YENİ ANAYASAYA GEÇİŞ ÖNERİSİ karagülle-akdemir
Süleyman Karagülle
1442 Okunma
21-İKİNCİ BÖLÜM-SAYFA335-366

hukuk devletinin temel ilkeleri

Önerdiğimiz ve gelecekteki hukuk devletinin dayanacağı ilkeleri şöyle özetleyebiliriz:

a)İnsanlık kıtalara ayrılacak ve kıtalarda bağımsız devletler oluşacaktır. Bağımsız devletlerin toprakları bölgelere ayrılacak ve bu topraklarda bağımsız iller kurulacaktır. İllerin toprakları ilçelere ayrılacak ve bunların topraklarında bağımsız bucaklar oluşturulacaktır. Bucaklar köy ve adalara ayrılacak ve bunlarda bağımsız ocaklar oluşacaktır. Bağımsız ocaklar ailelerden oluşacaktır. Aile içindeki her fert bağımsız kişiliğe sahip olacaktır. Yani yerinden yönetim olacak; merkezler hakim değil hadim olacaklardır.

b)Halk bucakta, ilde, devlette ve insanlıkta dayanışma ortaklıklarını kuracak, hak ve hürriyetlerini bu dayanışma ortaklıkları içinde kullanacaktır. Bunlardan teminatlı ehliyet alarak sosyal ve ekonomik örgütlenmelere girecektir.

c)Teminatlı ehliyetlere sahip bulunan kamu hizmetlileri serbest meslek anlayışı içinde halka hizmet vereceklerdir. Bu hizmetlileri halk kendileri seçecek, ancak ücretler kamu gelirlerinden harcanacaktır. Bu hizmetliler vakıflardan yararlanacaklardır. Kamu hizmetleri karşılıksız olacaktır.

d)Halk eğitimini istediği gibi yapacak, merkez karışmayacak, ancak imtihanlar kolektif olarak yapılıp diplomalar resmi olarak verilecek ve böylece hem hürriyet hem de birlik dengede tutulacaktır.

e)Üretim halk işletmeleri tarafından yapılacaktır. Kamu genel hizmetleri yapacak ve kredi verecektir. Buna karşılık kamu payını alacaktır.

               İşletmeler tesis, emek, sermaye ve kamunun katıldığı ortaklıklardan             oluşacaktır.

f)Krediler halka verilecek, halk bunlarla siparişler yapabilecek ve

çalışma kredisi ile kendisine iş bulabilecektir.

g)Anlaşmazlıklar bucak başkanları tarafından geçici olarak
çözülecek ve işlerin aksaması önlenecek, mağdur olanlar hakemlere giderek
mağduriyetlerini gidereceklerdir.

h)Kadınlar ocaklarda temizlik, erkekler bekleme nöbetlerini
tutacaklardır. Erkekler bucakta koruma, ilde güvenlik, ülkede savunma
nöbetleri tutacak ve eğitileceklerdir. Nöbete katılmak istemeyenler bedel
vereceklerdir. Bedelliler savaşa zorlanmayacak ama siyasi haklardan da
mahrum edileceklerdir.

i)İşlenen cinayetler dayanışma ortaklıklarınca tazmin edilecek ve
kimse mağdur edilmeyecektir. Cezada kısas esas alınacak ve af halinde
diyete dönüştürülecektir. Hapis cezaları mecburi çalıştırma cezalarına
dönüştürülecektir. Mahkumlar aileleri ile görüştürülecektir.

             j)Özel hukuk, ilmi sosyal gruplara göre; kamu hukukları ise bucaklara göre çoklu hukuk sistemine getirilecektir. Halka seçenekler sunarak demokratik ve laik yaşama imkanı sağlanacaktır.

           k)Yeryüzü tüm insanlığındır. Kira payları ile herkes çalışmasa da yaşama imkanını bulacaktır. Primsiz sosyal güvenlik sağlanacaktır.

l)Her türlü göçler ve yer değiştirmeler serbest olacak, gümrük ve vizeler kalkacaktır. Demokrasi çoğunluk kararlarına uyma yerine kolektif kararlara uyma şeklinde oluşacak, kişi hürriyeti dolayısıyla demokrasi, topluluğu değiştirmekle sağlanacaktır. Yeter sayıyı bulanlar ocak, bucak, il veya devlet kurabilecek, isteyenler de dayanışma ortaklıkları oluşturabileceklerdir.

m)Devlet kredi düzeni ile herkesin ürettiği malı kârsız alıp satacaktır. Gayri menkulleri kârsız alıp satacaktır. Kiraya vermek isteyenlerden kiralayacaktır. Devlet tüm arz ve talepleri yerine getirecektir. Böylece işsiz insan kalmayacak, iş ve ev değiştirme kolaylaşacaktır. Hukuk devleti böyle bir devlet olacaktır.

''bu hükümler''

"Bu hükümler" ifadesi yukarıdaki maddede sayılan hükümlerdir.

Bunları ayrı ayrı sıralamak istersek;

Devletin dili Türkçe'dir ve değiştirilemez.

Devletin Merkezi Ankara'dır ve değiştirilemez.

Devletin bayrağı al zemin üzerinde beyaz ay yıldızdır; bu da değiştirilemez.

 

Devletin marşı İstiklal Marşı'dır, değiştirilemez.

Devlet ulusuyla ve ülkesiyle bölünmez bir bütündür; ulus olarak bölünemez, ülke olarak bölünemez.

Devlet Türklerin Türkiye'de kurduğu bir devlettir. Devletin toprağı Türkiye'dir. Devletin halkı Türk'tür; ırkı Türk'tür manasında değildir. Dili, sanatı, tekniği ve örfü ile Türk halkları Türk'tür. Bunlar değiştirilemez.

           Türk Devleti, Türkiye Cumhuriyeti'dir. Türkiye'deki Türk Devleti'nin adı Türkiye Cumhuriyeti'dir. Yönetim şekli Cumhuriyet'tir. Adı ve yönetim şekli değiştirilemez.

Devlet, insanlık içindedir. İnsan haklarına, uluslararası sözleşmelere ve anlaşmalara saygılıdır. Bu değiştirilemez.

Devlet yerinden yönetime saygılıdır. Yani uluslararası sözleşme ve anlaşmalara uyar, giriş ve çıkışları serbest bırakır, ancak kendisi bağımsızdır, ülkenin iç işlerine kimseyi karıştırmaz. Kendisi de illerin iç işlerine karışmaz. Bunlar değiştirilemez.

Devlet demokratiktir, değiştirilemez.

Devlet laiktir, değiştirilemez.

Devlet liberaldir, değiştirilemez.

Devlet sosyaldir, değiştirilemez.

Devlet  hakemlerden  oluşan  bağımsız  ve  tarafsız  bir  yargı          güvencesindedir. Bu değiştirilemez.

 

Yargı hakem kararlarına dayanır, değiştirilemez.

 

Yargı bağımsızdır, hakemler atandıktan sonra değiştirilemezler.

Yargı tarafsızdır. Hatalı kararlardan dolayı yargıya karşı kendileri sorumludur, değiştirilemez.

Devlet hukuk devletidir. Tüm diğer özellikler, hukuk düzeninin gereğidir. Devlette hukuk düzeni esastır. Askeri düzen hukuk düzeninin korunması içindir. Askeri düzen ile hukuk düzeni arasındaki ilişkiler hukuk düzeni ile düzenlenir.

Devlet hukuk devletidir. Yani bağımsızdır, hakimiyet ulusundur. Bağımlı hale getirilemez.

Bu maddede devletin temel yapısı ve özellikleri belirtilmiştir. Bunlar temel hükümler olduğu gibi değişmezdirler. Her sistemin çok az sayıda temel hükümleri vardır. Bu temel hükümler sistemin müracaat eksenidirler. Nasıl yeryüzünde bir yerin nerede olduğunu tespit etmek için arz ve tul daireleri varsa, onları ölçmek suretiyle bulunduğumuz yeri belirlersek, aynı şekilde her sistemin de temel maddesi olacaktır. Bulunduğumuz yeri oralara göre belirleyeceğiz. Bir kanunu yaptığımız zaman kanunun bir yeri yaparken diğer bir yeri bozmaması için devamlı olarak o temel hükümlerle karşılaştırmamız gerekir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin yüzbinlerce sayfaları ihtiva eden mevzuatı vardır. Bunları sadece okumak için bile ömrümüz yetmez. Ama kanunlar arasında çelişki olmaması gerekir. Bunu sağlamak için Ek Anayasa öneriyoruz ve diyoruz ki, ''Anayasa'ya aykırı mevzuat geçersizdir''. Ne var ki, Anayasa'nın hükümleri içinde de çelişki olmaması gerekir. Bunu sağlamak daha da zordur.

Bu nedenle Anayasa'nın içinde temel hükümler konulmaktadır. Bu temel hükümlere göre diğer Anayasa hükümleri arasındaki çelişki giderilecektir. Aynı zamanda diğer mevzuat da bu temel hükümlere göre ayıklanacaktır.

Temel hükümler öyle hükümler olmalıdır ki, tüm ülke onu itirazsız kabul etmelidir. Halkın bu temel hükümleri kabul edip anlaşabilmesi için bunların halka anlatılması ve kabul ettirilmesi gerekir. Gerçi bunların tarifleri farklı olunca bu kelimeler üzerinde anlaşsak bile ileride manasındaki farklılıklar bizi birlikten uzaklaştırabilir. Buna rağmen bu kelimelerde anlaşmak bile önemli bir aşama kabul edilmelidir.

Partiler bu kelimelerde anlaşacak ve sözleşmeler yapacaklardır. Sonra tanımlar üzerinde çıkacak ihtilaflar hakemlerden oluşan tarafsız ve bağımsız yargı tarafından giderilecektir. Ancak yargı kararları geleceği bağlamaz. Onlar sadece problemleri çözer. Asıl tanımdaki netlik, zamanla bütün partilerin ortak tanımları haline gelmeleri ile sağlanacaktır. Yani nasıl bir tarlayı sürer, tohumları eker, onu sular, ilaçlar ve korursanız; buğday nasıl kendi kendine büyümüyorsa; sosyal olaylar da böyledir. Siz ortam hazırlarsınız, imkan hazırlarsınız; oluş ise kendi kendine halk tarafından kolektif olarak meydana getirilir. Devlet olarak zorla oluşturulmaya kalkışılırsa, o oluşmaz; bilakis, oluşmasını geciktirir. Esasen demokrasi halkın kendi kendisini oluşturması ve geliştirmesi demektir.

Bugün kabul edilen ortak kelimeler yarın zamanla ortak anlayışlara götürecektir. Tanımları şimdi biz değil, hakemlerden oluşan bağımsız ve tarafsız yargının koruması altında halk sağlayacaktır. Yargının görevi,

düzeni korumaktır; kurmak değildir. Bu nedenle davacısı olmayan muhakeme olmaz.

Yukarıda saydığımız temel hükümleri temel yapan nedir? Niçin bunlar temel hükümlerdir? Bunun cevabı Anayasamızın değişmez maddeleri arasında zikredilmiştir. Yani bu devlet diyor ki; burada yaşayan insanlar, bu hükümlerin dışında bir düşünceye sahip olamazlar. Bu devleti bu anlayış sağlayacaktır. Bu hükümleri benimseyenler ülkemde yaşasın, benimsemeyenler çekip gitsin. Tüm Türkiye'de yaşayanların görevi bu değişmez maddeleri benimsemektir. Türkiye'de yaşamak isteyen Müslümanlar da bu iki şıktan birini tercih edeceklerdir. Ya bu temel hükümleri kabul edecek ve Türkiye'de kalacak veya ülkeyi terk edip gideceklerdir.

Biz bu kavramları İslamiyet'e aykırı bulmadığımız ve Müslümanların bu ülkede kalmaları gerektiğine kani olduğumuzdandır ki, kahir çoğunluğu Müslüman olan bu ülkede onlarla uzlaşmak suretiyle devletimizi yaşatabiliriz. Halkı ateist yapıp İslam'dan uzaklaştırma çabaları Türkiye'de hiçbir sonuç vermemiştir. İslam düşmanları Türkiye'de bir başarı sağlayamamışlardır. Bu yalnız Türkiye'de olan bir olay değildir, tüm dünyada bu böyledir. Enternasyonalizm son bulduğu gibi ateizm de son bulmuştur.

Anayasamızın temel hükümleri Kur'an'a dolayısıyla İslamiyet'e uygun mudur, sorusuna ''uygundur!'' cevabını aramamız gerekir. Peki bu nasıl uygun hale gelecektir?

Şimdi biz burada anayasamızın temel maddelerini tanım dışı bırakarak sözlerini bağlayıcı kıldık. Yani biz Anayasamızın temel maddelerini Kur'an'a uygun olarak yorumlamaya çalışacağız. Müslümanlar da Kur'an'ın ifadelerini Anayasamıza uygun olarak yorumlamaya çalışacaklar. İşte taraflar, bu çabayı gösterirlerse o zaman milli birliğimiz korunmuş ve gelişmiş olur.

Bunun yanında biz siyasiler Anayasamızı % 98'i Müslüman olan Türk halkının inançlarına aykırı bir şekilde anlamaya ve yorumlamaya kalkışırsak, İslam Dini önderleri de Kur'an'ı bizim Anayasamızın temel hükümlerine aykırı yorumlamaya kalkışırlarsa, kuvvet siyasilerde, halk ise dini kuruluşlarda olduğu için gittikçe halkla devletin arası açılır, sonunda iç ve dış hastalıklar büyüyerek devleti ve dolayısıyla Türk ulusunu ve haklarını yok eder.

Bu noktada hem siyasilerin hem de dini önderlerin başvuracakları hakem, ilim olmalıdır. Eğer taraflar, ilmin hakemliğini kabul ederlerse, siyasiler anayasayı, bilhassa değişmez hükümleri ilmin verileri ile yorumlarlarsa Müslümanlar da Kur'an'ı ilmin verileri içinde yorumlarlarsa bu çatışma sona erer, problemler çözülmeye başlar. Artık ülkede enflasyon, işsizlik, açlık, borç, yolsuzluk, rüşvet, baskı ve anarşi ortadan kalkar, çevremiz bize dost olur ve düşmanlarımız da saldırmaya cesaret edemez. Yoksa halkıyla savaşta olan bir devlet içte çöktüğü gibi dışta da düşmanlara yem olur.

"degiştırilemez-İttİfakla değiştirilir"

Her canlının doğuştan yüklendiği irsi özellikleri vardır. Tarlaya buğday tohumunu ektiğiniz zaman, artık o tarladan arpayı mahsul olarak alamazsınız. Devletler de böyledir. Kuruluşlarında hangi değerlere dayanmışlarsa varlıklarını ancak ona dayanarak sürdürebilirler. Altı yüz yıl Osmanlı İmparatorluğu başta ne idiyse sonda da o olmuştur. Değişerek yaşamak istemiş ama yaşamamış ve dağıtılmıştır. Sovyetler de sosyalizme dayanmıştı. Temelinde kan ve işkence vardı. Gorbaçov değiştirmek istedi, değişemedi, çöktü. Çünkü irsi özellikler değiştirilemez.

Türkiye'nin de elbette değişmez birtakım irsi özellikleri vardır. O irsi özelliklerini iyi tespit edip ona göre davranmamız gerekmektedir. İrsi özelliklere dokunduğumuzda devleti yok ederiz. Bunun tek istisnası yapılan değişikliğin ittifakla yapılmış olmasıdır. Bu ilkeler ancak devletin yıkılması hallerinde değişebilir. O takdirde yeni devlet kurulmuş olur. Bununla beraber insanın kendi kendisinin özgürlüğünü kısıtlaması nasıl mümkün değilse, devletin de kendi kendisini yasa koymaktan kısıtlaması mümkün değildir. Bu sebeple "değiştirilemez yerine, ittifakla değiştirilir" şeklinde yazılmayı da aynı değerde kabul ediyoruz. En kötü şartlarda bile devletin hukuk düzeni içinde kalması uygundur. Şimdi konumuz irsi özelliklerin neler olduğunu tespit etmektir.

 

TÜRKİYE'NİN İRSİ ÖZELLİKLERİ

Devletimizin irsi özelliklerini Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal'in görüşlerinden yararlanarak tespit edebiliriz. Devletin kuruluşunda mevcut olan irsi özellikleri, Mustafa Kemal kendisi icat etmemiştir, millette mevcut olan bu özellikleri keşfetmiş ve bunlara dayanmak suretiyle İstiklal Savaşı'nı kazanarak bu devleti kurmuştur. Biz onun keşiflerini görmemezlikten gelemeyiz. Bunlar nelerdir?

 

1- ''Milli Hakimiyet'':

Daha Samsun'a çıktığı zaman ''Milleti yine milletin azmi ve kararı kurtaracaktır'' demiştir. Bu ünlü sözüyle ulusçuluğu ortaya koymuştur; sonraları ''Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir'' diyerek bu ilkeyi açık bir şekilde ilan etmiştir. Bu ilkenin içinde iki ana unsur saklıdır.

a) Hakimiyet-i Milliye demek bağımsız bir devlet demektir. İstiklal
Savaşı bunun için yapılmıştır. ''Ya İstiklal ya ölüm'' demiştir. M. Kemal,
Büyük Nutkunda ''Birinci vazifen Türk istiklalini ve Cumhuriyet'ini

      muhafaza ve müdafaa etmektir'' derken bağımsızlık ilkesini net bir şekilde        vurgulamıştır. Bugün siyasiler, Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne sokmağa çalışırken bu ilkeyi göz ardı etmektedirler. Müslümanlar da İslam Birliği'ni       hayal etmekle yine bu ilkeden ayrılmak istemektedirler. Oysa Milli İstiklal bu devletin irsi  özelliği  olup  değiştirmek mümkün değildir.  Bunu değiştirmeye uğraşanlar, devletimizi yıkarlar ama bu ilkeyi değiştiremezler.

b) Hakimiyet-i Milliye ayağı ise Cumhuriyet ve demokrasidir. Yani
bağımsızlığın yanında halkın saltanat ve hilafet gibi ve herhangi bir sınıf
veya zümre gibi güçler tarafından yönetilmeyeceği ve milletin kendi kendine
yöneteceği ilkesidir. Bugün siyasiler iç düzenlemede tekelci sermayenin
arzularını yerine getirmek için çaba gösterirlerken, Hakimiyet-i Milliye
ilkesine muhalefet etmektedirler. Müslümanlar da benimsedikleri, tarikat
veya mezhebin devlet yönetimine hakim olmasını istemekle bu milli
hakimiyetin Cumhuriyet ilkesine muhalefet etmektedirler. Oysa Cumhuriyet
özelliği bu devletin irsi özelliği olup bunları değiştirme çabası başarıya
ulaşmaz; sadece devleti yıkar.

Biz Milli Hakimiyet ilkesine karşı gelme şöyle dursun milli hakimiyeti   ileriye   götürecek   mekanizmaları   ve   çözümleri   getirmek zorundayız. Bunun da ancak Adil Düzen'le sağlanacağını zannediyor ve tartışmaya açıyoruz.

 

2- Milli Kuvvet:

Devletimizin irsi özelliklerinden ikincisi de ''Kuvva-yı Milliye''dir. ''Millet kendisine kendi azmi ve kararı ile kurtaracaktır'', diyen Mustafa Kemal, hemen Kuvva-yı Milliye Teşkilatı'nı organize etmeğe başlamıştır. Milli kuvvetten Mustafa Kemal, yalnız ''Milli Ordu''yu anlamış değildir. Hayatının sonuna kadar, milletin ekonomik bağımsızlığına da kavuşmasını istemiştir.

a) Milli Kuvvet'in temeli milli orduya dayanır. Milli ordu demek askerlerin tüm Türk halkları tarafından oluşturulacağı anlamına gelir. İkmalini kendisi yapacak ve silahını kendisi üretecektir. Emir ve komuta zinciri bağımsız olarak Türklerin kendilerinde olacaktır. Ne yazıktır ki, siyasiler bu milli ordu anlayışından sapmışlardır. Henüz paralı yabancı askerler istihdam etmiyoruz. Kendi silahımızı kendimiz yapmadığımız gibi, ikmalimizi kendi imkanımız içinde yapmıyoruz. Komuta kadememiz ise NATO içinde sınırlanmış ve bağımsızlık zedelenmiştir. Müslümanların bu hususta bir muhalefeti tespit edilmemişse de devlet İslam Devleti değildir. ''Bu devlet için ölmek dinen caiz değildir'' gibi yanlış anlayışlar içindedirler. Oysa Müslümanlar, savaşları dinleri için değil, vatanları için yaparlar. Şimdi vatandaşlarımız dinsiz olsalar da ileride dindar olmaları ihtimali vardır. Oysa devlet ve millet yok olduktan sonra din nerede kalacak? Biz İstiklal Savaşı'nı yapmasaydık. Bugünkü yetmiş milyon Müslüman halkını bulamazdık.

''Milli Ordu'' dediğimiz zaman ne anlayacağız? İstiklal Savaşı'na giriştiğimiz zaman Türkiye'deki halk ikiye ayrılmıştı. Bir tarafta Türkiye'yi yıkmak isteyen gayr-i Müslimler, diğer tarafta Türkiye'yi bağımsız hale getirmek isteyen Müslümanlar vardı. Müslümanların ırkı veya mezhebi sorulmamıştı. Yani Müslümanlar Türküyle, Kürdüyle, Sünnisiyle, Alevisiyle bir olmuştu. Türk milletinin bu irsi özelliği sonra da devam etmiş, Türkiye'deki gayri Müslimler yurt dışına tehcir edilmiştir. Dışarıda bulunan Müslümanlar, ırklarına, dillerine ve mezheplerine bakılmaksızın eşit haklara sahip vatandaş olarak kabul edilmişlerdir.

Lozan'da iki taraf vardı: Bunlardan biri tüm Müslümanları temsil eden Türkiye, diğeri tüm Batı'yı temsil eden gayri Müslim devletlerdi. Esasen bu anlayış bugün kendiliğinden kesinleşmiştir. Türkiye'deki azınlıkların sayısı % 1'ler civarına inmiştir. Türklerin ulus anlayışı, Türkiye'de yaşayan Müslüman halklar anlayışından ibarettir. Türk ulusu içinde Kürtleri ayırıp ayrı ulus kabul eden, Türkiye Devleti'nin irsi özellikleri içinde yer almaz. Batılılar, ülkemizi parçalamak için ''insan hakları'' adı altında Kürtleri ayrı ulus gibi görmek istemektedirler. Peki bunlar Lozan'da neredeydiler? Orada niçin Kürtlerin haklarını savunmadılar? Diğer taraftan gayri Müslimlerle de kaynaşarak bir ulus olmak, iyi bir ideal olabilir ama Türk Devleti'nin irsi özellikleri buna müsait değildir.

b) Kuva-yı Milliye'nin dayandığı ayak ise ''Milli Ekonomi''dir. Mustafa Kemal bunun için önce kapitülasyonları ortadan kaldırmıştır. Borçların tasfiyesine girişmiş ve 1950'ye kadar tüm dış borçlar tasfiye edilmiştir. Devletin bir kuruş borcu kalmamış, hazinede altın stokları birikmeye başlamıştır. Yabancıların Türkiye'deki demiryolu, denizyolu, elektrik, su gibi işletmeleri devletleştirilerek tasfiye edilmiştir. Sümerbank, Etibank gibi kamu işletmelerini kurarak, halkın yapamayacağı işlerde devletin devreye girmesini sağlamış ve milli ekonomiyi kurmuştur.

Türkiye'deki devletçilik sosyalizm değildir. Sosyalizmde halk teşebbüsü yoktur. Oysa devletçilikte halk teşebbüsü teşvik edilir, tekel sermayesi önlenir. Tarihte Mezopotamya'da liberalizm vardı; Eski Mısır'da ise sosyalizm vardı. İbranilerde Hz. Davut zamanında devletçilik yapılmıştır.

Türkiye ilk defa bu sistemi ülkede uygulayarak gerçekten Kemalizm diye bir ekonomik rejim getirmiştir. Sonra bunu İtalya'da Mussolini ve Almanya'da Hitler uygulayarak ülkelerini gelişmiş ülkeler haline getirmişlerdir.

Türkiye'deki KİT'lerin neleri başardığını iyi bilmemiz gerekir. Türkiye'deki KİT'ler teknoloji transferi yapmıştır; bu sayede Türkiye gelişmiş ülkeler arasına girmek üzeredir. Bundan sonra da teknoloji üretimini KİT'ler yapacaktır. Türkiye'de teknoloji üretecek büyüklükte özel sermaye yoktur.

1)Türkiye'deki KİT'ler teknik personel yetiştirmiştir. On bin yıllık tarım dönemi içindeki Türk halkı, KİT'ler sayesinde eğitilerek sanayileşmede ve sanayi dünyasındaki yerini almıştır. Özel sektör ancak bu elemanlara dayanarak Türkiye'de gelişebilmiştir. Bundan sonra da bu görevi yapmaya devam edecektir. Çünkü Türkiye'de kendi işçilerini eğitebilecek

büyüklükte firmalar henüz yoktur. Olsa bile Türkiye halk teşebbüsüne dayanmaktadır. Türkiye'de kapitalizm değil, liberalizm vardır. Türkiye'nin irsi özelliği budur. Türkiye ne kapitalist ne de sosyalist yapılabilir.

2)KİT'lerin başka bir fonksiyonu da Türkiye'yi kentleştirmesidir. Türk köylüsünü kentlere getirmiş, onlara iş vermiş kentte yerleşmelerine imkan sağlamıştır. Bu kentleşmenin mayası olmuş, on bin yıllık tarım döneminden sanayi dönemine böyle geçilmiştir.

3)KİT'ler bundan sonra başka görevler de yüklenecektir. KİT'ler sayesinde kentleşme durdurulacak ve kırlara kent hizmetleri götürülecektir. Bugün her türlü altyapı köylere ulaşmıştır. Artık kente göç etmelerine gerek kalmamıştır. Ancak köylülerin orada kalabilmeleri için oradaki halka sanayi sektöründe iş vermek gerekir. Tarım sektöründe mevsimlik işler vardır; diğer zamanlar ise çoğunlukla boş geçmektedir. Hele tarım da sanayileşmeye başlayınca bu gizli işsizlik daha da artacaktır. KİT'lerce desteklenecek bir ev ekonomisi, bir taraftan gizli işsizliği kaldıracak, halkın refahını artıracak, devletin gelirlerini artıracak; diğer taraftan köylerin boşalmasını önleyerek köylerin imarını sağlayacaktır.

4)KİT'lerin yaptığı bir başka hizmet de tekeli önlemektedir. Tekel başlangıçta sermayenin birikimini sağladığı için insanlığa hizmet etmiş, ekonomiyi ve sanayii geliştirmiştir. Ancak tekel birçok olumsuz etkilerle sosyal patlamalara neden olmuştur. Kârın maksimize edilmesi, nakıs istihdamda denge, siyasette baskılı rejim ve hukuk düzenin bozulması bunların başında gelmektedir. İnsanlık sosyalizmi bu tekelleri ortadan kaldırmak için kurmak istedi. İşte KİT'ler, Türkiye'de tekelin oluşmasını önleyip halk teşebbüsünü geliştirdi. Bu Türkiye'nin ırsi özelliği olup bunu değiştirmek isteyenler, sadece devletin çökmesine sebep olurlar.

Burada KİT'lerin zarar ettiğini ve devlete yük olduğunu ileri sürerek, haksız saldırılarla özelleştirme yoluyla bazı kesimlere peşkeş çekme heveslileri vardır. Bir taraftan ''Yükselen Tarikat Sermayesi'' diye saldırıp ''halk sermayesini'' çökertirken, diğer taraftan ''özelleştirme'' adı altında devletin teşebbüsleri özel sermayeye peşkeş çekilmektedir. Özel sermaye olacak ama tekel olmayacaktır. Tekelleşme çabası Türkiye Devleti'ni yıkar.

kit'ler niçin zarar ediyor?

Türkiye'de haksız bir vergi sistemi vardır. Enflasyondan vergi alınmaktadır. Eğer firmalar vergilerini tam olarak ödeseler tüm firmalar iflas eder. Halk vergi kaçırarak ayakta durabiliyor. KİT'ler ise vergi kaçıramıyor ve tam vergi ödüyor. İşte bu sebepten hata ediyor. Özelleştirirsek, vergiyi nasılsa hiç alamayacağız. Gelin bütün KİT'leri vergiden muaf tutalım. O zaman devlete yük olmazlar. Demek ki, savaş özel sektörle devlet sektörü arasındaki yarıştan ileri geliyor. KİT'ler olmadan bu devlet yaşayamaz.    Özel sektörü de vergiden muaf tutalım. Nasılsa kaçırıyor, ödemiyor. Onda birini ödüyor, onu da ödemesin. Peki devlet nasıl yaşasın?

İşte Adil Düzen bir devletin vergisiz yaşayacağını ortaya koyan formüller bulmuştur. Bunlar nelerdir?

a) Devlet halka kredi verecek ve kredi verdiklerinden vergi alacaktır. Özel sektöre ise kredi vermeyecek ve onlardan vergi de almayacaktır. Onların sermayeleri var, kendi sermayeleri ile iş yaparlar. Ucuza mal ettikleri için dış piyasalara hakim olurlar. İç piyasa ise KİT'lere kalır ve KİT'ler kendi hizmetlerini görürler.

b) KİT'lere kredi verecek, onlara iş yaptıracak ve onların gerçek

kârlarından vergi alınacaktır. Böylece, özel sektör sermayesini ihracata        yöneltecektir. KİT'ler ihracat ile meşgul olmayacaklardır.

  1. Devlet dengeli enflasyon yaparak herkesin nakdinden vergi alabilir. Bu enflasyon % 5'i geçmemelidir.
  2. Devlet yapılan yatırımlardan % 20 pay alacak ve bunları satarak altyapıyı yapacaktır.

Biz özel sektörü, KİT'leri kapatarak desteklemiyoruz; vergiden muaf tutarak destekliyoruz. Sermayenin büyüyüp uluslararası sermayeye ulaşmasını istiyoruz. Biz özel sektörden vergi almakla maliyetlerini yükseltiyor ve dünya piyasasında rekabet edemez hale getiriyoruz.

e) KİT'lerin zarar etmesine diğer bir neden de, KİT'lerdeki gereksiz
personel yığılmasıdır. İşsizlere iş bulamayan hükümet KİT'lere doldurmakta
ve dolayısıyla KİT'ler zarar etmektedir. Peki bunları özelleştirirsek bu
işçileri nereye yerleştireceğiz?

             Biz çalışana kredi vermekle küçük ve orta boy teşebbüsleri desteklemekteyiz. Bu da geniş bir istihdam alanı yaratmaktadır. Bu nedenle biz kimseye iş bulma zorunda kalmayacağız. Hele sanayii köylere götürürsek artık iş arayan kimse kalmayacaktır.

  1. KİT'leri zarara sokan diğer bir neden ise devletin fiyatlara müdahale etmesidir. Devlet serbest rekabet içinde yarıştırma yerine KİT'leri fiyatları dengelemek için kullanmaktadır. Bunlar özelleştirilirse bu müdahaleyi nasıl yapacaktır? Devlet özelleştirme ile bu gücünü kaybediyor. O halde bu müdahaleden vazgeçmelidir. KİT'ler kendi fiyat ve ücret dengelerini kendileri kurmalıdır.
  2. KİT'leri zarar ettiren başka bir husus da devletin yönetime müdahalesidir. Hükümetler ehliyete göre değil de partizanca atamalar yapmaktadır. Ayrıca kamu çıkarları ile kendi çıkarları paralel olduğu için özel sektörden bunlar rüşvet alarak ve bilerek zarar ettirmektedirler. Oysa kamu görevlileri başarılarına göre atansa, diğer kamu kuruluşları gibi KİT'ler de bu duruma düşmezdi. KİT'leri zarar ettiren yöneticiler cezalandırılmalı, KİT'ler değil. Eşyaların suçlu olmayacağını öğrenmemiz gerekir. Yöneticiler hata eder dernekler kapanır; yöneticiler hata eder şirketler kapanır; yöneticiler hata eder KİT'ler özelleştirilir. Nasıl bir mantık bu!?

h) KİT'lerin son yıllardaki hızlı çöküşü ise ekonominin hiçbir kuralı
ile açıklanamayacak faiz politikaları ile olmuştur. KİT'lerin nakitleri, çok
düşük oranlı faizlerle bankalara mevduat olarak yatırılmış; fakat, finans
ihtiyaçları ise özel bankalardan alınan yüksek oranlı faizli kredilerle
karşılanmıştır. Bu politikalar ile KİT'leri batıran iktidarlar, kısa süre sonra da
KİT'lerin devlete ve millete ağır zararlarla yük olduklarını ve en kısa
zamanda
kâr-zarar demeden özelleştirilmesi gerektiğini savunmuşlardır.

Bütün bunları, Türkiye Cumhuriyeti'nin ekonomik irsi özelliklerinden birinin ''devletçilik'' olduğunu, bunu değiştiremeyeceğimizi anlatmak için dile getirdik. Türkiye'yi kapitalist veya sosyalist ülke haline getirmek isteyenler, onun irsi özelliklerini bozacağı için devleti çökertir; katiyen başarıya ulaşamazlar.

 

      3- "Kuvvetler Birliği" (Vahdet-i Kuvva):

               Mustafa Kemal'in ortaya koyduğu ilkenin üçüncüsü ise, Kuvvetler Birliği (Vahdet-i Kuvva) ilkesidir. Mustafa Kemal bir asker olması hasebiyle ''kuvvetler ayrılığı''nı düşünmemiştir. Zaten inkılaplar kuvvetler ayrılığı içinde yapılamazdı. Kuvvetler birliği ilkesini Mustafa Kemal halkta ve yönetimde uygulamıştır.

a)Osmanlı imparatorluğu değişik dinler ve ırkların birlikte yaşadığı bir ülke idi. Mustafa Kemal, ''milli devlet'' kurmuş ve Türk Milletinin tarifini ''Anadolu'da yaşayan Müslüman halk'' olarak belirlemiştir. Bunun için önce mübadele sistemine girmiş, Türk olmadıkları halde Müslüman olanları Türkiye'deki gayri Müslimler ile mübadele etmiştir. Dünya, Türkiye'nin bu dine dayalı anlayışını bugün bile terk etmemiştir. Bosna'daki halk Slav'dır. Rusların Bosnalıları savunması gerekirken Türkler savunmuştur. Bu nedenle Mustafa Kemal tek dil ve tek yazı sistemi ile milli birliği sağlamaya çalışmıştır. Kıyafet birliğini de bunun için istemiştir. Herkesin nüfus hüviyetine Türk yazılmış ve istatistiklerde başka beyanlar kabul edilmemiştir. Böylece halk Türklük içinde kaynaşmaya zorlanmıştır. Türk ulusu böyle oluşmuştur. Bu Türkiye Devleti'nin irsi özelliğidir. Anayasalara bunun için ''bölünmez bütünlük'' ilkeleri konmuştur. Biz bunu       değiştiremeyiz. Yani Türkiye eyaletlere bölünüp yönetilemez.

            Ancak   ülkenin   bölünmemesi   için   yerinden   yönetim   ilkesi

                       getirilecektir. Türkiye yüze yakın bağımsız ile ayrılacak ve illerde halk kendi mahalli dillerinde orta eğitimlerini yapabileceklerdir. Böylece ulusal birlik sağlanacaktır. Türk ulusu tek olacak, buna karşılık Türkler boylara bölünmüş olarak Türk halklarını oluşturacaklar.

Mustafa Kemal ''Kuvvetler Birliği'' ilkesi içinde tek parti sistemini korumuştur. Hayatında çok partili sisteme geçmek istenmiş, fakat bazı nedenler ileri sürülerek bundan vazgeçilmiştir. Kendisinden sonra en yakın arkadaşları çok partili sisteme geçmişlerdir.

Türk Milleti siyasi hayatı çok partili sistem içinde benimsemiştir. İşte burada yine bir denge ile karşı karşıyayız. Türkiye'de çok partili sistem olacak, ancak bu anayasanın değişmez temel maddelerine aykırı partinin kurulması anlamına gelmeyecektir. Yani kuvvetler birliği ilkesi böylece korunacaktır. Çok partili sistem değişmez temel maddeler ile bunlara aykırı partilere yaşama imkanı vermemek şartıyla korunacaktır.

          Burada şunu belirtmek istiyoruz: Bir partinin kapatılması son derece yanlıştır. Eğer değişmez temel maddelere aykırı parti kurulmuşsa bu partinin seçimlere girmesi önlenebilir ama hiçbir zaman kapanamaz. Sözleşmesini değiştirirse o zaman seçimlere girme hakkını kazanır. Program ve sözleşmelere aykırı hareket eden parti yöneticileri ise tecziye edilir.

Bu değişmez temel anayasa ilkelerine uymak şartıyla, değişik dini grupların faaliyetlerine de izin verilmelidir. Esasen tarikatlar resmen kapatılmış ama fiilen kapatılamamıştır. Diyanet İşleri Teşkilatı tarikatların yerini alamamıştır. Çok partili sisteme geçildiği gibi çok dini gruplu sisteme geçilmesi de zorunludur. Ancak bunların da anayasanın değişmez temel ilkeleri içinde kalarak milli birliği bozmamaları, kuvvetler birliği ilkesine ters düşmemeleri gerekir. Bu nedenle siyasiler Anayasa'yı kanunlara ters düşmeyecek şekilde yorumlayacaklar. Dini önderler de Kur'an'ı Anayasa'nın değişmez temel hükümlerine aykırı yorumlamamaya çalışacaklar. Kuvvetler birliğini böyle yorumlayacağız ve bunların devletimizin irsi özelliklerinden olduğunu bileceğiz.

Bunun gibi, bir taraftan devletçiliği koruyarak kuvvetler birliğini bozmayacak, diğer taraftan da gerek halk gerekse özel teşebbüse imkanlar sağlayarak liberal bir ekonomi sistemini yaşatacağız. Odalar ve sendikalar kurulacak, bunlar çoğalacak ama Anayasa'nın değişmez hükümleri içinde faaliyet göstereceklerdir.

        b)''Kuvvetler Birliği''nin ikinci uygulaması ise devlet yönetiminde kendisini gösterecektir. Bu da milletin yegâne mümessilinin Türkiye Büyük Millet Meclisi olması ve milli iradenin Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde tecelli ve temerküz etmesidir. Bu ilkelerden hareket edilerek tek meclis sistemi benimsenmiştir. Senato Mustafa Kemal tarafından kabul edilmemiştir. Mustafa Kemal TBMM'ni o kadar üstün görmüştür ki, Meclis'in üstünde bir yasama erki kabul etmemiş ve yargıya yasamayı denetleme yetkisini vermemiştir. Hatta Ordunun başkomutanlığını da TBMM'ne bırakmıştır. Cumhurbaşkanı'nı TBMM seçmiştir. Milletvekillerinin dokunulmazlığını kesin kurala bağlamıştır. İstisnalar bile koymamıştır. Mustafa Kemal İstiklal Savaşı'nı bu Meclis'le kazanmıştır. Bir gün bile bu Meclis'i tatil etmemiştir. Altmış ve seksenlerdeki müdahalelerde Meclis tatil edilmiş; ancak en kısa zamanda tekrar seçime gidilerek ordu Meclis'in yenilmez gücünü her zaman teslim etmiştir. Bunlar devletin ırsi

özelliklerinden olup meclis üzerinde oynayanlar, başarıya ulaşamazlar, devleti çökertirler.

c)Mustafa Kemal'in Vahdet-i Kuvva ilkesi içinde getirdiği başka bir ilke de ''Tevhid-i Tedrisattır. İlmin doğasına aykırı olan bu anlayış Türkiye'yi geri bırakmaktadır. Ancak gelişigüzel serbest bırakılan bir eğitim de başarıya ulaşamamaktadır. Adil Düzen bunu şu şekilde dengelemektedir:

Tedrisat tamamen serbest olacak, böylece hür bir eğitim sağlanacak, sınavlar devletçe yapılarak ehliyetler devlet tarafından verilecektir. Böylece Vahdet-i Kuvva ilkesi zedelenmeden tedrisat serbestliği getirilmiş olacaktır.

Atanmış savcı ve hakimleri hata etmez kabul edip milletvekillerini potansiyel suçlu göstermek, milli hakimiyete saldırıdır.

Yargı hakemlerden oluşmalıdır. Tarafsız bağımsızlık ancak böyle sağlanabilir. Kamu adına dava açma yetkileri siyasi partilere verilmelidir. Böylece hem Meclis'in mutlak hakimiyeti sağlanmış hem de dokunulmazlık zırhı ortadan kalkmamış olur. Hakemler de milletvekilleri arasından seçilmelidir. Bunun aksine Anayasa Mahkemesi'nin varlığı kuvvetler  birliğine aykırıdır. Devletin değişmez irsi özelliklerine aykırıdır. Onu yıkmadan özelliğini yok edemeyiz. İşte Adil Düzen burada kendi çözümünü getirmiştir.

Belediye teşkilatı kaldırılıp yerine bucak yönetimi getirilmelidir. Artık kır-kent ayrımı sona ermelidir. Günümüzün ulaşım ve haberleşme araçları köylere kadar gittiğinden kent-köy ayrımı kalmamıştır. Bucakların birleşmesi ile iller oluşmalıdır. İller de bağımsız olacaktır. Bucaklarda orta ehliyetliler, illerde yüksek ehliyetliler ve ülkede de üstün ehliyetliler seçilerek meclisleri oluşturacaklardır. Üstün ehliyetliler ancak üstün hakemler, yüksek ehliyetlileri ancak yüksek hakemler muhakeme edebilecektir. Bunu dışında bir dokunulmazlık müessesesine gerek yoktur. Böylece hem kuvvetler birliği korunmuş hem de yargı bağımsız hale gelmiş olur.

Milli Hakimiyet ile Milli Kuvvet ilkeleri üzerinde herhangi bir değişikliğe gerek olmadığı halde Kuvvetler Birliği'nin yeniden yorumlanmasına ihtiyaç vardır. Bu nedenle biz Kuvvetler Birliği veya Kuvvet Ayrılığı yerine Kuvvetler Dengesi'nin gelmesi halinde devletin irsi özelliklerinin korunacağı görüşündeyiz. Mustafa Kemal'in Kuvvetler Birliği yerine "Kuvvetler Dengesi"ne geçmeliyiz. Bu denge kuvvetler birliğini ortadan kaldırmamakta, aksine dengede tutarak korumaktadır. Kuvvetin tabiatında denge vardır.

Türk ordusu güçlü varlığını koruyacak ve bağımsız olacak ama sivil yönetime karışmayacaktır. Cumhurbaşkanı'nı TBMM seçecek ama cumhurbaşkanları orgeneraller arasından seçilecektir. Ordu ile sivil yönetim arasındaki dengeyi Cumhurbaşkanı koruyacaktır. Bu Türkiye Cumhuriyeti'nin irsî özelliği gereğidir. Sivil bir Cumhurbaşkanı orduya hakim olamaz.

Türkiye'nin her bölgesinde bir ordu oluşturulacak ve ordu komutanları Cumhurbaşkanı tarafından resmen atanacaktır. Halk kendi bölgesinde olmayan ordulardan istediği orduda askerlik görevini yapacak ve savaşa katılacaktır. Bir ordu o bölgeden olmayan ve Türkiye'nin değişik bölgelerinden gelen halklarca oluşturulacaktır. Böylece ülkede kuvvetler birliği ilkesi korunacaktır. Her ordu Türk halkının tümünden oluşacaktır.

Kuvvetler Birliği, askerlik ve inkılaplar nedeniyle ortaya konmuş bir ilkedir. Bunların Kuvvetler Dengesi şeklinde anlamak zorundayız. Böyle anlamadığımız takdirde bundan sonra anlatacağımız Müspet İlim ilkesine uyulmamış olur.

 

4- Müspet İlim:

Mustafa Kemal'in dayandığı dördüncü temel ilke de müspet ilim ilkesidir. "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir. Elimizde tuttuğumuz meşale müspet ilimdir." "Muasır medeniyetin fevkine çıkacağız." vb. ifadelerle bir dördüncü ilke ortaya koymuştur.

Genel olarak tüm ilimler dört temel varsayıma dayanır. Ta Eski Yunandan beri gelen ve günümüzün Oklit geometrisi olarak adlandırılan geometrinin dördüncü paralellik ilkesinde olduğu gibi, dördüncü ilkesi de karışık olur ve zor anlaşılır. Milli Hakimiyet, Milli Kuvvet ve Kuvvetler Dengesi kolay anlaşılır bir ilke olduğu halde Müspet İlim daha doğrusu ilmilik ilkesi açıkça ifade edilmemiş ve anlatılmamıştır. "Altı ok" içinde bu, laiklik ve inkılapçılık olarak yerleştirilmiştir. Liberallik halkçılıkla, sosyallik devletçilikle ifade edilmiştir. Hakimiyet-i Milliye ile Kuvva-yı Milliye ise cumhuriyetçilik ve milliyetçilik içinde yer aldı.

        Bizim, muasır medeniyetin fevkine çıkabilmemiz için ilmilik ilkesini çok açık ve net olarak koymamız gerekmektedir.

  1. İnkılapçılık ilkesini iki şekilde anlamamız mümkündür. Bunlardan biri devamlı olarak inkılapçı kalmamız, gerektiğinde gerekli inkılapları yapmamız anlamındadır ve bu evrimin şartıdır. İnsanlık, tarih içinde daima evrimleşmiştir. Dün kabul edilen şeyler yarın terk edilir. Yenilik devamlı olacaktır. Bu anlamda düşünüldüğünde Mustafa Kemal'in getirdiklerine saplanmak değil, devamlı olarak daha ileriye, daha iyisine gitmek inkılâpçılıktır.
  2. İnkılapçılığın işaret ettiği diğer bir husus da inkılap yapılırken az da olsa baskının uygulanabilmesidir. Baskının manasını anlayabilmek için sosyal bir oluşu iyice bilmek gerekir.

On kişi bir araya gelelim ve sosyal yapıyı oluşturalım. Birbirimizin ne düşündüğünü bilmeyelim. Hiçbirimizin inanmadığı bir şeyi de ilke olarak kabul edelim. Örneğin; "İnek Tanrıdır" önermesi ilkemiz olsun. On kişiden her biri diğerinin ne düşündüğünü bilmediği için herkes, diğerlerinin ineğin kutsallığına inandığını sanacaktır. Birimiz, eleştirel bir söz söylediğimizde diğer dokuzumuz ona saldırırız. Bu saldırı ineğin tanrı olduğuna inandığımız için değil, karşımızdakini çökertmek veya kendi inkarımızı gizlemek için yaparız. Böylece teker teker inanmadığımız halde, hiçbirimiz inanmadığımız halde toplu iken inanmış görünürüz, daha doğrusu toplu halde inanırız.

Sosyal değer, kişilerin ayrı değerlerinin birleşmesinden doğmaz. Geçmişte oluşmuş değerlerin bugünkü topluluğa etkileri şeklinde ortaya çıkar. İşte böyle eskimiş ve hatalı bir anlayış ancak karşı sosyal kuvvetle kaldırılabilir. Bir baskı rejimi uygularsınız, halk da birden değişiverir, sonra aksi baskı başlar. İslamiyet'te, putçuluk baskısı varken birden değişmiş, tek Tanrıcılık baskısı başlamıştır. Avrupa'da Hıristiyanlık baskısı varken birden değişmiş ve ateistlik baskısı başlamıştır. Cumhuriyet baskıya başlamıştır.

İnkılap yapacaklar, basit baskı uygulamaları yapabilirler. Yalnız yapılacak inkılapların iyi seçilmeleri gerekir. Eğer toplulukta halk inkılaplara hazır değilse yapılan baskı ters teper ve inkılap başarısızlığa uğrar. Ama halk zaten hazırsa yapılan inkılap hemen halk tarafından benimsenir. Bunları sıralayalım:

 

- Saltanat kaldırılmıştır. Hanedan bile itiraz etmek istememiştir.

            - Hilafet kaldırılmıştır ve tüm İslam alemi hilafeti bir daha diriltememiştir.

           - Şer'iyye mahkemeleri kaldırılmıştır ve yargı birliğine gidilmiştir.

Bazıları bazen çoklu hukuk ile yargı çokluğunu birbirine karıştırarak çoklu hukuka saldırıda bulunmaktadırlar.

Önce Osmanlılarda yargı çokluğu yoktu, yargı ikiliği vardı. Çoklu sistemde en az beş ayrı seçenek olmalıdır ve bu yirmiden fazla da olmamalıdır. İkili sistemde çok kısa zamanda biri diğerini ortadan kaldırır, tekele dönüşür. Osmanlı yargı sisteminde böyle oldu. Nizamiye Mahkemeleri, Şer'iyye Mahkemelerini ortadan kaldırmıştır. Yahut Amerika'da veya İngiltere'de olduğu gibi iki parti uzlaşarak dengede kalmak suretiyle yine monopol oluştururlar. Bizim savunduğumuz, çoklu sistemdir.

Yargının tekliği meclisin tekliğine ve seçim sisteminin tekliğine
benzer. Teminatlı soruşturmacılar, teminatlı hakemler ve muhakemeyi
yürüten merkezden atanmış hakimler, aynı muhakeme usulüne tabi olmaları,
yerel yargı kararlarına karşı merkez hakemleri nezdinde tazminat davaları
açılması, yargı birliğini sağlar.

İşte hukukta bu inkılap yapılmıştır. Bu husus da halk tarafından        
benimsenmiştir. Batı'dan tercüme edilen kanunlar ise ülkenin problemlerini

çözmediği için bugün bir yargı karışıklığı yaşanmaktadır. Otuz davaya bakan bir hakimin otuz yıl içinde o da esastan değil, usulden sona erdirdiği davalarla elbet yargıda adalet sağlanamaz.

Biz bununla mevcut mevzuatın Batı'dan aktarılmasına karşı değiliz. Bunların Batı'dan aktarılması iki sebepten gerekli idi. Batı'nın bize baskısı vardı. İç işlerimize karışıyorlardı. Onların kanunlarını alarak onları güçleninceye kadar susturduk.

İkincisi ise Türk sosyal anlayışında fıkıh dışında hukuk olmayacağı görüşü vardı. İçtihat kapısı kapatılarak fıkıh zaten terk edilmişti. Bin yıl önceki içtihatlar savunuluyordu. Ama kimse uygulamıyordu. Çünkü onlar tarih olmuştu. Bu düşünceyi yıkmak için Batı'dan kanunlar aktarıldı. Böylece halkın kendi hukukunu kendisinin üretmesi yolu açıldı.

İşte şimdi biz diyoruz ki, ne Batı'nın on dokuzuncu asrın yabancı hukuku bizi ileri götürür, ne de bundan bin yıl önceki içtihatlar bizi bugün yaşatabilir. Şimdi biz kendi hukukumuzu kendimiz üreteceğiz. Çağdaş hukukun üstünde bir hukuk üreteceğiz. Bunu neye dayanarak yapacağız? Batı ve Doğu hukuklarını inceleyerek ilme dayanarak çağdaş hukukun üstünde hukuk üreteceğiz. Bin yıl önceki içtihatlarla bugünkü dünyamızı yönetmek nasıl mümkün değilse, Batının bir-iki asır önce ürettiği bize yabancı bir hukuk ile de Türkiye'mizi yönetemiyoruz ve bir türlü Batı'ya yetişemiyoruz. Geçmek zaten mümkün değildir. Çünkü taklit edenlerin geçmeleri düşünülemez.

Harf inkılabı hemen yerleşmiş ve bugün herkes Latin alfabesini kullanmaktadır. Çağın ilerisine geçmemiz için daha ileri yazıları düşünmemiz gerekir. Bunun için Arap yazısını da korumalıyız. Evrimleştirmeliyiz, öğrenmeliyiz. Çincedeki hece yazısını da hiç olmazsa seçmeli olarak çocuklarımıza öğretmeliyiz. Ayrıca trafik kurallarına benzer bir biçimde bir uluslararası şekil yazısını geliştirmeliyiz.

Takvim ve ölçü ile ilgili inkılaplar da halk tarafından tartışmasız olarak kabul edilmiştir.

 

           İnkılaplarda direnmeler nerelerde olmuştur?

          Tarikatlar kapatılmış ama kapanmamıştır. Medreseler yasaklanmış

ama halk Kur'an öğrenmeye devam etmiştir. Kıyafet inkılaplarına karşı

direnme olmuş ve bu direnme devam etmektedir. Dini metinler Türkçeleştirilmek istenmiş, buna da büyük bir şevkle uyulmuştur. Ancak ibadetlerin Türkçe yapılması, ezanın Türkçeleştirilmesi kabul görmemiştir.

Görülüyor ki, halkın benimsemediği inkılapları zorla yapmak mümkün değildir. İnkılapları halkın zaten istediği ancak sosyal baskı nedeniyle yapamadıkları sahalarda yapmak mümkündür.

Nerelerde inkılapların yapılacağı hususuna askeri sezilerle değil de ilmin verileri içinde devam etmemiz gerekir. Demokrasi anlayışı içinde bir taraftan halk ilmin verilerine doğru inandırılmaya çalıştırılacak, diğer taraftan sosyal baskı karşı baskı ile yine ilmi metotlarla uygulanacaktır. Yani elimizde tuttuğumuz meşale ilim olacaktır. Mustafa Kemal bunu 1930'larda ortaya koymuştur. Artık inkılapları askerler değil, siyasi partiler yapmalıdır. Siyasi partilerin programlarının ilmileşmesi gerekir. Artık lider partilerinden kadro partilerine doğru gidilecektir. Adil Düzen buna cevap arayan bir sistemdir.

           a) Demek ki, inkılapçılığı ancak müspet ilmin verilerine doğru
gitmek şeklinde anlamak Kemalizm'in temel ilkesidir ve öyle de
anlamalıyız. İlim demek, varsayımlar koyarak projeler üretmek ve bu
projeleri uygulayarak varsayımların isabetliliğini kontrol etmek demektir.
Yapılan bir inkılabın yerinde olup olmadığı, halkın ona karşı verilen tepkisi
ile değerlendirilip baştan kabul edilen varsayımlar kontrol edilecektir. Türk
Milleti çağın medeniyetini öğrenme hususundaki inkılapları benimsemiştir.
Dinini terk etme veya dinini değiştirme şeklindeki denemeler sonuç
vermemiştir. Bu husustaki baskılar tepki görmüş ve tepkiler başarılı
olmuştur. Bu yalnız Türkiye'de değil dünyada böyle olmuş, ateizm çabaları
hiçbir yerde başarıya ulaşmamış ve yirminci asrın son yarısında bütün
dünyada bu tür inkılaplar terk edilmiştir.

Bununla beraber dinde zorlama, dinde baskı, halkı zorlama bir inanca, bir dine götürme denemeleri de iflas etmiş, halk kendisi nasıl isterse öyle yaşamaya bırakılmıştır. Devlet dinden elini çekmiş; bir din de devletin hakimi olmak imtiyazını da her yerde kaybetmiştir. Dünyada ve Türkiye'de bütün inkılaplar böyle sonuçlanmıştır.

b) İlmilik ilkesinin ikinci temeli laikliktir. Bir dinin donmuş
verilerine inananlar ve eskilere ilahi kutsiyet atfedenler bir türlü ilmin yeni
sonuçlarına uymak istemezler. Avrupa'da astronomi alimlerine bu nedenle
büyük işkenceler yapılmıştır. İslam dünyasında da saltanatın hakimiyetini
sarsan İslam fıkıhçıları da aynı şekilde zulüm görmüşlerdir. Ebu Hanife şehit
edilmiştir. Sokrat'ın zehir içirilerek öldürülmesi her halde ilim dünyasının
verdiği ilk şehit değildir. Hz. İbrahim de dini ilmi temellere dayandırdığı
için ateşe atılmıştı.

İslamiyet bu tür taassuba ''Dinde zorlama yoktur'' ilkesiyle karşı çıkmış ve bir devlet içinde ilk defa her türlü din, mezhep ve tarikatın serbestçe yaşamalarına imkan vermiştir. Batı'da Hıristiyanlığa karşı laiklik adı ile savaş açılmıştır. Bu ateizm ile yapılmış ama başarıya ulaşılamamıştır. Sonunda kilise ile uzlaşarak, laiklik kilisenin yönetime, yönetimin kiliseye karışmaması şeklinde anlaşılmıştır. Fakat bu ikili anlaşma Batı'da dengesini kuramamıştır. Laikliğin artık başka bir şekilde anlaşılması gerekmektedir.

İşte biz buna yine çoklu sistemle cevap veriyoruz. Tarikatların yasaklanması bir sonuç vermemiş, tam tersine tarikatların kökleşmesine ve gelişmesine sebep olmuştur. Bugün Türkiye'deki güçlü dini gruplanmalar dünyaya yayılmıştır. O halde baskılar sonuç vermemiştir. Mustafa Kemal'in Diyanet İşleri Teşkilatı da istenilen istikamette başarıya ulaşamamıştır. Dünya Türkiye'deki Diyanet İşleri Başkanlığı'nı değil de başka grupları muhatap alıyor.

İşte biz buna çareyi yine çoklu sistemde buluyoruz. Laiklik dinsizlik olarak anlaşılmamalıdır. Tam tersine laiklik değişik dinlerin ülkede serbest olmaları şeklinde anlaşılmalıdır. Bunların içinde ateistler de bir dini tarikat içinde organize olabilecekler, onlar da varlıklarını sürdüreceklerdir. Böylece dinler arası yarış ve denge korunur. Beklenen tehlike ortadan kalkar.

Dinlerin serbest bırakılması yeterli değildir. Liberalizmde ekonomiyi serbest bırakmak sorunu çözmez. Tekele karşı piyasayı korumak gerekir. Dinleri de serbest bırakmak yeterli değildir, tekele karşı korumak gerekir. Bunun için dini şûraları oluşturmak ve dini şûralara yönetimde görev vermek gerekir. Biz bu görevi şu şekilde özetliyoruz:

Devlette önce halkın istekleri ortaya konmalıdır. Yani kim neyin yapılmasını istiyor, ihtiyaçlar nelerdir? Bunlar ortaya konur.

Biz diyoruz ki, bunu dini kuruluşlar ortaya koysun. Dini dayanışma

ortaklıkları ortaya koysun. Bunların sayıları beşten az olmasın ki, halkın

elinde seçenekler bulunsun. En az beş dini cemaat veya tarikat faaliyette        olsun. Bunların sayıları yirmiden fazla olmasın ki seçenekler kolay ve doğru

                değerlendirilebilsin.

Dinler bunu yaparken sanat kuruluşlarının dile getirdikleri istekleri değerlendireceklerdir. Bunlar manevi ihtiyaçlardır. Diğer taraftan halkın sağlığı ile ilgili hususlar da sağlık kuruluşlarından öğrenilecektir. Sosyal güvenlik bunlara bağlı olacaktır. İşte bu ihtiyaçlar dinler tarafından ilmi kuruluşlara arz edilir. Onlar da bu ihtiyaçların nasıl karşılanacağını ortaya koyarlar, plan ve projeler yaparlar. Mesleki kuruluşlar bu projeleri kimlerin yapacağına karar verirler ve kredi ile bunu düzenlerler. Siyasi organizasyon ise kolektif üretimin adil bir şekilde bölüşülmesini gerçekleştirir. Böylece kuvvetler dengesi sağlanır.

Demek ki, laikliği iş bölümü içinde anlamamız gerekir. İlmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma ortaklıkları, partiler arasında denge olmalıdır. Biri diğerine hakim olmamalıdır. Yani din ilme, ilim siyasete, siyaset ekonomiye, ekonomi dine karışmamalı ve baskı yapmamalıdır. Diğer taraftan laikliği bir dinin tekel kurup diğerlerine tahakküm etmemesi şeklinde anlamamız gerekir. Bu da ancak çoklu sistemle mümkündür. Yerinden yönetim ve çoklu hukuk sistemi, geleceğin dünyasını Orta Çağın karanlık dini baskısından kurtaracağı gibi, Yakın Çağın ateizm zulmünden de kurtaracaktır. İşte Adil Düzen'den kastımız budur.

Bu çoklu sistemi yalnız dinde uygularsak laiklik gerçekleşmez. Çoklu sistemi siyasette, mesleki kuruluşlarda ve ilimde de uygulamak zorundayız. Böyle çoklu sistem olursa kuruluşlar arasında yarışlar olur ve çağdaş medeniyetin üstüne çıkılabilir. Böyle yapılmazsa ilim adına ya Batı'nın demode olmuş on dokuzuncu yüzyılın ateizmi ezberletilir yahut bin yıl önceki içtihatlar bugün Allah'ın sözleri imiş gibi ezberletilir. İlim sadece sözde elimizdeki meşale olur.

Mustafa Kemal, laiklik ilkesini getirirken, ilk çağlara ait dini inanışların devletin yönetimine hakim olmaması hususunu da belirtmiştir. Sonraları da yüksek yargı laikliği bu istikamette anlamaya çalışmıştır. Ancak bu hiçbir zaman parti kapatmakla ve baskılarla sağlanamaz.

Hiçbir siyasi partinin gücü beşte birden fazla olmamalıdır. Ülkede en az beş parti bulunmalıdır. Sonra baraj % 5'e indirilmelidir. Sonra siyasi partiler dinden, ilimden ve ekonomiden ellerini çekmelidirler. Siyasi oluşumun esas görevi iç ve dış güvenliği sağlamak ve hakemlerden oluşmuş, tarafsız ve bağımsız yargının kararlarını icra etmektir. Siyaset kendi sahasına çekilmelidir. Diğer taraftan ordu siyasetin dışında tutulmalıdır. Sivil yönetim ile askeri yönetim birbirinden net çizgilerle ayrılmalıdır.

Her bölgenin merkezinde milli ordu bulunmalıdır. Ordu o bölgenin dış savunmasını yapmalı, illerin içine karışmamalıdır. Siyasi parti başkanları ordu komutanları olmalıdır?. Ancak kendi bölgesinden üye kaydedememelidir. Böylece sivil yönetimle askeri yönetim birbirinden uzak tutulmuş olur. Siyasi partiler kendi bölgeleri dışındaki diğer bölgelerden üye kaydederler ve askeri eğitimi onların yanında yaptırırlar.

Her kademede meclisler siyasi temsilcilerden değil, seçilmiş ilim adamlarından oluşacaktır. Yasaları ilmi meclis yapacaktır. Orduda rütbeler ilmi ehliyete göre verilecektir. Sivil öğrenimle elde edilen rütbeler esas alınarak ek askeri eğitim yaptırılacak ve rütbeler ona göre verilecektir. Başlangıç ehliyetliler er, temel ehliyetliler erbaş, ilk ehliyetliler astsubay, orta öğretimi yapanlar subay, yüksek öğrenim yapanlar üstsubay (binbaşı,albay) ve doktora yapanlar general olabilecektir. Bunun dışında ilmi, dini, mesleki şuralar ise yine ilim meclis üyeleri arasından oluşacaktır. Yani gelecekte yönetimin tamamı ilmi ehliyete dayanacaktır. Zaten bugün de bu böyledir. Ancak askeri eğitim ile sivil eğitim farklıdır. Bu da asker ile sivil arasını ayırmaktadır.

İşte bize göre, kuvvetler dengesi içinde hareket edilerek ilmi eğitimi ilmi kuruluşlar verecek, askeri eğitim ise ordularda verilecektir. Böylece hem birlik sağlanacak hem de ihtisas eğitimi yapılacaktır.

''Elimizde tuttuğumuz meşale müspet ilimdir'' sözünün uygulaması böyle olacaktır. Bugünkü parlamentoyu ilmileştirmemiz gerekmektedir. Bunun için bundan sonra ilk kademede bucak meclislerine orta ehliyetli olanlar, il meclislerine yüksek ehliyetliler ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne ancak doktora yapmış olanlar seçilecektir. Askeri akademileri bitirenler de akademik kariyer yapmış kabul edilecektir. Bundan önce milletvekili olanların milletvekili olma hakları korunacaktır. Bunun dışında akademik kariyer yapma bugünkü statüsünün dışına çıkarılmalı ve kişinin yazdığı Arapça veya Latince kitaplara dayanılarak, uluslararası jürilerce verilmelidir. Akademik kariyer sıralama usulü ile kitaba verilmelidir. Şifahi görüşme, kitabı kendisinin yazıp yazmadığı, alıntı yaptıklarını anlayıp anlamadığı şeklinde olmalıdır.

Adil Düzen bir projedir. Her tarafı birbirine uyumlu olmak zorundadır.

Adil Düzen bu irsi değişmez maddeleri aynen kabul etmektedir. Ancak gerçekten bir devlet kurulurken dayandığı temel ilkeler olur. Bu ilkeler ancak devletin yıkılması hallerinde değişebilir. O takdirde yeni devlet kurulmuş olur. Bununla beraber insanın kendi kendisinin özgürlüğünü kısıtlaması nasıl mümkün değilse, devletin de kendi kendisini yasa koymaktan kısıtlaması mümkün değildir. Bu sebeple "değiştirilemez yerine, ittifakla değiştirilir" şeklinde yazılmayı da aynı değerde kabul ediyoruz. En kötü şartlarda bile devletin hukuk düzeni içinde kalması uygundur. İstiklal savaşımızı bile biz hukuk düzeni içinde yaptık. Askeri müdahaleler bile iç hizmet kanuna dayandırılmak istenmiştir. Meşru değiştirme yollarını kapattığımız zaman gayri meşru delinmeler olur. Devletin varlığı tehlikeye girdiği zaman bu anayasa askıya alınır. Bunda zaruret vardır. Bunu kim askıya alsın? Meclis alsın demek almasın demek olur. Devlet başkanı, bu yetkiye sahip olmalıdır. Siyasi dayanışma ortaklık başkanları hakemlere gidip durdurabilmelidir.

"bu hükümlere aykırı mevzuat"

Değişmez irsi maddeler, aynı zamanda temel maddelerdir. Temel madde olmaları diğer maddelerin bunlara dayandırılmış olması ile belirlenir. Burada ilmi metodu tanımlamazsak herkes ilmi kendine göre anlar; efsaneler, safsatalar ve ütopik ideolojiler ilim olur. Tarihte insanlığı iki düşünce yönetmiştir. Bunlardan biri mistik düşüncedir. Mistik düşünceye göre peygamberler gelir, mucizeler gösterir ve kendilerinin peygamber olduğunu inandırır, halka ''şöyle şöyle yapmanızı Allah emrediyor'' der. Halk da bu Allah'tan olduğundan dolayı onların dediklerini yapar ve sonunda ileri bir topluluk doğardı. Böylece ondan sonra gelen halk daha çok onlara inanmaya başlardı. Bu tarz yönetim, mistik yönetim idi.

Diğer yandan da felsefi düşüncelere dayanan yönetimler vardı. Filozoflar ortaya çıkıyor, insanların akıllarına hitap ediyor, onları düşündürüyordu. Bazı hükümdarlar ise filozofların görüşlerini benimsiyor ve devleti onların görüşlerine göre yönetiyordu.

Halen çağımız geçiş dönemindedir. Şahsi yönetimden ilmi yönetime geçilmektedir. Artık insanlar ne peygamberlerin mucizelerine ne de filozofların felsefelerine göre topluluğu yöneteceklerdir. Topluluk ilimle yönetilecektir. Mustafa Kemal'in ''Elimizde tuttuğumuz meşale müspet ilimdir'' ilkesi içinde ilmi değerlendirmemiz gerekir.

 

Acaba bu ilmi metot nedir?

İlimde önce varsayımlar kabul edilir. Bu varsayımların sayısı beş-on civarında olur. Bu varsayımlara dayanılarak projeler üretilir ve pratikte uygulanır. Bu çalışmalar sosyal olaylarda pilot bölgelerde uygulanır. Elde edilen sonuçlar projede gösterilen hedefleri gösteriyorsa varsayımlarda isabet belirlenmiş olur. Eğer hedefe ulaşılamamışsa varsayımların yanlış olduğu düşünülebilir ve varsayımlarda ayarlama yapılır. Sonuç olarak denemelerle sonuçlara varılır. İşte ondan sonra o varsayım teori haline dönüşür.

          Fizikte bu denemeler, aynı yerde tekrar edilir. Sonuçlar orada düzeltilir. Bu metot sosyal olaylarda başka şekilde denenir. Bunu her yerde herkes istediği gibi dener. Yani denemeleri ilim adamları değil de, sosyal uygulamacılar yaparlar. Elde edilen sonuçları tespit eden ilim adamları, onları sonuçlara götürür. Yani hangi varsayımların doğru olduğunu sosyal müşahedeyi yapan ilim adamları belirler. Çoklu hukuk sistemi ile yerinden yönetim sistemi bu denemeleri kolaylaştırır, çok kısa zamanda topluluk genel sosyal kanunları keşfetmiş olur.

Problemler çözüldüğü zaman insanlık evrimleşir ve yeni problemler ortaya çıkar, böylece yeniden varsayımlar ve çözümler üretilir. Böylece evrim devam edip durur. Yaşlanan topluluklar, problemlerin tamamını çözer ve yeni problem ortaya çıkmaz. İşte bundan sonra duraklama devri başlar, topluluklar çöküş sürecine girer. Türkiye Cumhuriyeti yaşlı Osmanlı İmparatorluğunun kalıntıları üzerinde kurulmuştur. Hala onun bazı parçalarını taşıyor, adeta kendisini yaşlı gösteriyor. Diğer taraftan Cumhuriyet yeniden kurulmuştur. Müesseselerini yenilemek istemektedir. Yenileyebilirse gelecekte birkaç asır, belki de bin yıl yaşayabilir.

Türkiye varsayımlarını yukarıda belirttiğimiz gibi daha kuruluşunda koymuştur. Bunun temeli ''milli devlet'' olmalıdır. Milli devlet demek, artık toprak işgal politikasından vazgeçmiş olması demektir. Kendi toprakları içinde ''muasır medeniyetin fevkine çıkmak'' ilkesidir.

Aslında Türkiye Tanzimat'tan beri Batılılaşma, Batı'ya yetişme ilkesi içinde Batı'nın arkasında koşmuştur.1930'lara kadar Türkiye Batılılaşma çabasını göstermiş ve bunun Türkiye için yeterli olmadığını gördüğünden hedefini değiştirmiştir. Çökmüş imparatorluğun Avrupa'nın arkasından koşma stratejisini değiştirmiş onun yerine ''Muasır medeniyetin fevkine çıkma''yı koymuştur.

Evet! Türkiye artık Batı'nın arkasından koşmayacaktır. Bundan sonra, Türkiye Batı'yı arkasından koşturacaktır. Peki bunu nasıl yapacaktır?

İşte çözüm formülü de bulunmuştur. Elimizde tuttuğumuz meşale müspet ilim olacaktır. Peki, Batı müspet ilmi, benimsememiş midir? Batı fende, teknikte müspet ilmi benimsemiş ve üstün maddi güç elde etmiştir. Ama Batı sosyal oluşmada yeterli ilme sahip değildir. Tabii hukuk denemeleri netice vermemiş ve terk edilerek pozitif hukuk sistemi benimsenmiştir. Batı hala üç dört bin yıllar öncesinin sosyal düzeni içinde çırpınmaktadır. Mustafa Kemal ise ''Elimizde tuttuğumuz meşale müspet ilimdir'' derken sosyal yapımızı da ilme dayandıracağımızı söylemektedir. Böylece muasır medeniyetin üstüne çıkma imkanını bulmuş olacağız.

Varsayımları anayasamızda netleştiriyoruz ve maddemizi tekrar ediyoruz:

''Dili Türkçe, merkezi Ankara bayrağı al zemin üzerinde ak ay yıldız olan, ulusuyla ülkesiyle bölünmez bir bütün olarak Türkiye'de Türklerin kurduğu Türkiye Cumhuriyeti, insanlık içinde, yerinden yönetime saygılı, laik, demokratik, liberal ve sosyal, hakemlerden oluşan bağımsız ve tarafsız yargı güvencesinde çoklu bir hukuk devletidir. Bu hükümler değiştirilemez. Bu hükümlere müspet ilme aykırı tüm mevzuat mülgadır. Aykırılık her kademede, yargı tarafından tespit edilir.''

Bu varsayımlar, irsi maddelerdir, değiştirilemez. Aynı zamanda tüm mevzuatımızın varsayımlarıdır. Diğer mevzuat bunlara aykırı olmamalıdır. Peki bunlara aykırılık nasıl tespit edilecektir?

Elbette bizim başvuracağımız tek hakem müspet bilim olacaktır.
Müspet bilim denemelere dayanır. Sosyal denemelerde yerinden yönetim ve       

çoklu hukuk sistemidir. Böylece devamlı denemeler olacak ki, bilimsel        
araştırma merkezleri sonuçları tespit edebilsin. Varılan bilimsel sonuçlara       
göre hükümler oluşacaktır. Tarafların seçeceği teminatlı ehliyete sahip,

tarafsız ve bağımsız hakemler, bilime dayanarak hukuki problemleri çözeceklerdir. Halk bilime dayanarak sözleşmeler yapacaktır. Sözleşmelerin müspet bilime aykırı hükümleri hakemlerce iptal edilecektir. Değişmez temel maddelerdeki kelimelerin tanımları da müspet bilime göre yapılacaktır.

Seçtiğimiz bu varsayımların olumlu sonuçlar vereceği kanaatindeyiz. Tabii isabet ettiğimiz, ileride elde edeceğimiz sonuçlarla kanıtlanacaktır. Bir gün gelir de bu varsayımlar başarılı olamazsa artık bu varsayımları hukuk düzeni içinde değiştiremeyiz. O zaman sıkıyönetim ilan eder, devleti yıkılmaktan kurtarırız. O zaman ne yapılacağına sıkıyönetim karar verir. Sıkıyönetim komutanı siyasi partilerle istişare ederek yeni varsayımlar koyar. Anayasamızda değişmez maddeler koymazsak bilimsel denemeler yapamayız. Değişmez maddelerle yanlış sonuçlara varırsak, sonuç kötü çıkarsa çöküp gideriz. Bunun sigortası ise sıkıyönetimdir, askeri yönetimdir.

           Devlet, bu varsayımlara dayanan mevzuat içinde örgütlenecek, buna göre ilmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma ortalıkları kurularak ve her konuda orta, yüksek ve üstün ehliyetler verilecektir. Devlet yönetimi bu ehliyetlere dayanacak ve buna göre seçimler olacaktır. Eğer bu varsayımlara dayanan hukuk düzeni sonuç vermezse tüm ülkeye şamil sıkıyönetim ilan edilecektir. Bunun anlamı şudur: Tüm sivil örgüt sona ermiş kabul edilecek ve ehliyetler sıfırlanacaktır. Her şeye baştan başlayıp yeniden ilmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma ortaklıkları oluşacak ve yeniden kamu hizmet ehliyetleri verilecektir. Bu oluşum hukuk düzeni içinde değil askeri düzen içinde olacaktır. ''Devlet askeri düzenle kurulur, hukuk düzeni ile yaşar''dan kastımız budur.

 

"Müspet ilim" nasıl tespit edilecektir?

 

Bunun anlaşılması için bilim adamlarının nasıl oluştuğunu bilmek

gerekir:

Bucaklarda ilmi ehliyet, bucakta yedi yaşını bitirenlerin ilmi danışmanı ve dayanışma ortağı olarak seçtiği kimselerdir. Bucakta ilmi dayanışma kurucusu olmak için en az % 5'in müşavirliğini kabul etmiş olması şarttır. Bunlar "orta ehliyetlilerdir ve aynı zamanda bucak şûra üyeleridir. Bir ilçe içindeki bucaklarda bulunan ilmi danışmanlardan on tanesinin danışmanı olan kişiler, ilde danışman olurlar ve "yüksek ehliyet" alırlar. Bunlar aynı zamanda il meclis üyesi olurlar. Ülkede on yüksek danışmanı kendisine bağlayan kişiler "üstün danışman" olurlar. Böylece bunlar aynı zamanda ülke meclis üyesidirler. Demek ki, bir ülkede yaklaşık bin üstün ehliyetli meclis üyesi vardır ve bunlar aynı zamanda bilim adamıdırlar. Dünyada yüze yakın devlet olduğuna göre dünyada seçilerek gelen sorumlu yüz bin bilim adamı vardır. Bunların ittifak ettikleri hususlar ilmi sonuçlar olacaktır. Bunların hepsi dünyanın yuvarlak olduğunu, bunların hepsi Newton'un çekim kanunu kabul ediyorlarsa bu kesin bilim sayılacaktır. Bunun dışında bilhassa sosyal konularda eğer bir ülkenin üstün ehliyetli meclis üyeleri bir konuda ittifak ediyorlarsa bu müspet bilimin verisi kabul edilecektir. Mevzuat bu bilimsel sonuçlara aykırı olamaz. Buna aykırı mevzuatın yapılabilmesi için aksi bir ittifakın oluşması gerekir.

"Müspet ilme ve bu anayasanın değişmez hükümlerine aykırılık" Türk Devleti'nin kuruluşunda ortaya konularak zamanla tüm Türk bilim adamlarınca benimsenen veya bu devleti kuran silahlı gücün oturttuğu temel ilkelerdir. Bunların bilimselliği varsayımlar olarak kabul edilecektir. Bunların tanımı ile yenilik ilerilik sağlanacaktır.

"mülgadır"

"Yürürlükte değildir" demektir. Meclisin maddeleri teker teker inceleyip ortak irade ile bu mevzuatı ayıklaması mümkün değildir. Hakemlerin de tüm mevzuatı okuyup inceleyip mukayese etmeleri pratikte mümkün değildir. Her karar veren merci, müspet bilimin kesin sonuçlarına ve değişmez temel maddelere aykırılığı inceleyecek ve eğer o hüküm bunlara aykırı ise onu geçersiz sayacaktır. Elbette iptal edilmeyecektir. Yani başka hakemler başka türlü karar almış olabilirler ancak bu şekilde alınan kararlardan dolayı hakemler yüksek hakemlerin nezdinde muhakeme edilebilecek ve dayanışma ortaklıklarınca ödenecek bir tazminata mahkum edilecektir.

Önce her uygulayıcı, herhangi bir mevzuatın müspet bilime veya anayasanın değişmez temel hükümlerine aykırılığına kendisi karar verecektir. Uygulayıcılar bu hususta danışmanlarından "teminatlı görüş" alabilecektir. Ancak son hüküm elbette yargının olacaktır. Mevzuatın lağvedilmiş olması bu Anayasa'nın yürürlüğe girmesi tarihinde başlamış olacaktır. Dolayısıyla hakemlerin kararları gerisin geriye de işlemiş olacaktır. Hakemler Anayasa'ya aykırı mevzuatı lağvetmeyecek ama lağvedilmiş olduğuna karar vereceklerdir. Mustafa Kemal'de böyle yapmıştı, "ahkam-ı şer'iyye mülgadır" demişti. Böylece eskimiş, çağın ihtiyaçlarına cevap vermeyen Osmanlı hukuku lağvedilmiştir. Ne var ki, bu ilgayı tespit edecek mekanizma getirilmemiştir. Nizamiye mahkemeleri Batı mevzuatı içinde boğulmuş kalmışlardır. Günde otuz ile elli arasında duruşma yapan ve otuz ile elli arasında davaya bakan hakimler etkili adil bir yargı sağlayamamışlardır. Biz bağımsız ve tarafsız hakemlerden oluşan yargı sistemini getirirken hakimliği kaldırmıyoruz. Yargı birliğini sağlamak için merkezden atanmış hakimlere de önemli görevler veriyoruz. Gerçi bu yerinden yönetime aykırıdır. İleride insanlık bunu terk edecektir. Ancak geçici dönemde böyle bir dengeye zaruret vardır. Davayı hakimler yürüteceklerdir. Tüm kayıt ve tescilleri hakimler yapacaklardır. Duruşmaları hakimler yönetecektir. Sadece soruşturmayı resmi soruşturmacılar yapacaktır. Hükümleri de resmi hakemler verecektir. Hakimlere soruşturma ve hakemlik dosyalarını tetkik ederek kararı onaylaması veya reddetmesi yetkisini tanıyoruz. Yalnız davaya karışmayacaktır. Yeniden başka hakemlerden hakem heyeti oluşturulacak ve yeniden muhakemeye başlanacaktır. Bu suretle merkezi denetim şimdilik tamamen muhafaza edilecektir. Bu sistem belki anti demokratiktir. Çünkü hakim bu yolda kararı her zaman önlemiş olabilir. Ancak geçici olarak böyle yaparak ülkenin düzenini tehlikeden korumalıyız.

"aykırılık her kademede"

Sulh hukuk, asliye hukuk, sulh ceza, asliye ceza, ağır ceza mahkemeleri ile Yargıtay, Danıştay, Sayıştay ve Anayasa Mahkemelerinin her biri kendi konuları ile ilgili davalara bakarken Anayasa'nın bu temel değişmez maddelerine aykırı olup olmadığını değerlendirebileceklerdir. Hakemler tartışıp başhakemin kararı ile hükme bağlayacaklar ve kararlarını vereceklerdir. Bugün olduğu gibi mevzuatın iptali için Anayasa Mahkemesi'ne bırakmayacaklardır. Ancak, her kademede mahkemelerin bu kararları verirken ülkede yargı birliğinin sağlanması için önemli tedbirler alınması gerekir:

a) Muhakeme hadisenin bulunduğu bucakta yapılmalıdır. Özel
hukukta davalının bulunduğu yerin bucağında açılmalıdır.

  1. Hakemler, ilçedeki hakemlerden seçilmeli, ancak muhakeme ilgili bucakta yapılmalıdır.
  2. Yetkili hakim, davanın açıldığı bucağa gelip orada duruşmaları yürütmelidir.
  3. İlçedeki hakemler bölgede ihtisas yapmış hakemleri danışman olarak bulundurmalıdır. Hakemler gerekli gördüklerinde onlarla istişare etmelidirler. Hatta onları da hakemlik görüşmelerine katabilmelidirler.
  4. Muhakeme bitip hakemler karar verdikten sonra, hakimler
    dosyayı tetkik edip tasdik veya reddetmelidirler. Hakemler mevzuatı iptal
    etmezler, fakat müspet bilime ve Anayasa'nın değişmez maddelerine aykırı
    mevzuatı uygulamazlar. Bu şekilde uygulanmayan mevzuat, yasama
    meclislerine götürülür ve yasama meclisleri tarafından değiştirilir. Bir siyasi
    parti bir mevzuatın Anayasa'ya aykırı olduğunu ileri sürerek üstün hakemler
    nezdinde dava ikame edebilir. Davanın kabulü halinde kanun önerisi meclise gider ve öncelikle görüşülerek hükme bağlanır.

 

 

"yargı tarafından tespit edilir"

Bir ülkenin bütün sorunlarının çözümünde tarafsız ve bağımsız yargının tesis edilmesi en önemli yeri tutar. İptal davalarında soruşturmacının yerini bilirkişiler alır. Bilirkişi raporları da demokratik olmalıdır. Bilirkişilik yapabileceklere ehliyet verilir. Bunlar yüksek ve üstün soruşturmacılardır. Bilirkişi raporlarını bölgelerdeki yüksek soruşturmacılar hazırlar. Özetlersek, yargı mevzuatı iptal edemez, sadece baktığı davalarda uygulamaz. Bunun dışında yargı bilirkişilerin incelemelerine de dayanarak mevzuatın Anayasa'ya aykırı olduğunu tespit ettirebilir. Bu bir tespit davasıdır. Bu tür kararlar Meclis'e gönderilir ve bununla ilgili değişiklik önerileri Meclis'te ivedilikle görüşülür.

sonuç

Baştan belirttiğimiz gibi, eski mevzuat kaldırılıp yeni mevzuat       
gelmeyecektir. İki mevzuat da birlikte devam edecektir. Halk kendiliğinden       
eski mevzuatı bırakıp yeni mevzuata geçmiş olacaktır. İşte çoklu ve çoğulcu        
hukuk sistemi, bu geçiş devresi için de gerekmektedir. Osmanlılar çoklu ve

çoğulcu hukuk sistemini uygulayarak hata yapmadılar. Osmanlıların hatası, çift yargılı sistemi uygulamalarıdır. Bu yanlıştır ve biz bunun uygulanamayacağını söylüyoruz.

Hiçbir şey ani olarak değiştirilemez. Bir hasta bile birdenbire iyi olmaz. Tedavi gören, ilaç alan hasta kendi kendisini zamanla tedavi eder. Topluluklarda da durum aynıdır. Kurulacak mekanizmalar topluluktaki eksikleri zamanla kendi kendine giderir. Burada önerilmiş olan hususların bir kısmı ciddi tartışmaları beraberinde getirecek niteliktedir. Bir kısmı ise bazı kimselerce kabul edilemez nitelikte görülebilir. Bütün öneriler tarihsel gelişmelere uygun olduğu gibi, toplumsal yapıdaki birçok tartışmayı bitirecek niteliktedir. Bizim önerimiz; bütün önerilerin bir araya getirilmesi, öneriler arasındaki ortak payda niteliğindeki hususların belirlenmesi ve bu belirlenenlerin toplumun oydaşması olarak kabul edilerek yeni düzene geçilmesidir.

 

 

 

 

 

 

Bizler, bu önerileri yılların birikimi ile ileri sürüyor, Kutsal Kitapların ve İslamiyet'in düzene ilişkin getirmiş olduğu hususlarla, Batı'nın günümüzde varmış olduğu bilimsel gelişmeleri bir sentez içinde ortaya koymaya çalışıyoruz. Bu önerilerin daha iyileri ileri sürülmediği sürece, bize göre en doğru önerilerdir. Bu ekip, daha iyisinin ortaya çıkması için her türlü zeminde ve herhangi bir zeminde karşılıklı veya toplu forumlarda tartışmaya hazırdır.

Değişmez maddelere tüm mevzuatı uyarlanmanın ve uygun hale getirmenin ülkemiz açısından geleceği yakalama bakımından birçok yararı olacaktır:

  1. Her şeyden önce, mevzuat içindeki çelişkiler zamanla ortadan kalkacak ve uyumlu bir hukuk sistemi ortaya çıkacaktır.
  2. Çelişkili mevzuat nedeniyle farklı uygulamalar ortadan kalkacak, zamanla yargı birliğine gidilecektir.
  3. Hakemlik sistemi ile yığılmış birçok dava dosyası çok kısa zamanda hükme bağlanarak ülke, çatışan halkın ülkesi olmaktan çıkacaktır.

 

                      d) Tüm Türk halkı mevzuatı tartışmaya girecek, bu da hem halkın

hem de hukukun seviyesi yükselecektir. Türkiye mevzuat ithal eden ülke        konumundan çıkıp, hukuk sistemi ihraç eden bir ülke konumuna gelecektir.

e) Bu tartışmalar, on bin yıllık demode olmuş hukuk düzenini kaldırıp, yerine gelecek yeni yüzyılın hukuk düzenini hazırlayacaktır.

 

Böylece Türkiye çağdaş uygarlığın üstüne fiilen çıkmış olacaktır.

Son olarak dikkat edilmesi gereken husus şudur: Herkes, bildiklerine ve yaptıklarına kendisini entegre etmiş olduğundan, topluluk bilmediği şeylere ve/veya yeni önerilere karşı başlangıçta direnme gösterir. Yeni düzende kimin yerinin nerede olacağı bilinemediği için halk daima yeniliğe karşı koyar. Oysa ihtiyaçlar ise tam aksine insanları ve toplulukları yeniliğe zorlar. Adil Düzen bütün bu farklılıklar arasında denge kuran ve çözümü getiren sistemin adıdır.