YENİ ANAYASAYA GEÇİŞ ÖNERİSİ karagülle-akdemir
Süleyman Karagülle
1398 Okunma
18-İKİNCİ BÖLÜM-SAYFA247-302

''hakemlerden oluşan''

İnsanlar, başlangıçta göçebe hayatı yaşıyorlardı. Üretim ve tüketim kolektifti. Topluluk büyüdükçe bölünüp ayrıldı. Bu olayın benzeri arılarda da görülmektedir.

Mallar ve kişiler ayrılır, ayrı göç topluluğu oluşurdu. Her topluluğun bir başı vardı. Bu baş sağ iken "ata" olurdu. Ölünce yerine büyük kardeş geçerdi. Hatta ölmeden önce de topluluk içinde yaşa dayalı bir hiyerarşi vardı. Topluluk içinde büyüklerin sözü geçerdi. Genellikle işlerin görüşülmesinde başlangıçta kadın-erkek katılır, son söz büyüğün olurdu. Avcılık dönemine geçilince kadınlar evlerde kaldılar ve av işlerindeki görüşmelere katılamadılar ve ev işleri yapmaya başladılar.

Anlaşmazlıkları topluluğun büyükleri çözerdi. Büyüklerin ceza verme hakları vardı. Kadın olsun, erkek olsun büyüklere el kalkmazdı. Bugün hala bu gelenekle yaşanmaktadır. Doğu halklarında henüz büyük aile geleneği sürmektedir. Büyüklere saygı önemli terbiye geleneğidir. Batı sanayi toplumunda ise bu saygı işverene karşı oluşturulmuştur. Sosyalizmin gelişmesi ile bu saygı da kalkmıştır. Çağımızda genellikle insanları çıkar ve korku faktörleri bir araya getirmektedir ve topluluklar böyle oluşmaktadır. Sopa veya açlık korkusu bugün Batı'nın sosyal yapısını oluşturmaktadır.

Yerleşik hayata geçildiğinde göçebe yaşam modeli büyük ölçüde terk edildi. Göçebe halk köylere saldırarak yağmalamaya başladı. Bunlardan korunmak için kolluk kuvvetleri oluşturuldu. Kentler, sonra da merkezi kentler oluşmaya başladı. Nihayet devletler kuruldu. Bu gelişme sosyal yapıda ve örgütlenmede değişiklik yaptı. Dışa karşı savunmak üzere oluşturulan güçler halkı da disipline edip hakimiyeti altına aldı. Böylece örgütlenmiş kamu düzeni ortaya çıktı.

Başlangıçta bir köyde anlaşmazlık olduğunda tarafların yakınları bir araya gelir, köy odasında veya meydanında tartışmaya başlardı. Genellikle herkes birbirinin yakını olduğu için tarafları barıştırmaya çalışırlardı. Taraflar tartışır, tartışır sonunda topluluk "haklı kim" "haksız kim" kanaatine varırdı. Bugün ABD'de uygulanan jüri sistemi bu geleneğin bir devamıdır. Ancak bu kanaat oylamayla değil oybirliği ile olurdu.

                Tartışmalara taraflardan çok, tarafların yakınları katılır, onlar iddia veya savunma yaparlardı. Son karar için iki kişi seçilirdi. Önerilen kişi, tarafsız olamayacaksa davadan çekilirdi. Sonunda ikisinin de akrabası olan veya ikisinin de akrabası olmayan iki kişi belirlenirdi. Bu iki kişi köyün aynı zamanda en akıllı ve bilgili yahut etkili kişileri olurdu.

Köylerde genellikle otorite kuvvete dayanmazdı. Köy ileri gelenlerinin ya ilmi veya sanatı gibi akıllı olduğunu gösteren bir mahareti olur halk onları sayardı ya da zengin olurdu. Zenginlik ise halka verdiği hizmetle olurdu. Bilhassa evine misafir etme, yemek yedirme zenginliğin alameti sayılırdı. Bunlara "ağa" denirdi. Ağaların misafir odaları olur, gelen misafirler orada konuk edilirdi. Kişilerin zenginlik dereceleri evlerindeki misafir yatak sayısıyla ölçülürdü. Daha merkezi yerde olup daha fazla servet sahibi olanlar ise devamlı yemek yenen odalara sahip olup her gün gelenlere geçenlere yemek verilirdi. "Gelen geçen hanı oldu" tabiri buradan kalmadır. Sonraları bu tür hizmetler gözden düştü.

Köydeki oda sahiplerine "ağa", kentteki "han" sahiplerine "bey" denmiştir. "Han" kelimesi "kon" kelimesinin değişmiş şeklidir. Konak Farsçaya hane olarak geçmiştir. Han, saray anlamına geldiği gibi hükümdar anlamına da gelir. Yani büyük konuk evi sahibi demektir. Türklerde ilk defa bu usulü Hunlular uygulamıştır. Hun imparatorluğu Han imparatorluğu demektir. Görülüyor ki, devlet hükmeden bir örgüt olarak ortaya çıkmamıştır, hizmet eden bir örgüt olarak ortaya çıkmıştır.

Göçebe halinde yaşayan topluluklar, su almak ve değişik ihtiyaçları gidermek için su kenarlarına gelirlerdi. Su kenarlarında çadır kuran varlıklı kimseler bunları konuk ederdi. İşte göçebe topluluklarda bu yerlere konak denmiştir. Sonraları bunlar kervansaraylara dönüşmüştür. Konaklarda halka hizmet veren kimselere Hakan veya Han denmeye başlandı.

Hanlar yalnız halka yemek ve barınmalarına hizmet etmekle kalmaz aynı zamanda o çevredeki güvenliği de sağlarlardı. Kendilerinin belirlediği çevreleri vardı. Oraların güvenliğini sağlarlardı. Oraya girenlere bir zarar gelse kendilerine zarar gelmiş gibi savunurlardı. Hanların bu gücü elde etmeleri çevredeki insanların onları desteklemesi ile olurdu. Konuklar aynı zamanda hediyeler getirirlerdi. Para ile mübadele edilmez ama hediyeleşme olurdu. Tabii hediye herkesin kendi takdir ve imkanına kalmış bir şeydi.

                   İskitlerden başlayıp Hunlarda oluşan bu sistemin başka bir özelliği de hanların beyleri kendilerine zorla tabi kılmaları idi. Beyler hanlara ister istemez bağlanırlardı. Hanlara bir vergi verirlerdi ve hanlar da onları korurdu. Hanlar beylerin iç işlerine asla karışmazdı. Beyler kendi iç işlerinde tamamen serbest idiler. Beyler de ağaların işlerine karışmazlardı. Bize göre bugün iller ve bucaklar bu yerinden yönetim sistemine göre oluşturulmalıdır.

Demek ki toplulukta otorite halkın takdirini kazanmakla oluşur. Sonra güç, suçluları ve ayrılanları cezalandırma şekline dönüştürülerek kuvvetle varlığını korumaya başlar. Köylerde hakemlik yapacak kişiler sosyal statülerini korumak için adaletle hükmetmek zorunda idiler. Hakemler oluşmadan önce zaten topluluk tarafından kararlar alınmış ve hükme bağlanmış olurdu. Tarafların seçtiği iki kişi bu oluşmuş kanaati ifade ederdi. Sorun da çözülürdü. İki kişinin kararına uymayanlar ise topluluk tarafından dışlanırdı.

Zamanla topluluk bozulmaya başlar ve dışlanma olayı kalkar. İki kişi adil karar vermez, verse de taraflar uymak istemez. İşte bu durumlarda halk dışa karşı oluşmuş beylerden ve hanlardan yardım ister, onlar da bu yardımı silah zoru ile sağlarlardı.

Zamanla devlet büyüdükçe halkı sömüren bir yapıya dönüştü ve halk merkezden yardım bile istemez oldu. Beylere hanlara başvurmak zül sayıldı, halk başvuranları dışlar hale geldi. İşte bu dönemde devlet, "merkezi yönetimi" tesis etti. Yani daha önce halk kendi ağalarını, beylerini kendileri seçerken veya kendileri geleneğe göre atarken sonraları yöneticiler merkezden atanmaya başladı. Bu sistemde yöneticiler halkı baskı altında tutarak yönettiler.

Zamanla atanan yöneticiler halka çok zulüm yaptılar, halk da zulmüne karşı isyan etti. Halk yöneticileri merkeze şikayete başladı. Merkez, yöneticileri denetlemek için yörelere hakimler atadı. Hakimler eskiden iki kişinin yaptığı işi yapmaya başladılar. Tarafları dinliyor ve hüküm veriyorlardı. Hakimin verdiği hükümleri yöneticiler uyguluyordu. Halkın arasında çıkan nizalar da aynı hakimlerce karara bağlanıyordu. Yöneticiler hakimin kararlarına uymazlarsa merkez onları cezalandırıyordu.

Merkezi sistemde taşralar için denge kurulmuştu. Hem yöneticiler vardı hem de hakimler vardı. Hakimin arkasında ayrıca merkezi yönetim vardı. Hakimlerin kararlarını merkez silahlı gücü ile destekliyordu. Ancak merkezi dengede tutacak bir sistem yoktu. Merkezin iktidarı mutlaktı. Ne isterse yapardı onu denetleyen kimse bulunmazdı. Ne var ki, devletlerin güçlü olması için halkının adalet içinde refahta olması gerekirdi. Bu nedenle merkez adil olmaya itina gösterirdi. İşte asırlarca bir hanedanın yönetmesi bu anlayıştan ileri geliyordu. Merkezi yönetimi denetlemeye alan "hukuki düzen" ilk defa Hz. Musa zamanında ortaya çıktı. Hz. Musa Tevrat'ı getirdi ve halkına "Buna herkes itaat edecek, yöneticiler de itaat edecek." dedi. Bir gün Hz. Musa halkına zina edenin öldürüleceğini bildirdi. Halka bu çok ağır gelmeli ki, halk Hz. Musa'ya şu soruyu yöneltir: "Sen de zina etsen öldürülecek misin?" dedi. "Evet." dedi "Ben de zina etsem öldürüleceğim." dedi. Böylece ilk defa hükümdarları da bağlayan anayasa esası getirilmiş oluyordu. Şimdi sorun ortaya çıkıyor: Hükümdar da, yöneticiler de muhakeme edilecek ve mahkum edilebilecekse bunu kim yapacaktır? Bu noktada yine devlet aşamasından önceki duruma dönmüş oluyoruz. Devlet öncesi dönemde sorunlar nasıl çözülüyordu? Onlar sorunları önce tartışıyor, sonra seçilen iki kişi sonuçları tespit edip ilan ediyordu. Biz de benzerini yapacağız. Ancak biz gelişmiş bir topluluk haline geldiğimiz için özel örgütlenme yapmak zorundayız.

            Yargının etkin olabilmesi için önce yargılanmanın herkesin birbirini

tanıdığı küçük topluluklar içinde olması gerekir. Olay o topluluk tarafından       bilinmeli ve tartışılmalıdır; yine, karar verenleri de topluluk tanımalı ve      bilmelidir. Bize göre nüfusları 3.000 ile 10.000 arası olan bucak büyüklüğü yeterlidir. Her bucak bir "yargı merkezi" olmalıdır. Yani bucakların merkezi olmalı ve duruşmalar bu merkezlerde yapılmalıdır.

Halk haftada bir merkezde toplanmalıdır. Genel olarak halkımız haftada bir toplanarak pazar işlerini ve diğer ihtiyaçlarını gidermektedirler. Bizim önerimiz bucak halkının haftada bir toplantı yapmasıdır. Bu toplantılara kadınlar da katılabilmelidir. Ancak erkeklerin katılmaları zorunlu olmalıdır. Sosyal problemler bu toplantılarda çözülmelidir. Dinlerin haftalık ayinleri bu nedenlere dayanmaktadır. Çünkü toplu ibadetler sosyal ihtiyaçların giderilmesi için düzenlenmiştir. Bugün ise bu fonksiyonları kaybetmişler ve sosyal sorunlara neden olmaktadırlar. Sosyal yapı oluşturulurken ibadetlerin bu yönlerinden yararlanılmalıdır.

Örneğin, her bucak merkezinde bucak halkının sığabileceği mümkünse örtülü bir meydan yapılacaktır. Çevresinde değişik dinlerin küçük mabetlerinin yer aldığı ve meydanın ise bütün dinler tarafından kullanılabildiği bir alan olacaktır. Günler ve saatler buna uygun şekilde ayarlanacak ve her topluluk haftalık ibadetlerini rahatlıkla yapabileceklerdir. Haftada bir günü de bucak meclisinin toplanma günü olacaktır. Toplanma günü her bucak için ayrı olabilir. Bunun zararı değil yararı vardır. Çünkü bucağa hizmet veren kamu hizmetlileri ilçelerde bulunmakta ve değişik bucaklara hizmet vermektedirler. Böylece hizmet verdikleri bucakların toplantılarını isterlerse izleme imkanı bulabileceklerdir.

İşte duruşmalar, bucak meclisi önünde aleni olarak yapılır. Bu da kararların âdilane alınmasını sağlar. Sosyal denetim orada oluşur. Günümüzde de mahkemelerde duruşmalar bu nedenle alenidir. Böylece "yargı yöresi", bucaklar olacaktır. Olayın geçtiği yerde, herkesin olayla ilgilendiği yerde muhakeme yapılmaktadır ve olaya en yakın zamanda olmaktadır. Duruşmaların haftalık meclis günlerinde olması şartı yoktur, açıklığa riayet edilmek şartı ile başka günlerde de yapılabilir.

Hakemlik ihtisas isteyen bir iştir. Hakemlerin bucak halkından olmaması da tarafsızlığı pekiştirir. Bu nedenle hakemler ilçede olacaklardır. Teminatlı ehliyete sahip on civarındaki hakem ilçede oturacaklardır. Bir niza olduğunda hakemlerden birini bir taraf ikincisini diğer taraf seçecek, iki hakem de başhakemi seçeceklerdir. Bunlar duruşma günü bucağa gelerek kararlarını açıklayacaklardır veya şahitlerin şehâdetini dinleyeceklerdir. Böylece hizmetin halkın ayağına götürülmesi ilkesine uyulmuş olacaktır. Belki bölgeden yüksek hakemin gelmesi istenecek, dava ağır cezada görülecektir. Bunlarda bucağa gelerek duruşmalara katılacaklardır.

Yargının iki yönü vardır. Biri olayları tespittir. Sonra da olaya uygun hükümleri ortaya çıkarmadır. Birincisine "soruşturma", ikincisine ise "yargılama" diyoruz. Bugün kamu hukukunda soruşturma karakolda başlıyor, önce savcı yönetiyor sonra mahkemeye gelerek hakim tekrar baştan soruşturmayı duruşmalarda yapıyor. Bu hem hakimleri gereksiz meşgul ediyor hem de soruşturma yerinde yapılmadığı için gerçeklere uymuyor ve davalar uzuyor.

soruşturmacılar

İlçede resmi soruşturmacılar ilan edilir, soruşturma yaptırmak isteyen kimse isterse ücretini kendisi vererek teminatlı resmi soruşturmacılara kendisi yaptırır, isterse bir ilçe siyasi parti başkanını ikna ederek ücretini ona ödettirir. Siyasi partilere kamu bütçesinden soruşturma tahsisatı verilir. Parti başkanları bu tahsisatı bir yıl içinde o yıl soruşturma yapanlara kendi takdiri ile bölüştürürler. Bir soruşturmacı değişik parti başkanlarından pay alabilir. Bir parti başkanının ikna edilmesi veya doğrudan soruşturmacının ikna edilmesi ile soruşturmacı kendi başına soruşturmaya başlar.

Soruşturmacı başlangıçta soruşturmayı sözlü olarak yapar, kişileri ziyaret ederek onlara olay hakkında soru sorup bilgi alır. Burada sanık veya tanık kimse yoktur. Herkes bildiğini anlatır. Bu konuşmaları teyp veya video gibi kaydedicilere alabilirler. Bu soruşturmaların tümü sorulan kimselerin rızalarına göre yapılır. Herhangi bir zorlama yapılamaz. Ancak soruşturmacı, cevap vermeyen veya analizine mani olan kimsenin bu davranışını değerlendirir. Sözlü soruşturmayı bitirdikten sonra oturup kendi kendine bir rapor yazar ve yazılı soruşturmanın gereğine karar verir. Siyasi parti başkanlarından birinin muvafakati ile yazılı soruşturmaya geçilir.

Soruşturmacı soruları madde madde sıralayarak, gerekli gördüğü kimselerden yazılı cevap ister. Adli tıp tespitleri de yazılı olarak alınır. Gelen cevaplara dayanılarak sözlü soruşturmadan sonra yazdığı raporu revize eder. Bir sonuca varamamış ise bazı kimselerin tutuklu olarak soruşturmalarının yapılması için bucak başkanına başvurur. Bucak başkanı uygun gördüğü kimseleri soruşturma yerlerine gelmelerini ister. Soruşturma burada yine soruşturmacı tarafından yapılır, ancak bu soruşturma halka açık yapılır. Soruşturmacılardan birinin soruları bittiğinde diğeri sorabilir. Bu soruşturmada kişi bütün sorulara cevap verecek; cevaplar arasında çelişki ve ilme aykırılığın olmamasına dikkat edilecektir.

Soruşturmacı yeter kanaat getirdikten sonra soruşturma biter ve soruşturmacı dosyasını tamamlayarak son olarak bir cümle ile olayı soruşturma yaptırana bildirir. Önemli soruşturmalarda bölgeden mütehassıs soruşturmacılar getirilir ve onlar ihtisaslarına göre soruşturma yaparlar. İlçe soruşturmacısına danışman olurlar.

Olağanüstü olaylar veya güvenlik mülahazalarıyla, önemli vakalarda karakol soruşturması yapılabilir. Karakol soruşturması talebi ilçe siyasi parti başkanlarından biri tarafından gelebilir. Bunun için hakemler oluşturulur. Soruşturmacının dosyasını inceleyen kimsenin karakol soruşturmasına alınmasına karar verebilirler. Hakimin de muvafakati ile karakol soruşturmasına alınır.

Emniyet soruşturmasında kişide iz bırakmayacak baskılar yapılabilir. Karakolda kalan kişiye ücretinin iki misli ücret verilir. Eğer hastanelik olmuş ise bu ücret dört misline çıkar. Kalıcı bir iz kalmışsa ağır tazminat ödenir. Kişi günde iki defa sabah ve akşam doktor muayenesinden geçirilir. Yani eziyete dayanamayacak hal almışsa hastaneye alınır. Dayanacak duruma gelince karakola gönderilir. Karakol soruşturması ilçe jandarma merkezinde yapılır.

Karakol soruşturması hukuk düzeninde yapılamaz. Ancak hukuk düzeninin tehlikeye girmesi hallerinde hukuk düzeni askıya alınarak askeri düzenle hukuk düzeni korunur. Savaş bunun için meşrudur. Bugün ise kanunlarda yasak olan işkence bütün yeryüzünün karakollarında uygulanmaktadır. Biz bunu hukuk düzeninde asla kabul etmiyoruz.

Hukuk düzeninde karakol soruşturması şöyle dursun, gözaltına alma ve tutuklama dahi söz konusu değildir. Kişi sadece bucak başkanının davetine uyarak gelip ifade vermek zorundadır. Başkan en çok evden çıkmamasını isteyebilir. Başkana bir de bucaktan sürme yetkisi tanınır. Mahkeme kararlarına halk kendi rızaları ile uyar, ceza rızaları ile uygulanır. Rıza göstermeyenler için hakem kararları ile askeri infaza havale edilir. Askeri infazın usulünü komutan belirler, mevzuat belirlemez yahut mevzuat komutana yardımcı olur. Hukuki düzen ile askeri düzen tamamen birbirinden ayrılacak ve hukuk düzeninde mutlak hukuk kuralları uygulanacaktır. Hukuk düzeni demek hakem kararlarına zorlanmadan uymak demektir. Zor kullanılıyorsa artık o kişi hukuk düzeni korunmasında değildir, demektir.

Soruşturmacı soruşturmayı bitirdiğinde soruşturmayı isteyen kimseye sonucu bildirir.

 

Üç çeşit dava vardır:

 

       a) Hasımsız Davalar:

Biri hasımsız davadır. Yani aksini iddia eden kimsenin bulunmadığı davadır. Örneğin, babası veya annesi bilinmeyen bir kimse için "Bu benim oğlumdur." demesi buna bir örnektir. Miras davası da böyledir. Yani buradaihtilaflı kimse yoktur. Sadece hakların belirlenmesi istenmektedir. İşte bu tür davalarda tek soruşturmacının soruşturması yetmektedir. Hakemlere başvuru yapılır ve hakemler tek soruşturmacının tanıklığı ile iddiayı hükme bağlarlar.

Bilirkişilik müessesesi de bir tür soruşturma müessesesidir. Eğer bilirkişi soruşturmacı değilse kendisi hakemlerin huzuruna çıkıp tanıklık yapamaz. Soruşturmacı kendisi bilirkişiyi atar ve onun raporunu dosyaya alarak tanıklık yapar. Bu bilirkişi bir kişiden de oluşabilir, iki veya daha fazla kişiden de oluşabilir. Bilirkişiyi soruşturmacı atamakta ve sorumlu da soruşturmacı olmaktadır. Soruşturmacı gerekli konuda bilirkişi atamaktadır. Değişik konular da değişik bilirkişileri atamaktadır. Onların ücretlerini soruşturmacı kendi payından vermektedir.

 

                        b) Hukuk Davaları:

Davaların diğer kısmı ise hukuk davalarıdır. Bu davalar kişilere mali külfet doğuran davalardır. Ceza davalarının bir kısmı bedeni cezaları, bir kısmı ise sadece tazminatı gerektirir.

 Kasten işlenmiş suçlardan dolayı bedeni cezalar, hataen işlenmiş

fiillere ise mali tazminat gerekir. Bu mali tazminat da dayanışma ortaklıklarınca karşılanır. Örneğin bir doktorun hatalı tedavisi nedeniyle kişi  kör olabilir, hatta ölebilir de. Burada doktorun kastı olmadığı için cezalandırılamaz. Ama mağdurun da korunması gerekir. Yine bir soruşturmacı hata yapmış olabilir. Bu hatadan dolayı soruşturmacı cezalandırılamaz ama mağdurun da korunması gerekir. Trafik kazaları da aynı kurala tabidir. Batı ceza hukukunun çıkmazı buradadır. Batı'da dayanışma ortaklıkları olmadığı için bu tür fiillere bedeni ceza verilmektedir. Yani kişi elinde olmayan bir fiilden dolayı cezalandırılmaktadır.

İşte bedeni ceza sonuçları doğurmayan, halkın birbirine karşı olan borç ve alacaklarını içeren davaların ispatı için iki soruşturmacı yetmektedir. Ayrı ayrı soruşturmacılar olayları tespit ederler. Dosyalarını hazırlar ve aynı ifadelerle şehadet edeceklerini soruşturma isteyene bildirirler. Gerektiğinde bunları bir araya getirerek tek ifadede birleşirler. Soruşturmacıların her biri ayrı ayrı bilirkişililer atarlar. Herkes kendi atadığı soruşturmacının raporlarını dosyasına koyar. Sonra ikisi ortak ifadelerini yazıp imzalarlar. Bunlar, sadece sonuçları içerip dayandığı mesnetleri içermez. Duruşmaya birlikte girer ve metni her biri peş peşe okur. Hakim tanıkların bu şehadetini tescil eder. Tanıkların dosyaları gizlidir ve kendilerinde kalır, sadece bu kısmı açıklanır.

c)Ceza Davaları

Davaların bir kısmı cezai müeyyideleri gerektirir. Bu kasten işlenmiş fiillerdir. Bunların cezası bedeni veya mâli olabilir. Mâli cezalar tazminattan ibarettir. Ancak normal bedeni cezaların iki katıdır. Cezada dayanışma olmayacağı için bu mâli cezalar, bizzat kişi tarafından ödenir, mallar mirasçılarına ölmüş gibi taksim edilir. Kendisi açık cezaevine benzeyen zorunlu çalışma sitesine alınır. Kişi çalışır, tazminatı tamamladıktan sonra çalışma kampından çıkar. Çalışma kampına girme çıkma herkes için serbesttir. Ancak mahkum çıkamaz, içeride kalır. İçerideki tüm hayat şartları normal yaşam standardındadır. Ailesi ve çocukları, diğer yakınları buraya gelip görüşebildikleri gibi, içeride de kalabilirler. Bunun dışındaki cezalar; örneğin, öldürme ve uzuv kesme gibi cezalar ise bucakların takdirlerine bırakılmıştır. Her bucağın kendine özgü oluşturdukları ceza miktarı vardır. Ancak ceza sistemi her bucakta aynıdır.

1)Cezanın en büyüğü insanı işkencesiz öldürmedir. Bunu yarısı; sağ kol ve sol ayak kesme cezası izler. Onun yarısı; sağ kolu omuzdan kesmedir. Onun yarısı; sağ kolu bilekten kesmedir. Onun yarısı; beş parmağı kesmedir. Onun beşte biri; bir parmağı kesmedir. Onun yarısı; bir parmağı boğumdan kesmedir, onun yarısı; bir parmağı ikinci boğumdan kesme, onun yarısı da; bir tırnağı çıkmayacak şekilde koparmadır. Bir diş çıkarma da tırnak gibidir.

Bu bedeni ceza kısas hükmüne tabidir. Yani, kasten göz çıkaranın gözü çıkarılır, çıkarılmazsa bir kol omuzdan kesilmiş gibi olur.

2 )İkinci çeşit cezalar da sopa cezalarıdır. Bu kişilerde eser bırakmayan cezalardır. Yüz sopayı bir elin sağ kolundan kesilmesi şeklinde kabul edebiliriz. İşte burada bir takdir söz konusudur. Bunu bucaklar takdir eder. 50 kamçı, 25 kamçı veya 5 kamçı veya bir kamçı gibi cezalar konabilir. Bunun dışında cezalar para cezalarına çevrilebilir, insanın diyeti olarak ele alınabilir. 33 yıllık vasat yevmiye hata diyetidir. Bunun iki katı ağır diyettir. Vasat yevmiyeler de bucaktan bucağa değişir. Ondan sonraki nakit cezaları hep buna göre ayarlanır. Kasten geçici hata edene ise iki misli yevmiye takdir edilir. Para cezaları da ödenemezse zorunlu çalışma cezalarına yani hapis cezalarına çevrilir. Ülkede ceza sistemi aynıdır. Yani yargı birliği vardır. Ancak ceza miktarları ve türü bucaktan bucağa değişmektedir.

              Ceza davalarında dört soruşturmacı soruşturma yapar. Dört soruşturmacı ayrı ayrı bilirkişiler atar ve dört soruşturmacı aynı sonuca varırsa mağdur olana bildirir. Mağdur olan da siyasi dayanışma ortaklıklarından birinin onayını alarak ceza davasını açar. Bir hakem atar. Sanık tarafı da bir hakem atar. Hakemler birer başhakem seçerler. Hakemler soruşturmacıların dosyalarını yeterli görürlerse hakimden duruşma saati istenir. Dört şahit tek metin üzerinde anlaşırlar. Sadece sonuçlar ifade edilir ve hakimin yanına birlikte girerek açık mecliste peş peşe dördü de metni okurlar. Duruşma dosyasına tanık beyanları konur.

            Hakemler dosyaları inceleyerek karar alırlar. Dosyalarına raporlarını koyarlar. Yerinden yönetim sisteminde duruşmaları bucak başkanları yapar. Ayrıca merkezden atanmış hakime gerek yoktur. Fakat bu sistem hemen uygulanamaz.  Çünkü hakemlik oluşmamış, halk henüz bunu sosyal müessese haline getirmemiştir. Birden bire hakemlik sistemine geçilemez. Onun için geçiş döneminde şimdilik hakimlik sistemi korunmaktadır. Nüfusları 30.000 ile 100.000 arasında olan ilçeler veya "yargı çevreleri"ne birer hakim atanmaktadır. Hakim değişik günlerde değişik bucaklara giderek duruşmaları yönetmektedir.  Tutuklu  soruşturmalara izin vermektedir.      Karakol soruşturmalarını yakından takip etmektedir. Başka önemli görevi        ise tüm dava dosyalarını hakem kararlarından sonra inceleyip onaylamakta        veya reddetmektedir. Yani temyiz mahkemesinin yaptığı işi yapmaktadır.      Hakim re'sen karar veremediği gibi soruşturma da yapamamaktadır. Ancak dosyadaki hakem kararlarını kabul etmekte veya reddetmektedir. Reddetmiş ise    bunu    taraflara   bildirmektedir.    Taraflar   yeniden    hakemleri oluşturmaktadırlar.

Hakemlerin hakemliklerinin düşmesi başka sebeplerle de olabilir. Hakemler bir başhakemde anlaşamamışlarsa, kararlarını normal seyrinde karara bağlamamışlarsa veya bir nedenle ehliyetleri düşmüşse hakemlikleri sona erer. Taraflar yeni hakemler seçerler. Aynı davada eski hakemi seçemezler. Burada hakime düşen diğer bir görev de, taraflardan birinin hakemini seçmemesi halinde onun en yakınına hakemini seçtirmektir. Onlar da seçmezse re'sen kendisi seçer.

Hakim tüm duruşmaları yürütür. Duruşmalarda geçenleri tescil eder. Tebliğleri yapar. Sonunda kararları ilan eder. Hakimin ilan ettiği karar yürürlüğe girer. Suçlu olanlar kendi istekleri ile cezanın infazını gerçekleştirirler. Örneğin, kolunun kesilmesine karar verilmişse kendisi halkın önünde kimi isterse ona kestirir. Sopa atılacaksa atılacak sopa kadar kamçı bir tarafa geçer, halk sıraya girer. Kamçıyı vuran diğer tarafa koyar. Kamçı bitince sopa da bitmiş olur. Eğer hapis cezası verilmişse kendisi bölge içinde bulunan ceza evlerine gider ve istediği cezaevinde infaza girer.

Hukuki davalarda ise örneğin bir araba x şahsında iken hakim arabanın y şahsına ait olduğuna karar verirse, artık arabayı y şahsı bizzat kullanmaya başlar. Mal sahibi ile yabancı arasında bir kavga çıksa görülen zararlar tazmin edilir. Ancak haklı olan yargısız infazdan dolayı bir hafif diyet öder. Bu diyeti dayanışma ortaklığı öder, haksız taraf cezaya maruz kalır. İşte aynî haklarda icra budur.

Alacaklarda ise eğer borçlu borcunu ödemezse iflas etmiş olur ve borçlanma ehliyetini kaybeder. Kendisine kredi verilmez. Kimse ona borç veremez. Borç verilse bile, artık aleyhine dava açılamaz. Bir eşya alacaksa önce parayı verir sonra malı alır. Bir şey satacaksa önce malı verir sonra parayı alır. Birini çalıştıracaksa önce ücretini öder. Kendisi çalışacaksa önce çalışır. Kirada da durum aynıdır. Kişinin taşınmazlarına alacaklı bedel biçer. Satıp satmamakta borçlu serbesttir. Ancak satarsa borçluya kalır. Eksik satması için kendisinin onu tamamlaması gerekir. Ölümünde bütün mallarına el konur ve önce borçları tasfiye edilir. Hayatta iken müflisin elinden zorla mal alınamaz. Taşınmazların satılmasına ve alınmasına engel olunamaz. Borçları ödenince itibarı iade edilir.

Ceza davalarında verilen cezaya rıza göstermeyenlere infaz, hakemler tarafından askeri infaza havale edilerek yapılır. Askeri infaz ilçe jandarma birliklerince yapılır. Askeri infazın hukuki prosedürü yoktur. Öldürülebilir, öldürene ödül verilebilir. Askeri infaza gidilmemesi için herkes kendi rızası ile hukukun gereklerine, yani hakem kararlarına uyar. Hakemler sadece karar verirler ve zor kullanmazlar. Zor, hakem kararlarına uymayanlara karşı kullanılır ve orada hukukilik de biter.

Davaların temyizi yoktur. Sadece hakemlerin kararları hakimler tarafından tetkik edilir ve ret veya kabul edilir. Bir kimse bucaktan ayrılıp başka bucağa gitse, bugünkü hukukta bir ülkeden ayrılıp başka ülkeye gitse durum ne olacaktır? Suç nerede işlenmişse muhakeme o bucakta yapılır, oranın hakemleri karar verir. Hukuk davalarında sözleşmelerde başka bir yer belirlememişlerse davalının ikamet ettiği hakemlerin nezdinde muhakeme edilir. İnfaz ise kişinin bulunduğu bucak hakemlerinin kararları ile askeri infaza havale edilir. Bucak hakemleri dava dosyalarını inceleyerek askeri hakemlere havale ederler. Etmezlerse o zaman ildeki yüksek hakemlere gidilir. İşte temyiz böylece ortaya çıkar ve il hakemleri askeri infaza karar verirlerse infaz edilir. İlde duruşma olur ve bölgedeki yüksek hakemlere gidilir.

Askeri infaza havale edilen bir kimseyi bir bucak koruyorsa ve jandarma makamlarına teslim etmiyorsa, bedeni cezalar da tazminata dönüşür ve o bucak tediye eder. Ancak o kişi bir daha o ilin merkez bucaklarının hiçbirine ve kendi bucağına gelemez. İlçelerde beşten az olmamak ve yirmiden fazla olmamak üzere resmi hakemler ve soruşturmacılar görev yapar. Duruşmalar bucaklarda olmakla beraber soruşturmalar ve muhakemeler bunlar tarafından yapılır. İl merkez bucaklarında İl hakemleri bulunur, bölge merkezlerinde ise yüksek hakemler ve yüksek soruşturmacılar bulunur. Yüksek mahkemeler il merkez bucaklarında kurulur. Devlet merkezinde üstün hakemler ve üstün soruşturmacılar vardır. Üst mahkeme devlet merkezinde kurulur.

Hakemlik derecelenmiştir. İlçelerde orta hakem ve soruşturmacılar vardır. Bunların her adada (köyde) birer yardımcıları vardır, soruşturma veya muhakemede yardımcılık yaparlar, yazı yazarlar veya görüşeceği kişileri bulup görüştürürler. Bölgelerde ise yüksek hakem ve soruşturmacılar vardır. Bunlar ihtisas yapmış soruşturmacı ve hakemlerdir. Orta soruşturmacılara danışmanlık yaparlar. Takıldıkları hususlarda onlardan "teminatlı görüş" alırlar. Gerek gördüklerinde soruşturma ve yargılamanın yapıldığı yere getirirler.

Burada en önemli husus dokunulmazlıklardır. Bugün yargı birliği yoktur. Görevlilerin muhakeme edilmesi için idari kararın alınması gerekmektedir. Askerler askeri görevlerinden dolayı sivil mahkemelerde muhakeme edilmemektedirler. Yüksek bürokratlar, bakanlar, milletvekilleri doğrudan doğruya muhakeme edilememektedir. Kamu davaları özel mahkemelerde görülmektedir. Adil Düzen'de yargı tekliği vardır. Bununla beraber dokunulmazlıklar, başka bir şekilde devam ettirilmektedir.

Orta ehliyetliler normal bucakların sakinleridir. Ancak yüksek ehliyetliler il merkez bucağının sakinleridir. Dolayısıyla yüksek ehliyetliler ancak yüksek hakemler nezdinde muhakeme edilirler. Üstün ehliyetliler de devlet merkez bucağının sakinleri olduklarından onlar da ancak üstün hakemler tarafından muhakeme edilirler. Askeri infaz kararları ancak bu mahkemeler tarafından verilebilir. Milletvekilleri de üstün ehliyetli sayılırlar.

Askeri mıntıkada işlenen suçlar askeri mahkemelerde muhakeme edilir. Hukuk düzeninde işlenen suçlar da hukuk düzeninde muhakeme edilir. İnfazı istenen kişi orduya katılırsa ordu cezayı infaz edip etmediğine bakılmaksızın iade etmezse tazmin eder. Bir asker bir sivile hakaret etse ve bu hakareti bir sivil yapsa asker değil, sivil hakaret etmiş olur.? Askeri sırları açıklayan sivil suçlu olur, sivil mahkemelerde muhakeme edilir. Orduya tazminat ödenir. Görülüyor ki, askerlerin askerler tarafından muhakeme sistemine uyulmaktadır ancak askerlerin suçu askeri mıntıkalarda işlenmiş olmaları gerekir.

Askerin sivile karşı işlemiş oldukları suç kolektif kabul edilir ve suçlu aleyhine değil ordu aleyhine dava açılır ve ordu onu tazmin eder. Ordu dediğimizde her bölgede bulunan ordu anlaşılmalıdır.

Bütün bu açıklamalarımızda hukuk devletinin temel ilkelerini belirlemiş oluyoruz. Kişi kendi seçtiği hakemin verdiği karara uyacaktır. Hukuk düzeni budur. Gerçi hukuk düzeni sözleşmelerin yorumundan ibarettir. Ancak, sözleşme hakemler için bir yardımcıdır. Yoksa mevzuat hiçbir zaman hakemleri bağlamaz. Doktorlar, ilacı kullanırlar ama tedaviyi kendileri yaparlar. Tıp kitapları doktorlara yardımcıdır. Onları bağlamaz, doktorları kendi içtihatları bağlar.

Bir hakemin mevzuat karşılığı sorumluluğu bir doktorun ilaca karşı sorumluluğu gibidir. Bir doktor yanlış ilaç kullanmış olabilir. Hasta bu sebepten ölebilir. Bu hususta hakemler karar verince doktorun dayanışma ortaklığı onu tazmin eder. Hakem de yanlış karar verirse bu karar, başka hakemlerce tespit edilirse yanlış karar veren hakemin dayanışma ortaklığı bunu tazmin eder.

Burada doktor ile hakem arasında küçük fark görülebilir. Bu da doktorların hakemler tarafından muhakeme edildiğidir. Oysa hakemler yine başka yüksek hakemler tarafından muhakeme edilmektedir. Bu doğru olmakla beraber her iki taraf da hakemlerini kendileri seçtiği için denge bozulmamaktadır. Oysa atanmış hakimler için böyle bir denge yoktur. Hakimler sözde mevzuata uymak zorundadırlar, ama uymazlarsa onları dengeye getirecek bir müessese yoktur.

              Yargı kararlarına herkes uymak zorundadır. Hukuk düzeninde bir de mevzuata uymak zorunluluğu vardır.

Hüküm tek cümle ile ifade edilir. Duruşmada karar başhakem tarafından açıklanır. Soruşturma dosyaları soruşturmacılarda, hakemlik dosyaları da hakemlerde kalır. Bunlar çoğaltılmaz. Başka bir yere de verilemez.

Hakemlik ilk çağlardan beri insanlığın vazgeçilmez bir sistemidir. İnsanın kişiliği, insan hakları varsa ve bu haklar tabii ise insan yaradılıştan beri buna sahipse elbette onun bir teminatı olmalıdır. Bu teminat devletten önce olmalıdır. Çünkü devlet çok sonraları ortaya çıkan bir kurumdur. Tüm insanlığı kaplayan devlet olmadığı halde insan hakları vardır.

İnsan haklarının dayanağı hakemlerdir. İnsan hakları hakemlere dayanacaktır. Taraflar hakemleri seçecek, hakemlerin verdiği kararlara kişiler kendi rızaları ile uyacaklardır. Uymayan olursa tüm halk birleşerek ona boykot uygulanacaktır. Devlet bu boykotun örgütlenmesinden ibarettir.

Zamanla insan hakları unutuldu, devletin gayesi adeta hanedanın       hukukunu korumadan ibaret sanıldı. Binlerce yıl bu anlayışla buna karşı olan       halk hukuku savaşı oldu. Bu savaş hala da devam etmektedir. Halk         yönetiminin yani demokrasinin nihai zaferi kazanacağını yirminci yüzyıl       göstermiştir. Öyleyse hakimlik sistemi ile hakemlik sistemi birleştirilip, insan   haklarını   devletin   yeniden   temel   gayesi   haline   getirmek gerekmektedir.

Türkiye'nin buna ihtiyacı vardır. Türkiye adli mekanizmanın bozuk olduğu ülkelerden biridir. Diğer taraftan bunu düzeltecek en büyük imkana Türkiye sahiptir. Çünkü Türkiye çağın en yüksek kültürüne erişmiştir. Doğu ve Batı kültürünü sentez etmektedir. Bu inkılabı yapabilecek tek ülke Türkiye'dir.

Firavun maksimum güce erişmişti. Mısır'daki İsrail oğullarını eziyordu. Köle olarak kullanmak istemişti. Hz. Musa geldi ve İsrail oğullarını Mısır'dan çıkardı. Firavun onu takip etti. İsrail oğullarını yok etmek istiyordu; fakat, kendisi yok oldu.

Batı gücünün zirvesine ulaşmıştır. Anadolu'daki Müslüman halkları imha etmek istedi. Anadolu Müslümanları savaştı. Kendilerini kurtarmakla kalmadı, onları imha etmek isteyenler Anadolu'nun haricinde Firavun gibi boğulup gittiler. Mustafa Kemal, İnönü Zaferi'ni kazanan Albay İsmet Beye "Siz yalnız Türk Milletinin değil İslam aleminin makus talihini yendiniz." demiştir. Ondan sonra mazlum İsrail oğulları gibi mazlum Müslüman halklar da kurtulmaya başlamış ve bugün elliye yaklaşan bağımsız İslam devleti meydana gelmiştir.

Hz. Musa'dan sonra Kur'an gelmiştir. Kur'an'la peygamberlik sonra
ermiştir. Artık bir Hz. Musa gelmeyecek, Sina'da Tur Dağı'na çıkıp on iki
levhayı almayacaktır. Yeni peygamberler alimlerdir. Yeni kitap da ilimdir.
Bu Kur'an tarafından açıkça beyan edilmiş ve Kur'an rahipliği ortadan
kaldırmıştır. Yani Tanrı'dan vahiy alan resmi din
yorumlayıcılarını ortadan
kaldırılmıştır. Rahiplerin yerini alimler almıştır. Hz. Muhammet "Alimler
peygamberlerin varisleridir." "Benim ümmetimin alimleri İsrail oğullarının
peygamberleri gibidirler." demiştir. Mustafa Kemal de "Hayatta en hakiki
mürşit ilimdir." "Elimizde tutuğumuz meş'ale müspet ilimdir." demiştir.
Halkımızın % 98'inin inandığı İslam dini "yol gösteren ilimdir" diyor. Yani
ulusça ve devletçe ilmin rehberliğinde ittifak ediyoruz. Bu Allah'ın
milletimize en büyük lütfüdür. Türkiye'yi güçlü devlet yapan da budur.
Türkiye'yi üç bin yıllarına taşıyacak olan da budur. İşte Türk ulusuna

Allah'ın bu rahmetini kıskananlar bize düşman oluyorlar. İsrail oğullarına
geçmişte saldırdıkları gibi bize de saldırıyorlar. Ancak Allah'ın takdiri
olacaktır.

Bizim Firavun dediğimiz Batı'nın ateist despotizmidir. Biz ateizme de düşman değiliz. Biz bize düşman olanlara düşmanız. Hele Hıristiyanlar, Yahudiler ve Budistler bizim ortağımızdır. Cehaletle ve despotizmle savaşmada ortağımızdırlar. Zulmü, baskıyı, inanç düşmanlığını el ele vererek yeneceğiz.

Türkiye'nin ülkesini çağın üstünde ilmi düzene götürebilmesi için çoklu sisteme ihtiyacımız vardır. İlimde, dinde, siyasette, ekonomide de on civarında sosyal grup oluşacak ve bunların her biri, ilmi sistemler üretecektir. Türkiye yüz ile, on bin bucağa ayrılacak ve her bucak, her il ilmi düzeni üretecektir. Bu çokluk içinde, ülkesiyle ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü sağlama görevi, tarafsız ve bağımsız hakemlerden oluşan yargı ile gerçekleşecektir. Hakemlerden oluşmuş tarafsız ve bağımsız yargı da çoğulculuk esasına dayanacaktır. Hakimlerin denetiminde hakemler sistemi geleceğin ilmi düzenini oluşturacaktır. Çoğulculuk ilkesi içinde sosyal grupların üretilmesi ve hakemlerin sağlayacağı uzlaşma ile Türkiye'nin gelecek anayasası hazırlanacaktır.

Partiler   kendi   çözümlerini   üretirken   elbette   ideolojilerden, inandıkları rejimlerden, dinlerden ve kitaplardan yararlanacaklardır. Ancak uzlaşma masasına inançlarını değil düşüncelerini getirmelidirler. Kimse ideolojisini, inancını ve kutsal kitabındaki beyanlarını karşısındakilere dayatma hakkına sahip değildir. İsteyen Kur'an'dan, isteyen Marx'tan, isteyen Büyük Nutuk'tan ilham alır, ancak masaya kendi düşüncesi imiş gibi getirir ve savunur. Bu kural Allah'ın sözleri olarak inandığımız Kur'an için de, Türkiye Devleti'nin temellerini oluşturan Mustafa Kemal'in sözleri için de doğrudur. Bu bizim Kur'an'ı veya Kemalizm'i reddettiğimiz anlamına gelmez. Çünkü artık ne Kur'an'ın ne de Büyük Nutuk'un resmi yorumlayıcısı yoktur. Ne İslamiyet'te ne de Cumhuriyet'te papalık gibi bir kurum vardır. Hakimler ise rahip değildirler. Onların yetkileri, mevzuatı geçmişteki olaylara uygulamaktır. Gelecek olaylar için mevzuatı üretmek hakimlerin işi değildir. Herkes inandığı kitabı veya dini kendisi için anlayacaktır. Kimse başkasına anlayışını dayatamayacaktır. İşte İslamiyet budur. Yani barış budur, demokrasi de budur. Türk milletinin bu ortak anlayışı ona olan en       büyük lütuftur. Gerçi kendilerini alim zanneden cahiller bunu bir türlü         anlamıyor. Bazı kişiler ateizm anlayışını, bazı kimseler ise kendi mezhep        anlayışlarını devlet yönetimine dayatmak istemişlerdir. Ancak kazanan hep         demokrasi ve barış olmuştur.

Bugün yargının çıkmazları vardır. Bunlar hakemler sistemi ile çözülecektir.

1)Ömür boyu okunsa da bitmeyecek kadar yığınlar dolusu mevzuat vardır. Bu mevzuatı ne halk okuyup uygulayabilir ne de hakimler ve avukatlar okuyup doğru uygulayabilir; buna imkan yoktur. Oysa hakemlik sisteminde ilçedeki hakemler kendilerine gelen hukuk konuları üzerinde bilgi edinip hükmedecektir. İlçedeki hakemlerden her biri, bölgedeki ihtisas hakemlerine danışacaktır. Böylece bütün mevzuat yerine konu ile ilgili mevzuatı bilen insanlar bulunacaktır. Bazen yeni konular ortaya çıkacak ve o hususta içtihat yapmak gerekecektir. Merkezde içtihat yapan hukukçular olacak ve böylece yeni çözümler üretilmiş olacaktır. Böylece mevzuattaki boşluk veya çelişki ortaya çıksa bile, yasama gücü bunu kolaylıkla doldurabilecektir.

          2)Bugün hakim günde otuz davaya bakmakta ve otuz çeşit dava birden takip etmektedir. Hakimin çıkan yeni kanunları ve içtihatları araştırma imkanı yoktur. Hakim duruşmalardan, dosyalardan bunalmış bir durumdadır. Mevzuat yerine gelenekler uydurmaktadırlar. Hadiselere mevzuat uygulanacağı yerde olaylar mevzuata uydurularak ifade edilmektedir. Dosyanın tamamı okunup değerlendirme yerine bir cümle veya bir kelime yakalanıp ona göre karar verilmektedir. Oysa hakemlik sisteminde hakemler bir davaya bakarken başka bir davaya bakamayacaklardır. Hakemler başka işler de yapacaklar ve gelirlerini sadece hakemlikten sağlamadıkları için çok hakem istihdam edilecektir. Çok daha adil bir şekilde karara bağlanacaktır.

3)Bugün hakimler, karar veremedikleri ve avukatların da işine geldiği için davalar uzayıp gitmekte ve kararlar on yıllarca sürmektedir. Bu da ülkenin hukuk düzenini sağ olanlar için değil de gelecektekiler için çalıştırmış olmaktadır. "Gecikmiş adalet, adalet değildir." Bunu herkes bilmektedir. Oysa hakemlik sisteminde avukatlıkla hakem birleşmiştir. Hakem hem onu seçenin avukatıdır hem de onu azledemediği için adaletin hakimidir. Hakemlerin ve avukatların ücretleri kamu bütçesinden karşılanacağı için avukatların davaları uzatmakta çıkarları olmayacaktır. Gereksiz davalar açarak adaleti çıkmaza sokmamaları sağlanacaktır. Hakemler aynı zamanda halkın ve işletmelerin müşavirleri olacaktır. Hiç dava olmasa da onların gelirleri aynı derecede olacaktır. Davalar az olunca        işleri az olacak ama gelirleri azalmayacaktır. Böylece avukatlarla hukuk arasında paralellik sağlanmış olacaktır. Avukatlık mesleğinde adaletle çıkar çatışması vardır. Hakemlikte ise adaletle çıkar paralelliği sağlanmıştır.Avukatlık sisteminde avukatlar iyi çalışır da Adil Düzeni sağlarlarsa halk arasında niza kalkacak ve avukatların geliri azalacaktır. Şuur altında avukatlar adaletin muğlaklığına çalışacaklardır. Davaların on yıllarca sürmesinin başlıca sebebi avukatlık müessesesidir. Oysa avukatlar birleşip anlaşarak dosya hazırlasalar duruşmada birlikte hakimin önüne çözümleri götürseler, davalar ne kadar çabuk biter. İşte hakemlik sistemi budur. Başhakemin hakemliğinde hazırlanan dosya hakimin yanına gelecek, bir celsede dava bitecektir.

4)Bugün soruşturma mahkemede olaydan yıllar sonra
yapılmaktadır. Oysa tahkim sisteminde soruşturma, hadisenin vuku bulduğu
zaman sıcağı sıcağına ve vakanın olduğu yerde yapılacaktır. O zaman
gerçekler çok daha iyi tespit edilecektir. Bu hem soruşturmanın sıhhatine hem de süratine götürecektir. Yıllar sonra dinlenen şahitlerin tanımadıkları kişiler hakkında yaptıkları görgü şahitlikleri ile
olay tespit edilemez. Bu görgü tanıkları yerinde ve zamanında soruşturmacılar dinleyecek, kendilerine yazılı sorulacak ve yazılı cevap alınacaktır. Tutukluluk hallerinde kamera veya teyp ile tespit edilecektir. Yıllar sonra bu belgeler kullanılabilir. Ama soruşturma en kısa zamanda yapılmalıdır.

5)Hakimler merkezden atanmaktadır. Halk hakimleri
tanımamaktadır. Arada avukatlar vardır. Avukatlar, yüksek mahkeme
masrafları yanında müşterilerinden hizmetleri için vekalet ücretleri
istemektedir. Bunların yanında bazı avukatlar gerekli yerlerde
kullanacağından bahisle ilave bir takım masraflar gerektiğini de
söylemektedirler. Bu ve benzeri durumlar halkın nezdinde hakimlerin rüşvet
aldığı şüphesini uyandırmaktadır. Hakimlerden biri bir kusur yaparsa adil
olmayan kararı bilerek veya bilmeyerek verse tüm hakimlerin o tür karar
verdikleri fikri tüm halkın içinde yayılmaktadır. Bu anlayış yalnız hakimlere
ve yargıya karşı güveni sarsmakla kalmayacak, aynı zamanda devlete karşı
da güveni sarsacaktır. Hakemlik sisteminde halk kendi tanıdığı hakemleri

seçmekte ve sadece o olay için seçmektedir. Haksızlığa uğrasa bile halkın        adalete yahut devlete karşı güveni sarsılmaz, kendi seçtiği hakemlere karşı        güveni sarsılır. Onu değiştirmekle geleceğe yine ümitle bakar. Demokrasi        her sahada tekeli ortadan kaldırıp halka seçenekler sunmaktadır. İşte hakemlik sistemiyle halka yargıda seçenek sunuyoruz.  Ancak yargı birliğinin bozulmaması için geçici olarak hakemleri yargı denetimine veriyoruz. Hukuk düzeni çalışmadığı zaman da sıkıyönetimle askeri düzeni getirmeyi bugün olduğu gibi meşru görüyoruz.

6)Bugün mahkemeler temyizce denetlenmektedir. Davalar temyiz
edilmektedir. İsabetli kararlar alamayan hakimlerin terfileri geri bırakılarak
cezalandırılmaktadır. Hakimler mevzuata uyma yerine merkezdeki
hakimlerin içtihatlarına uyma çabası içinde olmaktadırlar. Bu da mevzuatın
hakim olması yerine hakimlerin hakim olması gibi tuhaf bir durum ortaya
çıkmaktadır. Hukuk düzeninde kişiler değil mevzuat hakimdir. Kuvvet değil
hak üstündür. Kuvvet düzeninde mevzuat değil, kişiler hakimdir. İkisinde de
çelişki yoktur. Gücü olan asker yönetmektedir. Oysa hakim düzeninde
kuvvetsiz olan kişi mevzuata uymadan yönetmektedir. Bu çelişkidir ve
yürümez. Türkiye'de yürümediği için askerler sık sık müdahale etmekte
veya bu düşünceye kapıldıklarından darbe teşebbüsü ile yargılanmak zorunda kalırlar. Oysa hakemlik sisteminde kişiler değil, mevzuat hakimdir. Mevzuatı tarafların seçtiği hakemler yorumlamaktadır. Hakemlerin üstünde bir yargı yoktur. Hakemlerin istismarını önlemek için de yüksek hakemler nezdinde hakemler de yargılanıyor.

7)Hakimlik sisteminde kesin kararları değiştirecek bir merci yoktur.
Mevzuata uymayan keyfi kararları frenleyen bir mekanizma yoktur.
Türkiye'de yargı meclisi denetlemeye başlamıştır. Yasaları o istediği gibi
yorumlamakta, yürürlükten kaldırmakta ve yasalar koymaktadır. Oysa
"İktidar tecezzi etmez." Son söz yargının mıdır, Meclis'in midir? Yargı mı
Meclis'e hükmedecek, Meclis mi yargıya hükmedecektir? Yargı yasamanın
ve yürütmenin işlerine karışırsa sorun nasıl çözülecektir? Bir otokontrolün
bulunması gerekir. Yargının yasamayı ve yürütmeyi denetlemesi gerekir
ama yasama ve yürütmenin de yargıyı denetlemesi gerekir. Denge böyle
kurulur ve laiklik böyle oluşur. Bu da yargının hakemlerden oluşması
suretiyle gerçekleşir. Geçmiş olaylarda tarafların atadıkları hakemler yasama
ve yürütmeyi denetleyecek ama gelecek olaylarda artık o hakemler bir daha
görevlendirilmeyeceği için halk da, Meclis de, hükümet de otomatikman
yargıyı denetlemiş olacaktır.
265

8)Hakimler hatalı kararlar verdiklerinde bunun teminatı yoktur. Hakimlik sistemi teminatsızdır. Oysa hakemlik sisteminde hakemler ilmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma ortaklarınca ehliyetleri teminat altına alınmıştır. Hakim bilgisizlikten dolayı yanlış karar verirse ilmi, ihmalden verirse dini, becerisizlikten verirse mesleki ve kasten iras ederse siyasi dayanışma ortaklığınca ortaya çıkmış olan zarar tazmin edilecektir. Teminat hakemleri denetleyen bir mekanizmadır. Halkın temsilcileri tarafından yapılan bir denetimdir. Hakemler dayanışma ortaklıklarınca teminatlı olduklarından, haksız karar vermeleri halinde hakemlikleri düşecektir. Bu nedenle hakemler adil olarak hükmetmek zorundadırlar.

9)Hakimler hukuk fakültesini bitirdikten sonra stajlarını en az kırk elli yıllık gelenekler içinde çalışan mahkemelerde yapmaktadırlar. Okudukları da zaten elli sene önceki hukuk ve mevzuatla ilgilidir. Dolayısıyla hukuk daima medeniyetin gerisinden gelmekte bir türlü çağın gereklerine uyamamaktadır. Bu nedenle ne Osmanlılarda ne de Batı'da yargı çağın ihtiyaçlarına cevap verebilmiştir. Yargı hukuk düzeni kuramamaktadır. Sözde yargı müesseseleri vardır ama Batı'da olsun Doğu'da olsun hep hukuk dışı yollarla düzen korunmuştur. "Susurluk Olayı" bunun açık kanıtıdır. Refah Partisinin kapatılması davası da bunun açık bir başka ispatıdır. Hakemlik sisteminde ise hakemler halkın devamlı denetimindedirler. Yeni mevzuatı kim biliyorsa, yeni sorunları adil olarak kim çözüyorsa halk onu kendilerine hakem seçecek, başhakem seçilmiş olan hakemlerce seçilecektir. Dolayısıyla hukuk çağın gereklerine uyarak evrimleşebilecektir. Binlerce yıldır bir türlü çalışmayan hukuk düzeni eksiksiz tüm ihtiyaçlara cevap verecek şekilde çalışacaktır.

10)Bugün adil yargı sistemi oluşmamıştır. Bugünkü yargı ihtiyaçlara cevap vermiyor. Yerinden yönetimde olduğu gibi her dava bir araştırma, deneme olacaktır. Sosyologlar ve hukukçularca on bin bucakta her gün yapılan denemelerde elde edilen sonuçlar, yeni buluşlar ve var olan sonuçlar ilmi olarak değerlendirilip diğer davalara ve bucaklara teşmil edilecektir. Böylece muasır medeniyetin fevkinde bir medeniyete varılacaktır. İşte ilericilik budur, işte inkılapçılık budur.

 

Hakemlik ve Soruşturma Müessesesinin Örgütlenmesi:

Hiçbir şey birden değişmez. Duran bir araba aniden kalkamadığı gibi, yüz kilometre hız ile giden bir araba da aniden 30 kilometreye inemez. Yahut hiçbir vasıta aniden dönüş yapamaz. Her şeyin yavaş yavaş zamanla değişmesi gerekmektedir. On bin yıllık geleneklerin birden değişebileceğini zannetmek yanlıştır. Değişme yavaş yavaş belli bir sürede olmalıdır. Bunu da yöneticiler değil halk belirlemelidir. Sistem kendi kendine değişmeli, sistem dinamik olmalıdır. Bu sistemin direksiyonu değişmez temel maddelerdir. Hakemlik de bu değişmenin hızını belirleyen bir mekanizmadır.

Yeni örgütlenmeye bir yerden başlamak gerekecektir. Bize göre yapılacak ilk iş Türkiye'yi onlu sistem içinde bölgelere, bölgeleri illere, illeri ilçelere, ilçeleri bucaklara, bucakları iş ve mesken adalarına ayırmaktır. Bu ayırmalar nüfusa göre bir hafta içinde yapılır ve bir kitap haline getirilir. Fiili oluşmalar, zaman alabilir.

Türkiye'de yapılacak ikinci yenilik, Türkiye'nin on iki bölge merkezine halen mevcut olan orduları ve yeteri kadar kolorduları askeri harekatla kaydırmaktır. Bu on iki bölgede yer alan kolorduları bağımsız ordu haline getirmektir. Bunların ordu seviyesine yükselmeleri için yetki verilmelidir. Askeri eğitimi iki yıla çıkarmak gerekir. Askere alınacakların kendi istedikleri bölgelerde askerlik yapmaları sağlanmalıdır. Hiçbir er veya subayın kendi bölgelerinde askerlik yapmasına izin verilmemelidir. Genelkurmay Başkanlığını doğrudan Cumhurbaşkanlığına verip sivil yönetimle askeri yönetimi birbirinden ayırmak gerekmektedir. Emekli orgeneraller ile hizmette olan orgenerallere Milletvekiline benzer bir statü tanınmalı ve onlardan askeri bir danışma meclisi oluşturulmalıdır.

İl jandarma komutanları kendi illerinden olan halktan atanacaktır. Erlerin askerliklerinin son altı ayı, kendi bölgelerine bağlı ama kendi illeri dışında bir ilde yapılmalıdır.

On sekiz aylık askeri eğitimin son iki ayında bölge merkezlerinde ordu tarafından verilen jandarma eğitimi alınmalıdır. İl jandarma komutanları İl valilerinin emrinde olacaktır.

Polis teşkilatı soruşturma teşkilatı haline getirilerek kent-kır ayrımına son verilmelidir.

Zor kullanacağı zaman bunu jandarma birliklerine yaptırmak, polisi bu tür işlerden uzak tutmak gerekir. Geçici olarak bazı polisler jandarma teşkilatı emrine verilebilir, ancak onlara da askeri elbise giydirmek ve askeri        rütbeler vermek gerekir. Yani sanayileşen bir toplumda geçiş döneminde        köy kent ayrımına son verilmelidir. Artık her yer kent olmalıdır. Belediye ve köy teşkilatlarını kaldırıp bunun yerine il, ilçe, bucak, ada ve ocak   teşkilatları kurulmalıdır.

Bundan sonra ilk yapılacak iş kamu soruşturma örgütü ile hakemlik örgütünü kurmaktır. Soruşturma teşkilatında polis, hakemlik teşkilatında hakim, savcı ve avukatlar istihdam edilecektir. Herkesin müktesep hakları bundan sonraki terfileri dahi korunacak, avukatların ücretleri de devletçe ödenecektir. Avukat savcı farkı ortadan kalkacak, ilçe siyasi parti başkanlarının talebi üzerine her avukat ve savcı yetkileri ile dava açabilecek ve yazılı soruşturma yapabilecektir. Tutuklu soruşturma ise bucak başkanlarının iznine tabi olacaktır. Karakol soruşturması ancak hakemler kararı ile yapılacaktır.

Her ilçede bir hakim olacak, davaları o yürütecek ve hakem kararlarını o onaylayacak veya reddedecektir. Hakem ve soruşturmacılar, bu hizmetlerinin dışında ortak olarak başka işler yapabileceklerdir. Kendilerine bunun için enflasyondan korunmuş krediler verilecektir. Bu krediler hakim, polis veya avukat iken elde ettikleri gelir nispetinde olacaktır. Hakim olarak atananlar dışındaki hakem, polis ve avukatlar diledikleri ilçe veya bölgede hizmet verebileceklerdir. Böylece geçişin kimseyi mağdur etmemesi sağlanacaktır.

Siyasi partiler aldıkları oylar ile orantılı olarak anayasada belirlenen milletvekili bölüşme sistemine uygun olarak ve baraj sistemini uygulamadan yirmi sayıda "üstün soruşturmacı" ve yirmi kadar "üstün hakem" atarlar. Parti kapatılmış ise o partinin milletvekilleri hangi partide yer alıyorsa o parti o kadar fazla oy almış kabul edilir. Milletvekili olmayan partiler de % 5'den fazla oy almışlarsa kendileri kullanırlar, almamışlarsa oylarını istedikleri partiye kullandırırlar. Yirmi bağımsız milletvekili bir araya gelerek bir üstün soruşturmacı veya hakem atayabilir.

Cumhurbaşkanı soruşturmacılar kuruluna ve hakemler kuruluna birer kurul başkanı atar. Yüksek soruşturmacı veya hakemlerin değiştirilmesi genel seçimlerin yapılmasından sonra ikinci yıl içinde yapılır.

Bundan sonra "kurul" dediğimizde hem soruşturma hem de hakemlik kurulları ayrı ayrı anlaşılmalıdır. "Soruşturma" veya "hakemlik" dersek yalnız o kuralları ilgilendiren hükümleri getirmiş olacağız. "Yönetmelik" dediğimizde ise soruşturma ve hakemlik yönetmeliği ayrı ayrı anlaşılmalıdır.

Kurul üyelerinden her biri, birer yönetmelik hazırlarlar veya hazırlatırlar. Kurul başkanı tarafından bu yönetmelikler çoğaltılarak kurul üyelerine dağıtılır. Kurul üyeleri okuyarak kendi yönetmelikleri dışındaki yönetmelikleri sıraya koyarlar. Her yönetmeliğin aldığı sıraların tersleri toplanarak aday yönetmeliğin derecesi bulunur. Bu derece aynı zamanda üyenin telif derecesidir. Yönetmelikler derecelerine göre sıraya konur. Üyelerin verdikleri sıra ile orta/k sıra arasındaki farkların kareleri toplanır, üye sayısı ile üye sayısının bir eksiğine bölünür ve kare kökü alınarak üyenin takdir derecesi bulunur. Telif derecesinde birinci gelen ile takdir derecesinde birinci gelen kendilerine üyeler arasından veya üyeler dışından bir baş müellif seçerler. Üçü çalışarak ortak bir metin hazırlarlar. Bu metin Bakanlar Kurulunda kabul edilerek yönetmelik yürürlüğe girer.

Yönetmelikten imtihan açılarak orta ve yüksek soruşturmacı veya hakemlik ehliyetleri verilir. Bir kimsenin bölgede soruşturmacılık veya hakemlik yapabilmesi için önce bunlardan üstün ehliyet alması, sonra da siyasi partilerden birinin onu o bölgede hizmet yapması için garanti vermesi gerekir. Bir kimsenin ilçelerde orta soruşturmacı veya hakemlik yapması için önce onunla ilgili ehliyet alması ve ilçe siyasi partilerinden birinin teminatını elde etmesi gerekir. Ayrıca bölgede bulunan yüksek soruşturmacı ve hakemlerden de en az beş uzmanı kendisine danışman yapmalıdır. Hakimler ve avukatlar yüksek ehliyetli sayılırlar. Polisler ise orta ehliyetli sayılırlar. Hakemlerin sicillerini hakimler, soruşturmacıların sicillerini kaymakamlar tutarlar.

Hakem ve soruşturmacılar adalarda kendilerine birer yardımcı atarlar. İmtihanlarını kendileri yaparlar. Onları eğiterek yetiştirirler. Bir kimse iki soruşturmacı veya hakemin yardımcısı olabilir.

Siyasi partilere bütçeden aldıkları oy oranında soruşturma ve hakemlik tahsisatı verilecektir. İlçelerdeki siyasi parti başkanları bu tahsisatları hakemler ve soruşturmacılara bölüştüreceklerdir. Bunlar hepsi geçici uygulamalar olup ileride başka ücretlendirme sistemleri getirilecektir.

Kurullar yönetmeliklerdeki boşlukları doldurmak için sürekli olarak yönetmeliği yenileyip geliştireceklerdir. Yüksek hakimlerin hepsi üstün hakemdir. Ayrıca akademik kariyeri olan herkes üstün hakemdir. Hakemlik yönetmeliği onları da bağlar. Bugün Anayasa'da da mevcut mahkemeler gene var olacaklardır. Ancak bunlar tetkik hakimleri yerine hakemlerin kararlarını onaylayacak veya reddedecektir. Kendileri soruşturma yapmayacak, hükme bağlamayacak; sadece diğer mahkemeler gibi kararları onaylayacak veya reddedecektir. Kurul üyeleri de üst soruşturmacı ve hakemdirler.

Yüce Divan da bir mahkeme olacaktır. Ancak Yüce Divan başkanı ve üyeleri parlamento üyesi olma şart koşulacaktır. Böylece parlamentonun üstünde bir güç kabul edilmeyecek ve kuvvetler birliği ilkesi korunacaktır. Kamu davaları açma hakkı siyasi partilerle başkanlara ve valilere ait olacaktır.

Bütün bunlar öneri olup elbette tartışılacak ve yönetmelik ona göre geliştirilecektir. Yeni sistem karışıklık getirebilir. Bu nedenle hakemlik sisteminin ülkeyi tehlikeye sokmaması için bazı askeri önlemlerin alınması gerekmektedir. Bunları da şöyle özetleyebiliriz:

                 Her bölgenin merkezine ordu yerleştirilecektir. Normal zamanlarda illerin iç işlerine karışılmayacaktır. İllerde güvenlik tehlikeye girerse seçilmiş valiler re'sen, seçilmiş valileri yoksa valilerin önerisi ile Bakanlar Kurulunca her vilayet için ayrı ayrı olmak üzere sıkıyönetim ilan edilmelidir. Bölgelerdeki ordu birliklerinden bir tümen ile grup askeri yönetimi tesis etmelidir. Sivil yönetim geri çekilmelidir. Vali yeterli gördüğü zaman sıkı yönetimi kaldırmalıdır ve tümen çekilmelidir. Böylece uygulamada anormal bir hareket doğarsa ülkeye yayılmadan önlenmiş olacaktır. Yerinden yönetimin başka bir faydası da budur. Karışıklıklar mevzii kalır.

Bucak başkanları seçimle getirilmelidir. Hukuk düzeni bucak başkanlarınca tesis edilecektir. Halk kendi rızaları ile hakem kararlarına uyacaklardır. Bununla beraber eğer bucak içinde güvenlik sağlanamazsa bucak başkanı ilçedeki jandarma birliğinden bir manga çağırarak bucakta askeri yönetim tesis edilecektir. Gerekli gördüğü zaman da geri gönderecektir. İç güvenlik böyle sağlanacaktır.

Bucaklarda hukuk düzeni rızaya dayanacaktır. Bucakta halk kendi kendilerine zor kullanmayacaktır. Hakemlerin kararlarına uymayanlar, cebri icraya havale edileceklerdir. Sıkıyönetim ilan edilmeyen yerlerde kolluk kuvvetleri sadece olayları uzaktan tespit edecek, filimler çekecektir. Sonra soruşturmacılar soruşturarak faillerin cezalanmasına imkan vereceklerdir. Sokakta halk yürürse ve yağmalama yaparsa bile kolluk kuvvetleri karışmayacaktır.

Soruşturma yapılırken bucaklarda bucak başkanı , ilçe merkez bucaklarında kaymakamlar, il merkez bucağında valiler oradaki kimselerin tutuklu soruşturmaya gelmelerini isteyebilirler. Gelmeyenler veya hukuki infaza rıza göstermeyip kaçanlar hakkında hakemler cebri infaz kararı alırlar. Cebri infazda adı, soyadı ve resmi de konur. Ad ve soyadı bilinmiyorsa resmi konur. Resmi de yoksa önce resmi tespit edilir. Kod adı verilerek davet yapılır, ondan sonra cebri icra kararı verilir. Cebri icra kararı verilen kimse o il içinde nerede görülürse görülsün, öldürülebilir. Hatta tehlike teşkil etmesi halinde öldürene ödül verilebilir. Bir bucak başkanı bir kimseyi maddi zarar vermemek şartıyla bucağından sürebilir. O ilçede on kişi cebri icraya tabidir. Bunun dışında eşkıyaya karşı topluca saldırma yoktur. Ancak sıkıyönetimin ilanından sonra artık bu tür hareketler meşruiyet kazanır. Ordu iç güvenlikte ancak sıkıyönetimde istihdam edilir.