabalarımız, nesilleri dejenere etmeden savaşı önleyebilir.

b)Doğum kontrolü yaparak az neslin dünyaya getirilmesi ve nesli tedavi edici tıbbi müdahalelerle yaşatmağa çalışmak nesli dejenere eder. Böylece hastalar yaşama şansını bulurlar, fakat diğer taraftan dinamik kişilerin yeryüzüne gelmesi önlenmiş olur. Bunun yerine doğum kontrolü değil, evlilik dışı ilişkiler yasaklanmalı, erkeklerin çok kadınla evlenmesine izin verilmeli ve erkeklerin eş bulabilmeleri için gayret sarf ederek güçlü erkeklerin neslinin ortaya çıkmasına imkan tanınmalıdır. Hayvanlarda dişi koşar, erkekler arkasına takılır. Yarışı kazanan dişiyi döller. İnsanlar, hastaları tedavi etmeli, sağlıklı insanların iş yaparak yeni nesiller üretmeleri için gayret göstermelidirler. Kapitalizmin hastalığı olarak, bir taraftan hastalığı üretmekte, diğer taraftan ise tedavi yerlerini oluşturmaktadır. Oysa tıbbın ve sağlık hizmetlerinin amacı sağlıklı nesil yetiştirmektir.

c)Monopol işletmelerde işçi olarak çalışan insanların, zihni ve bedeni serbestlikleri ortadan kalkmakta makine gibi iş yapmaktadırlar. İnsanlar insan olmaktan çıkıp adeta cansız varlığa dönüşmektedirler. Bu da zihni ve bedeni dejenerasyona götürmektedir. İşte liberalizme bunun için ihtiyaç vardır. Kişiler kendilerine zihni melekelerini faaliyete geçirerek iş bulmalıdırlar. Üretimde, buluşlarda yarış olmalıdır. Kadınlar bu yarışı kazananlarla evlenmelidirler. Bu da çok evliliği ortaya koymak, nafaka mükellefiyetini erkeklere yüklemekle olur. Liberalizmin olmadığı yerlerde dejenerasyon vardır.

d)Kapitalist ve sosyalist ülkelerde kişileri ailelerinden koparıp kendilerine hizmetçi kılmak için sosyal güvenlik kurumu icat edilmiştir. Böylece erkek veya kadın evlenip çocuk yetiştirme yükümlülüğünden kurtarılmıştır. Kadın ve erkek monopollerin işçisi haline getirilmiştir. Hayatı işçilikle garantiye alınan kişi evlenip aile kahrını çekmemekte ve aile saadetini bulamamaktadır. Bu nedenle sosyal güvenlik mutlak surette aileden geçmelidir. Emeklilik aileye katkı şeklinde olup aile müessesesini ortadan kaldırmamalıdır. Yoksa dejenere olmuş bir nesille karşılaşır ve insanlığı çökertiriz.

Aile müessesesi o kadar önemli bir müessesedir ki, insanlar devlet aşamasına gelmeden önce sosyal dayanışmayı gerçekleştirerek on binlerce yıl yaşamışlardır. Devlet aşamasına gelindiğinde de devlet aile müessesesini

zayıflatmamış, tam tersine ona destek olmuştur. Bu Roma'da da İslamiyet'te de böyledir. Aile müessesesinin dejenerasyonu kapitalizmin ve sosyalizmin ortaya çıkması ile olmuştur. İşçi bulmak için günlük kârı düşünen kapitalistler, çocuk yapma yerine işyerinde çalışmayı teşvik etmişlerdir. Kadın hakları dedikleri şey bunların kendilerine işçi bulma çabasından ibarettir. Sovyetleri tetkik edenler, kadınların ne halde olduklarını göreceklerdir.

Çocuk aile içinde doğacak ve ailesinin saadet nedeni olacaktır. Bir bakıma anne babanın sigortası bu çocuklardır. Onlar büyüyüp yaşlanınca çocukları onlara bakacaktır. Çocukları olmayan kimseler bir bakıma sigortasız kimselerdir. Bu sebepledir ki, herkes evlenip çocuk yapmak isteyecektir. Ancak bunu yapabilmesi için geliri fazla olmalıdır. Gelir elde edemezse, o takdirde evlenmesi zorlaşacaktır. Çocuklar doğsa bile yaşamaları zor olacaktır. Bu da dinamik bir neslin temelidir. İleride kendisine menfaati olacağını bilen anne ve baba çocuğunu ona göre sevecek ve ona bağlı olacaktır. Sevilen bir dünyada yetişen çocuk da dünyayı sevecek, insanlığı sevecek, mutlu hayat sürecektir. Oysa yetim büyüyen çocuklardaki ruhi depresyonu herkes bilmektedir.

Zengin olanlar çocuklarını sütannelerine vererek büyütürler. Bunlar daha çok köylerde yaşayan yoksul ailedirler. Bu yolla zenginlerin çocukları  ile fakirlerin çocukları beraber büyüyerek, soydan gelecek üstünlük ortadan kalkacaktır. Sütanneler aldıkları ücretle diğer çocuklarını da zenginler seviyesinde   büyüteceklerdir.   Çocuk   fakir   ailede   büyümekle   israfa alışmayacak hayat boyunca tutumlu yaşayacaktır. Sütanne ve kardeşler arasında akrabalık teessüs edeceği için topluluklarda sınıflaşma önlenmiş olacaktır. Görülüyor ki, adil düzen’de her şey bir makinenin dişleri gibidir. On binlerce yıl yapılan denemelerin sonunda ilmi olarak var olan sonuçlardır.

Kadın çocuklara bakacak ve ev işleri yapacaktır. Baba ise çalışıp eve nafaka getirecektir. Gerektiğinde askere gidip savaşacaktır. Çocukları anne-baba büyütecek, sonra onlar da kendi çocuklarını büyüteceklerdir. Ergin iken anne-babalarına bakacak ve yaşlanınca da çocukları kendilerine bakacaktır. Böylece aile içinde sosyallik sağlanmış olacaktır. Bununla beraber, topluluk bu görevleri ifa ederken aileleri kendi başlarına bırakmayacak, onların hadimi olarak onları destekleyecektir. Devlet aileyi kendisine işçi yetiştiren bir kaynak değil, kendisini aileye destek vermek için var olan bir müessese olarak sayacaktır. Burada demokrasi ile sosyallik dayanışmaktadır. Demokrasi halkın yönetimidir. Sosyallik ise devletin halk için çalışmasıdır.

Burada aile içi hukukla ilgili bir konuyu daha incelememiz gerekmektedir. Bu da akrabalık ilişkisidir. Çocuklara karşı görev anne ve babanındır. Anne ve babaya karşı görev ise çocuklara aittir. Anne ve babanın olmaması hallerinde veya çocukların bulunmaması hallerinde yakınlar arasında bu görevlerin yüklenilmesi gerekir. Bunun için şu esas kabul edilmektedir.

Annenin görevini; varsa anneannesi veya onun annesi yüklenecektir. Yoksa kızı, kızının kızı yüklenecektir. Bunlar da yoksa anadan kız kardeşleri yüklenecektir. Onlar da yoksa anadan kız kardeşlerinin kızları. Bunlar da yoksa en yakın kadın akraba bu görevi yüklenecektir.

Babanın görevini ise; babanın babası, yoksa onun babası yüklenecek, yoksa oğlu, yoksa oğlunun oğlu yüklenecektir. Sonra babadan erkek kardeşler, onlar da yoksa ataların babadan erkek kardeşleri, onlar da yoksa babadan kardeşlerin oğulları, babalık görevini yapacaklardır. Onlar da yoksa en yakın erkek akraba bu görevi yüklenmiş olacaktır. Böylece evlenen bir kimse sadece kendi gücüyle değil, anne ve babasının akrabalarının garantisi ile evlilik yapmaktadır, bu da sosyal güvenliğin kendisini oluşturmaktadır.

Her görev bir yetkiyi gerektirir. Öyleyse annenin çocuğu doğurup büyütme görevi yanında birtakım yetkileri olması gerekir. Çocuk annesinin yanında büyür, babasının çocuğu annesinin yanından ayırma yetkisi yoktur ve çocuğu aile içinde eğitmek de annenin görevi ve yetkisindedir. Buna karşılık çocuğu topluluk içinde temsil etmek ve çocuğa aile dışı eğitimi yaptırmak da babaya aittir. Evin içinde anne aile reisidir, evin dışında baba aile reisidir. Karşılıklı olarak istişare ile yükümlüdürler. Bütün yetkiler anne baba yoksa onların yerine geçenlere aittir.

Yakınlar birbirinin sorumlusu olduklarına göre ölenin malları da yakınlara kalmaktadır. Bu miras da aynı şekilde bölüşülmektedir. Miras iki maksatla bölüşülür. Biri soyun devamı içindir. Yani çocuklara kalacaktır. Diğeri ise yakınlık dolayısıyladır. Yarısı çocuklara bırakılır, diğer yarısı ise yakın akrabalara aittir. Çocukların dışında yakın akraba olarak üç kişi kabul edilmiştir. Anne, baba ve eş. Üçe bölünerek her birine altıda bir verilir. Bunlardan daha önce ölenlerin payları ise ölenin çocuklarına kalır, daha önce ölenlerin mirasçılarına kalmaz. Yakınlık mirasında erkekle kadının payları arasında bir fark gözetilmez.

Çocukların mirasında ise, erkekler kuracakları ailenin mali yükümlülüklerini yükleneceklerinden ve kadınların evlenmeleri halinde ekonomik sorunları olmayacaklarından kızların iki mislini alırlar. Böylece ailenin mali mükellefiyeti erkek akrabalara yüklenmiş olmaktadır. Bu sebeplerle erkeklerin alacakları pay tüm payın üçte birinden az olmamalıdır. Eğer bir kız varsa terekenin yarısını alır. Birden fazla kız varsa terekenin üçte ikisini alırlar.

Ölenin çocukları yoksa çocuklarının yerine anne babası geçer ve bu takdirde anneye üçte bir ve babaya üçte iki verilir. Şayet anne ve babaları ölmüşse miras kardeşler arasında bölüşülür. Şöyle ki, ananın payını anadan kardeşler, babanın payını, babadan kardeşler alırlar. Hem anne hem babadan kardeşler iseler, her ikisine de katılırlar. Ancak annenin payı yakınlık payı olduğu için kız ve erkek eşit olarak bölüşürler. Babanın payını ise bir vekili olarak bölüşürler. Şayet anadan kardeş bir tane ise altıda bir alır.

Şimdi buradaki miras taksimatı bir çözüm önerisidir. Hiçbir zaman bağlayıcı değildir. Her bucak kendi hukukunu kendisi düzenler ve orada yaşayanların mirası onların hukukuna göre çözülür. Bizim önerdiğimiz bu çözümün dayandığı iki ilke vardır; biri sosyal dayanışmanın aile ve yakınları arasında çözülmesi ilkesi, diğeri de aile içi işbölümü ilkesidir. Kadının doğurma ve büyütme görevi, erkeğin de nafaka ve savunma görevi. Bu ilkeleri de her bucak kabul edecektir, anlamında değildir. Kendileri başka türlü problemlerini çözmüş olabilirler. Biz problemlerin çözümünde hiç olmazsa bir varyantını göstermek suretiyle, çözümsüzlüğün olmadığını ortaya koyuyoruz.

Aile müessesesinin boşanmanın kolaylığı ile ayakta tutulması gerektiğini baştan belirtmiştik. Ancak boşanma kolaylığının zinaya dönüşmemesi gerekir. Herkes istediği zaman evlenip istediği zaman ayrılabilse serbest cinsi ilişkiden farkı kalmaz. Boşanmalarda bazı düzenlemelerin yapılması zorunludur. Bunları şöyle sıralayabiliriz.

a)Cinsi ilişki kuracak kimseler önce akit yapıp bunu yazılı hale getirmeli ve en az iki nüsha tanzim ederek, birbirine vermelidirler.

           b)Kadının bu akdi yapabilmesi için, eski eşinden ayrılmışsa üç ay, eski eşi ölmüşse 128 gün geçmiş olması ve hamile olmaması gerekir.

c)Kadın için en az altı aylık ücret takdir edilmelidir ve bu ücret resmi ücretten az olmamalıdır. Bu ücret kadının yemesi, giyinmesi, barınması ve dolaşması masraflarını içermelidir.

d)Çocuğun doğması halinde çocuk babaya ait olup tüm bakım yükümlülüğünü üstlenir. Bu akit devam ettiği müddetçe kadın başka bir erkekle birleşemez. Erkek de dört eşten fazlasıyla birleşemez. Erkek gecelerini eşit olarak bölüştürmekle yükümlüdür.

e)Gerek çocuk ile nesep, gerekse kadının yakınları ile nesep akrabalığı doğar ve evlenme yasakları ortaya çıkar.

f)Çocuklar, babalarına varis olurlar ancak eşler birbirine varis olmazlar. Bu tür evlilikler geçici olarak yapılır. Ancak kadın ayrıldıktan sonra mutlaka iddetini beklemesi gerekir.

g)Bu evliliğe taraflardan biri her zaman son verebilir. Karşılıklı olarak herhangi bir tazminat ödemezler. Ayrılıp tekrar birleşmeleri halinde altı aylık ücret yeniden doğar. Böylece birleşmeler zinaya dönüşmemiş olur. Dört eşten fazlası ile birleşememe yasağı kadının iddeti içinde de devam eder. Burada yapılan serbest cinsi ilişkilerin düzenlenmesidir. Hukukunu ortaya koymaktır. Bu ilişkiler asıl evlilik değildir. Asıl evlilik, yine nikah akdi ile olur. Bu akitte önemli olan boşanma tazminatının konmasıdır. Boşanma erkek ve kadın için serbest olmalıdır. Ancak boşanma erkekten meydana gelmiş ve kadının kusuru yoksa boşanma tazminatının tamamını ödemek zorundadır. Eğer, boşanma talebi kadın tarafından gelmiş ise, kocada kusur yoksa, aldığı boşanma tazminatını kadın iade edecektir. Kadın kendi mal varlığından boşanma tazminatı ödemez. Evliliği zorlaştırmamak için boşanma tazminatının ertelenmesi mümkündür. Kadın isterse peşin alabilir. Ertelenen bir boşanma tazminatını boşanma olmadan kadın ancak miras taksimi esnasında icra ile alabilir. Varisleri de alır. Eşler arasında kusur üzerinde ihtilaf olursa hakemlere gider ve hakemler gerekli kararı alırlar. Boşanma tazminatı olmadan da nikah yapılabilir. Ancak sonradan bunun hakemlerce takdir edilmesi gerekir. Şayet kadın boşanmadan önce ölmüşse, artık verilen veya takdir edilen boşanma tazminatı geri alınmaz, kadının mirası altıda birden sekizde bire düşer, erkeğin mirası ise altıda birden dörtte bire yükselir. Yani karı koca arasında mirasta yarılanma vardır, ancak bu kadın veya erkek olmasından dolayı değil, kadının boşanma tazminatını iade etmemiş olmasından dolayıdır. İşte kadın lehine konan boşanma tazminatı hem kadının mali durumunu garanti altına almakta hem de erkeklerin istedikleri zaman kadınları boşamaları önlenmektedir. Görülüyor ki, sosyallik bütünü ile aile ve yakınlar arasında çözülmektedir. Ancak bunu yeterli olması için ailenin takviye edilmesi gerekmektedir. Şüphesiz bu önce iş imkanlarının sağlanması ile mümkündür ki, bu da çalışma kredisi ile sağlanmaktadır. Diğer taraftan çalışamayan veya çalışmayanlara da hakları olan yeryüzünün birleşik kira paylarını bölüştürüp vermekle mümkün olacaktır. Bunun için sosyal müesseseler oluşmuştur. Sosyal hakların aile içinde düzenlendiği ve sosyal güvenliğin aile hukuku içinde toplandığını daha önce anlatmıştık. Şimdi de devletin sosyal olması üzerinde durmak istiyoruz. Devletin sosyal olmasında temel ilke kamu hizmetlerinin kesinlikle ücretsiz olmasıdır. Devlet üretim yapan yerlerden verdiği kredi ve hizmet karşılığı kamu payı alır. Bu aynı zamanda toprak kirasıdır. Ondan sonra aldığı bu kamu payı karşılığı kamu hizmetlerini karşılıksız yapar. İşte sosyalliğin temeli budur. Kamu hizmetlerinin neler olduğunu daha önce belirtmiştik. Şimdi bunları sosyal yönüyle ele alacağız. Sosyallik yalnız tüketimde değil, üretimde de söz konusudur. Herkes iş yapabilmeli, insanlar işsiz olmamalıdır. Bu sosyal güvenliğin temelidir. Çalışanlara iş temin eder, aile için de nafaka mükellefiyeti getirirsek sosyal güvenlik temin edilmiş olur. Çalışamayanların veya gelirleri az olanların da gelirleri takviye edilecek olursa sosyal güvenlik büyük ölçüde sağlanmış olur. Kamu hizmetlerinin tanımını "ekonomik olmayan tüm hizmetler" şeklinde yapabiliriz. Ekonomik işler depo edilebilen, malların üretilmesidir. Mal denince ağırlığı olan şeylerdir. Bu tanımın içinde para, keşifler ve hizmetler girmemektedir. Taşınmazların tasnifinde ise eğer taşınmaz üretim yapıyorsa ekonomik faaliyettir. Bunların inşasında kamu payı alınmaktadır.

a)Toprak, inşaat veya ziraat yapacaklara satılır, elde edilen karşılıkla altyapı yapılır. Toprak bedelinin yarısı site içi altyapısına harcanır. Diğer yarısının beşte biri site dışı altyapıya, beşte biri bucak altyapısına, beşte biri il altyapısına, beşte biri ülke altyapısına ve beşte biri de insanlık altyapısına harcanır. Bunların bakım ve onarımları da bunlar için oluşturulan vakıflarla sağlanır. Böylece tüm altyapı hizmetleri herkese tamamen karşılıksız yapılır. Yol, tünel, demiryolu, rıhtım hava meydanları tüm araçlara ve yolculara parasızdır. Gümrükler ve vizeler de olmayınca sosyallik sağlanmış olur. Su elektrik, gaz, ısıtma, telefon, elektrik, kanalizasyon, atık su gibi tüm alt yapı tesisleri kirasız olarak kullanılabilir. Bu tesislerden, hem halk yani tüketiciler, hem iş yerleri karşılıksız yararlanır. Elektrik üreticileri şebekeye elektriği verip istedikleri yerden alabilecekler. Kişiler eşyalarını ambara verecek, istedikleri yerde alacaklar. Bütün bunlar, hizmetlerin tamamen parasız olması ile gerçekleşecektir. Askerlik hizmetleri yapılırken buralar da istihdam edilecek ve her çeşit mal taşıma ve ulaşım karşılıksız olacaktır. Bu sayede ordu devamlı eğitimde ve savaş için hazırlık içinde bulunur.

b)Elektrik, su, gaz, ve ısıtma gibi yardımcı maddeler, üretim
yapanlara ürettikleri mal oranında bedelsiz verilir. Halka ise belli bir miktarı
parasız verilir, vasattan fazla harcayanlardan ücret alınır. Böylece kimse
yaşamak için haraca bağlanmamış olur.

c)Her bucakta oradaki ekonomik seviyeye göre asgari mesken inşa
edilecek, bu meskenlerde isteyenler kirasız oturacaklardır. Evi olmayanlar
mağdur olmayacaklardır.

d)Kentlerde imarethaneler, yollarda kervansaraylar açılacak ve
herkese imkanlar nispetinde bir çeşit yemek verilecek, gün gün yemek çeşidi
değişecek, buraya herkes gelip yiyebilecek, hasılı asgari hayata razı olan
herkese yaşama imkanı parasız sağlanacaktır. Kimse yoksulluk sebebiyle aç
ve evsiz bırakılmayacaktır. Bu hizmetleri ile Marx'ın komünizmi,
önerdiğimiz Adil Düzen ile sağlanmaktadır ve böylece tüm sosyal haklar
garanti altına alınmaktadır. İnsanlar buralarda yaşamayı hiçbir zaman arzu
etmeyecekleri için herkes çalışıp daha yüksek hayatı yaşama imkanına sahip
olacaktır. Bu liberalliğin ve kapitalist sistemin avantajlı yönleridir.

TEMEL SOSYAL VAKIFLAR

a)Fakirler: Bunlar bir bucakta veya ilde servetleri vasat servetin altında olanlardır. Zenginler ise vasat servetin üstünde servete sahip olanlardır. Her zengin likit sermayenin % 2,5'unu her yıl kamuya verir. Kamu da bunları fakirlere bölüştürür. Bucak ayrı, il ayrı olarak bunları bölüştüreceği için bazıları tam, bazıları yarım pay almış olurlar. Bu yolla bucaklar arası dengesizlik de giderilir. İl içinde fakir olan bucaklar zengin olanlardan daha fazla pay alır. Serveti herkes kendisi beyan eder. Buna göre kredi alacağı için doğru beyanda bulunmak kendi lehine olur. Bakınız burada verginin zorla alınmamış olmasından dolayı liberallik ama vergi alındığından sosyallik sağlanmış olur.

b)Yoksullar: Bucak, il ve ülkede gelirleri vasat gelirin yarısından az olanlardır. Böylece çalışmadan da gelir temin etme imkanına sahiptirler. Her üç yerde yani bucak, il ve ülkede yoksul olanlar üç defa yoksulluk, iki de fakirlikten beş kamu payı alırlar. Böylece halk fakirlik bakımından beş sınıfa ayrılır. En çok alan en az alanın beş misli pay alır. Tabii bu iller arası dengesizliği de giderecektir.

c)Kamu hizmetlileri: Kamu hizmetleri karşılığı pay alacaklar. Herkesin ehliyetine göre kamu hizmeti yapma hakkı vardır. Kamu hizmeti yapanlar başka işleri de yapabilirler. Yani herkesin dört çeşit mesleği olabilecek. Sanayi, zirai, inşai ve kamu hizmetleri yapabilecektir. Kamu hizmetlileri kendilerine başvuru olursa hizmet yapacaklar, yoksa geçimleri kamu hizmetinden olmayacaktır. Kamu hizmeti yapanlar karşılığını kamu bütçesinden alacaklarından tüm kamu hizmetleri ücretsiz olacak. Tüm sağlık hizmetleri, berberlik dahil karşılıksız yapılacak. Evlerin ve makinelerin bakımları karşılıksız yapılacak. Bunlar kamu hizmetlerinden karşılanacaktır. Kişi isterse mesaisinin ağırlığını kamu hizmetine kaydırabilecek, isterse özel işi tercih edecek, yani sosyallikle liberallik birlikte yürütülecek. Gereksiz yerde yasaklamalar olmayacak. Ehliyeti olan herkes kamu hizmeti yapabilecek. Bunlar paylarını il ve bucak bütçelerinden alacaklar. Ülke ve insanlıkta çalışanlar ise ilçelerde hizmet verenlerin müşavirleri  olduklarından paylarını ilçe hizmetlerinden alacaklardır.

            e)Sanatçılar ve müşavirler: Kamudan pay alacaklardır. İlim ve sanat yapanların, ilmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma ortaklıkları sorumlularının giderleri kamu bütçesinden karşılanacak; tazminatlar ise dayanışma ortakları arasında bölüşülecektir. Bunlar da payları bucak ve il bütçelerinden ve ayrıca ülkede ve insanlıkta müşavir oldukları ilçede hizmet verenlerden alacaklardır.

f)Yetimler: Ülkede ve ilde yetimlere pay verilecektir. Yetimlerin malları yetimlere bakacak kimselere teslim edilecek, veli bu mallardan yararlanabilecek ama aslına dokunmayacaktır. Yetimlerin geçimi ise kamu payından karşılanacaktır. Doğuştan sakat olanlar da yetim hükmündedir, aynı haklara sahiptir. Böylece özürlüler problemi de çözülecektir. Özürlü çocuğa sahip olanlar devletten maaş alacaklardır.

g)Emekliler: Yaşlılar çalışamaz hale gelince kendilerini emekli ederler ve kredi alamazlar. Kredisiz çalışmaya devam edebilirler. Borçlanma ehliyetlerini de kaybederler. Bunlar da paylarını il ve ülke bütçelerinden alırlar. Bu kişiler bakıma muhtaç iseler malları tevkif edilerek velilere verilir. Onlar işletir ve bakarlar. Maaşları da bakımını yapan kadın akrabalarına verilir. Böylece yaşlı yakınlarına bakanlar ek gelir temin etmiş olurlar. Bunu yapan karısı olabilir. Böylece sağlam yaşlı kadınlar bu tür yaşlı erkeklerle evlenerek kendilerine gelir sağlayabilir. Sonradan hastalanıp sakat kalanlar da yaşlılar sınıfına girer. Bu, bugünkü yaşlılık emekliliğine tekabül etmektedir. Yaşlılık aidatı, resmi ücretlerle belirlenir.

h)Turistler: Herkesin seyahat hakkı vardır. Kişilere karşılıksız
seyahat etme kuponları verilir. İstedikleri araçlara binerek seyahat
yapabilirler. Kuponlar dışarıdan davet edilen misafirlere de kullandırılabilir.
Bütçenin bu faslı sanat ve ilmi ehliyete göre belirlenir. Görülüyor ki, bugün
turizm gelir kaynağı olarak düşünülüyor; Adil Düzen'de ise gelir kaynağı
değil, gider kaynağı olarak düzenlenecektir.

i)Ulaşım: Bucak ve illerde altyapı hizmetlerini görmek için
kamudan pay ayrılır ve taşımacılık karşılıksız yapılır. Yani kuponlarla
yapılır. Bu yalnız insan için değil; eşya için de böyledir. Üretici ürettiği malı
istediği yere bedelsiz gönderebilir. Böylece tüm ülke ve dünya tek beden
gibi olur. Bu iller için de geçerlidir. Ayrıca bunlar için vakıflar tesis edilerek
daha iyi hizmet verilmesi sağlanır.

j)Vakıflar: Kamu hizmetlerinin görülmesi için vakıflar kurulur. Vakıfların hayriyeleri, yani hizmet yerleri olur; galliyeleri yani gelirlik yerleri olur. Böylece tüm kamu hizmetleri karşılıksız yapılır. İşte sosyal devletten kastımız budur. Kimsenin hayat seviyesi vasat seviyenin yarısının altına düşmemelidir.

KAMU HİZMETLERİNDE SOSYALLİK

İnsan döllendiği andan itibaren başlayıp ölünceye kadar birçok olayla karşılaşmakta ve bunlar kayda geçmektedir. Sağlık, eğitim, öğretim, askerlik, adli sicilleri gibi birçok sicil tutulmaktadır. Aleyhine şikayetler yapılmakta, kendisi şikayetlerde bulunmakta, davalı, davacı, tanık olmaktadır. Kendisine mektuplar gelmekte, kendisi mektuplar yazmakta. Evlenmeler yapmaktadır. Bütün bunlar tek sicil dosyasında toplanacaktır. Bu kamu hizmeti olarak yapılacaktır.

            1)İlçelerde örneğin, ona yakın nüfus hizmetlisi bulunacak ve her nüfus hizmetlisinin köylerde temsilcileri olacaktır. Kişi bütün kayıtları köyündeki temsilcisine teslim edecek o da ilçedeki nüfus hizmetlisine verecektir. Kişi kendi istediği nüfus hizmetlisine kayıt yaptıracaktır. Kişilerin kendilerine ait tüm kayıtlar kendisine açık ama başkalarına kapalı olacaktır. Kişiye gizli sicil tutulması yasaklanacaktır. Bu tür kayıtlar, kişinin özel kayıtlarına dayanacaktır.

2)İnsan hayat boyunca borçlanır ve alacaklı olur. Borç ve alacak kayıtları zimmet muhasebesinde tutulacaktır. Zimmet muhasebesi açık olacak, isteyen herkes görebilecektir.

3)Envanter muhasebesi ise kişinin mülkiyetinde bulunan değerlerin kaydedilmesidir. Kişinin mevcut para ve mallarının akışı bu muhasebede görülür. Bu muhasebe de açık olacak. Bununla kişi malvarlığını tespit etmektedir. Böylece kredileşme imkanına sahip olacak. Bu muhasebe de açık olacaktır.

4)Toprakların, evlerin, araçların ve makinelerin de sicilleri
tutulacak, bakım ve arıza kayıtları ve yaptıkları işler, zilyetleri tespit
edilecektir. Böylece kişinin sağlığı gibi bunların tamir, bakımı ile ilgili tüm
kayıtları burada tutulacaktır.

5)Kişi ilmi eğitimini alacak, danışman bulundurmakla "teminatlı görüş" alacaktır. Ayrıca teminatlı ehliyeti olacaktır. Teminatlı görüşlerden dolayı bir zarara uğrarsa bunu ilmi dayanışma ortaklığı ödeyecektir. İlmi bilgiler edinmek için dershanelerden, laboratuarlardan, kütüphanelerden, bilgisayardan ve video salonlarında yararlanılacak. Bunun için hiçbir ücret ödenmeyecektir. Her yıl imtihanlar yapılacak, başarılı olanların başarı derecesine göre mesleki derecesi yükseltilecektir. Kişiler ilmi çalışmalarını, ömürlerinin sonuna kadar sürdürebileceklerdir. Böylece yararlanma haklarını her zaman kullanabileceklerdir.

6)İstediği mabetlere katılarak dini ibadet yapabilecek ve ahlaki eğitim görebilecektir. Ahlaki tezkiye yapılarak teminatlı ehliyet alacak. Bu hizmetlerden dolayı kendisinden herhangi bir ücret alınmayacak. Böylece dinler, sermayenin sömürüsünden kurtarılacaktır.

7)Kişi mesleki eğitime tabi tutulacak, çalıştırılarak mesleki ehliyet verilecek. Bu da teminatlı olacak. Bu sayede kişi hem kolay iş bulabilecekhem de topluluk içinde üretimin kalitesinin yükselmesine katkıda bulunacak. işverenler, teminatlı eğitilmiş personel bulmakla kaygısız üretim yapabilecek. Kişi eğitim ve teminat belgesi için herhangi bir ödeme yapmayacaktır.

8)Kişi, siyasi bakımdan eğitilerek savaşa hazırlanacaktır. Afetlere ve olaylara karşı savunma öğretilecek ve askeri ehliyet verilecek. Kendisi suç işlerse tazminat kısmını siyasi dayanışma ortaklığı ödeyecek. Mağdurların hakkını da siyasi dayanışma ortaklığı koruyacak. Bunun için bir ücret alınmayacaktır.

9)Herkesin okuma ve yazma hakkı vardır. Kişilere basın kuponları verilecek, istediği basını alma ve izleme imkanı olacak. Herkesin bir yazıcısı olacak ve yazmak istediği konuları ona yazdıracak. Ayrıca her yıl basın yarışması olacak ve herkes yazıları ile bu yarışmalara katılabilecek ve ödülden pay alacaktır.

10)Herkesin sanat etkinliğine katılma hakkı vardır. Verilen kuponla
resim ve bant alabilecek isterse tiyatroya veya sinemaya gidebilecek. Her yıl

      sanat yarışmaları düzenlenecek, kişiler bu yarışmalara katılabilecektir.

            11)Herkesin dolaşma hakkı olacak. Kendisine seyahat kuponu

verilecek, bununla istediği yerde seyahat yapabilecektir. Ayrıca üretilen

  mallar da kamu tarafından taşınacak. Satın almak istediği malın senediniborsadan alacak, mağazaya vererek malın teslimini isteyecektir. Bu nakliye firmasından ambardan alınıp kişinin köy veya ocağına teslim edilecek.

12)Herkes haberleşme kuponu verilecek ve istediği yerle masrafsız görüşme imkanı olacaktır. Ayrıca spor kuponları verilecek isteyen istediği spor karşılaşmasını seyredebilecektir. Spor yarışlarına halk katılacak, başarı nispetinde ödüller alabilecektir.

13)Herkes ürettiği malı, kamu ambarına teslim edecek karşılığında hamiline yazılı belge alacak, bunu istediği yerde satabilecek. Böylece malı koruma ve taşıma külfeti olmayacak. Son olarak o malı kullanmak isteyen kimseye yerinde teslim edilecek.

         14)Elinde bulunan nakit ve senetleri bankalara teslim edecek, bunun için ücret ödemeyecek, faiz de almayacak. Ancak buna karşılık kredi alma hakkına sahip olacak. Tüm transferler de ücretsiz olacak. Para taşıma ve koruma külfetinden kurtulacak, ayrıca kredi kullanma hakkı doğacak. Her zaman senetlerini satıp alabilecek. Alış satış arasında farklı fiyatlar olmayacak. Aynı şekilde altın ve dövizler de karsız alınıp satılacak.

15)Bilgi toplama merkezleri kurulacak ve her türlü bilgiler burada arşivlenecek. Halk bunlardan ücretsiz yararlanabilecek. Herkes kendi araştırmacısına istediği konuda araştırma yaptırabilecek. Her yıl bilgi yarışmaları açılacak ve herkes aldığı dereceye göre mükafat alacak.

16)Uyarı merkezleri olacak, sokakta sağda solda yapılan hatalar hatırlatılacak ve hata yapanlar hatadan korunmaya çalışılacaktır. Ayrıca birine bir şey tebliğ etmek isteyen tebliğcisi aracılığı ile duyurabilecektir. Bu hizmetler yurttaşlara ücretsiz olacaktır. Hatalar üzerine yapılan ihtarlar, kişilerin dosyalarında yer alacak. Kişi kendi dosyası ile savunma yapabilecektir.

17)Yapıların, makinelerin, tesislerin, arazilerin her türlü plan ve şemaları kamu tarafından yapılıp halka kağıt parası ile satılacak. Patent hakkı veya plan telif hakkı söz konusu olmayacaktır. Plan ve buluşlar kamu tarafından alınıp halkın parasız yararlanmasına imkan verilecektir. Haritalar da böyle olacak, herkes bunlardan yararlanacaktır. Askeri yerlerin haritaları müstesnadır.

18)Halkın sağlığı ve beslenmesi kamu tarafından yapılacak, ilaç ve tedavi bedava olacak. Herkesin bir doktoru olacak, o doktor gerekirse hastanelere gönderecektir. Herkesin periyodik muayeneleri yapılacaktır. Çevre kirliliği ile bu sağlık vakıfları ilgilenecek. İşyerlerine hizmet götürecekler. Kirlilikle mücadele yükümlülüğü işyerlerinden kaldırılacaktır.

19)Herkesin araçları, evlerinin bakımı kamu tarafından yapılacaktır. Sadece parça bedeli alınacaktır. Araç satılırken bakım bedeli toptan alınmış olacaktır. Bakım teminatlı olacaktır. Aracın sebebiyet verdiği kazalar, bakım dayanışma ortaklığı tarafından ödenecektir.

20)Güvenlik ve bekçilik kamuya ait olacak, bir şeyin gasp edilmesi veya çalınması halinde kamu tarafından karşılanacak. Bunlar bucaklarda koruma, illerde güvenlik ve ülkede ordu tarafından sağlanacaktır.

21)Çıkacak ihtilaflar, başkanlar tarafından çözülecektir. İş
aksamadan devam edecektir. Gerekli talimatları başkanlar çıkarabilecektir.

Kişi acilen işini başkanla halledecektir. Başkanın verdiği karardan dolayı mağdur olduğunu düşünen, hakemlere gidecektir. Başkanın kararları ile doğan zararlar hakemlerce giderilecektir.

22)Her türlü sözleşmeler serbesttir. Mevzuat sözleşmelerden oluşur. Sözleşmeleri tanzim kamu hizmetlerindendir ve ücretsizdir. Böylece usulüne göre tanzim edilen sözleşmeler topluluğu yönetecektir.

23)Herkes ürettiği malları kontrol ettirir ve vakıf ambara teslim eder. Bundan sonra artık o malın hiçbir şeyinden sorumlu değildir. Bozukluk kontrol esnasında olmuşsa kontrolün dayanışma ortaklığı; ambarda olmuşsa ambarcının dayanışma ortaklığı öder. Nakliye esnasında bozulursa taşımacıların akilesi öder.

24)Soruşturma yaptırma da yine herkesin hakkıdır. Bir olayı tespit ettirmek isteyen kimse siyasi dayanışma ortaklığı başkanına başvurur o da soruşturmacılarını görevlendirir ve gerçekler tespit edilir. Sonra mahkeme dahil, bunu kişi istediği yerde kullanır. Bu hizmetler de karşılıksızdır.

           25)Herkes her zaman mağdur olduğunu iddia ederek hakemlere
 gidebilir. Bu hususta hakemlerden birini haklılığına ikna edebilmelidir. İki
 taraf hakemlerini seçer. Başhakemi de tarafların hakemleri seçer ve bu

 heyetin verdiği karar kesindir.  Sonra soruşturmacılar veya hakemler                        aleyhine dava açabilir. Haksız bulunursa soruşturmacı veya hakemin dayanışma ortaklığı bütün zararları öder.

İşte sosyallik primli sigorta ile değil, yukarıdan beri anlattığımız sosyal müesseselerle olur. Bunların kaynağı nasıl bulunacak? Bunun cevabı çok basittir. Genel hizmetler normal faaliyetin % kaçı ise, vergi o nispette yüklenir. Bizim görüşümüz bunun beşte bir ile yeteceğidir. Pilot bölgelerde denemeler yapılarak değiştirilebilir.

İşletmeler bu yirmi beş hizmeti, istedikleri kamu hizmetlilerine verir. Bu hizmetlilere kamu payından pay dağıtılır. Bir o kadarı da merkezde toplanır ve halka hizmet verenlere bölüştürülür. Böylece kamu hizmeti dengeli bir şekilde yürütülür. Kamu hizmeti yapanlar serbest iş de yapabilir. Bu nedenle kaynak her zaman yeterli olacaktır. Çünkü gelir kamu gelirleri, kamu giderleri kadar olacak. Ortaklık sistemi budur. Tüm kamu görevlileri aralarında ortak olduğu gibi üretim işletmelerine de kamu ortaktır.