YENİ ANAYASAYA GEÇİŞ ÖNERİSİ karagülle-akdemir
Süleyman Karagülle
1286 Okunma
20-İKİNCİ BÖLÜM-SAYFA302-335

"bir"

Şimdiye kadar bu maddede sayılan tüm özellikler bir şey içindi; o da hukukilik özelliğidir. Baştan itibaren bu nitelikleri hatırlatmak amacıyla

tekrar saymaya başlayalım: "Dili Türkçe" deyiminde hukukilikle ilgili şu gerçek yatmaktadır. Hukuk dil ile ifade edilir. Hukuk demek, kişilerin değil de mevzuatın hakim olmasıdır. Bu da dil ile yazılır. Dildeki kelimeler ve o kelimelerin taşıdığı özel manalar o ülkenin hukuk dilini oluşturur. Gerçi illerin ayrı "sanat dili" ve bucakların ayrı "yazı dili" ve ocakların ayrı "konuşma dilleri" olabilir. Ama bir ülkede tek "hukuk dili" olur. Bu nedenle "dili Türkçe" dediğimiz zaman hukuk, devletinin hukuku Türkçe ile oluşacaktır, demektir. "Merkezi Ankara" denmek suretiyle, hukuk dilinin merkezde oluşacağı ve buradaki resmi yayın organlarında yayınlandıktan sonra hukuk dilinin kesinleşeceği ifade edilmiştir. Her bucağın kendi hukuku olacaksa da, bu hukuk merkezi Ankara olan bir meclisteki temsilcilerin oluşturacağı dil ile yazılacak ve o dilin hukuki kavramları içinde bucaklar kendi hukuklarını düzenleyeceklerdir. Bunun dışında mevzuatın anayasanın değişmez esas hükümlerine uyup uymadığı hususu son olarak merkezdeki üstün hakemlerin hakemliği ile kesinleşecektir. Yargıda temyiz olmamakla beraber, üst hakemler nezdinde gerek soruşturmacıların gerekse hakemlerin kararlarına karşı dava açılabilecek son merci, merkezi Ankara'da olan üstün yargıda sonuçlanacaktır. Yerinden yönetimin benimsendiği bir ülkede aslında bütün bucaklar eşittir. Ancak il merkezleri ile devlet merkezlerinin özel konumları vardır. Bunun için bu özel konum belirlenmedikçe hukukilik sistemi düzenlenmiş olmaz. "...bayrağı kırmızı zemin üzerinde beyaz ay yıldız..." ifadesi de Türkçe olarak kaleme alınan ve çoklu hukuk sistemi içinde yer alan hukukun nerelerde geçerli olduğunu ifade etmek içindir. Tüm bucaklarda, elçiliklerde, gemilerde, uçaklarda ve trenlerde asılan bayrak, hukuk düzeninin nerelerde geçerli olduğunu belirtecektir. "...insanlık içinde... " deyimiyle hukukun insanlık haklarına uygun olarak düzenleneceğini, ancak hukukta kişiler için son başvurulacak yerin, ulusal yargı olacağı belirtilmiştir. Yani ulusal yargının kararlarından sonra artık insanlık yargısına başvurulup hak aranamaz. Ancak devletini değiştirenler devletlerarası hukuk kuralları içinde insanlık  hakimlerinin huzurunda haklarını arayabilirler. Bu nedenle "insanlık içinde" denmiştir. Yani hukuk insan haklarına aykırı olmayacak, beşeri icmaların dışına çıkmayacak ama insanlık yargısı bağımsızlık ilkesi korunması için ülke içine sokulmayacaktır. "...yerinden yönetime saygılı... " ifadesi ile hukukun dili ve denetimi her ne kadar merkezde olsa da devlet hiçbir zaman illerin iç işlerine karışmayacak, iller de bucakların iç hukuklarına karışmayacaktır. İller bucaklar arası, devlet de iller arası hukuku düzenleyecektir. Devletler arası hukuku da insanlık düzenleyecektir. Bu nedenle hukukun kapsamını belirlemek için "yerinden yönetime saygılı"ifadesi geçmiştir. Bucaktaki yargıda alınan karar kesin olup infaz edilecektir.

Mahalli yargıda haklı çıkan artık bir daha haksız hale gelmeyecektir. Ancak

yargılayanlar aleyhine ildeki yüksek yargıda dava açabilecektir. Onların

kararları da kesin olacak, kazanan kazanmış olacaktır. İl hakemleri aleyhine

devlet merkezinde, Ankara'da dava açılabilecek ve kazanılması halinde

dayanışma ortaklığınca ödenecektir. "...marşı İstiklal Marşı olan..." tabiri ile

hukukun istiklale dayandığı yani milli olacağı, dış güçlerin etkisi altında

oluşturulmayacağı ve yabancıların iç hukukumuza karıştırılmayacağı ifade

edilmiştir. Türkiye insan haklarına uyacaktır. Kendi isteğiyle istediği zaman

da uymayabilecektir. Devletin üzerinde savaş dışında bir güç yoktur.

Uluslararası hukuka uymadığı takdirde müeyyidesi savaşın meşru hale

gelmesidir. Yoksa uluslararası bir güç oluşturup onunla ülkeler hukuk

düzeni içinde bırakılmaz. Başka bir ifadeyle, ülke içinde hukuk dışına

çıkıldığı zaman sıkıyönetim ilan edilerek düzen tekrar yerine getirilir. Oysa

uluslararası bir sıkıyönetim söz konusu değildir. İşte bu nedenle "...marşı

İstiklal Marşı olan..." deyiminin hukukilikle yakından ilişkisi vardır.

"...Türkiye'de Türklerin kurduğu... " tabiri ile; Türkiye'de hukuk sisteminin

geçerli olduğu ve bunun Türkiye dışındaki Türklerle ilgili olmadığı

    demektir.  Türkiye'de bulunan yabancıların kamu hukukuna uymaları

       gerekir; özel hukuk alanında kendi hukuklarına tabidirler. Türkiye'de herkes

özel hukuk alanında Türk hukukuna tabi olmak zorunda değildir. Bunun

dışında il veya bucaklarda isterlerse üst yargının denetimini reddedebilirler. Bunun için onların Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde temsilcilerinin olmaması ve askerlik hizmeti yerine bedelli olmayı topluca kabul etmeleri gerekir. Yani kişiler ayrı ayrı bedelli olabilecekleri gibi; bucaklarda, il içinde veya devlet içinde topluca bedelli olabilir ve bunlar askerlik veya jandarmalık hizmetlerini bedenle değil, bedelle yaparlar. Hatta bu sistemi benimsemiş iller de olabilir. Bu takdirde yine bunlar kendi iç yargılarını il veya devlet yargısı denetimi dışında tutabilirler. "Türkiye Cumhuriyeti" tabiri ile Türkiye'nin sınırları çizilmiştir ve bu hukuk yalnız Türkiye'de uygulanacaktır. Dışarıda ise ancak uluslararası hukuk geçerli olup, Türkler de olsa, dışarıda Türk hukukunun uygulanması kanunlar ihtilafı hükümlerine göre olacaktır. Görülüyor ki, anayasanın değişmez maddesi hukukun oluşması için vardır. Cumhuriyet tabiri ile de hukukun soya dayalı olmayacağı, doğuştan insanların imtiyaz sahibi de olamayacağı açıkça ifade edilmiştir. Bu da hukuku kayıt altına alan bir ifadedir. ''Demokratik'' tabiri ile hukukun serbest sözleşmelerle oluşacağı ifade edilmiştir. ''Laiklik'' deyimi ile hukuk özel mülkiyeti teminat altına almaktadır. ''Sosyal'' deyimi ile hukuk düzeni tüm insanların yaşama haklarını teminat altına almış ve doğuştan yeryüzünün kira haklarına sahip oldukları belirtilmiştir. ''Çoklu'' deyimi ile hukukun hürriyet ve serbestlik içinde oluşacağı ve halka seçenekler sunulacağı belirtilmiştir.

Sonuç olarak, bütün bu ifadelerde hep hukuk düzeninin özellikleri belirtilmiştir. Devlet hukuk düzeni ile vardır ve bu düzen de yukarıda sayılan niteliklerle oluşur. Burada ''bir'' deyimi ile tüm bunların doğrudan doğruya devletin niteliği, hukukun nitelikleri olduğu ve devletin bir tek sıfatla sıfatlandığı ifade edilmektedir. O da hukuk devletidir. Buradaki ''bir''i anlamayanlar mevcut Anayasa'da sayılan üç niteliği; yani demokratik, laik ve sosyal niteliklerini devletin niteliği olarak görürler ve hukuk devletinin dört niteliğini sayarlar. Oysa yürürlükteki Anayasamız nitelikleri hukuk için saymıştır ve devlete bir tek nitelik yüklemiştir.

''hukuk''

Hukuk Arapça bir kelimedir. Develere yem verilen kovaların adıdır. Araplar develerin yemlerini kova ile ölçerek verirlerdi. Bu kavram önce hakların bölüşülmesinde kullanıldı. Sonra kişilerin birbirlerine olan borç ve alacakları anlamında kullanılmaya başlandı. Bugün hak ve alacak anlamında kullanılmaktadır. Alacak müspet haktır, borç menfi haktır. Hak menfi borçtur, borç menfi alacaktır. Bundan dolayı Arapçada borç ve alacak için ''lehine hak'' ve ''aleyhine hak'' diye ifade edilir. Hukuk çoğul bir kelimedir, borç ve alacağı karşılıklı olarak ve birlikte ifade eder.

Bir kimsenin bir hakkı varsa, mutlaka başka birinin ona karşı bir borcu vardır. Bunun en uygun benzeri elektrikte görülür. Bir yerde müspet bir elektrik varsa mutlaka ona karşı başka yerde menfi elektrik vardır. Bu nedenle hukuk ancak insanlar arasında ortaya çıkar. Çünkü borçlu veya alacaklı insanlar olacaktır. Eşya üzerindeki mülkiyet hakkı da diğer insanlara karşı doğar. Diğer insanlar ona müdahale ederse hakkını talep etme hukuku doğar.

Hukuk düzeninin dayandığı temel ilke müeyyidenin olmasıdır. Eğer bir kimse senin malını alır da kullanırsa bunun müeyyidesi nedir? Bunu tespit edersek hukuk ortaya çıkar. Yani geçmişte yapılanları değerlendirerek gelecekte ne sonuçlar doğacağını bilmektir.

        Hukuk düzeni kurallardan oluşur. Nasıl ki, tabiat kanunları vardır ve ne yapıldığında ne ile karşılaşılacağı baştan biliniyorsa; hukukun da kuralları vardır ve ne yapıldığında ne ile karşılaşacağı baştan bilinir. İşte bu bilgi insanların bir toplulukta nasıl davranacaklarını belirlediği için kişiler istedikleri gibi yaşayabilmektedir. Oysa hukuk düzeni yoksa insanlar bulundukları toplulukta ne ile karşılaşacaklarını bilemezler, sadece yöneticilerin keyfi kararları ile karanlıkta yürürler. Bu da hem kişilerin hayatını çekilmez kılar hem de toplulukta işler yürümez ve yapılamaz olur.

Topluluk büyüdükçe sık sık yöneticiler ve yetkililer değişeceği için hukuk düzeni artık ortadan kalkar. Herkes yasalara uymak zorundadırlar. Hakimler de yasalara uymak zorundadırlar. Ya hakimler uymazsa ne olacaktır? İşte bugünkü düzende bunun yeterli diyebileceğimiz bir müeyyidesi yoktur.

       Bizim buna getirdiğimiz çözüm hakemlik sistemidir. Hakemler taraflarca seçilecek, başhakem de hakemlerce seçileceğinden tarafsız ve bağımsız olacaktır. Hakemler mevzuata uyacaklardır. Uymazlarsa, başka hakemlere gitme hakkı mahfuz olacağından her zaman denetim devam        edecektir.

      Bununla beraber yine de hukuki düzen oluşmaz; hukuki düzeninin

         tam olarak gerçekleşmesi için dayanışma ortaklıklarının oluşması gerekir. Kişi kendisinin seçtiği dayanışma ortaklığından ''görüş'' alacaktır. Bu ''görüş''te hata olursa dayanışma ortaklığı ödeyecektir. Böylece güvene ve güvenceye dayalı hukuk düzeni oluşacaktır. Her türlü davranışta ilmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma ortaklığından teminatlı ''görüş'' alacaktır. Ondan sonra o işi yapacaktır. Bundan sonra bir zarar meydana gelirse bunu o dayanışma ortaklığı ödeyecektir. Bu sistemle kişiler davranışlarının ne sonuçlar doğurabileceğini bilecektir.

Dayanışma ortaklığı yanında, adil soruşturma sistemi ve adil hakemlik sistemi hukuk düzenini oluşturacak ve adalet sağlanacaktır.

Bir dayanışma ortaklığından görüş alan bunu tescil ettirerek görüşe göre iş yapar ve mal üretir. Mal kontrolörler tarafından denetlenir, damgalanır ve ambara teslim edilir. Bu noktada üreticinin işi biter. İleride bozuk çıkar diye herhangi bir endişeye gerek kalmaz. Tüketici malı alıp tüketir. Malın niteliği senedinde yazılır. Malın bozuk olduğu soruşturmacılara   tespit   ettirilir.   Soruşturmacılar   bu   malın   nerede bozulduğunu tespit eder. Eğer üretici bozuk yapmışsa kontrolörlerin; ambarda ambarcının; taşırken bozulmuşsa nakliyecinin dayanışma ortaklıkları öder. Hakemler kararlarını soruşturmacıların tespitlerine göre verirler. Sözleşmeler, tespitler, tahkikler ve hükümlere dayanan bu mekanizma çalışıyorsa bu düzen hukuk düzenidir.

Hukuk düzeni kurallar düzeni demektir. Bu kuralların var olması yeterli değildir. Tüm toplumun bu kuralları bilmesi gerekir. İşte bunu sağlamak için yukarıda anlatılan mekanizmalara ihtiyaç vardır.

Hukuk kuralları insanların anlayışına göre değişik şekiller alır. Bundan dolayı hukuk kuralları ancak küçük topluluklarda oluşur ve gelişir. İşte bizim hukuk birimi olarak bucakları seçmemizin sebebi budur. Çünkü burada herkes birbirini tanır ve birbirinin hukuk anlayışını da bilir. İlçedeki hakemlerin hukuk anlayışını anlar ve kimin kime hakim olduğunu bilir. Bir taraftan objektif kurallar ve teminatlı görüşler, diğer taraftan subjektif kişilerden oluşan ve birbirlerini tanıyan küçük topluluklar hukuk düzeninin oluşmasını ve yaşamasını sağlar.

Günümüzde bucak yönetiminde yaşamak yeterli olmadığından dolayı iller, devletler ve insanlık oluşmaktadır. Ancak buradaki oluşma bucak birimini yok etmeden olmalıdır. Yani il merkezi yine bucaktır. Farkı, taşradakilerin temsilciler tarafından oluşturulmasıdır. Devlet merkezi de bir bucaktır; farkı, taşradaki temsilcilerden yani milletvekillerinden oluşmasıdır. Merkezi yönetim olduğu için il ve devlet merkez bucakları da sadece kendi işlerini görmektedir. Taşradakilere hükmetmemekte; hizmet etmektedir. İşte hukuk düzeninin temel dayanağı hakemler sistemi ile beraber yerinden yönetimdir.

Merkez bucaklar dahil her bucağın bir başkanı olur. Bu başkanı ve o başkanın görevli kıldığı kimseleri halkın tamamı yakından tanıdığı gibi bunlar da halkı yakından tanırlar. Herkesin yaptığı her iş herkes tarafından bilinir. Sosyal bir denetim vardır. Zamanla kurallar rijit olarak oluşmakta ve fertlerin birbirleriyle sıkıca bağlı oldukları dağılmaz topluluklar oluşmaktadır. Devletler yıkılır, rejimler değişir, dinler değişir ama küçük kentler varlıklarını korurlar; örf ve adetlerini de korurlar.

Temsilcilerden oluşan merkezi bucaklarda da böyle bir oluşumun olabilmesi için temsilcilerin tedrici bir şekilde değişmesi gerekir. Yani periyodik yapılan seçimlerle eski meclisi dağıtıp yeni meclis oluşturma,

merkez bucakların oluşmasını önler. Merkeziyetçi rejimler temsilcilerin bir şeyleri öğrenmeden gitmelerini ve merkez bucakların oluşmaması için periyodik seçimler yaparak meclisi devamlı olarak acemilerden oluşturmaya çalışırlar. Oysa Adil Düzen'de halk istediği zaman temsilcisini değiştirebildiği için meclisteki yenilenme çok tedrici bir şekilde gerçekleşir, örfler oluşur ve bu örfler bozulmadan devam eder.

Değişik hukuk ekolleri ve bucak kamu hukuk sistemleri pilot uygulamalar gibidir. Her tarafta farklı şekillerde uygulanacak, başarılı olanlar sonra diğerleri tarafından kendi istekleri ile kabul edilecektir. Bu aynı zamanda evrimin şartıdır. Sistem yaşlanınca yeni bucaklar oluşmaya başlar ve o bucaklar yeni sisteme göre oluşur. Orada elde edilen başarıları diğer bucaklar da paylaşır ve devamlı evrim olur.

Başkan bucağa tamamen egemendir. Hukuk düzeninin işlememesi halinde ilçeden jandarma birliğini isteyerek bucağı askeri yönetime bırakarak sıkıyönetim ilan eder. Sonra yeniden tamamen yeni bir düzen oluşturur. Yani hukuk düzenini koruyan askeri güçtür. Askeri güç de seçilmiş başkanın emrindedir. Başkanlar hukuk düzenini korurlar; sivil  metotlarla koruyamazlarsa askeri yöntemlere başvururlar.

Yerinden yönetimde bir yer bozulduğunda diğer yerler onun imdadına koşar ve tedavi eder. Merkezi yönetimde ise bir düzen bir defa bozuldu mu onu düzeltecek başka bir mekanizma yoktur. Türkiye Devleti yerinden yönetim ve çok hukuklu hakemler sistemine geçmekle kendisini kurtarabilir. Yoksa çürümeye başlayan merkezi sistem her tarafını sararak ölüme götürür. Biz milletimize bu gerçekleri duyurmak istiyoruz. Millet kendi kendisini kurtaracaktır yoksa kimse onu kurtaramaz. ''Milleti yine milletin azmi ve kararı kurtaracaktır''.

Dün dış düşmanla savaştık ve başardık; bugün de iç düşmanla savaşıyoruz ve bizi yine "milletin azmi ve kararı kurtaracaktır''. Enflasyon, işsizlik, açlık, borç, yolsuzluk, rüşvet, anarşi ve baskı ile savaşı yine bu milletin azmi ve kararı kurtaracaktır. Hastalıkların tek tedavisi hukuk düzenidir, yerinden yönetimli başkanlık sistemidir.

 

Hastalıklarımıza gelince:

 

 

 

 

            a)Enflasyon: Neden enflasyon var? Çünkü hukuk düzeni yok; idare, yargı denetimi dışındadır. Karşılıksız para çıkarılıyor, adeta hırsızlık yapılıyor, halkın cebinden para çalınıyor, ''dur!'' diyen yok. Faizleri istediği gibi yükseltiyor, ''dur!'' diyebilen yok. Enflasyondan vergi alınıyor, halkın serveti açıkça gasp ediliyor, ''dur!'' diyen yok. Adil bir yargı denetimi, bağımsız ve tarafsız bir yargı olsa ve anayasanın değişmez maddelerine aykırı davranışları denetleyebilse; idare bu zulmü yapamayacak, enflasyon olmayacak; halk da devlet de bu hastalıktan kurtulacaktır.

b)İşsizlik: İşsizliğin temeli enflasyondur. Enflasyon nedeni ile halk üretim planlaması yapamıyor, fiyat ve ücretleri tespit edemiyor, anlaşmalar yapamıyor ve işletmeler çalışamıyor. İstikrarlı piyasa oluşmayınca üretim yapılamıyor, dolayısıyla insanlar iş bulamıyor ve işsizlik oluyor. Oysa hukuk düzeni olsa enflasyon olmayacak, krediler mutlu azınlığa değil; halktan sipariş alan ve halka iş veren müteşebbislere verilecek, böylece işsizlik olmayacaktır. Çünkü kredi tarafsız ve bağımsız yargı denetiminde olacaktır. Liberalliğe aykırı imtiyazlı kredi uygulaması yargı kararları ile ortadan kalkacaktır.

c)Açlık: Açlık, işsizliğin sonucudur. Halk iş bulamayınca üretim olmuyor. Üretim olmayınca halk mal bulamıyor. Bulsa bile onu alacak parası olmuyor, sonunda açlık ortaya çıkıyor. Oysa Türkiye hukuk devleti olsa, bağımsız ve tarafsız yargı bulunsa, halka önce yaşaması için sipariş kredisini verir. Bunların bir kısmı emeklilik payıdır ve yılbaşında halka verilir. Bir kısmı ise çalışma kredisidir ve bunlara da yıl başında verilir. Halk bu para ile mağazalara sipariş verir; mağazalar tüccarlara, tüccarlar da iş yerlerine sipariş verir. İş yerleri yıl başında siparişlerini alır, ayrıca sipariş aldığı kadar da peşin tahsilat yapar. Böylece sermaye sorunu ve pazar derdi olmadan işletmeler faaliyete geçer, tam istihdamlı üretim olur ve halk ücret veya emeklilik payı ile bu malları satın alır ve açlık ortadan kalkar. Devletin vergi payı da artar ve güçlü refah devleti olur. Bu bağımsız ve tarafsız yargı ile olur. Anayasanın değişmez ilkesi olan sosyalliğe aykırı bir durum olduğunda kişiler açlık endişesine dayanarak dava açabilirler ve yıl başında kredi alabilirler.

d)Borçlar: Borçlar, işsizlikten doğar. Enflasyon olunca işsizlik olur, işsizlik olunca da açlık başlar. Açlıktan ölmemek için halk önce sömürücü zenginlere borçlanır. Sömürücüler de bankalardan kredi alarak borçlanır. İç üretim olmadığı için mal bulunamaz olur. Bu sefer devlet dışarıya borçlanarak mal getirip halkını beslemeye başlar. İşte Osmanlı İmparatorluğunu tarihten silen bu akıbet, kanser gibi Türkiye'yi de aynı sona götürmektedir. Batı dünyası üretim yapmayan bizim gibi ülkelere kaç yıl daha borç verecektir? Vermek istese bile Batı ekonomisi buna nasıl dayanabilecektir? Bu sorun ancak tarafsız ve bağımsız yargı ile düzelebilir. Elbette enflasyonu ortadan kaldıran yargı, işsizliği ortadan kaldıran yargı, açlığı ortadan kaldıran yargı, devlete dış borçlanma yasağını getirecektir. Böylece dış kredi kaynakları kuruyunca halk çalışıp üretmek zorunda kalacak ve bu ölüme götüren kanserden kurtulacaktır. Şimdi ise çalışmadan hazır yemekte olduğu için partileri indirip çıkarmakla vaktini geçirmektedir.

e)Yolsuzluk: Yolsuzluk borçlanmanın sonucudur. Halk borçlanıp
borcunu ödeyemeyince ve çalışıp kazanma imkanını da bulamayınca
yolsuzluğa yönelir. Ülkenin her türlü imkanlarını yağmalar. Eti için bülbülü
keser yer. Bir defa ısınmak için koskoca ağacı devirir. Ölümün ötesinde köy
yoktur. Hukuk düzeni varsa, tarafsız bağımsız adil yargı varsa; işsizliği
kaldırır meşru kazanma yolunu açar. Yolsuzluğa gerek kalmaz, yapanlar
varsa da yargı tüm gücüyle yolsuzluk
yapanların yakasına yapışır ve ülkeyi bunlardan temizler. Bugün etkin, tarafsız ve bağımsız yargı olmadığından halk yolsuzluk yapabiliyor ve yaşıyor; yoksa adil devlet olsa halk açlıktan kırılıp    ölür. O halde devlet yasaklarla değil; hukuk düzeni ile hastalıklardan

kurtulur. Bağımsız ve tarafsız yargı bu ülkeyi düzlüğe çıkarır. Bağımsız

yargı demek, elbette Yargıtay bağımsızlığı demek değildir.

f)Rüşvet: Ülkede işsizlik ve açlık olunca devlet gelirleri azalır.
Verilen maaşlar da yetmez. Halk gibi kamu görevlileri de rüşvet almak
zorunda kalır. Böylece halk yolsuzluğu rüşvet ile yapar. Rüşvet sonunda
yargıçlara kadar ulaşmakta ve artık devlet meşru örgüt olmaktan çıkıp
eşkıya teşkilatına dönüşmektedir. Maalesef günümüzde Orta Asya devletleri
bu durumdadır. Türkiye'de rüşvet henüz yargıçlara kadar ulaşmadı, orduya
kadar bulaşmadı, üniversiteye kadar bulaşmadı. Ama bunun önü alınmazsabu kurumlara da bulaşır.

Rüşveti meşru gören bir devlet yaşayamaz. Hukuk düzeni enflasyon, işsizlik, açlık ve yolsuzluğa son verdikten sonra, rüşvete de son verecektir. Serbest soruşturmaya ve hakemlere dayanan bağımsız ve tarafsız yargı rüşveti de ortadan kaldıracaktır. Buna tevessül edenleri devlet çarkından ayıklayacaktır. Devlet, devleti başörtülülerden, sakallılardan, imam hatip mezunlarından temizleyeceğine bunlardan temizlemekle meşgul olacaktır.

       Bunu sadece bağımsız hukuk düzeni yapabilir. Ordu laikliğin bekçisi değildir, Mustafa Kemal orduya laikliği emanet etmedi. Mustafa Kemal, Türk Gençliğine ve Türk Ordusuna Türkiye Cumhuriyeti'ni ve İstiklalini emanet etti. Bunun yolu da bağımsız ve tarafsız hakemlerden oluşan yargıdan geçer. Ordu bizi buna zorlasın. Buna yardım etsin. Yoksa düşmanları ile birlikte ahlaksızlarla ve rüşvetçilerle bir olursa, bu durum devletin yıkılmasına sebep olur ve kendisinin de artık yeri kalmaz. Ordular dağıtılır.

g)Anarşi: Anarşinin sebebi rüşvettir. Rüşvet varsa devletten
korkmaya gerek yoktur. Gemisini yürüten kaptandır diyenler, devlet çarkını
rüşvete dayanarak çalıştırmaya başlarlar. Halk ceza olarak rüşvet verir. Bir
süre devlet çarkı böyle işler. Bugün Türkiye'de ve eski Sovyet ülkelerinde
durum budur. Yoksul vatandaş gecekondu yapmak için rüşvet vermek
zorundadır. Bu da herkesin gecekondu yapmasını önlemektedir. Ancak bir
zaman gelir, ekonomi felç olur, halk rüşvet veremez hale gelir; o zaman
rüşvet almak için suç tasarıları yapılır. Önce suç isnat edilir, sonra rüşvet
alınır ve dosya kapatılır. Artık rüşvet almak için iftiralar yapılır veya suç
işletmeye teşvik edilir, hatta zorlanır. Böylece şantaj yapılarak devamlı

rüşvet alınma yoluna gidilir. Türkiye bu yeni durumun başında sayılabilir.       
Kaçakçılara yönelik olan bu hareketler zamanla her tarafa yayılmaya başlar.        
Bu duruma gelindiğinde suçsuz insanlar da suç işlemeye başlar ve rüşvet
veremediği için silaha sarılır. İşte anarşi böyle başlar. Bağımsız ve tarafsız

hakemlerden oluşan yargı ve serbest etkili soruşturma teşkilatı kurulursa bu oyunlar bozulur, halkı ve devleti anarşiden kurtarır.

      h)Baskı: Baskı, anarşinin var olması veya böyle bir tehlikenin
belirmesi sonucu ortaya çıkar. Devlet dağdaki eşkıyalarla baş edemeyince
köydeki ve kentteki halkı baskı altına alarak anarşistlerin baskısına karşı
baskı ile korumaya başlar. Yani iki güç, meşru güç ile gayri meşru güç
çatışmaya girip birbirini yenemeyince iki taraf da zayıf halka yönelir.
Tarihte Türk Ordusu dağılmış ve elinden silahı alınmış halde iken, yeniden
oluşarak dünyaya karşı İstiklal Savaşı'nı kazandı. Oysa 30 yıldır PKK'yla
baş edemedi. Buradaki hata, orduya bu görevin verilmesidir. Ordu
cephedeki düşman ile savaşır; eşkıya ile savaşamaz. ''Olağanüstü hal''
uygulaması bu kötü durumu ortaya çıkarır. Sıkıyönetim ilan edilmeliydi ve
askeri usullerin tam olarak uygulanmasına izin verilmeliydi. Bu yapılmış
olsaydı, ordu altı ay değil üç ay içinde sorunu çözerdi. Meseleyi, hukuk
düzeni içinde çözeceğiz diyenler, sorunu hala çözemediler. Peki, hukuk
düzeni ile sorun çözülecekse ordunun orada işi nedir? Ordu hukuka değil silaha dayanır. Orduya bir görev verir, sonra da elini kolunu bağlarsan eşkıyayı yenemez. Yenemeyince zavallı Müslümanları bulur ve ''irtica'' diye onları rahatsız eder. Şimdi rahatsız ediyor. Sonra saldırabilir. Bunun tek ilacı, Doğu'da sıkıyönetim ilan edip orduya askeri metotları uygulamasına izin vermektir. Ordunun görevi adalet değil anarşiyi yok etmek olacaktır. Yahut orduyu oradan çekersiniz, orada tarafsız ve bağımsız hakemlerden oluşan yargı kurarsınız, yerinden yönetimi getirirsiniz, her il kendi iç güvenliklerini kendi halkından oluşturduğu teşkilatla sağlar. Böylece ordumuzu da milletimizi de kurtarmış oluruz.

Bize göre, hukuk düzeni kurulursa altı ay içinde PKK ortadan kalkar ve sıkıyönetime gerek kalmadan hukuk düzeni içinde bu sorun çözülür. Çünkü Doğu Anadolu halkı, dinine dokunmazsan tüm Türkler gibi bu memlekete bağlıdır ve kendisine güvenilebilir. Ama siz olmayan irticayı icat ederek dinine saldırırsanız o da sonunda isyan eder ve anarşi halka yayılır.

Görülüyor ki, bugün ülkemizdeki hastalığın temel sebebi enflasyondur. Enflasyon işsizliği, işsizlik açlığı, açlık borçlanmayı, borçlanma yolsuzluğu, yolsuzluk rüşveti, rüşvet anarşiyi ve anarşi de baskıyı doğurmaktadır.

 

Enflasyonun sebebi nedir?

Enflasyonun tek sebebi vardır, o da faizdir. Faiz matematiksel bir zorunluluk olarak enflasyona sebep olur. Bugün tüm ekonomi para ekonomisidir. Artık kimse kendi ürettiğini kendisi tüketmiyor. O halde herkes para ile yaşıyor. Yani kişi ya borçludur veya alacaklıdır. Yani para devrededir.

Bugün Türkiye'de 5 katrilyon para halkın elinde olsun. Bunlar ya bu parayı faize verirler veya daha karlı bir işe yatırırlar. Yıl sonunda herkes en az faiz kadar kazanmaya çalışır. Eğer kriz ekonomisi yoksa ortalama herkes faizin üstünde para kazanır. Yani gelecek sene % 100 faiz varsa enflasyonda % 100 artacak, yani devlet 5 katrilyon para daha basacaktır ki, faizleri ödeyebilsin. Bu da parayı % 100 kadar artıracağından enflasyon da % 100 artar. Böyle bir artış yetmez, çünkü o takdirde kimseye reel faiz verilmemiş olur. O halde reel faizi verebilmek için 1 katrilyon daha basacaktır. Böylece 11 katrilyon olur. Bu da gelecek yıl enflasyonu % 110 artırır. Demek enflasyon faizi, faiz de enflasyonu körükler ve enflasyon artarak devam eder.

Buna itiraz edilerek ''Avrupa'da böyle olmuyor.'' deniyor. Bunun iki nedeni vardır. Avrupa Ülkelerinde yıllık enflasyon ortalama % 5 civarında olduğundan bu milli hasılattaki artışla dengede tutulabilmektedir. Eğer bir ülke dışarıyı sömürüyorsa, faiz daha fazla olsa da denge sağlanabilir ama Türkiye'de enflasyon % 10'lar seviyesindedir ve dışarıda bir ülkeyi sömürmemiz de mümkün değildir. O halde ülkemizde faiz kesinlikle enflasyonun gerçek sebebidir. Türkiye'de yaklaşık elli yıldır enflasyon vardır ama hala Türkiye yaşamaktadır. Bunun sebebi nedir? Nasıl oluyor da Türkiye uçuruma yuvarlanmaktan kendisini koruyabiliyor?

  1. Türkiye elli yıl içinde kentleşmeye başlamıştır ve on bin yıllık tarım döneminden sanayi dönemine geçmiştir. Bu akış büyük bir artı değer doğurmuş ve şimdiye kadarki faizleri bunlar karşılamıştır.
  2. Türkiye yaklaşık olarak beşte bir emeği dışarıya göndermiş ve orada elde edilen birikim Türkiye'ye transfer edilmiş; Türkiye'ye gelip araziler alınmıştır. İşte bu değerler faizleri karşılamıştır.
  1. Bu dönemde Türkiye kapalı ekonomi yaşıyordu. Dövizin resmi  kuru vardı. Türk ekonomisi dışa açılmış ve döviz serbest bırakılmıştır. Bu da  büyük bir rant doğurmuştur ve şimdiye kadarki faizleri finanse etmiştir. E
  2. Türkiye'de tüccar malı ve banka parası dışında halkın kendi ürettiği para vardır. Bankadan geçmeyen bono, çek ve senetler, bakkal defterleri, cari hesaplar halkın ürettiği paralardır. Halkın bir kısmı dini sebeplerden dolayı enflasyonun üstündeki faizi almamaktadır ve kendisinin ürettiği faizsiz sayılabilecek para ile de ekonomiye katkıda bulunmaktadır. Böylece hiper enflasyon frenlenebilmektedir. Bu kaynaklar bitmek üzeredir. Birkaç yıl sonra hiper enflasyonu durdurmak normal şartlarda imkansız hale gelebilir.

İşte bunu bilen Batılı kapitalistler Türkiye'deki işbirlikçileri ile bir olarak Müslümanların faizi haram gören inançlarını yok edip Türkiye'yi bir an evvel batırmak ve ''irtica'' adı altında Türk milletine karşı savaş açarak faizi meşrulaştırmak istiyorlar. Faizi ilericilik olarak takdim ediyorlar.

           Enflasyondan kurtulmak için önce kamil bir sistemle eşelmobil sistemi uygulanmalıdır. Her türlü ödemeler Türk Lirası ile yapılmalıdır. Ancak tüm borçlanmalar altın değeri üzerinden olmalı. Devlet her gün resmi altın değerini ilan etmeli, hazine Cumhuriyet altınını bu değer ile alıp satmalı ve kar etmemelidir. Ondan sonra da devlet tüm borç ve alacaklarını faizsiz ve altın değerinden almalı ve ödemelidir. Mahkemeler tüm borç ve alacak davalarına altın değeri üzerinden hüküm vermelidir. Bu sistemin yerleşmesi ve sonuçlarının alınması için bir yıl yeterlidir.

Bundan başka devre başında sipariş kredisi verilmelidir. Tüm fiyatlandırmalar yıl başında gerçekleşeceği için ve tüm ödemeler yıl başında yapılacağı için enflasyon yapmaz. Bir yıl sonra enflasyon kendiliğinden sıfıra iner. Batı gerçekleri öğrenip de sömürüsüne son verilmesin diye din düşmanlığı yapmaktadır. Çünkü İslamiyet tekele ve sömürüye karşıdır. Bunu düşmanlıkla değil sosyal ve ekonomik mekanizmalarla dengelemektedir. Tekeller bundan korktuğu için para kullanarak hukuk düzeni mekanizmalarının tesisini önlemeye çalışmaktadır.

Oysa, tarafsız ve bağımsız hakemlerden oluşan bir yargı olsa, adalet gereği borçlanmalarda enflasyonu dikkate alarak bir kanun veya mevzuata gerek kalmaksızın Adil Düzen'e geçilir. Korku budur.

Bağımsız ve tarafsız hakemlerden oluşan bir yargı olursa, bu şekilde mağdur olan kimselerin mağduriyeti giderilir. Örneğin, özel faizsiz kredi vererek iş yapmaları sağlanabilir ama hukuk düzeni yoksa onların durumu sarsılır ve iç savaş çıkar.

 

 

hukuk düzeniyle askeri düzen arasındaki farklar:

Hukuk düzeni ile askeri düzen arasında temelde dört fark vardır:

  1. Askerlikte güçlü kim ise haklı odur. Hukuk düzeninde ise haklı kim ise kuvvetli odur. Devlet haklıyı kuvvetli kılan bir müessesedir.
  2. Askeri düzende emir komuta düzeni vardır. Amirin emrettiği veya talimatı kanundur. Kişiler amire karşı sorumludurlar. Hukuk düzeninde ise hukuku halk kendisi serbest sözleşmelerle oluşturur ve kuvvet bu sözleşmeyi korur.   Yani  kuvvet  mevzuatın  emrindedir.  Herkes  mevzuata  karşı

sorumludur. Mevzuatı da bağımsız ve tarafsız hakemlerden oluşan yargı belirler.

  1. Askeri düzende kişiler sonuçtan sorumludurlar. Kullandığı araç ne olursa olsun, takip ettiği sistem ne olursa olsun, birlikler sonuçtan sorumludur. Hedefe ulaşmışlarsa onları kimse sorumlu tutamaz. Hedefe ulaşmamışlarsa, ne kadar haklı olurlarsa olsunlar hiç kimse onları kurtaramaz. Askerlikte hedefe ulaşmak için her yol meşrudur. Hukuk düzeninde ise herkes davranışlardan sorumludur. Davranışları mevzuata uygunsa, sonuç ne olursa olsun sonuçtan sorumlu değildir. Çünkü başarı kişinin değil; mevzuatındır. Kişi için mevzuata uyup uymama sorunu vardır.
  2. Askeri sistemde sorumluluk kolektiftir. Başarıya ulaşan birlik içindeki hain olanlarla kahramanların akıbeti aynıdır. Birlikte mükafatlandırılır veya cezalandırılırlar. Oysa, hukuk düzeninde herkes şahsen sorumlu olup kimse başkasının yaptığından sorumlu tutulamaz. Bu durum kardeş, anne, oğul gibi çok yakın akrabalar veya amir memur ilişkisinde olanlar için de böyledir.

 

Şimdi bu farkları biraz daha derinden ele alalım.

kuvvet düzeni

İki yumurtayı tokuşturduğunuzda hangisi kuvvetli ise o sağlam kalır, diğeri kırılır. İki yumurtanın birden kırıldığı pek vaki değildir. Varlıklar arasında böyle bir çatışma vardır. Zayıf olanlar yok olur ve kuvvetliler varlıklarını sürdürürler. Tüm canlılarda böylesine amansız bir savaş vardır ve kuvvetli olan varlığını sürdürebilmektedir. Bu da evrime sebep olmaktadır. Zayıflar elenmekte ve kuvvetliler hayatta kalmaktadır. Uluslar için de durum böyledir, devamlı savaş halindedirler. Kuvvetliler zayıfları yok eder ve kuvvetliler yarışında beşeriyet evrimleşir. Kişileri de böyle düşünebiliriz.

Birbirleri ile kavga eden kişilerden de kuvvetli olanlar yaşar, zayıf olanlar yok edilir. Bu kural doğru kabul edilirse, haklı-haksız diye bir şey yoktur. Bu teoriye göre devlet ancak korku üzerine kurulabilir. İki kişi karşı karşıya gelince kavgaya başlar ve birbirlerini yok etmeye çalışır. Öldürünce güçlü taraf galip gelir ve diğeri yok olur. Başkası ile savaşmaya başlar. Tek kişi kalıncaya kadar kavga eder. Düzenin kurulması için yenilen yenene

 

teslim olur, iki kişi olurlar. Sonra çevredekileri esir etmeye başlarlar. Sonunda tüm halk yenildiği ve korktuğu için bir başkanın emrine girer. Askeri düzen budur.

Bu bağlanmalar her zaman korku ile başlamaz. Aile içinde çocukların eğitilmesi ile bir askeri disiplin kurulur. Ocak içinde halk büyüğe saygı ve sevgiden dolayı itaat eder ve bir tim oluşur. Ondan sonra başka ocaklarla girişilen savaşlar sonunda korkutularak büyür ve bir askeri topluluk oluşur. Askeri topluluğun en önemli tarafı, hiyerarşik bir teşkilatlanmaya sahip olmasıdır.

Üç kişi bir araya getirilerek bir tim kurulur. Askerliğin temeli nöbettir. Üç kişiden biri dönüşümlü nöbet tutar. Gün yirmi dört saattir. Herkes sekiz saat nöbet tutar. Böylece normal mesai içinde askeri disipline uygun hayat sürer. Üç tim birleşir ve başına da bir onbaşı konur, manga olur. Mangada bir tim ikmal yapar, iki tim ise sağ ve solda nöbet tutar. Böylece bir manga devamlı olarak çift kişilik nöbeti bekler. İkmal birliği de nöbetleşerek görev yapar.

Üç manga birleştirilerek bir takım oluşturulur. Üç takım birleştirilerek bir bölük oluşturulur. Bunlar otuzar kişiden 90 kişi eder. Bir de karargah mangası oluşturulur. Karargah mangasının başı bölük komutanıdır. Takımlardan biri ikmal takımı olur, ikisi ise cephede sağ ve sol kolları oluştururlar. Bunlar da nöbetleşe görev yaparlar. Bu bir bölüktür ve yüz kişidir.

Üç bölük birleştirilerek bir tabur oluşturulur. Üç yüz kişinin başına bir komutan atanır. Buna tabur komutanı denir. Üç tabur birleştirilerek bir tümen yapılır. Bir tümenin sayısı dokuz yüz kişidir. Bir de karargah bölüğü oluşturularak alay meydana gelir. Bunların başına alay komutanı geçirilir.

Üç alay birleştirilerek bir tugay kurulur. Bir tugay dokuz bin kişi eder ve bir karargah alayı ile tümen oluşturulur, on bin kişi eder.

Üç tümen bir karargah oluşturur ve bir de karargah tümeni ile ordu oluşur. Tümen on bin kişiden oluşur. Üç ordu birleştirilerek kuvvet komutanlığı oluşturulur ve bir genel kurmay karargah ordusu ile Genel Kurmay Başkanlığı oluşur. Bu üçe parçalanmış onlu sisteme göre ordu düzenlemek Türklerin ve Müslümanların örgütlenme biçimidir.

 

 

 

        Böyle oluşmuş bir örgütlenmede komutanın üç yardımcısı vardır ve kendisi on birliğe komuta eder. Böylece tüm ülke en aşağıya kadar örgütlenir. Karargahlarda değişik planlar üretilir ve komutana arz edilir. Bugün gizlilik temin etmek mümkün değildir. Ancak değişik varyantlara göre projelerden birini komutan uygulama anında seçer ve bu seçişle zafer elde edilir.

Mangada onbaşı tim başları ile mangaya hakimdir. Erler birleşmeyeceği ve tek olduklarından onbaşıya karşı gelemezler. Böylece isyan olmaz. İsteyerek veya istemeyerek herkes komutana itaat eder. Bu teşkilatlanma modeli genelkurmay başkanlığı seviyesine kadar gider.

Bu kuvvete dayalı sistemde herkes korktuğu için itaat eder. Bunda tereddüt yoktur. Bu korkunun komutandan geldiği söylenebilir. Yani komutanın korkusuna göre itaat sağlanır. Bu tür orduların başarı şansı azdır. Oysa itaatin asıl sebebi düşman korkusudur. Biz komutanımıza itaat etmezsek düşman bizi perişan eder, bizi yok eder. Birbirimize dayanırsak düşmanı yener, varlığımızı sürdürürüz. İşte savaşlar bu sebeple olmaktadır. Biz öldürmezsek düşman bizi öldürecek. Savaşların olması için diller de ayrıdır. Yani aralarında anlaşma imkanı yoktur. Dolayısıyla birbirlerini öldüreceklerdir.

Görülüyor ki, ordu son derece sıkı bir disiplin içinde örgütlenmiş bir topluluktur. Burada hürriyet ve serbestlik diye bir şey yoktur. Devletin varlığı ve bekası için buna ihtiyaç vardır.

Ancak bir devlet böyle organize olursa o topluluk çöker. Öncelikle ordu komutan korkusuna değil; düşman korkusuna dayanmalıdır. Bunu sağlamak için de komutanları seçme hakkı astlara verilmelidir. Örneğin, bir kimsenin Ordu Komutanı olabilmesi için önce başkan veya genelkurmay başkanlığından ruhsat almalıdır. Sonra kendisine üç korgenerali ve on tümgenerali bulmalıdır. Bu böyle devam edip ordu oluşmalıdır. Komutanları kendileri seçtikleri için düşman korkusuna ve komutan sevgisine dayanan bir ordu oluşur. Bunun dışında kolektif sorumluluk ve kolektif mükafat kriteri birliktekileri de birbirine bağlar.

Astlar üstleri değiştirebilmelidir. Ast-üst ilişkisi daima sevgi ve saygı içinde olmalıdır. Herkes komutanını kendi bölgesi dışında bir ordudan seçmelidir. Böylece askerlik hem tüm ülkenin halklarını bir araya getirerek ortak eğitime tabi tutar hem de onları tanıştırıp kaynaştırır. Bunun başka bir

 

 

yararı da, ülkenin bölgelere ayrılıp parçalanmasının önlenmesidir. Böylece o bölgenin savunmasını başka bölgelerdeki askerler yapar.

Orduda ceza üst tarafından verilir ve ast öldürülebilir. Üst bunlardan sorumlu değildir. Ancak ister komutan ister başkası tarafından öldürülen kişinin ailesine ağır tazminat ödenir ve bu tazminat ordu bütçesinden tenzil edilerek yapılır.

 

         hak düzeni

İki insan yan yana geldiği zaman iki yoldan birini tercih eder. Ya kılıçlarını çeker birbirlerine saldırırlar ya da barış içinde birlikte yaşamaya karar verirler. Saldırırlarsa, biri yenilip diğerine teslim olur ve böylece birleşerek düzeni kurarlar. Buna kuvvet düzeni demiştik. Şimdi de hak düzenini ele alalım.

Barış içinde yaşamaya karar veren kişiler aralarında bazı anlaşmalar yaparlar. Önce herkesin ayrı ayrı varlığı olacak ve herkes kendi işinde kendi hayatında istediği gibi yaşayacaktır. Biri diğerinin işine ve yaşayışına       karışmayacaktır. Birbirinden tamamen bağımsız olacaktır. Ancak birbirleri ile devamlı ilişkilerde bulunacak, herkes kendi görüş ve düşüncesini karşısındakine   anlatacaktır.   Birbirini   dinleyecek   ama  birbirini   asla       zorlamayacaklardır. Böylece zamanlarının çoğunu ayrı ayrı geçirebilecekler ama zamanlarının bir kısmını da ortak toplantılara ayıracaklardır. Böylece hem birbirlerini tanıyacak, birbirlerini zorlamadan etki yapacak, hem de ortak işleri bu zamanlarda görüşebileceklerdir. Herkesin kendi iş yeri olacak, kendi ürettiği kendisinin olacaktır. Ancak bir de ortak masrafların yapılması için ortak sandıkları olacak ve sandıktan ortak harcamalar yapacaklardır.

Aralarında bir ihtilaf çıkarsa taraflar birer hakem seçerler, onlar da başhakemi seçerler ve hakemlerin kararlarına uyarlar. Herkes kendi işinde ve yaşayışında olur, kimse kimseye karışamaz, demiştik. Ancak ortak işlerde ise son söz birisinin olmalıdır. Zira böyle bir anlaşma olmazsa ortak işler yapılamaz.

Hak sisteminde hizmet kime verilmiş ise yetki de onundur. İşte kuvvet sistemi ile hak sistemi arasında ayrılık burada başlar. Kuvvet sisteminde hayatın tüm safhalarında ve malların tamamında zorla gelen başkan hakimdir, söz yani son karar onundur. Oysa hak sisteminde malların

 

ve vakitlerin çoğu kişinin kendisine aittir, istediği gibi kullanır. Hak sisteminde ancak beşte bir kadar bir vakit topluluk içinde geçirilir ve malların da beşte biri ortaklığa konur. Başkan sadece bu vakit ve zamanlara başkanlık eder, diğer vakit ve zamanlara karışamaz.

Kuvvet sisteminde tüm yetki komutandadır. Oysa hak sisteminde başkan istişare ederek ve ortakların fikirlerini alarak karar verir. Başkanın verdiği haksız kararlar için her zaman hakemlere gidilebilir. Kuvvet sisteminde ancak barış zamanında ayrılma mümkündür, savaş hallerinde ise ayrılmak mümkün değildir.

Hak sisteminde on aile birleşerek bir ocak kurarlar. Kuvvet sisteminde mangayı yalnız erkekler oluşturduğu halde, hak sisteminde ailece ocağa katılınır ve ocağın nüfusu otuz ile yüz arasında olur. Ocak başkanları ancak evlerin dışında ortak sahalarda söz sahibi olurlar, evin içine giremezler ve orada herhangi bir yetkiye sahip değildirler.

Yüz ocak birleşerek bir merkez ocak kurarlar. Merkez ocak bu yüz ocaktan oluşan bucak halkının temsilcilerinden oluşur. Tüm bucak halkı ilmi, dini, siyasi ve mesleki dayanışma ortaklığını oluştururlar ve dayanışma içine girerler. ''Birimize bir haksızlık olursa hepimiz birlikte karşı çıkalım.'' derler. Böylece hakkı kuvvetli hale getirirler.

Kuvvet sisteminde merkezden atanmış hakimler, kuvvetin talimatı ile halkı kuvvetin istediği biçimde yaşatmaları ve çalıştırmaları için vardır. Oysa hak sisteminde kuvvet hakemlerin kararlarını uygulamak için vardır. Yani kuvvet sisteminde kuvvet hakimlere emreder; hak sisteminde ise kuvvet hakemlere itaat eder ve onların emirlerini yerine getirir.

Bucaklardaki dayanışma ortaklıkları, hukuk düzenini kurmak yani kendilerinin tabi olacağı mevzuatı oluşturmak ve gerekli zararları birlikte tazmin etmek için oluşur. Rıza ile infazlarda bulunurlar. Fakat bu dayanışma yeterli değildir. Hakemlerin verdiği kararlara uymayanları hukuk çizgisine getirebilmek için bir güce ihtiyaç vardır. Bunun gerçekleşmesi ve ihtiyacın karşılanması için yüz bucak birleşerek birer temsilcileri ile bir merkez bucak oluştururlar. Bunların görevi, hakemlerin aldığı kararlara karşı gelenleri askeri metotla tenkil etmektir ve iç güvenliği sağlamaktır. İl içinde erkekler nöbetlere katılarak bu gücü oluştururlar.

 

 

          Hak düzeninde illerdeki jandarma teşkilatı, hak düzeninden uzaklaşanları hak çizgisine getirmek için kurulur. Bu çizgiyi hakemler belirler. Hak düzeni için bu da yeterli değildir. Yabancıların saldırılarına karşı ülkeyi korumak gerekir. Bu da ordularla olur. Askerlik hizmeti ile olur. Demek ki, ordunun görevi ülkeyi dış saldırılara karşı korumaktır. İşte hak düzeninin varlığına hizmet etmek içindir. Eğer ordu bağımsız ve tarafsız hakemlerden oluşan yargıya itaat ederse hak düzeni içinde olur. Yok bu yargıyı emri altına alırsa o da kuvvet düzeni olur. Elbette ordunun bu itaati yapabilmesi için bağımsız ve tarafsız bir yargı olması gerekir. Bağımlı ve çok başlı olursa, tarafsız olamazsa, o zaman da ordu kuvvetli olduğuna göre ona itaat etmez ve onu emrine alır. Türkiye'deki darbelerin gerçeği işte budur.

Görülüyor ki, hak sisteminde topluluklar kendi istekleri ile oluşuyorlar, kendi istekleri ile birleşerek nöbetler tutuyorlar. Hak sisteminde kişileri savaşa ve nöbete zorlamamak için isteyenler nöbetli olma yerine bedelli de olabilirler. Ancak bunların siyasi hakları yoktur. Türkiye'de herkes zorla askere alınmaktadır. Bu uygulama Türkiye'de hak sistemi yerine kuvvet sistemi olduğunu gösterir. Merkezi yönetim uygulanmaktadır.       Türkiye'de hakemler değil; merkezden atanmış olan hakimler yargılama      yapmaktadırlar. Bu durum hak sistemini değil de kuvvet sistemini gösterir.

   Oysa orduda kuvvet sistemi; sivil yönetimde hak sisteminin olması gerekir.

   Bunlar kesin çizgilerle ayrılıp dengede olmalıdır.

Bugünkü başka bir çelişki de kuvvetler dengesinin kurulamamış olmasıdır. İfadelerde kuvvetler ayrılığı varsa da, bu sadece ifadededir. Gerçekte ise son söz hükümette bitmektedir. Ancak hükümeti denetleyen Meclis'in varlığına rağmen, aslında denetleme sözdedir ve iktidar çoğunluğunun güdümündedir. Kimin kime hakim olduğu belli değildir. Çünkü Meclis hükümetin hazırladığı önerileri kanunlaştırmakta ve Türk mevzuatı yaz boz tahtasına dönmektedir. ''Bağımsız yargı var.'' deniyorsa da fiilen hükümet hakimdir. Başkan mı yoksa hükümet mi hakimdir, o da belli değildir.

Hukuk düzeninde kuvvetler dengesi kesin çizgilerle ayrılmalıdır. Önce asker-sivil yönetimi ayırmalı ve ondan sonra da ilmi, iktisadi, dini ve siyasi kurumlar dengede tutulmalıdır. Yasama yetkisi ilmi; denetleme yetkisi dini;   yürütme  yetkisi   mesleki;   yönetme  yetkisi   siyasi   dayanışma

ortaklıklarından oluşmalıdır ve siyasi dayanışma ortaklıkları da orduları oluşturmalıdır.

Bugünkü meclis ilmi meclis olmalıdır. Yani seçilenler alim olmalıdırlar. Siyasi partiler yerine ilmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma ortaklıkları başkanlarından oluşan şûralar olmalıdır. Devlet Başkanı asker olmalı ve sivil-asker arasındaki dengeyi o sağlamalıdır.

emir-komuta

Hukuk düzeninde sözleşmeler esastır. Halk ikili olarak aralarında sözleşmeler yaptığı gibi; toplu sözleşmeler yapılarak ocaklar ve bucaklar kurulur. Temsilciler merkez bucakları sözleşmelerle kurarlar. Böylece değişik ocak ve bucaklarda değişik hukuklar uygulanır. Ayrıca sözleşmelerle dayanışma ortaklıkları oluşturulur. İlmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma ortaklıkları kurulur. Kıta merkezlerinde bulunanlar hizmet talimatları yaparlar, bölgelerde bu talimatlara projeler hazırlarlar ve ilçelerde kamu hizmetlileri hizmet verirler. Halk her konuda on civarında olan bu hizmetlilerden istediği kimseleri seçer. Böylece hukuk düzeninde sözleşmelerden oluşan mevzuat oluşur. Halk kişilere değil, mevzuata uyar. Mevzuatın dışına çıkıldığından dolayı mağdur olanlar önce başkana başvurup sorunu çözmesini isterler. Başkanların kararından mağdur olanlar hakemlere giderler. Hakemler sözleşmelerden oluşan mevzuata uyulup uyulmadığını tespit ederler ve buna göre hüküm verirler.

Hukuk düzeninde bazen görevlendirme yapılır. Fakat görevlendiren talimat veremez, görevli kendi içtihadı ile görevini yapar. Sorumlu emreden değil, yapandır. Oysa askerlikteki durum bunun tersinedir. Sorumluluk emir verene aittir; emir olunan sorumlu değildir. O komutanın emrini yerine getirmemekten sorumludur.

emir sistemi

Askerliğin esası üste itaattir. Bir kütüğü halat ile çekerken halata hep birden asılmak gerekir. Ayrı ayrı güçler ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar kütüğü kımıldatmaları mümkün değildir. Birlikte hareket edilirse kütük istenilen yere götürülebilir. Savaş da böyledir. İki birlik karşı karşıya

 

 

 

 

 

 

geldiğinden hangi taraf tüm kuvvetleri bir araya getirir ve birden karşı tarafa saldırırsa o galip gelir. Parça parça hareket eden karşı tarafa yenilir.

Bir çölde bulunanlar eğer birlikte hareket ederlerse yanlış istikamete de doğru istikamete de gitseler birlikte gittikleri için birbirlerini korurlar. Dağılıp ayrılırlarsa hiçbiri hedefe ulaşamaz.

Savaş ölüm-kalım durumudur. Ya yenip varlığını sürdürecek, ya da yenilecek ve ölecek, kalanlar esir olacaktır. Bu nedenle savaşta hak ve hukuk düşünülmez. Güç nasıl elde edilecekse o şekilde elde edilir. Bunun için ordu bir başkomutanın emrindedir. Yanlış-doğru düşünülmeden ast üste itaat eder.

İnsanlar bilinçli olarak her zaman itaat etmezler. Özel eğitimle kazanılan reflekslerle itaat ederler. Askeri talimat bu reflekslerin kazanılması için yapılır. Ordunun tüm örgütlenmesi bu ilkelere göre yapılır. Sık sık değişen manasız emirlerle asker her türlü emre uymaya alıştırılır. Mantıksız da olsa üste itaate alışmış bir ordu, bunu yapamayan orduyu her zaman yener.

Orduda talimatlar ve düzen vardır; ancak, bunlar komutanın

yetkilerini sınırlayan bir talimat değildir. Sadece komutan olmadığı zaman

nasıl komuta edileceğini belirleyen kurallardır. Komutanın emri olunca bu           talimatların hiçbir kıymeti yoktur. Trafikte nasıl ışık sinyalleri varsa ama

polis olunca ışıklara değil de polise itaat edilirse, askerlikte de talimatlara

değil de emirlere uyulur.

Bununla beraber üstler astların işlerine karışmazlar, astlar gerekli gördüklerinde yerinde gerekli kararları alır ve hedefe ulaşırlar. Bütün sorun komutanı memnun etme noktasında düğümlenmektedir. Komutanın emrinde beş-on kişiden fazlası olmayacağı için astlarla üstler çok sıkı psikolojik bağlarla birbirlerine bağlıdırlar. Birbirlerini yakından tanırlar ve ne istediklerini bilirler. Son kararları daima üstler verir. Ast zaten üstün ne karar vereceğini bilir. Böylece birlik sağlanabilmektedir.

Askerlikte muhakemeden çok seziler ve refleksler önemlidir. Aniden verilen kararlar ile karşı tarafa darbe yapıldığında karşı taraf çöker. Bu tür seziler devamlı eğitimle kazanılır. Orduda bu eğitimi gerçekleştiren bir disiplin zinciri mevcuttur. Tarihte insanlar bu disiplin sistemi ile on binlerce yıl yaşadılar ve bu sayede kendilerini canavarlardan korudular, avlarını avladılar, deniz aşırı ülkelere ulaştılar. Ancak bu sistem insanın insan olma özelliğini kısıtlamaktadır. İnsan daima kendi iradesi ile hareket etmek ister. Çağımızda her ülke büyük ordular beslemektedir. Bu sistem varlığını sürdürmektedir. Gelecekte de ordu içinde bu sistem devam edecektir.

mevzuat sistemi

İnsanlar emir komuta sisteminden mevzuat sistemine geçmek isterler; asıl gelişme ve evrim bu şekilde gerçekleşmelidir. Mevzuat sisteminde artık amir veya memur yoktur. Sözleşmeler yapılır, kurallar konur, herkes kurallara uyarak hareket eder. Mevzuat sisteminde kişiler yazılı kuralların emrindedir. Kurallar ne derse, herkes ona uymak zorundadır. Sözleşme yapıp yapmamakta herkes serbesttir, hatta sözleşmeyi sona erdirmekte de serbesttir. Ancak sözleşme sürdükçe ona uyulmalıdır.

Bu sistemde halk tamamen eşit ve hürdür. Kimse kimsenin astı değildir. Herkes mevzuatın emrindedir. Devlet başkanı, çoban, işçi, memur, kapıcı, profesör, ümmi... Bunlar değişik yerlerde ve görevlerdedir. Yetkileri farklıdır. Ancak herkes kendi yetkisini kullanır. Bu yetkileri kullanırken, sorumluluk taşırlar. Örneğin, Devlet Başkanı orgeneral olmayan birini ordu komutanı yapamaz. Yaparsa, bu tasarrufundan dolayı Devlet Başkanı sorumlu tutulabilir. Atanan komutanın komutanlığı hakemler kararı ile iptal edilir. Korgeneraller bu atamayı kabul etmeyip dinlemezlerse, suçlanamazlar. Hatta bile bile dinlerlerse, bu durumdan ehliyetsiz ordu komutanı değil, ehliyetli kolordu komutanı sorumlu olur. Ancak bir orgenerali bir ordunun başına atadıktan sonra ona karışamaz ve ona talimat veremez. Ordu komutanı bölge yöneticisi olması hasebiyle bir sivil yöneticidir. Hukuk düzenine göre sorumluluğu vardır. İşte bundan sonra yapılan yanlışlıklar atanmış olana ait olup atayanın sorumluluğu dışına çıkar.

Kamu hizmetlerinde sorumluluk ehliyetin tenzili ve mali tazminat şeklinde olup bedeni ceza hükümleri uygulanmaz. Mali tazminat da dayanışma ortaklığınca ödenir. Hukuk düzeninde görevli ile halk arasında yargı açısından bir ayrıcalık yoktur. Taraflar hakemleri seçerler ve hüküm hakemlerce verilir. Bu bağımsız ve tarafsız yargıdır. Ancak görevliye uygulanacak ceza ''ehliyet tenzili''dir. Ceza tazminata dönüşür ve ceza dayanışmaya   ödetilir.   Herkes   hesabı   hakemlere   verir.   Amirlerce

 

 

uygulanacak disiplin cezaları yoktur. Görevden alınma vardır. Bu maddi zarara sebebiyet veremez.

Bir işyerinde hiyerarşi vardır. Görevleri üst yetkililer verir. Kişi kendi anlayışına göre iş yapar ve sorumlu da kendisidir. Ancak üst sorumlu görevden uzaklaştırabilir. Bu görevden uzaklaştırma işlemi sırasında ve iş yaptığında elde edeceği haklardan mahrum edilemez. Yani o günün veya o haftanın veya o ayın ücretini hak eder. Sonra mağdurlar gereksiz olarak işten alan üstü hakemlere giderek, tazminata mahkum ettirebilirler. Bunu da dayanışma ortaklığı tazmin eder.

Hukuk düzeninde kişiler kişilere değil, mevzuata tabidirler. Üst yetkililerin talimatı yetkileri içinde ise mevzuat gibi olup, üstün asta talimat verme emretme yetkisi yoktur. Yapılan işlerde tüm sorumluluk yapana aittir. İşi yapan var iken, işin yapılmasına sebep olan kimseler sorumlu tutulmazlar.

 

 

kollektıf sorumluluk

Askeri düzende birliğe bir görev verildiğine başlarında komutan

vardır ve tüm yetkiler onda toplanmıştır. Görev başında iken görevden ayrılmak mümkün değildir. Komutan ayrılanı öldürebilir. Birliğe katılmadan önce ayrılmak veya görevden istifa etmek mümkündür. Ancak barış zamanında bir görevin başında iken istifa edilemez. Savaş hallerinde de savaşa katılan herkes sonuna kadar savaşmak zorundadır. Ayrılmaya kalkışan öldürülür. Savaş böyle kazanılmaktadır. Savaşa katılan herkes ya öldürecek ya da ölecektir. Savaştan kaçmak demek, intihar etmek demektir.

Askeri sistemde fiilden doğan sonuçlar komutanla beraber tüm birliğe aittir. Ordunun içinde çok sevilen, herkese saygılı, kurallara uyan, amirlere itaat eden kimse ile; asi, tembel, hatta hain olan kimse aynı akıbetle karşı karşıyadır. Başarı elde edilmişse herkes tarafından elde edilir. Başarısızlıkta ise herkes aynı derecede suçludur. Görev sırasında komutanlar değişik hareketleri yaparlarken değişik muamele yapabilirler; cezalandırabilirler, mükafatlandırabilirler. Çünkü her şeyden komutan sorumludur. Herkes de komutana karşı sorumludur.

Bu nedenle bir birlik içinde bir suç işlense birlik onu tazmin eder. Sonra komutan istediği cezayı ona verir. Bu noktanın iyi anlaşılması gerekir.

 

Bir albay Başbakan'a hakaret etmişse Başbakan albaya dava açamaz. Çünkü o hakareti albay değil, ordu yapmıştır. Orduda sorumluluk kolektiftir. Başbakan tazminat davasını ordu komutanına karşı açar. Çünkü askeri yönetimde ordu komutanlıktan itibaren başlar. Gerçi bugün kuvvet komutanları ve genelkurmay başkanları vardır. Ancak bunlar başkanın yardımcıları şeklinde olup askeri sistem içinde değildirler. Orduya ayrılmış olan bütçeden kesilerek bu tazminat başbakanlığa ödenir. Ordular bağımsız askeri birliklerdir. Kuvvetler ise bağımsız olmayıp başkanın yardımcılarıdır. Genelkurmay Başkanı Devlet Başkanı'nın askeri danışmanıdır.

Birliğin herhangi bir ferdi suç işlediği zaman tüm birlik sorumlu
olur. Komutan suç işleyeni tedip edip cezalandırabilir. Bu kolektif
sorumluluğu ortadan kaldıramaz. Ceza başkadır, tedip başkadır. Ceza
geçmişte yapılan bir işin karşılığında mevzuatta gösterilen karşılığı
vermektir. Faili eziyete sokmaktır. Bununla fiili yapan kişi ıslah edilmiş
olmaz. Bu cezalandırma o fiili yapacak olan başkalarını korkutmak ve sosyal
caydırıcılık ortaya çıkarmak içindir. Oysa askeri düzende faile verilen ceza,
onun bir daha ona benzer fiili yapmamasını sağlamak içindir. Fiilin cezası
tüm birliğe çektirilir. Örneğin, bölükte biri bir suç işlemişse tüm bölüğün o
haftaki izni iptal edilir. Bu askeri düzenin gereğidir.
325

Savaş bittiği zaman eğer bir birlik tazminat ödemek zorunda kalırsa, savaşa katılan herkes bölüşerek tazminatı öderler. Çünkü sorumluluk kolektiftir. Elde edilen ganimet veya savaş tazminatı savaşa katılanlara eşit olarak bölüştürülür. Çünkü savaşta sorumluluk kolektiftir. Burada şu itiraz yapılabilir. Komutan madem son yetkilidir, neden istediği gibi bölüşemiyor? Devleti ''hukuk devleti'' veya ''askeri devlet'' yapan bu ayırımdır. Hukuk devletinde de askeri devlette de hem hukuk hem askeri düzen vardır. Başka türlü devlet olmaz. Ancak hukuk devletinde askeri düzenle sivil düzen arasındaki ilişki hukukla düzenlenir. Askeri düzende ise askeri kararlarla düzenlenir.

 

kişisel sorumluluk

Hukuk düzeninde herkes şahsen sorumludur. Kimse kimsenin yükünü yüklenmez. Ne karı kocadan, ne koca karıdan, ne anne-baba çocuktan, ne çocuklar anne-babasının yaptıklarından sorumlu değildir. Amir memurun yaptığından, memur amirin yaptığından sorumlu değildir. Aynı partide olanlar, aynı dernekte olanlar, aynı yerde olanlar birbirinin yaptığından sorumlu değildirler. Bu kişisel sorumluluk bazı kurallarla istisna yapılmıştır. Daha doğrusu bu genel hüküm başka sebeplerle tearuz haline geldiği için değişmektedir.

  1. Komşular ortak giderlere katılmak zorundadırlar. Ortak yol yapılacaksa başkasının da yürüyeceği yolu yapmak zorunda kalmaktadır. Bu arada eğer bir yerde ortak güvenlik sağlanmışsa, o yerlerde işlenen cinayetlerin failleri bulunamazsa, orada yaşayanlar öldürülenin diyetini veya çalınan malın değerini orada oturan ve güvenliği sağlamakla yükümlü olan kişiler bölüşerek öderler. Bu ödeme yeryüzünün bütün insanlara ait olması, bir yeri işgal edip ondan yararlananların kira karşılığı oranın güvenliğini sağlamakla yükümlü olmasından ileri gelmektedir. Yoksa başkalarının cinayetlerinden ve bunların sorumlu olmasından ileri gelmemektedir. Kendi görevlerini yapamamış olmasından dolayı bu yükümlülüğü taşımaktadırlar.
  2. Bir kimsenin doğmasına sebep olan anne-babası, ona bakıp büyütmekle ve besleyip korumakla yükümlüdürler. Bu yükümlülük kendilerine yapılan benzer hizmetler karşılığıdır. Yani çocuklar borçlanarak büyürler, sonra onlar bu borcu çocuklarına öderler. Diğer tarafta erginler kendilerini büyüten anne-babalarına bakarak alacaklı olurlar. Yaşlanınca da alacaklarını çocuklarından alırlar. Doğuştan sakat olanlar çocuk sayılırlar. Sonradan hasta olanlar da yaşlı sayılırlar. Bunlar da karşılıklı borç-alacak ilişkisidir. Bu borç ve alacak yaratılıştan doğan borç ve alacaktır. Bu kuralın uygulanmasında çocukların veya akıl hastalarının işledikleri fiillerden anne-babaları veya velileri sorumlu olurlar. Bu başkasının yaptıklarından sorumlu olma değil, sadece kendilerine düşen görevleri yapamamış olmalarından doğan sorumluluktur.
  3. Komşuluk veya yakınlık sebebiyle doğan görevlerin yerine getirilmemiş olmasından doğan sorumluluğun yanında bir de sözleşmelerden doğan sorumluluklar vardır. Bu da dayanışma ortaklığıdır. Dayanışma ortaklığı ortak sorumluluğu yüklenen bir sorumluluktur. İçimizden birimize bir saldırı olursa hepimiz birlikte karşı koymalıyız. Böylece savunma mekanizmasını geliştirmeliyiz. Bu savunma ortaklığına bedenen katılmakla yükümlüyüz. Bedenen katılmak istemeyenler mâlen katılırlar. Bu yükümlülük ortak sözleşmeden doğar. Bu savunma esnasında mağdur olanların mağduriyetini ortaklaşa giderirler. Savaşta ölenlerin çocuklarını yaşayanlar bakmakla mükelleftirler. Bunun gibi herhangi bir saldırıya

 

 

uğrayan kimsenin haklarını karşılama meselesi de yine dayanışma içinde halledilir.

d) Nihayet dayanışma ortaklığı içinde yer alan ortaklardan biri, bir suç işlerse, onu korumak amacı ile onun diyetini ödeyip kurtarmak, verdikleri zararları birlikte gidermek de yine dayanışma sebebiyle doğan yükümlülüktür. İlmi, mesleki, siyasi ve ahlaki dayanışma ortaklıkları bu sebeple kolektif sorumlulukla yükümlüdür. Bilgisizlikten doğan zararları ilmi; becerisizlikten doğan zararları mesleki; ihmalden doğan zararları ahlaki ve kasten verilen zararları siyasi dayanışma ortaklıkları bölüşerek öderler. Bu kolektif sorumluluk sözleşmeden doğan sorumluluk olup şahsi sorumluluk ilkesini ortadan kaldırmaz. Çünkü ortak her zaman dayanışma ortaklığını değiştirebilmektedir. Bunun gibi ocağını, bucağını, ilini ve ülkesini de değiştirebilmektedir.

Hiç kimseye başkasının suçundan dolayı bedeni ceza uygulanamaz. Bedeni ceza ancak, hukukta belirtilen suç ve cezalarla ve hakemlerin kararları sonunda uygulanabilir. Bazı istisnalar vardır.

  1. Anne-babanın çocuğa kalıcı sakatlık vermemek şartı ile yaptıkları tedip eziyeti ceza sayılmaz.
  2. Karı-kocanın birbirlerine yaptıkları eziyetlerden dolayı davacı olabilmeleri için birbirinden ayrılmak zorundadırlar. Boşanma tazminatı için de durum budur.
  3. Öğretmenlerin öğrencilere yaptıkları eziyetten dolayı da davacı olunamaz. Ancak öğretmen değiştirildikten sonra davacı olunabilir. Bu usul ilmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma ortaklıkları başkanlarının hepsine uygulanır.
  4. Hastaları tedavi eden doktorlar gibi kamu hizmeti verenlerin, verdikleri eziyetler ancak tedavi bittikten sonra ve hizmet akdini bozmak şartı ile dava edilebilir.

 

Kişisel sorumluluk bu yollarla kayıt altına alınabilmektedir.

 

 

 

 

                      sonuçtan sorumluluk

Askeri düzende hedefe varmak için her türlü araç meşrudur. Birlik görevi yerine getirmek için ne yaparsa yapsın sorumlu olmaz. Hedefe ulaşırken her türlü meşru ve gayri meşru araçlara başvurabilir. Karşı taraftaki suçsuz olan insanları gerektiğinde öldürebilir. Bir yeri bombalarken orada hukuken suçsuz kimseler düşünülmez. Hatta oralarda esir düşmüş kendi adamları da olabilir. Bu esirler arasında en yüksek seviyedeki bir komutan da bulunabilir. Bunlar ölmesin diye hedefe varmaktan vazgeçemez. Bombalar ve hedefe ulaşır.

Başka bir örnek verelim: Diyelim ki bir tümende bir manga var. İçlerinden biri sabotajcı bir casus olabilir. Yapabileceği bir sabotajla tümenin imha edilmesine sebep olabilir. Fakat kimin sabotajcı olduğu bilinmiyor. Komutan tümeni kurtarmak için bu manganın hepsini imha edebilir. Bu sayede tümen kurtulmuş olur. On kişi de şehit muamelesi görür. Hedefe ulaşmak için her çareye başvurabilir. Savaşta sözde durma diye bir şey yoktur. Düşmanı her zaman yanıltıp kandırmak meşrudur. Adeta savaş bunları daha çok başarabilmedir. Yalan söylemek ve kandırmak savaşın ana araçlarındandır.

Suçlu olsun olmasın, savaşta işkence ve eziyet de meşrudur.

Düşmana dost görünmek için silah satılabilir ve yardımda bulunabilir. |Çeşitli hakaret hareketleri yapılabilir. Hasılı, askerlikte davranışlardan kimse sorumlu değildir; hedefe ulaşmak asıldır. Cezalar kişilere istenen şeyi yaptırmak için verilir, yoksa caydırıcılık için verilmez. Yani başkalarının cayması ve bir daha böyle bir fiilin işlenmemesi için değildir. Sadece o anda gerektiğinde birliğe korku salmak için yapılabilir.

Stalin önce muhaliflerini öldürtür sonra cenazelerini omuzunda taşır, teşyi edermiş. Bu öldürülenin mutlaka düşman olduğu anlamına gelmez. Rejim tehlikeye girince bazen en çok sevilen biri feda edilmek zorunda kalınabilir. Padişahlar da birçok kez sevdikleri vezirleri ve sadrazamları ölümle cezalandırmak zorunda kalmışlardır. Kardeşlerini ve çocuklarını öldürmeyi meşru saymışlardır. Bütün bunlar merkezi yönetimin tabii sonuçlarıdır.

Bir birlik zafer kazanmışsa haklıdır. Sonuç zaferin mükafatıdır. Bir birlik savaşı kaybederse, davranışları ne olursa olsun suçludur. Bu nedenle mağlup olan komutanları padişahlar idam ettirmişlerdir. Bu onların suçlu

 

olmalarından dolayı değil; mağlup olduklarındandır. Bu nedenle savaşı kazanan birlikler mutlaka ödüllendirilmelidir. Ganimetin meşruluğu bundandır.

Orduları savaşa sokup sonra masada oturanların barış yapıp ordunun zaferini mağlubiyete çevirme usulü Avrupalıların yaptıkları bir hiledir. Masa başında oturup insanları savaştıran sermaye sahipleri savaşın sonucunu da basitleştirmektedir. Yenen ve yenilen aynı sonuca gelmiştir. İngiltere yenmiş, Almanya yenilmiştir. Bugün Almanlar İngilizlerden daha ileridedirler. Neden? Çünkü savaşın sonuçlarını savaşı kazanan komutanlar tayin etmiyor. Türk Ordusu Kuzey Irak'a giriyor ve çıkıyor. Çünkü sonuçları komutanlar değil, masada oturanlar belirliyor.

Savaşın sonuçları caydırıcı olmalıdır. Irak'a giren ordu orasını yağmalamalı, halkı esir almalı ve o toprakları terk etmemelidir. O zaman her yer korkudan bu tür anarşistleri beslemez. Suriye de beslemez. Şimdi masa başında oturanlar, satranç oynar gibi savaş yapıyorlar. Savaşı yönetenler satrançtaki mağlubiyet kadar üzülmüyorlar. Saddam'ın durumu böyle değil midir? İran ile savaştı. Arkasından Kuveyt'i işgal etti. Irak'ın yarısını kaybetti. Morali asla bozulmuyor. Çünkü o cephede savaşmıyor, o ölmüyor.

Savaşta savaşın, barışta da barışın kuralları uygulanmalıdır. Bu kurallar birbirine karıştırılırsa zamanla insanlık helâka doğru gider. Bugün insanlık ölüme gitmektedir. Çevre kirliliği, biyolojik kirlenme, silahlanma ve anarşi gittikçe güçlenmektedir. Bu güçlenme ve artma bu şekilde ve bu hızla devam ederse, iki yüz yıla varmaz insanlık yok olur.

İnsanlık tarım döneminden sanayi dönemine geçmiştir. Yeni hukuk düzeni gelmezse bu tehlikeler sebebiyle insanlık helâk olacaktır. Artık bu tür helakları peygamberler haber vermiyor, ilim hesaplayarak bildiriyor.

davranışlardan sorumluluk

Savaşta her yol meşru olmakla beraber savaşın kendisi ancak barış için meşrudur. Hukuk düzeninin korunması için savaş yapılır. Yoksa savaş kendi başına meşru sayılırsa o takdirde insanlık helak olur. Hukuk düzeninde kişiler sonuçlardan değil, davranışlardan sorumludurlar. Hukuk düzeninde her şey mevzuatla kurallara bağlanmıştır. Hatta kuralların olmadığı yerde kişi kendisi kural koyarak o kurala göre hareket eder. Yani

 

 

kuralsız hareket yoktur. Kuralı kendin koymuş olsan bile o kurala uymak zorundasın. Kişiler kurala uyup uymamış olmalarından sorumludurlar. Kurala uyulması şartıyla sonuç ne olursa olsun sorumluluk yoktur. İşte buna hukuk düzeni diyoruz.

Kişi aleyhine hakemler nezdinde dava açabilmek için o kişinin kurallar dışına çıkıp çıkmadığı sorgulanır. Sonuçlardan sorgulanmaz. Bir kimse hata ile öldürülse kişi bundan sorumlu tutulamaz. Ancak hatanın ihmalden gelip gelmediğini tespit etmek zor olduğu için hata ile öldürenin dayanışma ortaklığına tazminat ödetilmektedir. Böylece kişi cezalandırılmamakta ama dostlarını mali yükümlülük içine sokmaktadır. Bu aynı zamanda toplulukta mağduriyeti giderme yoludur.

Hukuk düzeninde tüm sorumluluk davranışlara yüklenmiştir. Bununla beraber birçok davranış sonuçlardan dolayı yasaklanmıştır. Bu nedenle kişi kötü sonuçlar doğuracak hareketler yaptığı için ve sonunda kötü sonuç doğduğu için cezalandırılır. Kötü bir sonuç doğmazsa kötü hareket cezalandırılmaz. Kişiler davranışlardan sorumludur, ancak davranışların hedefe ulaşması da şarttır.

Çalışan bir işçi iş yapmakla yükümlüdür. Ama iş yapıldığı halde sonuç elde edilmezse ücreti istihkak etmesi işvereni mağdur eder. Bu nedenle dayanışma ortaklıkları işçilere teminatlı ehliyet vermelidir. Bu tür hareketlerde ücretler dayanışma ortaklıklarınca karşılanmalıdır. Bu nedenle hukuk düzeni ancak dayanışma ortaklıkları içinde kurulabilir. Bugün kredileşme ve icar gibi birçok iş vardır. Bir kamyon bir eşyayı yüklemiş götürmekte. Kamyonun içinde kamyondan çok daha pahalı mal var ve kamyon da şoförün değil. Kamyon devrilse ve mal harap olsa zararı kim ödeyecek?

Bunu şoföre ödetemeyiz; çünkü, buna gücü yetmez. Bu nedenle bugün birçok alanda sigorta sistemi geliştirilmiştir. Ne var ki, sigorta varlıklı kişilerin yararlandığı bir müessesedir. Sonunda bu sigorta sisteminden ancak büyük kapital sahipleri yararlanabilmektedir. Bu da tekeli doğurmaktadır. Tekel ise insanlığı felakete götürmekte ve hukuk düzenini ortadan kaldırmaktadır.

Tekelin varlığı hukuk düzenini ortadan kaldırır. Tekel yerinden yönetimi ortadan kaldırır, merkezi yönetime götürür ve insanlığın yararına olanı tekelin yararına çevirir. Ekonomide üretimi maksimize edeceğine kârı

 

maksimize eder. Böylece üretim yarıya düşer, işsizlik ve açlık ortaya çıkar. Nakıs istihdamda denge oluşmaya başlar ve ekonomik krizlere sebep olur. Tekel sağlıklı bir dünyanın oluşması için değil, hastalıklı bir dünyayı var edip ilaç satabilmesini sağlamayı hedefler. Tekel devamlı kavgalı bir dünyayı ister ki kendisinden başka bir rakip piyasaya girmesin.

Tekeli önlemenin yolu dayanışma ortaklıklarıdır. Dayanışma ortaklıkları primsiz sigortalama müessesesi demektir. Varlığı olsun olmasın herkes teminatlı ehliyete sahiptir. Herkes mallarını ve işlerini kamu giderlerinden sigortalar. Vergi verenin vergisini verdiği mal sigortalanır. Dayanışma ortaklıkları ve teminata karşılık kamu payı sistemi kurulursa hukuk düzeni oluşabilir. Devlet o zaman eşkıya teşkilatı olmaktan çıkıp devlet olur. Devlet demek, hukuk düzeni demektir. Devletin temeli hukuk düzenidir. Arapçada ''mülk'' devlet, ''adalet'' ise hukuk düzeni demektir. Bu anlamda ''adil düzen'' demek ''hukuk düzeni'' demektir: Hukuk düzeninin temeli dayanışma ortaklıklarıdır, teminatlı ehliyettir. Yeni dünya böyle kurulacaktır.

Resmi soruşturmacılar tarafından yapılacak soruşturmaların soruşturma sonucunu değerlendiren bağımsız ve tarafsız hakemlerden oluşan yargı ile hükümler verilirse hukuk düzeni oluşabilir. Hukuk düzenini kurabilen devletler varlıklarını sürdürecek, kuramayanlar ise helak olup gideceklerdir. Hukuk düzeni gelmezse insanlık yaşayamaz.

Tarihte insanlık göçebe döneminden tarım dönemine geçerken yeni yaşam biçimine uyamadı ve bugün olduğu gibi tehlikeler belirdi. Nuh Nebi geldi, uyarıları ile tufandan haberler vermesine rağmen insanlar yola gelmedi ve tufan oldu. Böylece insanlık kurtuldu. Bugün Nuh Nebi'nin yerini bilim almıştır. Bilim bize Tufan'dan haber veriyor ve insanlığın yok olacağını bildiriyor. Bilim yeni tufanın dört çevreden geldiğini söylüyor. Nuh Nebi gemi yaptı. Bizim gemimiz hukuk düzenidir. Hukuk düzenini kurmayanlar tufanda boğulup gideceklerdir. Nuh'un oğlu da ''Dağlara çıkarım ve kurtulurum'' dedi ama bir dalga gelip onu da yok etti. Bugün hukuk düzeninin gelmesine karşı direnenlerin akıbeti de bu olacaktır. Bunları biz değil, bilim söylüyor.

 

çevre kirliliği

Şimdi de bilimin haber verdiği tufanın neler olduğunu hatırlatalım:

  1. İnsanlık çevreyi kirletmektedir. Bu kirletme devam ederse iki asır geçmez yeryüzü yaşanmaz hal alır. Artık aldığımız hava ciğerlerimizi temizlemez, sular içilemez, etler yenemez olur, sebzeler zehir olur. İnsan artık bu çevrede yaşayamaz. Bilim diyor ki, sanayi atıkları ile hava kirlenmektedir. Tekeller kendi çıkarları için çevremizi kirletiyor. Sanayi atıkları ile sular kirlenmektedir. Artık yemeklerimizi pişiremeyecek, hayvanlarımızı ve tarlalarımızı sulayamayacağız. Tekellerin kârı maksimize eden ihtirası yeryüzünün ırmaklarını ve denizlerini zehirliyor. Sanayi atıkları ve israf ekonomisi toprağı zehirlemekte ve çoraklaştırmaktadır. Ormanlar halktan korunmakta, ancak büyük sanayilere kütük yapılarak tabii bitki örtüsü yok edilmektedir. Sanayi artıkları hava, su toprak aracılığı ile canlıların bedenlerine girmekte, öldürücü mutasyonlar yapmakta, radyasyon ile şarj edilmekte ve bu nesilden nesile geçerek tüm canlılar kirlenmektedir.
  2. İnsanlık nesli kirlenmektedir. Nesil dejenere olmaktadır. İki asra varmadan tarihte nesilleri yok olmuş birçok canlı gibi insan nesli de yok olabilir. Bilim diyor ki, insanlık doğum kontrolü yaparak nesli dejenere etmektedir. Darwin'in seleksiyon kanununun ateizm için kullananlar kendi sağlıkları için görmemezlikten geliyorlar. Çok çocuk doğacak, sağlamlar yaşayacak. Çok çocuk yapılacak, bir kısmı yaşayabilecek. Böylece tabii ayıklama ile insan nesli dinçliğini koruyacaktır. Oysa sanayiciler, çocukların doğmasına önce mani oluyorlar sonra onları yaşatmaya çalışıyorlar. Bu nüfusun azalmasına sebebiyet verdiği gibi aynı zamanda nesli de dejenere etmektedir.
  3. İnsanlığın neslini dejenere eden diğer bir hastalık da bugünkü tababettir. Tekelin elinde bulunan tababet sağlıklı nesil yetiştirme yerine nesli dejenere edip ilaç sanayini ayakta tutmak istemektedir. Öyle bir tıp geliştiriliyor ki, insanların sağlam olması yerine hasta insanların çok yaşamasına çalışıyor. Yan tesirleri olan ilaçlarla insanların vücutlarını uyuşturup acılarını dindirmekte ancak, ilaçlar vücudu hasta etmekte, mutasyonlara sebep olmakta, hastalıklı nesil ortaya çıkmakta ve bu hastalıklar nesilden nesile artmaktadır.
  4. İnsanlığın neslini kirleten en önemli husus serbest cinsi ilişkidir. Kadın bir erkek ile birleştiği zaman, kendi hormonları ile erkekten aldığı

hormonları birleştirmekte ve hastalıkları önleyen maddeler üretip vücudu hastalıklardan korumaktadır. Eğer bir kadın değişik erkeklerden hormonlar alırsa, bu vücutta dengeyi bozar ve sinmiş bulunan virüsleri ve mikropları harekete geçirerek çok tehlikeli hastalıklara sebep olur. Hatta virüslerde mutasyonlar yaparak yeni ve çok tehlikeli virüsler üretebilir. Belki de insan genetiğinde mutasyonlara sebebiyet vermekte ve kansere de sebep olabilmektedir. Çağımızda olduğu gibi bir hastalık çıkıyor, daha ona çare bulunmadan başka hastalık ortaya çıkıyor. Bu da nesli kirletmektedir.

  1. Nihayet eskiden kılıç savaşı vardı. Beden savaşı vardı. Savaşta güçlü olanlar zayıf olanları yok ediyor ve güçlü nesil kalıyordu. Bu da nesli canlı ve sağlam tutuyordu. Oysa bugün kitle imha silahları kullanılıyor ve güçlülerle zayıflar birlikte imha ediliyor. Tabii ayıklanma kanunu çalışmıyor ve nesil dejenere oluyor.
  2. Yeryüzü silah deposu haline gelmektedir. Bir gün bu depo patlarsa Nuh tufanından daha büyük etki yapıp tüm insanlığı yok edebilir. Her yıl artan silahlar bir gün kullanılmaya başlarsa herkes birden kullanacak, yeryüzü tahrip edilecek ve insanlar birbirlerini öldürüp insanlığı yokluğa götürecektir. 333

g) Biyolojik silahlar üretilmektedir. Mikroplar sporlar halinde depolanmaktadır. Bir gün bu hastalık mikropları ile insanlara saldırılırsa, insanlar bu hastalıklara karşı muafiyet içinde olmayacakları ve değişik bulaşıcı hastalıklar birden bulaşacağı için belki de hiç kimse kurtulma imkanı bulamayacaktır. Bulsa bile, ortak toplu üretime göre düzenlenmiş insan hayatı gıda, su, araç bulamayacak ve ölecektir.

Kimyasal silahlar üretilip depolanmaktadır. Bir gün bunlar ortaya salınınca tüm hava ve sular zehirlenmiş olacak, her tarafta yangınlar başlayacak ve bu afetten kurtulmak zor olacaktır.

Her yıl değişik devletler tarafından denemeler yapılmaktadır. Üretilmeye devam eden nükleer silahlar ve atom santralleri bir gün patlamaya başlarsa yeryüzünün tamamı radyasyonla kirlenecek ve dejenere olan nesil bir daha kendisini sâlâha erdiremeyecektir.

Atom bombası dışındaki tahrip edici silahlar her gün artmaktadır. Yapay barış da korunduğu için patladığı zaman Birinci ve İkinci Dünya

Savaşlarından çok daha etkin dünya savaşları ortaya çıkacak ve belki de arkasında hayat veya hayat izi bile kalmayacaktır.

h) İnsanlığı tehdit eden en büyük tehlike yine insanın kendisinden gelmektedir. Hukuk düzeninin olmadığı yerde bizzat ''ihkak-ı hak'' şebekeleri oluşmakta ve bu da kendisini besleyebilmesi için örgütlenmiş şebekeler oluşmaktadır.

Rüşvet şebekeleri bunlardan biridir. Halkı rüşvet vermeye ve görevlileri de rüşvet almaya zorlarlar. Artık halk ne kadar haklı olursa olsun rüşvet vermeden yaşayamaz hal alır. Görevliler ise rüşvet almadan iş yapamaz olurlar. Yolsuzluk yapmasalar bile rüşvet almak zorunda bırakılırlar. Rüşvet şebekesi çalışsın diye uygulanamaz mevzuat üretilir, çelişkili mevzuat üretilir, mevzuat bolluğu ortaya çıkarılır. Bunlardan dolayı rüşvetle iş yaptırılır. Rüşvete mani olmayan iktidar yine rüşvetle düşürülür. Böylece sömürücü bir yönetim ortaya çıkar. Bu hukuk düzenini yok eder ve topluluk giderek çökmeye başlar. Enflasyonu vergiye tabi tutan mevzuat bunu ya da rüşvet almadan yolsuzluk yapmak zorunda kalır?. Rüşvet almayanlar, komünist, şeriatçı, yobaz ithamları ile yok edilir. Savcılar ve       hakimler de korkularından onların lehinde hükmetmeye başlar.

İş mafyaları oluşur. Bir iş yapmak için bir mafyaya haraç vermek zorunda kalırsınız. Taksiniz vardır ama mafyanın izni olmadan çalıştıramazsınız. Malınız vardır ama onu bir mezbahaya götürüp kestiremez ve satamazsınız. Bir yerde mağaza açamazsınız. Bir taksiyi istediğiniz yere park edemezsiniz. Hasılı, yıllarca okuyup kendinizi yetiştirmiş olsanız da doktorluk veya avukatlık bile yapamazsınız. Bu mafyalar gittikçe çoğalmaktadır. Kendisini kabadayı gören herkes, şebeke oluşturuyor. Senet mafyaları her iş adamını huzursuz eder. Bir doğrama yaptırırken bile senet mafyası ile karşılaşıyorsunuz. İşsizlik mafyayı bir daha örgütlemektedir. Sonunda bu durum insanlığı işsizlik krizine götürür ve insanlar birden birbirini kırmaya başlar. İnsanlığın sonu olur.

Dağlara çekilen eşkıya gittikçe artmaktadır. Savaşlar durduruluyor ama her ülkede eşkıyalar ve anarşistler artıyor. Hukuk düzeninde yaşama imkanı bulamayanlar yaşamak için hukuk düzeni dışına çıkmakta, tüm halk beyninde oralara katılmaya zorlanmaktadır. Hukuk düzeni ile devlet güvenliği sağlanamayınca ister istemez askeri düzen uygulanmaktadır. Bu da dağdaki eşkıyayı beslemektedir. Yani askeri metot kullanmazsanız devlet yıkılıyor, askeri metot kullanırsanız halk eşkıyalarla bütünleşiyor. İşte bütün bu temel sorunların tek çözümü vardır. O da Adil Düzen'dir. Askeri düzenle iç güvenlik sağlanamaz.

Diğer taraftan dağdaki eşkıyalarla baş edemeyen güvenlik örgütü kendi içinde örgütlenerek yeraltında eşkıyalarla işbirliği yaparak halkın üzerine yürümeğe başlar. Yani güvenliği korumakla görevli olanlar güvenliği tehdit etmeye başlar. Bu önce iç güvenliği korumakla görevli olanlara bulaşır. Sonra da orduya bulaşır. İşte bu noktaya varan insanlık ve ordu düzeni gider, devlet düzeni ortadan kalkar ve tüm insanlık bir anarşi kaosuna düşer.

Görülüyor ki, bilimin açıkça ortaya koyduğu üzere insanlığı bekleyen dört çeşit, on altı tehlike vardır. Bunların her biri her yıl artmaktadır. Bu artış istatistiklerle tespit edilerek insanlığın ne zaman helak olacağı tahmin edilmektedir. Hangi yoldan hesap yapılırsa yapılsın, böyle giderse insanlık ancak iki yüz yıl yaşayabilir. Bugün bunun böyle olacağını Nuh Peygamber yerine bilim haber vermektedir.

Bugünkü hukuk düzeni Nuh Nebi'den kalmadır. İnsanlar ilk olarak tarım dönemine geçince bu hukuku öğrendiler. Bugün büyük ölçüde kent hayatına geçilmiştir. Sanayi devrimi yaşanmaktadır. Yeni bir düzene ihtiyacımız vardır. Bunun hukukunu bilim ortaya koyacaktır. Tarım döneminin yaşlanmış ve modası geçmiş hukuk düzeni artık işe yaramamaktadır. Bundan dolayı bu alanda yapılacak olan çalışmalarla hukuk devleti ortaya çıkacaktır.